İçeriğe atla
F Harfi İle Başlayan Kelimeler
E Harfi İle Başlayan Kelimeler
- e.g. (adverb) meselâ, örneğin
- earn (verb) para kazanmak; kazanmak, hak etmek, elde etmek; kâr yapmak
- earnings (noun) kazanç, gelir, ücret, maaş
- earth (noun) dünya; toprak, yer; topraklama / toprak hattı
- earth (verb) topraklamak; toprakla örtmek
- earthquake (noun) deprem
- ease (noun) kolaylık, rahatlık
- ease (verb) hafifletmek, azaltmak
- east (adjective) doğu
- east (adverb) doğuya / doğu yönüne doğru
- east (noun) doğu
- eastern (adjective) doğusunda, doğusundan; asya ülkelerinde / ülkelerinden
- eco-friendly (adjective) çevre dostu; çevreye zarar vermeyen
- ecological (adjective) çevreye ait, ekolojik
- ecologically (adverb) ekolojik bir biçimde
- ecologist (noun) çevrebilimci, ekolojist
- ecology (noun) çevrebilim, ekoloji
- economic (adjective) ticaret / endüstri / paraya ilişkin / dair; kârlı, kâr getiren
- economical (adjective) iktisatlı, hesaplı, ekonomik
- economically (adverb) ekonomik olarak
- economics (noun) ekonomi / iktisat bilimi
- economist (noun) iktisatçı, ekonomist
- economy (noun) ekonomi; iktisat, tutumluluk
- ecosystem (noun) canlılar ve çevrenin birbirine olan ilişkilerini içeren sistem; ekosistem
- edit (verb) (dergi, gazete, film vb.) basıma, yayına hazırlamak
- edition (noun) baskı, basım; (radyo, tv programı) bölüm
- editor (noun) yayına hazırlayan, editör; yayıncı, yayın müdürü, editör
- educate (verb) öğretmek/eğitmek, eğitim vermek; eğitmek;
- education (noun) eğitim öğretim, tahsil
- educational (noun) eğitim öğretim, tahsil
- effect (noun) etki, sonuç, değişim, tepki
- effect (verb) sağlamak, elde etmek, meydana getirmek
- effective (adjective) etkili, tesirli, başarılı, sonuç veren; gerçek, fiili
- effectively (adverb) etkin / etkili bir şekilde; aslında, gerçeğe bakılırsa, doğrusu
- efficiency (noun) verimlilik, işinin ehli olma; enerji ve zamanı iyi/verimli kullanma
- efficient (adjective) verimli, ehil, işbilen
- efficiently (adverb) üretken, verimli bir şekilde
- effort (noun) gayret, çaba
- egg (noun) yumurta; (kuş, böcek vb.yavrusu taşıyan) yumurta; (kadınlarda ve dişi hayvanlardaki) yumurta
- elderly (adjective) (kibar anlamda) yaşlı, geçkin, tecrübeli
- elect (verb) oylamayla seçmek
- election (noun) seçim
- electorate (noun) seçmenler
- electric (adjective) elektrikli; elektrik / enerji veren; heyecan ve duygu yüklü / dolu
- electrical (adjective) elektrikle çalışan, elektrikli;
- electricity (noun) elektrik
- electrode (noun) elektrot
- electron (noun) elektron
- electronic (adjective) elektronik; (müzik, oyun vb.) elektronik
- electronics (noun) elektronik bilimi
- element (noun) unsur, element; belli tipte bir grup insan; (kimya) element; direnç / rezistans teli
- eliminate (verb) ortadan kaldırmak, gidermek; elemek, saf dışı bırakmak
- elimination (noun) eleme, kurtulma, saf dışı etme
- elite (noun) seçkinler topluluğu, elit, seçkin kişiler
- elitism (noun) seçkin kişi topluluğunun önderliği
- elitist (adjective) toplulukta ayrıcalık sahibi olan
- ellipse (noun) elips
- elliptical (adjective) elips şeklinde
- embryo (noun) embriyon
- embryonic (adjective) gelişmeye başlamış, henüz ilkel
- emerge (verb) …den,dan çıkmak, görünmek, belirmek; belli olmak, ortaya çıkmak; zor bir durumun sonuna gelmek, üstesinden gelmek
- emergence (noun) belirme
- emergency services (adjective) acil durum hizmetleri
- emigrant (noun) göçmen
- emigrate (verb) göç etmek
- emigration (noun) göç
- emission (noun) yayma, çıkarma, emisyon
- emit (verb) (gaz, ısı, ışık vb.) yaymak, çıkarmak
- emotion (noun) his, duygu, coşku
- emotional (adjective) hisli, duygulu, coşkulu; hissi, duygusal, içli; duygusal olan; hissi davranan; hislerini / duygularını sık ve çok kolay belli eden
- emotionally (adverb) hisli bir şekilde
- emperor (noun) imparator, padişah
- emphasis (noun) önem, ehemmiyet; vurgu, vurgulama
- emphasize (verb) belirtmek, vurgulamak
- empire (noun) imparatorluk; (iş) imparatorluk
- empirical (adjective) uygulama ve bilimsel deneye dayalı; deneysel
- empirically (adverb) deneylere dayanır bir şekilde
- employ (noun) biri için çalışma, çalışma, görev, hizmet
- employ (verb) iş vermek, çalıştırmak, işe almak; kullanmak
- employee (noun) işçi, çalışan
- employer (noun) işveren
- employment (noun) iş, istihdam; kullanma
- enable (verb) mümkün kılmak, imkân vermek, olanak sağlamak
- encounter (noun) karşılaşma, şans eseri rastgelme
- encounter (verb) sevimsiz bir şeyi tecrübe etmek; ansızın karşılaşmak, rastgelmek
- encourage (verb) cesaret vermek, teşvik etmek; özendirmek, körüklemek, yüreklendirmek
- endanger (verb) tehlikeye atmak
- endorse (verb) onaylamak, desteklemek, arka çıkmak
- endure (verb) tahammül etmek, dayanmak
- enduring (adjective) dayanan, tahammül edebilen, süren
- energy (noun) güç, enerji; (elektrik, gaz vb.) enerji
- enforce (verb) (yasa, kural) yürürlüğe koymak, etkinleştirmek; sağlamak, uygulamak, yürütmek, durumu kabul ettirtmek
- enforcement (noun) yürürlüğe koyma
- engine (noun) motor; lokomotif
- engineer (noun) mühendis; makinist
- engineer (verb) ayarlamak, düzenlemek, tertip etmek
- engineering (noun) mühendislik
- enhance (verb) geliştirmek, katkıda bulunmak, zenginlik katmak, (güç, güzellik, değer vb.) arttırmak
- enhancement (noun) gelişme, güçlenme, değer kazanma
- enlarge (verb) büyü(t)mek, genişle(t)mek
- enlargement (noun) büyütme, genişletmek, büyütülmüş, genişletilmiş
- enormously (adverb) son derece, fevkalade
- ensure (verb) temin etmek, garantiye almak, sağlamak
- enter (verb) (yer) girmek; (biligsayar) bilgiyi girmek; (yarışma, sınav vb.) girmek, birini sokmak; (kuruluş) girmek; (zaman dilimi) girmek, başlamak
- enterprise (noun) girişim, iş, işletme; önemli bir plan / eylem / işbirliği; girişkenlik, girişimcilik, cesaret
- entertainment (noun) eğlence, şov, cümbüş
- entire (adjective) bütün, tam, tamamı
- entirely (adverb) bütünüyle, tamamıyla
- entitle (verb) görevlendirmek, yetkili kılmak, bir şeyi yapmaya hakkı / yetkisi olmak, layık bulmak; başlık koymak, isimlendirmek
- entitlement (noun) yetkilendirme, görevlendirme, hak verme, layık bulma
- entity (noun) varlık, mevcudiyet, birim
- entrance (noun) giriş, ana giriş; birinin giriş çıkışı; (üniversite, kuruluş vb. yerlere) giriş/katılma hakkı/yetkisi
- entrepreneur (noun) müteşebbis, girişimci
- entrepreneurial (adjective) girişimci
- entrepreneurship (noun) girişimcilik
- environment (noun) yaşanan / çalışılan çevre; çevre
- environmental (adjective) çevreye ilişkin
- environmentalist (noun) çevreci
- environmentally (adverb) çevresel
- envisage (verb) öngörmek, tahmin etmek, önceden kestirmek
- epidemic (adjective) salgın, yaygın
- epidemic (noun) salgın, hastalık salgını
- equal (adjective) eşit, denk
- equal (noun) aynı haklara/fırsatlara/yeteneğe sahip kişi
- equal (verb) eşitlemek, denklemek; eşit / denk / aynı olmak
- equality (noun) eşitlik, denklik
- equally (adverb) eşit / denk / aynı şekilde; eşit / aynı dereced/boyutta; eşit şekilde muamele ederek / davranarak
- equation (noun) eşitlik, denklik
- equator (noun) ekvator
- equipment (noun) donatı, techizat, gereçler, aygıt
- equivalence (noun) eşitlik, denklik, eş değerlik, muadelet
- equivalent (adjective) eşit, denk, eş değer, aynı
- era (noun) çağ devir
- eradicate (verb) yok etmek, kökünü kazımak / kurutmak
- eradication (noun) yok etme, imha
- erase (verb) (söz, müzik, resim vb.) silmek, yok etmek, gidermek
- erode (verb) (toprak, kaya) deniz / yağmur / rüzgâr ile aşınmak / yok olmak / kaybolmak; yavaş yavaş yok etmek / aşındırmak / kaybolmak
- erosion (noun) erozyon
- error (noun) yanlış, hata, kusur
- especially (adverb) hele hele, özellikle; bilhassa, özellikle
- essay (noun) deneme, kompozisyon, fikre dayalı yazı
- essential (adjective) önemli, gerekli, zaruri, elzem, hayatî; temel, asıl, önemli, esas, belli başlı
- establish (verb) (şirket, kurum) kurmak, tesis etmek, oluşturmak; karar vermek, belirlemek; saptamak, bulmak, belirlemek
- establishment (noun) ticarî kuruluş, işyeri, kurum, tesis; kur(ul)ma, tesis etme / edilme; kurup başlatılma
- estimate (noun) tahmin; tahmini hesap / ücret / maliyet / fiyat; fiyat teklifi
- estimate (verb) tahmin etmek, tahminde bulunmak
- et al. (adverb) ve diğerleri
- et alia (adverb) ve diğerleri
- et cetera (adverb) vb. (ve benzerleri); vs. (vesaire)
- etc (adverb) vb. (ve benzerleri); vs. (vesaire)
- ethic (noun) ilke, prensip, usül, ahlak, etik
- ethical (adjective) ahlâki, ahlâkla ilgili; ahlâken iyi ve doğru; dürüst, ilkeli
- ethics (noun) ahlak / töre bilimi, etik
- ethnic (adjective) ırksal, ulusal kavimle ilgili, etnik
- ethnicity (noun) etnik köken; etnik yapı, etnisite
- evaluate (verb) değerlendirmek, değer/paha biçmek, derecesini belirlemek
- evaluation (noun) değerlendirme
- evaluative (adjective) değerlendiren
- evaporate (verb) buharlaş(tır)mak; (duygular) uçup gitmek, yok olmak, buharlaşmak
- evaporation (noun) buharlaşma
- even (adjective) düz, bir hizada, bir düzeyde / seviyede, engebesiz; sabit, değişmez; (rakam) çift; eşit, alacak vereceği olmayan; eşit şansı olan
- even (adverb) hatta, bile, …de / da, …dahi
- even (verb) eşit olarak bölüştürmek; düzleşmek, düzleştirmek, düzletmek
- event (noun) olay; karşılaşma; parti; yarışma
- eventual (adjective) sonuç olarak gerçekleşen, nihaî
- eventually (adverb) er geç, sonunda, nihayet
- everyday (adjective) hergün
- evidence (noun) kanıt; delil
- evoke (verb) anımsatmak, aklına getirmek, hissettirmek
- evolution (noun) evrim; gelişim, değişim, evrim, tekâmül
- evolve (verb) yıllar içinde diğer canlı türlerinden türeyerek gelişmek; zamanla / yavaş yavaş / tedricen gelişmek, geliştirmek
- exacerbate (verb) kötüleştirmek; olumsuz etkisini artırmak, daha kötü hale getirmek
- exact (adjective) tam doğru, kesin
- exact (verb) talep etmek, istemek, almak
- exactly (adverb) çok doğru, tamam; tam, tamamen, tam anlamıyla, tam olarak; tamam, pekâla, doğru; katılıyorum
- examination (noun) inceleme, tetkik; sınav, imtihan
- examine (verb) incelemek, tetkik etmek; sınav / imtihan yapmak; araştırmak, soruşturmak, incelemek
- example (noun) örnek, misal, numune; örnek, model; örnek / model alınacak kişi / şey
- excavate (verb) kazı / hafriyat yapmak
- excavation (noun) kazı
- exceed (verb) geçmek, aşmak, ihlal etmek;
- exception (noun) istisna, hariç tutma
- excerpt (noun) (kitap, film, müzik) alıntı, aktarma, iktibas
- excess (adjective) fazla, fazladan, ek
- excess (noun) aşırılık, bolluk
- excessive (adjective) aşırı, ölçüsüz, istenmediği kadar
- excessively (adverb) fazla miktarda
- exchange (noun) değiş tokuş, alışveriş; öğrenci değişimi; karşılıklı kısa bir konuşma
- exchange (verb) değiş tokuş etmek, değiştirmek, alıp vermek; (ürün) başka bir ürünle değiştirmek
- exclude (verb) hesaba katmamak, hariç tutmak; sokmamak, men etmek, dahil etmemek; doğru olmadığına / ihtimal dışı olmadığına karar vermek; hariç tutamamak
- excluding (preposition) …den / dan başka; dışında, hariç; içermeyen
- exclusion (noun) men etme, sokmama, hariç tutma, katmama
- excutive (adjective) pahalı, zengin ve yüksek sosyal sınıf için olan, özel ve pahalı, seçkin, kibar; kişiye özel
- excutive (noun) bir tv kanalına / gazeteye özel
- execute (verb) idam etmek; (ölüm hükmünü) infaz etmek; yapmak, icra etmek, yerine getirmek
- execution (noun) idam, infaz; yapma, icra etme, yerine getirme
- executive (adjective) yönetim, icra, karar vermeye ilişkin/dair; pahalı ve şık; üst düzey iş adamları için uygun
- executive (noun) yönetici, idareci
- exempli gratia (adverb) meselâ, örneğin
- exemplify (verb) örnek vermek, örnekle açıklamak, örnek olmak
- exempt (adjective) muaf, hariç tutulmak, ayrıcalık tanınmış
- exempt (verb) muaf / bağışık tutmak, ayrıcalık tanımak
- exemption (noun) muhafiyet
- exert (verb) (yetki, güç, nüfuz vb.) uygulamak, kullanmak, tatbik etmek
- exhalation (noun) nefes verme, soluk verme
- exhale (verb) nefes vermek
- exhaust (noun) egzoz gazı; egzoz borusu
- exhaust (verb) tüketmek, kullanmak, bitirmek; yormak, tüketmek, bitkin / bitap düşürmek; tümüyle ele almak, enine boyuna görüşmek
- exhibit (noun) (tablo vb.) sergilenen eşya / parça, eser
- exhibit (verb) sergilemek, sergilenmek; belli etmek, göstermek
- exhibition (noun) sergi, gösterime sunma, gösterilme; sergileme, ortaya koyma, gösterme
- exist (verb) var olmak, mevcut/gerçek olmak, bulunmak; zor şartlarda yaşamını sürdürmek
- existence (noun) varlık, var oluş, mevcudiyet; hayat, yaşam, varlık
- expand (verb) genişle(t)mek, büyü(t)mek
- expand on (phrasal verb) açmak, ayrıntıya yer vermek
- expand upon (phrasal verb) açmak, ayrıntıya yer vermek
- expansion (noun) genişleme, büyüme, gelişme
- expect (verb) ummak, beklemek; talep etmek, beklemek, ummak
- expectation (noun) umut; bir şeyin olmasını bekleme / umma
- expend (verb) harcamak
- expenditure (noun) harcama, masraf; harcama, tüketim, kullanım
- experience (noun) tecrübe / deneyim; yaşanan / hissedilen şey
- experience (verb) yaşamak, tecrübe etmek, hissetmek
- experiment (noun) deney
- experiment (verb) denemek; deney yapmak
- experimental (adjective) deneysel; deneye dayalı
- expert (adjective) bilgili, usta, uzman, iyi bilen
- expert (noun) uzman, usta, bilir kişi
- expertise (noun) beceri, ustalık, maharet, uzmanlık
- explain (verb) izah etmek, açıklamak, anlatmak
- explanation (noun) açıklamalar, izahlar, detay veya nedenler
- explicit (adjective) açık seçik, tam ve belirgin; (cinsel konular) açık saçık, ulu orta
- explicitly (adverb) açıkça
- exploit (verb) sömürmek, hakkını vermemek; kullanmak, yararlanmak
- exploitation (noun) istismar
- exploration (noun) keşif
- explore (verb) keşfetmek; inceleme / araştırma yapmak; karar vermeden önce derinlemesine araştırmak / incelemek
- export (noun) ihracat; dış satım; ihraç malı; dış satım ürünü
- export (verb) ihrac etmek; ihracat yapmak; bilgisayarda bilgiyi başka bir yere taşıyıp kopyalamak
- exportation (noun) ihracat, dış satım
- expose (verb) açığa / meydana çıkarmak; foyasını ortaya dökmek, açığa vurmak, ortaya çıkarmak; ışığa tutmak
- exposure (noun) karşı karşıya kalma, maruz kalma; ortaya çıkarma, ifşaat, teşhir; soğuktan kaynaklanan ciddi tıbbi durum, soğuktan donma; poz, kare
- express (adjective) hızlı; açık seçik
- express (noun) hızlı / ekspres tren
- express (verb) ifade etmek
- expression (noun) yüz ifadesi; özel anlamı olan ifade, deyim; ifade, anlatım
- extend (verb) uzatmak, genişletmek; uzatmak, uzamak, sarkmak, daha uzun süre sürmesini sağlamak; (elini, kolunu, bacağını vs.) uzatmak
- extension (noun) ek oda / bina / uzantı; ilave zaman, uzatma süresi; (telefon) dahili hat
- extent (noun) ölçü, derece, mertebe, önem, miktar
- exterior (adjective) dış
- exterior (noun) dış, dış cephe / yüzey
- external (adjective) harici, dış; dışarıdan / hariçten gelen, dışarıya ait
- externally (adverb) dış bölüm ile ilgili
- extinct (adjective) nesli yok olmuş, soyu tükenmiş
- extinction (noun) yok olma, soyu / nesli tükenme
- extract (noun) bölüm, parça; (bitki, çiçek) …den çıkarılan / elde edilen öz, yağ
- extract (verb) çekmek, çekip çıkarmak, sökmek; elde etmek, zorla almak / koparmak
- extraction (noun) çıkarma, çıkarılma, çekme, çıkarma
- extrapolate (verb) sonuç çıkarmak, kanıya varmak, çıkarımda bulunmak, tahmin etmek
- extremely (adverb) son derece, çok, aşırı
D Harfi İle Başlayan Kelimeler (266 Kelime)
- daily (adjective) günlük, hergün ya da günde bir kez olan, yapılan; tek bir güne ilişkin, günlük
- daily (adverb) günlük olarak, hergün
- daily (noun) pazar günleri hariç her gün basılan gazete, günlük gazete
- damage (noun) zarar, ziyan, yaralama
- damage (verb) bir şeyi kırmak ya da zarar vermek
- data (noun) bilgi, veri; bilgisayarda saklanabilen yazı, rakam ve sembollerden oluşan bilgi, veri
- date (noun) ay veya yılın belli bir günü, tarih; tarih; bir şeyin olması için kararlaştırılan zaman; romantic birliktelik, buluşma, flört, randevu; flört, beraber olunan kişi, sevgili, arkadaş; hurma
- date (verb) biriyle çıkmak, romantik ilişki kurmak, buluşmak, flört etmek; tarih atmak / koymak; bir şeyin ne zaman yapıldığını, ne kadar süreyle var olduğunu bildirmek, tarihini tespit etmek; eskimek, modası geçmek
- deal with (phrasal verb) ilgilenmek, ele almak, gereğini yapmak; … ile ilgili olmak, kapsamak
- death penalty (noun) ölüm / idam cezası
- debate (noun) tartışma, müzakere
- debate (verb) tartışmak, müzakere etmek; bir konuyla ilgili karar vermeye çalışmak
- debris (noun) enkaz, moloz, kalıntı
- debt (noun) borç; borçlu olma, borç
- decade (noun) on yıl
- decay (noun) çürüme, çökme
- decay (verb) çürümek, çökmek
- decide (verb) karara vermek, kararlaştırmak; seçim yapmak, hüküm vermek
- decimal (adjective) ondalık
- decimal (noun) ondalık sayı, kesir
- decimal point (noun) ondalık sayıyı ayıran nokta
- decision (noun) karar
- declaration (noun) beyan, ilan, duyuru, bildiri
- declare (verb) duyurmak, beyan etmek; gümrüğe tabi mal olup olmadığını bildirmek, beyan etmek, bildirimde bulunmak
- decline (noun) düşüş, azalma, gerileme
- decline (verb) geri çevirmek, reddetmek; (miktar, önem, kalite, güç vb.) düşmek, azalmak
- decrease (noun) azalma
- decrease (verb) azalma, azaltmak; düşmek, düşürmek
- deduce (verb) var olan bilgiyi kullanarak bir sonuca varmak, sonuç çıkarmak
- deduct (verb) çıkarmak, indirmek, azaltmak
- deduction (noun) indirim, azaltma, kısma, kesinti; tümden gelim, sonuç çıkarım
- deductive (adjective) tümdengelimli, sonuç çıkarılabilir
- deep (adjective) derin; enine boyuna derin, geniş, uzun; derin / yoğun duygu içeren; pes, kalın, tok; yoğun, ciddi, anlaşılması zor; koyu
- deep (adverb) derinine, iyice derinine
- default (adjective) varsayılan
- default (noun) varsayılan; değişime uğramadan önceki hali
- default (verb) yükümlülüğü yerine getirmemek, ihmal etmek, bilhassa bir borcu ödememek
- defence (noun) savunma, müdafaa; savunma, koruma, müdafaa; (spor) savunma
- defend (verb) savunmak, müdafaa etmek; karşı koymak, eleştirilere karşı birini desteklemek; mahkemede savunmak; gol olmaması için savunma yapmak
- defendant (noun) davalı, sanık
- defer (verb) tehir etmek, ertelemek
- deficiency (noun) yetersizlik, kifayetsizlik; eksiklik, noksanlık
- deficient (adjective) yetersiz, eksik, noksan; zayıf, yetersiz
- deficit (noun) bütçe açığı
- define (verb) tarif etmek, tanımlamak, açıklamak; tasvir etmek, belirtmek, göstermek
- definite (adjective) kesin, sabit, değişmez; açık seçik, aşikâr, belirgin
- definitely (adverb) kuşkusuz, kesinlikle
- definition (noun) tanım, tarif, açıklama; görüntünün belirginliği / açıklığı
- definitive (adjective) kesin, kat’i, açık, değişmez, sabit; tam ve eksiksiz, en iyi, güvenilir
- definitively (adverb) kesin bir şekilde
- degree (noun) sıcaklığı gösteren derece; açı gösteren derece; üniversite diploması / belgesi; bir şeyin miktar ve seviyesini gösteren derece
- degree (noun) sıcaklığı gösteren derece; açı gösteren derece; üniversite diploması / belgesi; bir şeyin miktar ve seviyesini gösteren derece
- dehydrate (verb) su kaybetmek
- dehydrated (adjective) vücutta su kaybı olan, susuz kalan
- dehydration (noun) vücutta oluşan susuzluk, su kaybı
- delay (noun) erteleme, gecik(tir)me
- delay (verb) ertelemek; geciktirmek
- demand (noun) talep; istek, talep
- demand (verb) dayatmak, ısrar etmek, talepte bulunmak; gerektirmek, talep etmek, istemek
- democracy (noun) demokrasi
- democrat (noun) demokrat; abd’de demokrat parti’yi savunan, demokrat partili
- democratic (adjective) demokratik; eşitlikçi, demokratik
- demographic (adjective) demografik, nüfus istatistiklerine göre
- demographic (noun) demografik
- demography (noun) nüfus bilimi; demografi
- demonstrate (verb) göstermek, kanıtlamak, ortaya koymak; çalışmasını / işleyişini göstermek; kabiliyetlerini / kendini göstermek / ortaya koymak; gösteri yapmak, gösteriye katılmak
- demonstration (noun) gösteri, nümayiş, gösteri yürüyüşü; tatbikat, gösteri, tanıtım gösterisi; gösterge, kanıt, delil
- denial (noun) inkâr, yalanlama; red, kabul etmeme
- denote (verb) işareti olmak, manasına gelmek
- dense (adjective) yoğun, sıkı, kalabalık; yoğun, koyu
- density (noun) yoğunluk, sıklık; (fizik) yoğunluk; bir kütlenin yoğunluğu ile hacmi arasındaki bağlantı / ilişki
- deny (verb) inkâr etmek; reddetmek, izin vermemek, yoksun bırakmak
- department (noun) bölüm, daire, departman
- departmental (adjective) bölüm, bölümü ilgilendiren
- depend (verb) bağlı olmak
- depend (verb) bağlı olmak
- dependence (noun) bağımlılık, yardıma muhtaç olma
- dependent (adjective) bağımlı, muhtaç olan
- dependent (noun) bağımlı, yardıma muhtaç
- depict (verb) tasvir etmek
- depiction (noun) tanımlama
- deplete (verb) azaltmak, tüketmek
- depletion (noun) azalma, düşüş
- deposit (noun) kaparo, peşinat; bankaya yatırılan para; tortu, birikinti, tabaka; kiralanan yer için sonradan geri alınmak üzere ödenen güvence parası, depozito
- deposit (verb) yerleştirmek, koymak, biriktirmek; bankaya para yatırmak veya değerli eşyaları bir kasaya koymak; birikinti / tortu kalmak, birik(tir)mek
- depress (verb) mutsuz etmek, canını sıkmak, keyfini / tadını kaçırmak; azaltmak, düşürmek, rekabetle zayıflatmak (iş hayatı)
- depressed (adjective) canı sıkkın, bunalımlı, gergin, mutsuz; (ülke, ekonomi, bölge) bunalımlı, çıkmazda olan, çöküntü içinde olan
- depression (noun) bunalım, depresyon, karamsarlık; ekonomik kriz, bunalım, çöküntü
- depression (noun) bunalım, depresyon, karamsarlık; ekonomik kriz, bunalım, çöküntü
- deprived (adjective) yoksun
- depth (noun) dikine derinlik; enine derinlik; bilgi derinliği
- derivative (noun) türemiş, türetilen
- derive (verb) türetmek / türemek, kaynaklanmak
- describe (verb) tasvir etmek, anlatmak, betimlemek, tanımlamak
- description (noun) tanım, anlatım, betimleme, tasvir
- desert (noun) çöl
- desert (verb) terketmek; bir yeri terketmek; firar etmek, kaçmak
- design (noun) tasarım, plan; çizim, tasarım; desen; taslak
- design (verb) plan çizmek, tasarlamak
- despite (preposition) … e / a rağmen / karşın
- destination (noun) menzil, varış yeri, birinin/birşeyin gideceği/varacağı yer
- destroy (verb) yıkmak, yok etmek, yerle bir etmek
- destruction (noun) tahrip, yıkım, yok etme
- detail (noun) ayrıntı, teferruat, detay
- detail (verb) ayrıntıyla anlatmak, detayıyla vermek, teferruata girmek
- detect (verb) bulmak, ortaya çıkarmak, keşfetmek, sezmek, hissetmek, farkına varmak
- detection (noun) bulma, keşfetme, belirleme, ortaya çıkarma; suçu / suçluyu bulma, ortaya çıkarma
- detector (noun) tarayıcı, dedektör
- deter (verb) caydırmak, vazgeçirmek, yıldırmak
- deteriorate (verb) bozulmak, kötülemek, kötüye gitmek, kötüleşmek
- deterioration (noun) kötüleşme
- determination (noun) azim, sebat, kararlılık
- determine (verb) belirlemek, saptamak, tespit etmek; karar vermek
- deterrent (adjective) caydırıcı
- deterrent (noun) caydırıcı/önleyici/vazgeçirici şey
- develop (verb) gelişmek, büyümek; geliştirmek, büyütmek; hastalık, problem veya bir duygu edinmek, geliştirmek; belirmek, ortaya çıkmak; fotoğraf tab etmek/basmak; imar etmek, kalkındırmak, geliştirmek
- develop (verb) gelişmek, büyümek; geliştirmek, büyütmek; hastalık, problem veya bir duygu edinmek, geliştirmek; belirmek, ortaya çıkmak; fotoğraf tab etmek/basmak; imar etmek, kalkındırmak, geliştirmek
- developed (adjective) gelişmiş
- developing (adjective) gelişmekte olan, gelişen, büyüyen, kalkınmakta olan, zenginleşen, sanayileşen
- development (noun) ilerleme, kalkınma; gelişim, büyüme; ortaya çıkma, var olma; geliştirme, imar; imar olmuş / gelişmiş / büyümüş alan/bölge; imarlı bölge; gelişme, yeni gelişmeler, değişime neden olan yenilikler; fotoğraf basımı / tab etme
- developmental (adjective) gelişimsel; gelişmeye yönelik, kalkınma ile ilgili
- deviate (verb) yoldan çıkmak, sapmak, farklı bir yöne gitmek
- deviation (noun) sapma, yoldan çıkma, ayrılma, farklı olma
- device (noun) alet, edavat, tertibat
- devote (verb) adamak, kendini vermek, ayırmak, vakfetmek
- devotion (noun) düşkünlük, bağlılık, adanmışlık; koyu dini inanç, güçlü inanç ve davranış
- diagnose (verb) teşhis etmek, tanı koymak
- diagnosis (noun) teşhis, tanı
- diagonal (adjective) çapraz; çapraz çizgi, köşeden köşeye, köşegen
- diagonally (adverb) köşeli bir şekilde
- diagram (noun) şema, şekil, diyagram
- dialect (noun) lehçe
- diameter (noun) çap
- dictator (noun) diktatör
- dictatorship (noun) diktatörlük, diktatörle yönetilen ülke / sitem
- diet (noun) diyet yiyecek; diyet
- diet (verb) diyet yapmak
- differ (verb) farklı / farkı olmak; farklı düşünmek
- difference (noun) fark, ayrım; farklı olma, benzer olmama; farklılık; anlaşmazlık, uyuşmazlık
- different (adjective) farklı; başka, değişik
- differentiate (verb) ayırmak, ayrımını yapabilmek, farkını ortaya koymak, farkını anlamak; ayırmak, farklı hale getirmek, ayırdetmek;
- differentiation (noun) fark
- difficult (adjective) zor, güç; çetin, zor
- difficulty (noun) zorluk; güçlük
- digit (noun) sayı, basamak
- digital (adjective) sayısal, dijital; dijital, rakamları gösteren
- digitally (adverb) dijital olarak; dijital
- dilute (adjective) sulandırılmış
- dilute (verb) sulandırmak, yoğunluğunu azaltmak
- dilution (noun) seyreltme
- dimension (noun) yön, boyut, taraf; hacim, boyutlar
- diminish (verb) azal(t)mak, eksil(t)mek
- dip (noun) bir tür koyu sos; çukur, kuyu; ani düşüş, inme; dalma, dalış yapma
- dip (verb) banmak, daldırmak; düşmek, alçalmak, inmek
- direction (noun) yön, istikamet, doğrultu; bir şeyin gelişim veya değişim şekli, yönü, tarzı; talimat, yönerge; ne yapacağını bilen
- director (noun) müdür, yönetici, idareci; yönetmen
- disability (noun) özürlülük, sakatlık
- disabled (adjective) özürlü, sakat
- disadvantage (noun) mahsur, sakınca, dezavantaj
- disagree (verb) uyuşmamak, anlaşamamak
- disagreement (noun) uyuşmazlık, anlaşmazlık
- disappear (verb) gözden kaybolmak; sırra kadem basmak, ortadan kaybolmak; ortadan kalkmak, tarih olmak
- disappearance (noun) kayboluş
- disc (noun) yassı yuvarlak cisim, disk; plak veya cd; (omurgalar arasında) disk
- discipline (noun) displin; öz disiplin; belli bir çalışma konusu, bilim dalı, spor dalı
- discipline (verb) ceza vermek, disipline sokmak; terbiye etmek, düzgün davranmayı öğretmek
- discourse (noun) söylem, söylev, nutuk
- discover (verb) keşfetmek, bulmak, ortaya çıkarmak; bir şeyi ilk bulan kişi olmak; öğrenmek, bulmak
- discovery (noun) keşif, buluş; buluş, bulma, ortaya çıkarma
- discrete (adjective) ayrı, farklı
- discretion (noun) ölçülü davranma, itidal gösterme, dikkat, ihtiyat; akıl, sağ duyu
- discretionary (adjective) takdir yetkisiyle yapılan, liyakat dikkate alınarak karar verilen
- discriminate (verb) (cinsiyet, ırk, din vb.) ayrım / ayrımcılık yapmak, ayırt etmek; ayırmak, fark görmek
- discriminate (verb) (cinsiyet, ırk, din vb.) ayrım / ayrımcılık yapmak, ayırt etmek; ayırmak, fark görmek
- discrimination (noun) (cinsiyet, ırk, din vb.) ayrımı/ayrımcılığı, fark gözetme, ayrım yapma
- discrimination (noun) (cinsiyet, ırk, din vb.) ayrımı/ayrımcılığı, fark gözetme, ayrım yapma
- discuss (verb) tartışmak, görüşmek
- discussion (noun) tartışma, müzakere, görüş alış verişinde bulunma
- disease (noun) hastalık, rahatsızlık
- disk (noun) disk; üzerine elektronik ortamda kayıp yapılabilen bilgisayar diski
- disorder (noun) rahatsızlık veya zihinsel problem; kargaşa, düzensizlik, karışıklık, patırtı gürültü; karmaşıklık, dağınıklık
- dispersal (noun) dağılma
- disperse (verb) dağılmak, dağıtmak; yaymak, yayılmak
- displace (verb) yerini almak, yerine geçmek; yerinden etmek/çıkarmak
- displacement (noun) çıkarma
- display (noun) sergi, vitrin, sergileme, teşhir; gösteri, gösterim; bilgisayar ekranı, gösterim ekranı
- display (verb) sergilemek, tezgaha koymak; bilgisayar ekranında göstermek; bir konuda davranış göstermek
- disposal (noun) atma, elden çıkarma
- dispose (verb) atmak, atıp kurtulmak, elden çıkarmak, kurtulmak
- disprove (verb) aksini ispat etmek, çürütmek
- dispute (noun) uyuşmazlık, anlaşmazlık, çatışma
- dispute (verb) karşı çıkmak, itiraz etmek, kabul etmemek
- disrupt (verb) bölmek, araya girmek, sekte vurmak, engellemek
- disruption (noun) kesinti
- disruptive (adjective) engelleyici, rahatsız edici
- dissertation (noun) tez, bilimsel inceleme
- dissolve (verb) eri(t)mek, çöz(ül)mek; bir kuruluş ya da resmi antlaşmaya son vermek
- distance (noun) mesafe; uzaklık
- distance (verb) uzak durmak, uzak olmak, mesafe koymak
- distant (adjective) uzak, mesafeli; uzak akraba; soğuk, uzak, mesafeli
- distinct (adjective) farklı, ayrı, apayrı; belirgin, açık; net, belirgin
- distinction (noun) ayrılık, fark, ayrım; farklılık, üstünlük, kendine has özelliği olan
- distinctive (adjective) belirleyici, fark ettiren, karakteristik
- distinctively (adverb) belirgin bir şekilde
- distinguish (verb) ayırt etmek; belirginleştirmek, ayırt etmek, farklı kılmak; anlamak, seçebilmek, ayırt edebilmek
- distort (verb) bozmak, tahrif etmek, çarpıtmak, saptırmak, biçimini bozmak; bilgiyi çarpıtmak, tahrifat yapmak
- distortion (noun) tahrif, değişim
- distribute (verb) dağıtmak, taksim etmek, paylaştırmak, vermek, tevzi etmek; şirket ve mağazalara ürün sağlamak / teslim etmek / dağıtmak
- distributed (adjective) dağıtılmış
- distribution (noun) taksim, dağıtım; paylaşma, dağılım
- diverse (adjective) çeşitli, türlü, farklı türleri barındıran
- diversification (noun) çeşitlendirme
- diversify (verb) değiştirmek, farklılaştırmak, farklı alanda üretim yapmak, çeşitlendirmek
- diversify (verb) değiştirmek, farklılaştırmak, farklı alanda üretim yapmak, çeşitlendirmek
- diversity (noun) çeşitlilik, farklılık, çok türlülük
- divert (verb) başka yöne göndermek / saptırmak / çevirmek
- divide (verb) bölmek, ayırmak; ikiye bölmek, ortadan ayırmak; bölme işlemi yapmak; ayrımcılık yaratmak, uyuşmamalarına sebep olmak
- division (noun) paylaştırma, pay etme, paylaşma, bölüşme; bölüm, kısım, parça; görüş ayrılığı, uyuşmazlık, anlaşmazlık; bölme işlemi
- dna (noun) genetik bilgi içeren hücre, dna
- doctoral (adjective) doktorluk ile alakalı
- doctorate (noun) doktora derecesi
- document (noun) evrak, belge, doküman, vesika; bilgisayarda elektronik ortamda oluşturulan belge
- document (verb) belgelendirmek, belgelemek, belgelere dayandırmak
- dogma (noun) sorgulamadan kabul edilen inançlar manzumesi
- dogmatic (adjective) dediğim dedikçi, başka fikirleri kabul etmeyen, kestirip atan, sadece kendi fikirlerini doğru kabul eden
- dogmatically (adverb) dogmatik olarak, tartışmaya yer vermez bir biçimde, eleştirmeksizin
- dogmatism (noun) dogmatizm, dogmacılık
- domain (noun) uzmanlık / ilgi / etkinlik alanı
- domestic (adjective) ev / aile ilişkilerine ilişkin; ülke içi, dahili; evcil
- domestic (noun) hizmetli, hizmetçi
- dominant (adjective) ana / esas, en önemli; güçlü ve kontrolü elinde tutmak isteyen
- dominate (verb) egemen / hakim olmak; idaresi altına almak; enbüyük / en önemli / en dikkate değer olmak
- donate (verb) bağışlamak, hibe etmek, vermek; organ / kan bağışlamak
- donation (noun) bağış, yardım, hibe, teberru
- donor (noun) verici, donör, orgnan / kan bağışlayan kimse; bağışta bulunan kimse
- dormant (adjective) faal olmayan, uyku hâlinde, geçici hareketsizlik
- dosage (noun) miktar, dozaj
- dose (noun) doz, miktar
- dose (verb) ilaç / uyuşturucu vermek
- double (adjective) çift, iki kat; iki misli, çift olan; iki kişilik
- double (determiner) iki kat, çift
- double (verb) ikiye katla(n)mak; ölçü veya miktarını artırmak
- doubt (noun) şüphe, kuşku
- doubt (verb) şüphelenmek, kuşku duymak, emin olmamak; inanmamak, şüphelenmek
- draft (noun) taslak, eskiz, müsvedde; hava akımı, cereyan, soğuk hava akımı
- draft (verb) taslak hazırlamak, müsvedde yapmak, eskiz çıkarmak; askere celp etmek, askere almak / sevketmek
- drama (noun) oyun, piyes; oyun, tiyatro; heyecan verici/üzücü olay
- drama (noun) oyun, piyes; oyun, tiyatro; heyecan verici/üzücü olay
- dramatic (adjective) ani, belirgin, çarpıcı; abartılı, heyecan verici, hareketli; oyun ve tiyatroyla ilgili; abartan, dramatik hale getiren, velveleci
- dramatically (adverb) dramatik bir biçimde; ani ve belirgin bir biçimde
- dramatist (noun) oyun yazarı
- drastic (adjective) esaslı, ani, sert, güçlü, şiddetli, etkili
- drastically (adverb) ani ve beklenmedik bir şekilde
- drawback (noun) mahsur, eksiklik, sakınca, sorun
- dress (noun) bayan elbisesi; elbise, giysi, giyim kuşam
- dress (verb) giyinmek, giydirmek; giyinip kuşanmak, belli tarzda giyinmek
- drop (noun) damla; düşüş, azalma, eksilme; yudum, bir damla, fırt; iniş, iniş mesafesi, düşüş menzili
- drop (verb) düşürmek; düşmek; azalmak, seviyesi düşmek; birini araçla götürmek; bir yere götürüp bırakmak; bırakmak, vazgeçmek; kadro dışı bırakmak, ekibe almamak; sakin ve alçak bir sesle konuşmak
- drought (noun) kuraklık
- drug (noun) uyuşturucu; ilaç, deva
- drug (verb) ilaç vermek, uyuşturmak
- dual (adjective) ikili; çift amaçlı, çift, çifte
- dual (noun) ikili; çift
- due to (preposition) … yüzünden; den dolayı, nedeniyle / sebebiyle
- dwindle (verb) azalmak, küçülmek
- dynamic (adjective) coşku, enerji ve fikir dolu; dinamik; sürekli değişen ve hareketli, yerinde duramayan; canlı, itici, harekete geçiren
C Harfi İle Başlayan Kelimeler (488 Kelime)
- cabinet (noun) raflı, çekmeceli dolap; kabine, bakanlar kurulu, hükümet üyeleri
- calculate (verb) hesaplamak
- calculation (noun) hesaplama; bir şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünüp, hesap etme
- calorie (noun) kalori
- campaign (noun) kampanya, düzenlenen bir dizi faaliyetler bütünü; bir dizi askeri saldırı
- campaign (verb) kampanya düzenlemek
- campus (noun) yerleşke, üniversitenin bulunduğu alan, yer
- candidacy (noun) adaylık
- candidate (noun) aday; aday, yarışmacı, sınava katılan
- capability (noun) yeterlik, yetenek, güç, iktidar
- capable (adjective) yeterli, güçlü, muktedir
- capacity (noun) hacim, kapasite; üretim miktarı, kapasitesi; bir şeyi yapma, anlama ve uygulama yeteneği, yetisi, kapasitesi, kavrayış, kavrama; görev, iş
- capital (adjective) ana; büyük, çok iyi; büyük harfle
- capital (noun) başkent, başşehir; anapara, kapital; büyük harf
- capital punishment (noun) ölüm / idam cezası
- capitalism (noun) kapitalizm, bir tür siyasi ve ekonomik sistem
- capitalist (noun) kapitalist
- capitalist (adjective) kapitalist
- carbohydrate (noun) karbonhidrat
- carbon (noun) karbon
- carbon dating (noun) karbon tarih saptama yöntemi
- carbon dioxide (noun) karbon dioksit
- carbon dioxide (noun) karbon dioksit
- carbon footprint (noun) karbon ayak izi
- carbon neutral (adjective) karbon emisyonu üretmeyen
- cardiovascular (adjective) kalp ve damarlara ilişkin, kardiyovasküler
- career (noun) meslek, iş; meslek yaşamı
- career (verb) hızla hareket etmek; koşuşturmak, koşmak
- carnivore (noun) etobur hayvan
- carnivorous (adjective) etobur
- carry out (phrasal verb) bir sözü yerine getirmek, yapmak, tamamlamak, başarmak, vaadi yerine getirmek
- case (noun) durum, hal, vaziyet, hadise, mesele; dava; vaka; hastalık, rahatsızlık vakası; hasta; belli bir durumu kanıtlayan sebepler ve gerçekler; kasa, sandık, kutu; valiz, çanta
- case study (noun) durum çalışması, belli bir denek çalışması
- casual (adjective) rastlantısal, tesadüfi; kayıtsız, laubali, ilgisiz, umursamaz; gündelik, rastgele, resmi omayan, rahat; günlük, resmi olmayan
- catalogue (noun) katalog
- catalogue (verb) kataloglamak
- catastrophe (noun) felaket, afet, facia, yıkıma sebep olan olay
- catastrophic (adjective) feci, yıkıcı
- catastrophically (adverb) feci derecede, feci boyutta, feci biçimde, feci şekilde
- categorize (verb) gruplara ayırmak, sınıflandırmak
- category (noun) sınıf, grup, kategori
- cause (noun) sebep, neden; gerekçe; amaç, dava
- cause (verb) sebep olmak
- caution (noun) dikkat, itina, özen, ihtimam, ihtiyat; uyarı, ikaz
- caution (verb) ikaz etmek, dikkatini çekmek; uyarmak
- cautious (adjective) dikkatli, itinalı
- cautiously (adverb) dikkatli bir şekilde
- cease (verb) durdurmak, sona erdirmek, kesmek
- celebrity (noun) şöhret, ün
- cell (noun) hücre, yaşayan en küçük canlı; hücre, küçük oda, nezarethane
- celsius (noun) santigrat
- censor (noun) sansür
- censor (verb) sansürlemek, sansür etmek / uygulamak
- censorship (noun) sansür, yasak, sansür uygulaması
- census (noun) nüfus sayımı
- centigrade (noun) santigrat
- centimetre (noun) santimetre
- central (adjective) merkezi; merkezde olan, ana merkezde; ana ve en önemli olan; bir şehrin ana merkezinde olan
- central (noun) ortası, merkezi; merkez, belli bir işlev için kullanılan merkez; iş merkezi; siyasette orta çizgi
- centrally (adverb) merkezde
- centre (noun) ortası, merkezi; merkez, belli bir işlev için kullanılan merkez; iş merkezi; siyasette orta çizgi
- centre (verb) bir şeyi merkeze koymak, yerleştirmek
- century (noun) yüzyıl, asır
- certain (adjective) kesin; emin, kat’i; belli, besbelli, kaçınılmaz
- certainly (adverb) kesinlikle, tabii; elbette
- cf (abbreviation) yazılan konunun başka bir konuyla mukayese edilmesi gerektiğini belirtir
- chain reaction (noun) sıralı, birbiri peşisıra olan tepki
- challenge (noun) birinin yetenek ve kararlılığını ölçen şey, durum; meydan okuma; birinin yetkisine, kurallar veya fikirlerine karşı durma, rakip olarak görme
- challenge (verb) zora sokmak, karşı durmak, memnuniyetsizliğini dile getirmek, sorgulamak; meydan okumak, düelloya davet etmek
- channel (noun) tv / radyo kanalı / bandı; kanal; iletişim kanalı; geçiş tüneli / kanalı
- channel (verb) suyu kanalize etmek, kanal yardımıyla götürmek; parayı ve enerjiyi belli bir amaç için kanalize etmek, kullanmak
- chapter (noun) kitabın bölümleri; bir insanın veya tarihin bir dönemi
- character (noun) karakter, şahsiyet, kişilik; kitap, film vs. de karakter, asıl kişi; ilginç ve sıradışı özellikler; bir tür insan, karakter, vasıf; farklı özelliği/vasfı olan kişi, şahıs; yazıda kullanılan işaret, harf ve rakamların tümü
- characteristic (adjective) kendine özgü, tipik, karakteristik
- characteristic (noun) özellik, karakteristik, nitelik, hususiyet
- charge (noun) ücret, fiyat, tutar; resmi polis ithamı, suçlama tutanağı, belgesi; suçlama, itham; saldırı, hücum, atılma
- charge (verb) ücretlendirmek, fiyat istemek, ücret talep etmek; suçlamak, itham etmek, suçlu bulmak; saldırmak, hücum etmek, atılmak; şarj etmek
- charity (noun) hayır kurumu, yardım derneği, darülaceze; yardım, sadaka; sevecenlik, hayırseverlik, merhamet, hoşgörü
- chart (noun) çizelge, tablo, grafik, çizim; deniz veya gökyüzü haritası
- chart (verb) bir şeyi belli bir süre izleyip kaydetmek; kara, deniz veya gökyüzünün haritasını yapmak, çıkarmak
- check (verb) kontrol etmek, denetlemek, bakmak; araştırmak, hakkında bilgi almak; izin istemek, müsaade etmesini istemek; durdurmak, kontrol/denetim altına almak; işaretlemek, kontrol işareti koymak, kontrol edildiğini göstermek; emanete bırakmak, birinin himayesini/gözetimine bırakmak
- check (noun) kontrol, yoklama; çek; hesap, fiş, hesap pusulası; (✓) işareti; ekose; küçük, farklı renkte karelerden oluşan
- chemical (adjective) kimyasal
- chemical (noun) kimya
- chemically (adverb) kimyasal olarak
- chemist (noun) kimyacı; kimyager
- chemistry (noun) kimya bilimi, kimya
- chief (adjective) başlıca, en önemli; şef, başkan, lider, rütbece yüksek olan
- chief (noun) şef; başkan
- chiefly (adverb) başlıca, en çok, esas olarak
- childhood (noun) çocukluk
- choice (noun) seçme, belirleme; seçim, tercih; seçenek, çeşit, tür; birinin seçimi, tercihi
- choose (verb) seçmek, tercih yapmak
- chronic (adjective) müzmin, süregelen, kronik, geçmek bilmeyen, uzun süre devam eden
- chronically (adverb) süregelen, devam eden bir şekilde
- chronological (adjective) eylemlerin oluş sırası tarih sırasına göre düzenlenmiş, kronolojik
- chronologically (adverb) sırasıyla, kronolojik olarak
- circle (noun) daire, yuvarlak; aile, iş ve sosyal anlamda çevre
- circle (verb) daire çizmek; çevresine çizgi çizmek
- circuit (noun) devre; elektrikte devre; turnuva, peşpeşe bir şeylerin yapıldığı eylem veya yerler
- circular (adjective) dairesel, yuvarlak; başladığı yere geri getiren seyahat, gezi, farklı güzergâhtan geçerek başladığı yere dönen
- circular (noun) aynı anda bir çok kişiye gönderilen, sirküler, genelge
- circulate (verb) duyurmak, yaymak, herkese ilan etmek; bir grup insana bilgi göndermek ve almak; bir şeyin etrafından dolaş(tır)mak veya içinden geç(ir)mek
- circulation (noun) kan dolaşımı; para, bilgi ve mal dolaşımı; (gazete, dergi vb.) tiraj
- circumference (noun) daire çevresi, çember
- cite (verb) bahsetmek, değinmek, alıntı yapmak; mahkemeye çağırmak, mahkeme celbi göndermek
- civil (adjective) sivillere veya şeylere ilişkin; medeni konularla ilgili, uygar, medenî; kibar, nazik
- civil rights (noun) medenî haklar
- civilian (adjective) sivil
- civilian (noun) sivil, üniformasız kimse
- civilization (noun) medeniyet, medeniyete sahip toplumlar; medeniyet, uygarlık
- claim (noun) iddia; talep, yasal talep; hak
- claim (verb) iddia etmek, ileri sürmek; alep etmek, sahiplenmek, hak iddia etmek; can almak, cana malolmak
- clarification (noun) netleştirme
- clarify (verb) açıklamak, izah etmek, açıklığa kavuşturmak, açıklık getirmek
- clarity (noun) duruluk, açıklık, belirginlik
- class (noun) sınıf, ders; zümre, tabaka, sınıf, toplumsal sınıf, toplum; tabaka, niteliğine göre sınıflandırma; tür, çeşit, tip, nevi; mükemmel, klas
- class (verb) gruplandırmak, sınıflandırmak, özelliğine göre tasnif etmek
- classical (adjective) klasik; eski Yunan ve Roma’ya ait
- classics (noun) yunan ve roma klasikleri
- classification (noun) tasnif, sınıflandırma, gruplandırma
- classify (verb) sınıflandırmak, ayırmak, tasnif etmek
- clause (noun) madde, fıkra, bent; cümlecik, yardımcı cümle, yan cümle
- clear (adjective) açık, anlaşılabilir; net, anlaşılır, okunur, açık; aşikâr, belli; emin, besbelli; ortada, açık; berrak, pırıl pırıl; net, belirgin, saydam
- clear (adverb) temiz, masum, suçsuz, sorumlu değil; rahat, sorunsuz, zorda değil
- clear (noun) uzakta, dokunmadan
- clear (verb) temizlemek, açılmak, kaldırmak, berraklaşmak
- clearly (adverb) açık, belli, net, belirgin bir şekilde, net olarak, doğru bir şekilde; açıkça, açık seçik, açık bir şekilde; şüphesiz, kesinlikle, apaçık
- client (noun) müşteri, müvekkil / müvekkile
- climate (noun) iklim, hava durumu; ortam, hava, genel durum
- clinic (noun) klinik
- clinical (adjective) klinik tedavi ve testlere ilişkin; duygulardan çok inceleme ve araştırma sonuçlarını dikkate alan, tıbbi olarak
- clockwise (adverb) saat yönünde, saat yönünde olan
- clockwise (adjective) saat yönünde, saat yönü, saat yönünde olan
- clone (noun) klon, yapay olarak elde edilen bitki veya hayvan kopyası; tıpatıp aynısı, benzeri, eşi
- clone (verb) klonlamak, aynısını/benzerini yaratmak
- coast (noun) sahil, kıyı, deniz kenarı
- coast (verb) sorunsuzca ilerlemek / başarmak; yokuş aşağı aracı boşa alarak gitmek
- coastal (adjective) kıyıya ait, kıyıda olan, kıyıya ilişkin
- code (noun) kod, şifre; telefon kodu / bölge kodu; genel kurallar, kurallar manzumesi
- code (verb) şifre ile yazmak, kodlamak
- cognitive (adjective) anlama, kavrama, öğrenmeye ilişkin
- coherence (noun) uyum, netlik
- coherent (adjective) tutarlı, ahenkli, kolay anlaşılır, bağdaşık, mantıklı; anlaşılır, tutarlı, mantıklı
- coin (noun) madeni para;
- coin (verb) (yeni bir kelime, ifade) bulmak, uydurmak, yaratmak
- coincide (verb) tesadüf etmek, aynı zamana rastgelmek, çakışmak; uymak, uyuşmak, bağdaşmak, aynı fikirde olmak
- coincidence (noun) tesadüf, rastlantı
- coincidental (adjective) tesadüfi, rastlantı eseri olarak
- collaborate (verb) birlikte çalışmak, iş birliği yapmak, ortak çalışmak; düşmanla işbirliği yapmak, ülkesinin düşmanlarıyla işbirliği yapmak, ihanet etmek;
- collaboration (noun) işbirliği, ortaklık, katılma; düşmanla işbirliği, ihanet
- collaborative (adjective) ortak çalışmaya dayalı, işbirlikçi
- collapse (noun) (sistem, kuruluş, iş vs.) çökme, yıkılma, mahvolma; (kişi, yapı) çökme, ayakta duramama, bayılma
- collapse (verb) düşmek, yıkılmak; çökmek, yıkılıp dağılmak, göçmek; çalışamamak veya başaramamak
- collate (verb) karşılaştırmak, harmanlamak, toplayarak sıralamak
- collation (noun) karşılaştırma, harmanlama
- colleague (noun) iş arkadaşı
- collect (adjective) ödemeli (arama)
- collect (adverb) ödemeli olarak (arama)
- collect (noun) ayinlerde okunan kısa dua
- collect (verb) toplamak, bir araya getirmek; koleksiyon yapmak, biriktirmek, toplamak; gidip getirmek, uğrayıp almak; yardım toplamak; toplamak, alacağını tahsil etmek; toplanmak, bir araya gelmek;
- collection (noun) aynı türden bir grup nesne, koleksiyon; toplama, alma; para veya yardım toplama, bağış, toplanan para; grup,takım, küme, derleme, antoloji
- college (noun) kolej; üniversite; üniversitenin bağımsız bir bölümü
- colonial (adjective) sömürgeciliğe ait, sömürge toplumundan, koloni olan ülkeye ait
- colonialism (noun) sömürgecilik, sömürge hayatı
- colonialist (adjective) sömürgeci, kolonist
- colonialist (noun) sömürgeci, sömürgecilik yanlısı
- colonize (verb) sömürgeleştirmek, koloni haline getirmek; bir yerde koloni kurmak, büyük gruplar halinde yaşayıp büyümek
- colony (noun) sömürge, koloni; (hayvan, böcek, bitki vb.) bir yerde beraber yaşama, koloni oluşturma/kurma; insanlar grubu, ortak amaçlar için bir araya gelmiş insanlar topluluğu
- combat (noun) muharebe, savaş, muharip
- combat (verb) savaşmak, mücadele etmek
- combination (noun) birleşim, karışım, terkip; şifre
- combine (verb) birleş(tir)mek, bir araya getirmek, bir araya gelmek; aynı anda bir kaç işi yapmak
- combustion (noun) yanma, tutuşma
- commence (verb) başlamak
- comment (noun) yorum, düşünce, fikir
- comment (verb) yorum yapmak, fikir beyan etmek, görüş belirtmek
- commentary (noun) naklen yayın / anlatım / bildirme; yorum, açıklama
- commerce (noun) ticaret
- commercial (adjective) ticari, ticarete ilişkin; kâr amacı olan, ticari
- commercial (noun) reklam (radyo, tv)
- commercially (adverb) ticari olarak
- commission (noun) kurul, heyet, komite, komisyon; görev, görevlendirme, iş, yetki; satıştan alınan yüzde, komisyon
- commission (verb) görevlendirmek, işini belirlemek
- commit (verb) (yasa dışı iş, suç vb.) işlemek, yapmak; kesin karar vermek, kendini sorumlu kılmak; (para, zaman, enerji vb.) ayırmak, vakfetmek, sarfetmek
- commitment (noun) sadakat, bağlılık, kararlılık; sorumluluk, yükümlülük, taahhüt; iş, görev, eylem, sorumluluk
- committed (adjective) bağlı, sadık, gönül vermiş, istekli
- commodity (noun) mal, ürün, emtia, meta
- common (adjective) yaygın, bilinen, olağan; ortak, birlikte, paylaşılan; yaygın, çok bilinen, sıradan; alelade, sıradan, kaba, adi, bayağı
- common (noun) mera, otlak, ortak kullanım alanı
- commonly (adverb) sık sık, genellikle, çoğunlukla, yaygın olarak
- communicate (verb) iritbatta olmak, bağlantı kurmak, haberleşmek; iletişim kurmak, kendini anlatmak/anlaşılmasını sağlamak
- communication (noun) iletişim, haberleşme, bildirişim; haber, ileti, mesaj, açıklama, bildiri
- communism (noun) komünizm
- communist (adjective) komünist
- communist (noun) komünist
- community (noun) toplum, ahali, topluluk; halk, ahali, toplum
- commute (verb) her gün işe gidip gelmek
- commuter (noun) her gün işe gidip gelen kimse
- company (noun) şirket, kuruluş, ortaklık; arkadaşlık, eşlik; grup, birlik, topluluk, kumpanya, dansçılar ve/veya sanatçılar topluluğu
- comparative (adjective) karşılaştırmalı, mukayeseli
- comparative (noun) (dilbilgisi) mukayese / karşılaştırma derecesi
- comparatively (adverb) nispeten, kısmen, karşılaştırmalı olarak, orantılı olarak
- compare (verb) mukayese etmek, kıyaslamak; benzetmek/benzemek, karşılaştırmak, … kadar iyi olmak
- compared with/to (verb) … ile kıyasla, mukayese ederek
- comparison (noun) mukayese, kıyaslama, karşılaştırma
- compatibility (noun) uyum
- compatible (adjective) birbirine uyan, bağdaşan, uyumlu; uyumlu, kafaları birbirine uyan, iyi anlaşan
- compelling (adjective) heyecan verici, ilgi çeken, dayanılmaz; zorunlu, kaçınılmaz, mecburi, zorlayıcı, itekleyici
- compensate (verb) tazmin etmek, zararını karşılamak, tazminat ödemek, telafi etmek; acısını telafi etmek, azaltmak
- compensation (noun) tazminat; karşılık, bedel
- competition (noun) yarışma, müsabaka; yarış, çekişme, rekâbet
- competitive (adjective) yarışmayla ilişkin, rekabete dair; hırslı, rekabeti seven, yarışma ruhu taşıyan; rekabet fiyatlarına ilişkin, ücret çekişmesi yaratan
- compilation (noun) derleme, bir araya getirme, derleme eser
- compile (verb) derlemek, bir araya getirmek, toplamak
- complement (noun) bütünleme, tamamlama; hepsi, tam kadro, tam takımı; tümleç, tamamlayıcı
- complement (verb) bütünlemek, tamamlamak
- complementary (adjective) bütünleyici, tamamlayıcı
- complete (adjective) eksiksiz, tam, bütün, komple; tam, adamakıllı, iyice; bitmiş, tamamlanmış, tamam
- complete (verb) tamamlamak, bitirmek; tamamlamak,bir bütünün gerekli son parçasını sağlamak; bir formu doldurmak, istenilen bilgileri yazmak
- completion (noun) sona erme, bitme, tamamlama
- complex (adjective) karmaşık, anlaşılması güç, kafa karıştıran
- complex (noun) birbirine bağlı yapılar / binalar grubu; site; kuruntu, bir şeyden korkmaya veya birini endişeye sevkeden zihinsel sorun
- compliance (adjective) uyma, itaat, rıza
- compliance (noun) rıza, uysallık, baş eğme
- comply (verb) itaat etmek, razı olmak, muvafakat etmek
- component (noun) parça, unsur, eleman
- compose (verb) tanzim etmek, düzeltmek, oluşturmak; bestelemek, yaratmak; yazmak
- compose (verb) tanzim etmek, düzeltmek, oluşturmak; bestelemek, yaratmak; yazmak
- composer (noun) besteci
- composition (noun) karışım, terkip; beste; müzik besteleme, yazma; yazı, kompozisyon; tasarım, çizim, yapıt, yaratma
- compound (noun) bileşim, karışım, terkip; etrafı duvarla çevrili arazi içinde büyük ev, malikhane, binalar topluluğu; bileşik isim
- compound (verb) işleri iyice kötüye götürmek, daha da berbat etmek
- comprehend (verb) anlamak, kavramak
- comprehension (noun) anlama / kavrama yetisi; anlama-kavrama sınavı / alıştırması
- comprehensive (adjective) etraflı, kapsamlı, geniş, herşeyi içeren
- comprehensive (noun) Britanya’da 11-18 yaş arası öğrencilerin gittiği okul
- comprehensively (adverb) tamamen, etraflıca
- comprise (verb) … den / dan oluşmak / meydana gelmek; oluşturmak, meydana getirmek
- compromise (noun) uzlaşma, uyuşma, anlaşma, orta bir yol bulma
- compromise (verb) uzlaşmak, anlaşmak, orta yol bulmak; isteklerinden feragat etmek / fedakârlıkta bulunmak, istemediği halde yapmayı kabul etmek, taviz vermek; kötü etkisi olmak, tehlikeye sokmak
- compulsorily (adverb) mecburen, zorunlu olarak, kaçınılmaz biçimde, zorla
- compulsory (adjective) mecburi, zorunlu, yapılması kaçınılmaz
- computer (noun) bilgisayar
- computer science (noun) bilgisayar bilimi
- computer scientist (noun) bilgisayar bilimci / uzmanı
- computerized (adjective) bilgisayarlaştırılmış, bilgisayar donanımlı, bilgisayarla işlenmiş
- conceivable (adjective) akla gelebilecek, mümkün olan, aklın alabileceği
- conceivably (adverb) akla yatan
- conceive (verb) gebe / hamile kalmak; tasavvur etmek, tasarlamak, hayal edebilmek; tasarlamak, planlamak, düşünüp yaratmak
- concentrate (verb) yoğunlaşmak, konsantre olmak, dikkatini toplamak
- concentration (noun) bir şeye yoğunlaşma, dikkatini toplama, konsantrasyon; yoğunluk, birikim, çokluk, fazlalık
- concept (noun) fikir, kavram, anlayış, prensip
- concern (noun) kaygı, tasa; ilgi, alaka, önem; iş, şirket, kuruluş, işletme
- concern (verb) ilgilendirmek, alakadar etmek; endişelendirmek, canını sıkmak, kaygılandırmak, tasalanmak; …ile ilgili olmak; …e / a dair olmak
- concerned (adjective) tedirgin, ürkek; endişeli, tasalı, kaygılı
- concerning (preposition) ilgilendiren, alakadar eden, hakkında, …e ait, …ile ilgili
- concise (adjective) özlü, kapsamlı; kısaltılmış, kapsamı daraltılmış, özlü
- concisely (adverb) kısa, öz bir şekilde
- conclude (verb) bit(ir)mek, son er(dir)mek, sonuçlandırmak; sonlandırmak, son şeklini vermek, sona erdirmek; (iş anlaşması, düzenleme vb.) tamamlamak, bitirmek, sonuçlandırmak
- conclusion (noun) sonuç, nihai son; son, nihai son; resmî sonuç, karar, antlaşma, düzenleme
- conclusive (adjective) kesin
- conclusively (adverb) kesin bir şekilde
- concrete (adjective) kesin, belli, gerçeklere dayalı; somut, elle tutulur gözle görülür
- concrete (noun) beton
- concrete (verb) beton dökmek, betonla kaplamak
- concurrent (adjective) eş zamanlı
- concurrently (adverb) aynı anda olan
- condemn (verb) kınamak, lanetlemek, ayıplamak; yıkım kararı almak, binayı mühürleyip kullanılmasına izin vermemek
- condemnation (noun) lanetleme, kınama, ayıplama
- condensation (noun) yoğunlaşma, buğu
- condense (verb) sıvılaştırmak, yoğunlaş(tır)mak, sıcak gazın soğuduğunda sıvı haline gelmek; kısaltmak, kısa ve öz yazmak/söylemek; yoğunlaş(tır)mak
- condition (noun) hal ,durum, konum; şart, koşul; rahatsızlık, hastalık
- condition (verb) şartlandırmak, koşullandırmak, koşullamak; saçlara şekil vermek, bakım uygulamak
- conditional (adjective) bir şarta / koşula bağlı, şartlı / koşullu; şart kipi
- conditionally (adverb) şartlı olarak, yerine göre
- conduct (noun) davranış, hal, tavır
- conduct (verb) düzenlemek, yürütmek, yapmak, uygulamak; (orkestra, koro vb.) idare etmek, yönetmek; (elelktrik/ısı) iletmek, geçirmek; götürmek, rehberlik etmekönderlik etmek, yol göstermek
- conduction (noun) iletme, taşıma, götürme, iletim
- conductive (adjective) iletken
- conductivity (noun) iletkenlik, geçirgenlik
- conductor (noun) koro / orkestra şefi; (tren, otbüs vb.) biletçi, kondüktör; tren şefi, kondüktör; iletken, geçirgen
- cone (noun) koni, külah; külah
- confined (adjective) dar, kapalı
- confirm (verb) doğrulamak, onaylamak; kesinleştirmek, teyit etmek
- confirmation (noun) onay, teyit, doğrulama; kiliseye kabul töreni
- conflict (noun) anlaşmazlık, çekişme; (ülke ve gruplar arsı) çatışma, mücadele, anlaşmazlık; (iki ve daha fazla şey) çatışma, uyuşmazlık
- conflict (verb) çatışmak, uyuşmamak, anlaşamamak, beraber olamamak, çelişmek
- conform (verb) uymak, sıra harici davranış göstermemek
- congestion (noun) (trafik) tıkanıklık, sıkışıklık
- congress (noun) kongre; (ABD) senato ve temsilciler meclisinden oluşan kongre, meclis
- congressional (adjective) ABD kongresine ait
- conjecture (noun) varsayım, tahmin
- conjecture (verb) tahminde bulunmak, varsayımda bulunmak
- connect (verb) birleştirmek, bağlamak; bağlantı kurmak, ilişkisi olmak, ilişkilendirmek; aktarmak, aktarması olmak, bağlantılı olmak; bağlamak, irtibatlandırma / irtibatlamak
- connected (adjective) bağlantılı, ilişkili; bağlı
- connection (noun) ilişki, ilgi, alaka; bağlantı, irtibat; aktarma (tren, uçak, otobüs)
- connection (noun) ilişki, ilgi, alaka; bağlantı, irtibat; aktarma (tren, uçak, otobüs)
- connotation (noun) çağrışım, yan anlam, ima
- consecutive (adjective) ardışık, birbiri ardından gelen, birbiri peşi sıra olan
- consecutively (adverb) ardışık bir şekilde
- consensus (noun) ortak mutabakat, genel görüş, oy birliği
- consent (noun) muvafakat, müsaade, izin, rıza
- consent (verb) razı olmak, muvafakat etmek, izin vermek
- consequence (noun) sonuç, netice
- consequently (adverb) sonuç itibariyle, bu nedenle, bundan dolayı
- conservation (noun) çevre koruma; doğal kaynakları koruma / muhafaza / sakınma
- conservation (noun) çevre koruma; doğal kaynakları koruma / muhafaza / sakınma
- conservative (adjective) tutucu, muhafazakâr
- conservative (noun) sağcı, sağ görüşlü, tutucu görüşleri benimseyen
- conserve (verb) idareli / dikkatli / çarçur etmeden kullanmak; korumak, muhafaza etmek
- conserve (noun) konserve, reçel
- consider (verb) enine boyuna düşünmek, dikkatle değerlendirmek; gerçekleri dikkate almak, düşünmek
- considerable (adjective) dikkate değer, önemli;
- considerably (adverb) bir hayli fazla
- consist (verb) oluşmak / meydana gelmek; müteşekkil olmak
- consistency (noun) istikrar, süreklilik, tutarlılık, denge; (sıvı) koyuluk, kıvam, yoğunluk
- constant (adjective) sürekli, devamlı; sabit değişmez
- constant (adjective) sürekli, devamlı; sabit değişmez
- constant (adjective) sürekli, devamlı; sabit değişmez
- constantly (adverb) sürekli olarak
- constituent (noun) öğe, parça, unsur, eleman; seçmen, bölge halkı / ahalisi
- constitution (noun) anayasa; sağlık, sıhhat, bünye
- constitutional (adjective) anayasal, anayasaya ilişkin / ile ilgili
- constrain (verb) sınırlayarak kontrol altına almak, kısıtlamak, zorlamak, sınırlamak, baskı uygulamak
- constraint (noun) sınırlama, zorlama, kısıtlama, baskı
- construct (noun) inşa etmek, kurmak, yapmak
- construct (verb) inşa etmek, yapmak, kurmak, çatmak
- construction (noun) inşa etme, yapma, kurma, bina etme; inşaat, bina, yapım, yapı; cümle / ifade yapısı / kurgusu
- constructive (adjective) yapıcı, yararlı, faydalı
- consult (verb) danışmak, fikir sormak / araştırmak, başvurmak; istişare etmek, müzkerre etmek, görüş alışverişinde bulunmak
- consultant (noun) danışman, müşavir, uzman; mütehassıs, uzman, doktor
- consultation (noun) görüşme, danışma, konsültasyon; istişare, görüşme, fikir teatisi yapılan toplantı
- consume (verb) tüketmek, bitirmek; yemek içmek; yakıp kül etmek
- consumer (noun) tüketici
- consumption (noun) tüketim, tüketilen miktar; tüketim, sarf, harcama, yeme, içme, kullanma
- contact (noun) temas, ilişki, münasebet; temas, dokunma, dokunuş; tanıdık, bildik, ahbap, torpil; gözlük yerine kullanılan plastik küçük parçalar, kontak lens
- contact (verb) temas / irtibat kurmak, görüşmek, yazışmak, konuşmak
- contain (verb) kapsamak, içermek; ihtiva etmek, içine almak; yayılmasını engelleyerek kontrol altına almak, hakim olmak; duygularına hakim olmak
- container (noun) kap, sandık, varil, şişe vb.
- contaminant (noun) atık, kirletici madde
- contaminate (verb) kirletmek
- contaminated (adjective) kirlenmiş, kirletilmiş
- contamination (noun) kirlilik, pislik
- contemporary (adjective) çağdaş, modern; çağdaş, aynı çağa ait olan
- contemporary (noun) çağdaşı, akran, aynı çağda yaşamış kişiler
- contend (verb) ileri sürmek, iddia etmek; yarışmak, çekişmek, mücadele etmek, rekâbet halinde olmak
- contention (noun) düşünce, inanç, iddia; rekabet, mücadele; çekişme, münakaşa, uyuşmazlık
- contents (noun) içerik, esas; içindekiler, içerik; (kitap) içindekiler bölümü
- contents (noun) içerik, esas; içindekiler, içerik; (kitap) içindekiler bölümü
- continent (noun) kıta
- continental (adjective) kıtaya ilişkin; Avrupa’ya ilişkin
- continuous (adjective) devamlı, sürekli; fiillerin geçmişte ve şimdiki zaman içinde devamlılık bildirme hali
- continuously (adverb) hiç durmadan devam ederek
- contract (noun) sözleşme, mukavele
- contract (verb) çek(tir)mek, kısal(t)mak, küçül(t)mek; hastalık kapmak, yakalanmak, bulaşmak; sözleşme / mukavele yapmak, imzalamak
- contraction (noun) (hamile) kasların kasılması; kısaltma, kısaltılmış sözcükler; büzülme, çekme, kısalma, küçülme
- contradict (verb) çelişmek, aykırı olmak, uyuşmamak, tezat yaratmak; karşı çıkmak, aksini iddia etmek
- contradiction (noun) çelişki, tezat, aykırılık; itiraz, inkar, karşı çıkma, tezat kabul etme
- contradictory (adjective) çelişkili, birbirine zıt / aykırı
- contrast (noun) karşılaştırma, kıyaslama, tezat, zıtlık
- contrast (verb) karşılaştırmak, kıyaslamak, birbiriyle karşılaştırmak; tezat teşkil etmek, farklılıkları göstermek
- contribute (verb) katkıda / bağışta / yardımda bulunmak; makale yazmak, yazarak katkıda bulunmak
- contribution (noun) yardım, katılım; maddi katkı, bağış
- control (noun) güç, kontrol, hakimiyet; yetki, idarî hakimiyet, yönetim yetkisi; (kural, kanun vb.) sınırlama, tahdit; kendi kendini denetleme, sakinliğini koruma; (araç, makina vb.) açma kapama düğmesi/levyesi, kumanda kolu; (belge, kimlik vb.) denetlenen, konrtol edilen nokta/yer
- control (verb) kontrol etmek, denetlemek, ayarlamak; sınırlandırmak, bir şeyin kullanımını / miktarını / sayısını kontrol etmek; bir yeri yönetmek, idare etmek, kontrol etmek; kendini kontrol etmek, duygularını ve davranışlarını zaptetmek
- controversial (adjective) tartışmalı, tartışmaya açık, nizalı, uyuşmazlık yaratan
- controversially (adverb) çekişmeli olarak
- controversy (noun) tartışma, münakaşa, nizah
- convenience (noun) uygunluk, kolaylık; rahatlık, yaşam kolaylıkları, konfor
- convenient (adjective) tam, müsait, uygun; yakın, ulaşımı kolay, elverişli
- conveniently (adverb) elverişli bir şekilde
- converse (adjective) aksi, zıt, ters
- converse (noun) sohbet; ters, zıt
- converse (verb) konuşmak, sohbet etmek
- conversely (adverb) bunun aksine, zıddına, tam tersi olarak
- conversion (noun) değişim, dönüşüm; din / inanç değiştirme
- convert (verb) dönüştürmek, değiştirmek, döndürmek; dinini değiştir(t)mek, dininden dön(dürt)mek
- convert (noun) dinini değiştiren kimse
- convey (verb) nakletmek, aktarmak, açığa çıkarmak, ifade etmek; taşımak, götürmek
- convict (noun) mahkûm, suçlu
- convict (verb) mahkum etmek, suçlu bulmak
- convince (verb) ikna etmek, inandırmak; razı etmek, ikna etmek
- convincing (adjective) inandırıcı, ikna edici
- cool (adjective) serin, soğuk; iyi, klas ve modaya uygun; sakin ve fazla duygusal olmayan, serin kanlı; samimi olmayan, soğuk, kayıtsız, ilgisiz
- cool (exclamation) Harika! İşte bu! Güzel! Çok hoş! vb. (hoşlanma ve kabul belirten) ünlem
- cool (noun) serinlik
- cool (verb) serinle(t)mek, soğu(t)mak; ilişki, duygu vb. zayıfla(t)mak, etkisi azalmak, eski önemini yitirmek
- co-operate (verb) işbirliği yapmak, birlikte çalışmak; birine yardım etmek, elbirliği etmek
- co-operation (noun) işbirliği, ortaklık, yardım
- co-operative (adjective) birlikte çalışmayı seven, işbirliğine yatkın; birlikte olan, beraber çalışan, ortaklık gerektiren
- co-operative (noun) birlikte çalışmayı seven, işbirliğine yatkın
- co-ordinate (verb) kooperatif
- co-ordination (noun) verimli / ortak çalışmayı düzenleme, koordinasyon; bedensel faaliyetlerin ve uzuvların işbirliği / koordinasyon içinde çalışması
- copyright (noun) telif hakkı
- core (noun) esas, öz, ana; orta, iç, göbek (meyve); gezegenin merkezi / ortası
- corporate (adjective) büyük şirket veya gruba ilişkin
- corporation (noun) şirket, kurum
- correct (adjective) doğru, uygun
- correct (verb) düzeltmek, doğrulamak
- correction (noun) düzeltme
- correctly (adverb) doğru bir şekilde
- correlate (verb) ilişkisi/bağlantısı olmak; bağlantılı / biribirine ilişkin olmak, bağlantı kurmak, ilişkisini göstermek
- correlation (noun) ilişkilendirme, bağlantı kurma, karşılıklı ilişki / bağlantı
- correspond (verb) aynı / benzer olmak, birbirine uymak; mektuplaşmak, yazışmak, haberleşmek
- corresponding (adjective) benzer veya ilişkili
- corrupt (adjective) ahlaksız, namussuz, cibiliyetsiz, hayasız, yasadışı; bozulmuş, kullanılamaz, yıpranmış
- corrupt (verb) ahlakını bozmak, ahlakı bozulmak, yoldan çık(arıl)mak, baştan çık(ar)mak; bilgisaya(rı) çök(ert)mek, bilgiyi yok etmek, zarar vermek
- corruption (noun) ahlaki çöküntü / çürüme / kokuşma; ahlakını bozma, baştan çıkarma, namussuzluk, ahlaksızlık, hayasızlık
- cost (noun) maliyet, tutar, fiyat, eder; bedel
- cost (verb) malolmak, tutmak, para etmek; (birine) masraf açmak,birinin kaybetmesine yol açmak; hesaplamak, paha / değer biçmek
- cost of living (noun) yaşam maliyeti
- council (noun) meclis, encümen; divan, konsey, danışma kurulu
- councillor (noun) konsey / meclis / divan / kurul üyesi
- count (noun) hesaplama, sayma, sayım; kont; bir konuda suçlamalardan herbiri; suçlama sayısı
- count (verb) saymak, hesap etmek; sayı saymak, sayarak hesaplamak; dikkatle değerlendirmek, dikkate almak; önemli olmak; hesaba katmak, dahil etmek, hesaplarken dikkate almak; kabul edilmek, katılmak, dahil edilmek
- counter (noun) tezgâh, banko; mutfak tezgâhı; fiş, marka
- counter (verb) kötü etkisini azaltmak, etkisizleştirmek; karşılık vermek, mukabelede bulunmak
- counter (adverb) aksine, tersine
- counteract (verb) etkisiz hale getirmek, etkisizleştirmek, kötü etkilerini azaltmak
- counterpart (noun) meslektaşı, karşıtı, muadili, suret, kopya
- country (noun) ülke, memleket; kır, taşra, sayfiye, şehir dışı; millet, ulus
- countryside (noun) kırsal alan, taşra, şehir dışı, kırlık alan
- coup (noun) darbe; beklenmedik başarı, iş
- couple (adjective) bir çift; çift, karı koca
- couple (verb) eşleştirmek, birleştirmek, bağlantı kurmak, ilişkiye girmek
- course (noun) kurs; yemek, kap, tabak; parkur, yarış pisti, golf sahası, alan; tertip, kür; yol, rota, seyir; hal tarzı, hareket şekli, biçimi; gelişme, ilerleme
- court (noun) mahkeme; kort, oyun alanı; kraliyet sarayı / maiyeti
- court (verb) memnun etmek, birinin desteğini istemek için onu memnun etmeye çalışmak; almaya / elde etmeye çalışmak; kur yapmak, elde etmeye çalışmak, peşinden koşmak
- crate (noun) ambalaj sandığı, kutu, büyük kutu, koli
- create (verb) yapmak, oluşturmak, yaratmak, meydan gelmesini sağlamak
- creation (noun) ortaya konulan çalışma, kreasyon; eser, çalışma, buluş, icat; yaratılış, kâinatın yaratılışı
- creature (noun) yaratık
- credible (adjective) inanılır, güvenilir, inandırıcı
- credit (noun) kredi, taksit; takdir, övgü; hesaba yatırılan para; ders kredisi
- credit (verb) hesaba para yatırmak; inanmak, aklına getirmek, olabileceğini düşünmek
- creditor (noun) alacaklı, kredi veren kişi/kurum
- crime (noun) suç, cürüm; kabahat, suç
- criminal (adjective) suça ait, suç unsuru taşıyan; ahlaken yanlış olan, çok kötü kabahat içeren
- criminal (noun) suçlu
- crisis (noun) kriz, bunalım, zor zamanlar
- criterion (noun) değer ölçütü, kriter
- critic (noun) muhalif, karşı görüşü savunan; (oyun, kitap, film vs.) eleştirmen
- critical (adjective) eleştirel, muhalif olan; can alıcı, çok ciddi, önemli; tehlikeli, kritik, ciddi; (oyun, kitap, film vs.) eleştirel
- critically (adverb) eleştirel bir şekilde
- criticism (noun) muhalefet, eleştiri; (oyun, kitap, film vs.) eleştiri
- criticism (noun) muhalefet, eleştiri; (oyun, kitap, film vs.) eleştiri
- criticize (verb) eleştirmek
- criticize (verb) eleştirmek
- crop (noun) ürün, tahıl; ürün
- crop (verb) kırpmak, budamak, keserek biçim vermek; ürün vermek
- cross-examination (noun) çift taraflı sorgu
- cross-examine (verb) çapraz sorgulama yapmak, sorguya çekmek
- cross-section (noun) farklı kültürden oluşan toplum kesiti; kesit
- crowd (noun) kalabalık; aynı amaç için bir araya gelmiş grup, topluluk
- crowd (verb) toplanmak, bir araya gelmek; etrafında toplanmak, çevrelemek, sarmak
- crowded (adjective) kalabalık, tıklım tıklım
- crucial (adjective) kritik, çok önemli
- crucially (adverb) çok önemli bir şekilde
- crystal (noun) bir tür kristal, billur kaya; kristal; kristal, kristalleşmiş madde
- cube (noun) küp
- cube (verb) küpünü almak, bir sayıyı kendisiyle iki kez çarpmak; küp şeklinde dilimlemek
- cubic (adjective) küp, kübik
- cultural (adjective) kültürel, toplumun inanç, gelenek ve alışkanlıklarına ilişkin; sanatsal, sanata ilişkin
- culture (noun) kültür, toplum; kültür, sanat; kültür, bakteri üremesi
- curb (noun) denetleyen, kontrol eden; bordür taşı, tretuvar kenarı
- curb (verb) sınırlamak, denetim/kontrol altına almak
- cure (noun) tedavi; çözüm, çare, ilaç, derman
- cure (verb) tedavi etmek, iyileştirmek, sağlığına kavuşturmak; problemi çözmek, çare bulmak
- currency (noun) resmi para, tedavüldeki para; (fikir) geçerlilik, revaç, benimsenmişlik, yaygınlık
- current (adjective) mevcut olan, geçerli, halihazırda var olan
- current (noun) (hava) akım, cereyan; (elektrik) akım, cereyan
- current affairs (noun) güncel olaylar
- currently (adverb) şu anda
- curriculum (noun) öğretim / müfredat programı / izlencesi;
- curve (noun) kavis, eğri, kıvrım
- curve (verb) eğilmek, kıvrılmak, bükülmek, dairevi şekil almak
- curved (adjective) kavisli, eğimli
- custom (noun) gelenek, âdet, örf, alışkanlık; alışveriş, ticaret
- customary (adjective) alışılmış, âdet olan, beklenen
- customer (noun) müşteri, alıcı
- cut (noun) kesik, yara, bere; yarık, açıklık; azaltma, kesme; bir parça et; (para) pay, payına düşen; seç kesim şekli
- cut (verb) kesmek; azaltmak, kısmak; kendini kesmek, yaralamak; (film, yazı) azaltmak, kesmek, çıkarmak
- cycle (noun) dizi, demet, bir seri olaylar zinciri; bisiklet
- cycle (verb) bisiklete binmek
- cyclone (noun) kasırga, hortum, siklon
- cylinder (noun) silindir, merdane; (araç) silindir
- cylindrical (adjective) silindir biçiminde, merdane şeklinde
B Harfi İle Başlayan Kelimeler (89 Kelime)
- bachelor’s degree (noun) lisans derecesi, üniversite diploması, üniversite mezunu, lisans mezuniyeti, lisans diploması
- background (noun) geri taraf, arka plan; bir kişinin geçmişi, ailesi, eğitimi, yaşam tecrübesi; bir tablonun, resmin geri planı, zemini; bir hadisenin, olayın geçmişi, oluş biçimi
- bacteria (noun) bakteri
- bacterial (adjective) bakterinin neden olduğu, bakteriden olan
- ban (noun) resmi yasaklama, men
- ban (verb) resmen yasaklamak, men etmek
- bankrupt (adjective) müflis, batkın, iflas etmiş
- bankrupt (verb) iflas etmek
- bankruptcy (noun) iflas
- bar chart (noun) çubuk grafik, sütun grafik
- barrier (noun) çit, mania, bariyer; engel, set, korkuluk
- base (noun) temel, taban, kaide; esas, temel, asıl; çalışma ve yaşama alanı, yeri; üs, askeri üs; ana karargâh, ana merkez; karışımın ana hammadesi; beyzbolda bir oyuncunun mutlaka ulaşması gereken noktalardan biri
- base (verb) dayandırmak, temellendirmek
- basic (adjective) temel, esas olan; eses olan şeyi içeren, sağlayan; temel, ana, esas, basit, hiç bir özelliği olmayan
- basics (noun) en önemli gerçekler, beceriler veya gereksinimler, temel ihtiyaçlar
- basis (noun) dayanak, bir şeyin dayandığı nokta; bir gerçek veya fikrin çıkış noktası, durumu
- bear out (phrasal verb) birşeyin doğru, birinin haklı olduğunu ispat etmek
- behave (verb) davranmak, davranış göstermek, belli bir şekilde yapmak ya da söylemek; uslu durmak, yaramazlık yapmamak
- behaviour (noun) davranış, tavır
- belief (noun) inanç, iman; kanı, inanç; güven, itimat
- believe (verb) güvenmek, itimat etmek; sanmak, varsaymak, farzetmek; inanmak, itikat etmek, iman etmek
- belong (verb) bir yere, bir şeye ait olmak
- beneficial (adjective) faydalı, yararlı, hayırlı
- benefit (noun) kâr, fayda, yarar, çıkar, kazanç; düşkünlere yapılan devlet yardımı
- benefit (verb) faydalı olmak, yararlı olmak; yardım etmek, yararına çalışmak
- bias (noun) önyargı
- biased (adjective) önyargılı
- bibliography (noun) kaynakça, bibliyografya
- billion (noun) milyar
- biochemical (adjective) biyokimyasal
- biochemist (noun) biyokimyacı
- biochemistry (noun) biyokimya
- biodiversity (noun) biyolojik çeşitlilik, biyo-çesitlilik
- biography (noun) yaşam öyküsü, biyografi
- biographical (adjective) yaşam öyküsüne dair, ilişkin
- biological (adjective) biyolojik, biyolojiyle ilgili; yaşayan canlılardan elde edilen zehirleri veya onların kendisini kullanan, biyolojik
- biologically (adverb) biyolojik olarak
- biologist (noun) biyolog
- biology (noun) yaşayan canlılar bilimi, biyoloji
- biotechnologist (noun) biyoteknolog
- biotechnology (noun) biyoteknoloji
- blood pressure (noun) kan basıncı
- blue-collar (adjective) işçi sınıfından olan, işçi sınıfına mensup
- body (noun) beden, vücut; ceset; gövde; beraber çalışan bir grup insan, kurul; esas bölüm, gövde; ana bölüm, bilginin en büyük bölümü; gövde, kaborta
- boil (verb) kaynamak; kaynatmak; haşlamak
- boil (noun) kaynama, haşlama; çıban
- bond (noun) bağ, ilişki, münasebet, muhabbet, hoşlanma; bono, senet, mukavele, sözleşme
- bond (verb) yapışmak, birbirine bağlanmak, bağlamak; biriyle güçlü bir ilişki geliştirmek, oluşturmak
- bone (noun) kemik, kılçık
- bone (verb) kılçıklarını ayıklamak, kemiklerini ayırmak, temizlemek
- boom (noun) artış, patlama, satışlarda patlama, kâr artışı; parlama, infilak, gürleme, uğultu, gümbürtü
- boom (verb) birden meşhur olan, başarılı hale gelen, artan, çoğalan; ani ses çıkarmak, yüksek ses çıkarmak, yüksek sesle konuşmak
- border (noun) sınır, serhat, hudut; hat, çizgi, şerit
- border (verb) kenarına hat çekmek, çizgi çekmek, kenar çizmek; sınır çizmek, sınırları belirlemek
- bracket (noun) yaşları, vergileri vs. İki sınır arasında olan bir grup insan; metal, ahşap raf askısı, dayanak, destek, dirsek
- bracket (verb) parantez içine almak; bir tutmak, eş tutmak, benzer görmek
- bracket (noun) yaşları, vergileri vs. İki sınır arasında olan bir grup insan; metal, ahşap raf askısı, dayanak, destek, dirsek
- brain (noun) beyin; son derece zeki insan
- brand (noun) belli bir şirketin ürettiği ürün; marka
- brand (verb) bir şeyi, birini lekelemek, damgalamak; dağlamak, büyük baş hayvanların kime ait olduğunu göstermek için dağlamak, damgalamak
- breakthrough (noun) büyük hamle, önemli buluş, ilerleme, gelişme
- breath (noun) nefes, soluk; solunum, nefes
- breathe (verb) nefes alıp vermek
- breed (noun) köpek, koyun, domuz vb. ırk, cins, soy; insan soyu, eşya cinsi, türü
- breed (verb) yavrulamak
- brief (adjective) kısa, öz olarak; bir kaç sözle ifade edilen
- brief (noun) kısa, özet, öz bilgi
- brief (verb) kısa bilgi vermek, özetlemek
- briefly (adverb) kısaca
- broad (adjective) geniş; yaygın, kaba telaffuz
- broadcast (noun) radyo, tv yayını
- broadcast (verb) yayın yapmak
- broaden (verb) artırmak, artmak; genişlemek, genişletmek
- broadly (adverb) genel anlamda
- budget (adjective) çok ucuz, bütçeye uygun, kelepir
- budget (noun) bütçe; bir şey için ayrılan para
- budget (verb) bütçelemek, harcamaları planlamak
- build (verb) inşa etmek, yapmak; kurmak, yapmak, uzun uğraşı sonucu yaratmak
- build (noun) vücut yapısı, ölçüsü
- bulk (adjective) toptan
- bulk (noun) büyüklük, iri cüsse
- bulk (verb) büyütmek, değerini şişirmek
- burden (noun) ağır, yük, sorumluluk, zahmet, zor iş;
- burden (verb) zahmet vermek, ağır yük yüklemek, sıkıntı vermek
- bureaucracy (noun) bürokrasi, kırtasiye, gereksiz yazışma ve işlemler; devlet veya sistemin kendisi
- bureaucratic (adjective) bürokratik
- burn (verb) yakmak, yanmak; yangın çıkarmak, yanmak; yemek vb. yakmak, ateşte yakarak yok etmek, dibini tutturmak, dibi tutmak; benzin yakmak; CD’ye bir şeyler kaydetmek; yanmak, kızarmak, acı ile yanmak
- burn (noun) yanık, yangın yeri
- business (noun) ticaret, iş; işyeri, firma, ticarethane; ticaret, gelir getiren iş
A Harfi İle Başlayan Kelimeler (337 kelime)
- abandon (verb) birşeyi, birini geri dönmemek koşuluyla bırakmak, terketmek; bir fikri, planı izlemeyi bırakmak ya da birşeyi bitirmeden vazgeçmek
- abide by (phrasal verb) kurallara uymak, itaat etmek
- ability (noun) fiziksel veya zihinsel yetenek, kabiliyet, güç
- abnormal (adjective) garip, anormal, farklı
- abnormally (adverb) anormal bir şekilde
- abolish (verb) kanun veya bir sisteme son vermek, yürürlükten kaldırmak
- abolition (noun) iptal
- abroad (adverb) yabancı, dış ülke
- absence (noun) yok olan, mevcut olmayan; yok olma, bir şeyin, birinin yokluğu, var olmayışı
- absent (adjective) yok, orada değil, mevcut değil
- abstract (adjective) soyut; gerçek nesne ve kişilerin imgelerinden çok renk ve şekilleri içeren soyut sanat
- abstract (noun) özet; soyut yapıt
- abundant (adjective) aşırı, çok fazla;
- abundantly (adverb) bolca
- abuse (noun) istismar etme, kötüye kullanma; kaba ve çirkin davranma; başkasına kaba va aşağılayıcı söz söyleme, küfretme
- abuse (verb) birine kaba ve vahşice davranmak; kötüye kullanmak, istismar etmek; aşağılayıcı ve kaba söz söylemek
- abuser (noun) kötü davranan kişi
- academic (adjective) eğitime ilişkin, akademik; teknik ve pratik becerilerden çok düşünce ve çalışmayı içeren konulara ilişkin; zeki ve eğitimde iyi, eğitime düşkün; soyut, kuramsal, pratiğe dayanmayan
- academic (noun) akademik personel, üniversite hocası
- academically (adverb) akademik açıdan
- accelerate (verb) hızını artırmak, gaza basmak; hızlandırmak, daha da hızlı hale getirmek
- acceleration (noun) hızlanma
- accent (noun) aksan; bazı harflerin üzerinde nasıl telaffuz edileceğini gösteren işaret, aksan; konuşurken vurgulanan kelime ya da bir bölümü
- accept (verb) almak, kabul etmek; genelde hoş olmayan bir şeyin doğru olduğunu kabul ve itiraf etmek; birini bir kuruluşa kabul etmek, katılımına izin vermek; bir durumu olduğu gibi kabullenmek
- acceptable (adjective) yeteri derecede iyi, kabul edilebilir; izin verilebilir veya tasdik edilebilir, kabullenilebilir
- acceptance (noun) kabul, onama
- access (noun) bir şeye ulaşım hakkı, fırsatı; bir yere girme ya da ulaşma biçimi
- access (verb) bilgisayarı kullanarak bilgiye ulaşmak
- accessible (adjective) kolay ulaşılabilir, elde edilebilir; kolay anlaşılabilir
- acclimatize (verb) yeni bir iklime, ortama alışmak, alıştırmak, uyum sağlamak
- accommodation (noun) ikametgah, yaşanan veya kalınan yer
- accompany (verb) birine eşlik etmek; aynı anda olmak ya da bulunmak; ana enstrümana ya da şarkı söyleyen kişiye enstrüman çalarak eşlik etmek
- according to (preposition) … e,a göre; hususi bir plan ya da sisteme göre
- account (noun) olup bitenlerin sözlü ya da yazılı açıklaması; banka hesabı; şirket ya da mağazalarla yapılan vadeli alışveriş sözleşmesi
- account for (phrasal verb) bir bütünün parçası olmak, bir bölümünü oluşturmak; açıklamak, izah etmek
- accumulate (verb) biriktirmek, artırmak, tasarruf etmek
- accumulation (noun) birikim
- accuracy (noun) doğruluk, güvenilirlik
- accurate (adjective) doğru, tam;
- accurately (adverb) doğru bir şekilde
- accusation (noun) suçlama
- accuse (verb) suçlamak
- achieve (verb) başarmak
- achievement (noun) başarı; üstün başarı
- acknowledge (verb) kabul etmek, doğruluğunu ikrâr etmek; alındı yazısı göndermek; birine gülümseyerek ve selamlayarak tanıdığını belirtmek
- acknowledgement (noun) kabul, onay, tasdik; alındı yazısı; kitabın ilk sayfasında yazar tarafından yazılan teşekkür yazısı
- acoustic (adjective) elektrik gerektirmeyen akustik müzik aleti; ses ve işitmeyle ilgili
- acquire (verb) elde etmek; bir şeyi öğrenmek,edinmek
- acquisition (noun) edinim; genellikle satın alarak elde etme
- acre (noun) hektar
- act (noun) eylem; kanun; tiyatro oyununda perde; oyun; gerçek duygu ve niyetleri gizleyen davranış, …mış gibi yapma
- act (verb) davranış göstermek, harekette bulunmak; bir problemi çözmede girişimde bulunmak; bir film ya da oyunda oynamak
- action (noun) hareket, eylem; aksiyon, hareket, heyecan uyandıran şeyler; savaş, mücadele; hareket veya tabii işlem
- activate (verb) harekete geçirmek
- activation (noun) hareketlendirme
- active (adjective) planlı bir eylemde aktif, görevli; aktif, yerinde duramayan; etken yapı; faal (yanardağ)
- actively (adverb) faal olarak, aktif bir şekilde
- activism (noun) politik durumları değiştirmek için ortalığı ayağa kaldırma
- activist (noun) sosyal ve siyasi değişikliğin olmasına çabalayan kişi
- activity (noun) faaliyet; eylem, faaliyet; faaliyet, değişik hareketler
- acute (adjective) şiddetli, çok fazla, akut; dar (açı); (anlayışı/algılaması) keskin, kuvvetli, güçlü
- adapt (verb) uyum sağlamak, uymak; bir şeyi yeni bir duruma veya kullanıma uydurmak, uymasını sağlamak; uyarlamak
- adaptability (noun) değişkenlik
- adaptable (adjective) uydurulabilir, değiştirilebilir
- adaptation (noun) uyarlama; yeni bir duruma uydurma / uyma
- add (verb) ilave etmek, katmak; seviyesini veya miktarını artırmak; sözle ilavede bulunmak; rakamları toplamak
- addict (noun) tiryakilik, müptela olma; tiryaki, bir şeye müptela olan
- addict (verb) bağımlısı olmak, alışmak
- addiction (noun) bağımlılık
- addictive (adjective) bağımlılığı artıran
- addition (noun) toplama; ilave
- addition (noun) toplama; ilave
- additional (adjective) ilaveten, ekstra
- additionally (adverb) ek olarak
- address (noun) adres; internet adresi; resmi konuşma, hitap
- address (verb) adres yazmak; bir sorunla ilgilenmek; biriyle konuşmak veya dinleyici kitlesine hitap etmek
- adequacy (noun) yeterlilik, yetenek
- adequate (adjective) yeter, kâfi; yeteri kadar iyi, fakat çok iyi değil
- adequately (adverb) yeterli şekilde
- adjacent (adjective) yanyana, bitişik, ilişik
- adjust (verb) ayarlamak; yeni bir duruma ayak uydurmak, uyum sağlamak
- adjustment (noun) ayarlama
- administer (verb) idare etmek, düzenlemek; birine tıbbi yardımda bulunmak
- administration (noun) bir şirket idaresi, yönetimi; idare, yönetim dönemi, iktidar dönemi
- administrative (adjective) idare ve yönetimle ilgili
- adolescence (noun) gençlik, buluğ çağı, ergenlik
- adolescent (noun) ergen, genç, buluğ çağına ermiş kişi
- adolescent (adjective) ergen
- adopt (verb) evlat edinmek; yeni bir şeyi kullanmaya başlamak veya kabul etmek
- adoption (noun) evlat edinme; kabullenme, benimseme
- adult (adjective) yetişkin, erişkin; yetişkinlere ilişkin, yetişkin için; yetişkin kitabı, film ve seks içeren
- adult (noun) yetişkin, erişkin kişi ya da hayvan
- adulthood (noun) erişkinlik, yetişkinlik
- advance (adjective) önceden olan
- advance (noun) yeni keşifler ve icatlar; avans, önceden ödenen para, ödeme; ordunun ileri hareketi
- advance (verb) geliştirmek, ilerletmek; muharebede yeni bir mevziye doğru ilerlemek
- advanced (adjective) gelişmiş, bir üst aşamaya çıkmış; ileri düzeyde, ileri
- advantage (noun) avantaj; üstünlük
- advantage (noun) avantaj; üstünlük
- advantaged (adjective) avantajlı, üstün, avantaj verilmiş
- advantageous (adjective) fayda, avantaj sağlayan
- advent (noun) yeni bir şeyin ortaya çıkması ya da başlaması; noelden önceki dini dönem, noel arefesi
- adverse (adjective) olumsuz koşullar, etkiler; olumsuz yorum, tepki, kanaat
- adversely (adverb) muhalif bir şekilde
- advertise (verb) ilan etmek, duyurmak, reklam yapmak; ilan vermek
- advertisement (noun) resim, film, şarkı ve benzeri ilanlar
- advertising (noun) reklam yapma, duyurma, ilan etme
- advice (noun) öğüt, tavsiye, öneri
- advise (verb) öğüt vermek; tavsiyede, öneride bulunmak
- adviser (noun) danışman
- advocacy (noun) savunma, destekleme
- advocacy (verb) savunmak, desteklemek
- advocate (noun) savunan, destekleyen, arka çıkan; avukat
- advocate (verb) savunmak, desteklemek
- aesthetic (adjective) estetik
- aesthetically (adverb) estetik, uyumlu bir şekilde
- aesthetics (noun) estetik ilmi
- affect (verb) etkilemek veya değişimine sebep olmak; duygusal olarak üzülmesine, hissetmesine sebep olmak, etkilemek
- aforementioned (adjective) bahsi geçen, sözü edilen, daha önce belirtilen
- aforementioned (noun) adı geçen kişi, evvelden bahsedilen kimse, bahsi geçen kişi
- age (noun) yaş; çağ; yaşlı, eski şey/kişi
- age (verb) yaşlanmak, eskimek
- age group (noun) yaş grubu
- aged (adjective) yaşlı, yaşlanmış; eski, eskimiş
- ageing (adjective) yaşlanan, eskiyen
- ageing (noun) yaşlanma, eskime
- agent (noun) acente, vekil, temsilci; ajan
- aggravate (verb) bir durumu, şartları daha da kötüye götürmek, ağırlaştırmak, kötüleştirmek; birini rahatsız etmek, kızdırmak, sinirlendirmek
- aggregate (noun) toplam, topluluk; agrega (inşaatta)
- aggregate (verb) toplamak, birleştirmek
- agree (verb) aynı fikirde olmak; birinin istediği şeyi yapacağını söylemek, kabul etmek, tamam demek; biriyle bir şeye karar vermek, ortak karar almak; aynı olduğunu görmek, uyuşmak, birbirine uymak
- agree (verb) aynı fikirde olmak; birinin istediği şeyi yapacağını söylemek, kabul etmek, tamam demek; biriyle bir şeye karar vermek, ortak karar almak; aynı olduğunu görmek, uyuşmak, birbirine uymak
- agreement (noun) antlaşma; uyuşma
- agricultural (adjective) tarımsal
- agriculture (noun) tarım, ziraat
- aid (noun) insani yardım, para, yiyecek ve malzeme yardımı; yardım malzemesi
- aid (verb) birine yardım etmek
- aim (noun) amaç, hedef;
- aim (verb) hedeflemek, amaçlamak; silahla nişan almak, silahı bir hedefe doğrultmak
- air (noun) hava; hava, boşluk; hava yolu; bir şeyin görüntüsü, havası
- air (verb) radyo veya televizyon yayını yapmak; bir yeri havalandırmak; giysileri havalandırmak
- albeit (conjunction) … e, a rağmen, olsa da, gerçi
- algebra (noun) cebir
- alike (adjective) benzer, tıpkısı
- alike (adverb) benzer şekilde; ve benzeri/benzerleri
- allege (verb) iddia etmek, öne sürmek, kanıtsız suçlamak
- alleged (adjective) iddia edilen, isnat edilen, ispatlanmadan suçlu olduğuna inanılan
- allegedly (adverb) söylenene göre
- allergic (adjective) alerjik, alerjisi olan; alerjinin sebep olduğu
- allergy (noun) alerji
- allocate (verb) ayırmak, pay ayırmak, vermek, tahsis etmek
- allocation (noun) tahsisat; tahsis etme, ayırma
- allow (verb) müsaade etmek, izin vermek; bir şeyin oluşunu engelleyememek; birisi için bir şeyi yapmasını temin etmek, mümkün kılmak; bir miktar para ve zamanı bir şey için kullanmayı planlamak, ayırmak
- ally (noun) müttefik, destekleyen, arka çıkan, ortak; savaş müttefiki ülke, müttefik, dost, ortak amaçları olan ülkeler
- ally (verb) birine/bir şeye yardım etmek için katılmak, müttefik olmak, ortak olmak
- alphabet (noun) alfabe
- alphabetical (adjective) alfabetik sıraya göre, dizilişe göre;
- alphabetically (adverb) alfabetik bir şekilde
- alter (verb) değiştirmek, değişmesini sağlamak, değişmek
- alteration (noun) değişme, değişim, düzeltme, onarım
- alternate (adjective) sırayla, peşpeşe olan, birbirini takip eden; değişik, başka, ilave, alternatif olan
- alternate (verb) birbiri peşi sıra olmak, sırayla meydana gelmek, önce biri sonra diğeri olmak
- alternative (adjective) değişik, başka, ilave, alternatif olan; alışılan ve geleneksel olandan farklı, değişik
- alternative (noun) alternatif, iki şey arasında seçim
- alternatively (adverb) alternatif olarak, bir başka olasılık olarak
- although (conjunction) …e,a rağmen, … e karşın, ise de, olmakla beraber; fakat, ancak
- ambiguity (noun) anlam kargaşası, çok anlamlılık, karmaşa, anlaşılmazlık
- ambiguous (adjective) çok anlamlı, zor anlaşılan, karmaşık
- ambiguously (adverb) belirsiz bir şekilde
- amend (verb) hafif düzeltmek, değiştirmek
- amendment (noun) düzeltme, değiştirme, küçük değişikliklerle yeniden düzenleme
- amount (noun) miktar, yekun, tutar
- amphibian (noun) suda ve karada yaşayabilen, amfibi
- amphibious (adjective) hem karada hem de suda yaşayabilen; hem karada hem de suda gidebilen (araç)
- anaesthetic (noun) anestezi, ilaçla uyuşturma
- anaesthetist (noun) anestezist, anestezi uzmanı doktor
- anaesthetize (verb) anestezi uygulamak, uyuşturmak
- analog (adjective) analog, bilgiyi depolamak veya ölçmek için sürekli değişen akım ve boşlukları kullanan sinyallerin kullanımı
- analog (noun) benzerşey
- analogous (adjective) bazı hususlarda benzeşen, benzeyen
- analogue (adjective) analog, bilgiyi depolamak veya ölçmek için sürekli değişen akım ve boşlukları kullanan sinyallerin kullanımı
- analogue (noun) benzerşey
- analyse (verb) analiz etmek, detaylı bir şekilde incelemek
- analysis (noun) analiz, irdeleme, inceleme
- analyst (noun) analiz yapan, inceleyen, irdeleyen
- anatomical (adjective) anatomik
- anatomically (adverb) anatomik olarak
- anatomy (noun) anatomi, insan vücudunun bilimsel olarak çalışması; insan ve diğer canlıların bedeni, vücudu
- ancestor (noun) ced, ata
- ancestry (noun) soy, ced, ata, çok eski atalar
- ancient (adjective) eskiden olan, çok önceleri olan, eskiden beri; eski, antika
- angle (noun) açı; düşünce/bakış tarzı, biçimi; bakış açısı
- announce (verb) duyurmak, ilan etmek, anons etmek
- announcement (noun) duyuru, ilan, anons; duyurulan, ilan edilen
- annual (adjective) yıllık, yılda bir olan; yılda bir kez
- annual (noun) yıllık bitki, ömrü bir yıl olan bitki; yıllık, yılda bir çıkarılan kitap, ajanda
- annually (adverb) yıllık, yılda bir kez, yılda bir yapılan
- anonymity (noun) isim vermeden, ismini saklayarak, gizlice
- anonymous (adjective) isimsiz, anonim
- answer (noun) cevap, yanıt; kapıya, telefona bakma; cevap; yanıt, sorunun cevabı
- answer (verb) cevap vermek, yanıtlamak; kapıya bakmak; telefona cevap vermek, cevaplamak; sınavda cevap vermek, yanıtlamak, soruları cevaplamak
- anthropology (noun) insanbilim, antropolji
- antibiotic (noun) antibiyotik
- anticipate (verb) merakla beklemek, ummak
- anticlockwise (adjective) saat yönünün tersi
- anticlockwise (adverb) saatin tersi yönünde
- antiseptic (adjective) antiseptik
- antiseptic (noun) enfeksiyon önleyici madde, antiseptik
- apart from (preposition) … den başka, ayrıca, …den gayri; yanısıra, ilaveten, ayrıca buna ilave olarak
- apparatus (adjective) aletler
- apparent (adjective) aşikâr, açık, görünen; belli, ortada, var olan
- apparently (adverb) görünen o ki, aşikâr olarak; görünüşe göre, anlaşılan
- appeal (noun) ricada bulunma, isteme, yardım talep etme; çekicilik, hoşluk, sevimlilik; yüksek mahkemeye başvuru, temyiz başvurusu
- appeal (verb) talep etmek, rice etmek, istemek; çekmek, cezbetmek; başvuruda bulunmak, resmen talep etmek, ricada bulunmak
- appear (verb) gibi gözükmek; görünmek, gözükmek, gözükmeye başlamak; ortaya çıkmak, var olmaya başlamak
- appendix (noun) midenin alt kısmında küçük tüp şeklinde çıkınıtı, bölüm, kör bağırsak; kitap, makale vb. sonuna konulan ilave bilgi, ek
- appetite (noun) iştah
- application (noun) başvuru, müracaat; uyarlama; belirli bir amaç için tasarlanmış bilgisayar programı
- application (noun) başvuru, müracaat; uyarlama; belirli bir amaç için tasarlanmış bilgisayar programı
- apply (verb) başvurmak, müracaatta bulunmak; belli bir durum ya da kişiyle ilişkilendirmek, etkilemek; uygulamak, bir şeyi belli bir durum için kullanmak; sürmek, yaymak, bir yüzeye sürmek, uygulamak
- apply (verb) başvurmak, müracaatta bulunmak; belli bir durum ya da kişiyle ilişkilendirmek, etkilemek; uygulamak, bir şeyi belli bir durum için kullanmak; sürmek, yaymak, bir yüzeye sürmek, uygulamak
- appointment (noun) randevu; atama, görevlendirme
- appreciable (adjective) gereğinden büyük, kayda değer, fark edilebilen
- appreciably (adverb) gözle görülür derecede; fark edilir bir biçimde
- appreciate (verb) takdir etmek; çok takdir etmek, müteşekkir olmak; farkında olmak, anlamak, farkına varmak; değeri artmak, değerlenmek
- appreciation (noun) takdir, değerli bulma; beğenme, takdir etme; anlama, zor olan bir şeyi kavrama, halletme; değerlenme, değeri artma
- approach (noun) yaklaşım; yaklaşma, bir konuda belli bir yaklaşım ortaya koyma; yaklaşma, yakına gelme, zaman olarak yaklaşma; bir yere götüren yol, yaklaşım, rota
- approach (verb) yakına gelmek, yaklaşmak; bir şeyle ilgilenmek, alakadar olmak; konuyu açmak, konuyu oraya getirmek
- appropriate (adjective) uygun, yerinde
- appropriate (verb) izinsiz almak, çalmak; tahsis etmek; ödenek ayırmak
- appropriately (adverb) düzgünce
- approval (noun) onay, tasdik; onama, tasdik, kabul yazısı, izin
- approve (verb) onaylamak, izin vermek, tasdik etmek; kabul etmek, tasdik etmek
- approximate (adjective) yaklaşık, hemen hemen
- approximate (verb) bir şeye hemen hemen tam olarak benzemek, yaklaşmak
- approximately (adverb) tahminen, yaklaşık olarak
- arbitrarily (adverb) keyfiyen
- arbitrary (adjective) keyfi, isteğe göre düzenlenen, rastgele
- archaeological (adjective) arkeolojik, eskiye ait
- archaeologist (noun) arkeolog
- archaeology (noun) arkeoloji
- architect (noun) mimar
- architectural (adjective) mimari
- architecture (noun) mimarlık; mimarlık becerisi
- archive (noun) arşiv; bilgisayarda çok sık kullanılmayan bilgi ve belgelerin saklandığı yer, arşiv
- archive (verb) arşivlemek, saklamak, depolamak
- archivist (noun) arşivci, arşiv görevlisi
- area (noun) saha, bölge; alan, bina ya da toprak parçası; bölüm, alan, konu veya faaliyetin bir parçası; yüzölçüm, ebat, boyut
- argue (verb) tartışmak, münakaşa etmek; bir fikri tartışmak, nedenler öne sürmek
- argument (noun) münakaşa; tartışma, argüman
- arid (adjective) kurak, çorak, çatlamış, kupkuru
- arise (verb) ortaya çıkmak, doğmak, zuhur etmek; kalkmak, yataktan kalkmak
- arithmetic (noun) aritmetik
- armed forces (noun) silahlı kuvvetler
- army (noun) ordu; aynı işi yapmak üzere bir araya gelen kalabalık insan topluluğu
- arrange (verb) düzenlemek, planlamak, hazırlık yapmak; düzenlemek, yerlerine koymak, tanzim etmek
- arrangement (noun) planlama, düzenleme; düzenleme, ayarlama, anlaşma; belli bir düzende duran bir grup nesne, tanzim
- arrest (noun) tutuklama
- arrest (verb) tutuklamak
- art (noun) sanat; sanat, belli bir konuda yetenek
- art (noun) sanat; sanat, belli bir konuda yetenek
- artefact (noun) tarihi ve çok eski bir sanat eseri, nesne
- arterial (adjective) atardamarla ilgili, atardamara ilişkin
- artery (noun) atardamar; trafikte ana arter
- article (noun) makale; madde; dilbilgisinde ‘the’, ‘a’, veya ‘an’ gibi başına geldiği sözcüğü tarif eden tanım harfleri
- artificial (adjective) yapay, insan yapımı; samimi olmayan, yapay, suni
- artificially (adverb) suni bir şekilde
- artist (noun) sanatçı, sanatkar, ressam
- aspect (noun) özellik, bir problem, konu, durumun bir bölümü, bir yönü; bir fiilin zamana ilişkin anlamının nasıl dikkate alındığını gösteren şekli
- assemble (verb) toplanmak, bir araya gelmek, grup oluşturmak; birleştirmek, toplamak, parçaları bir araya getirmek
- assembly (noun) tüm öğrenci ve öğretmenlerin katıldığı genel toplantı; meclis, toplantı, genel kurul; birleştirme, toplama, bir araya getirme
- assert (verb) iddia etmek, açıklamak, belirtmek
- assertion (noun) belli etme, belirtme, gösterme, bildirme, açıklama
- assess (verb) değerlendirmek, değerini belirlemek
- assessment (noun) değerlendirme
- asset (noun) başarıya katkısı olan nitelik, beceri ve kişi; varlık, mal varlığı, servet, mal
- assign (verb) görevlendirmek, görev vermek
- assignment (noun) görev, ödev
- assist (verb) yardım etmek
- assistance (noun) yardım
- assistant (noun) yardımcı, asistan
- associated (adjective) ilişkili, bağlantılı
- association (noun) kuruluş, teşkilat, kurum, aynı amacı taşıyan insanların oluşturduğu birliktelik, dernek; ilişki, ortaklık, birliktelik
- assume (verb) farzetmek, varsaymak, üstlenmek
- assumption (noun) zan, sanı, varsayım
- assurance (noun) vaat, söz, güvence, sigorta, garanti, teminat; güven, kendine güven, özgüven
- assure (verb) birini emin kılmak, inandırmak, garanti vermek; garanti etmek, güvence vermek
- asterisk (noun) bir şeyi belirtmek için kullanılan sembol, işaret, yıldız, asteriks
- astronomer (noun) gök cisimlerini bilimsel olarak çalışan bilim adamı
- astronomical (adjective) çok fazla, görülmemiş miktarda, değerde; gökbilime ilişkin, gökbilimsel
- astronomy (noun) gökbilimi, yıldızların ve gezegenlerin bilimsel çalışması, astronomi
- atmosphere (noun) bir yerin havası, genel durumu; atmosfer, dünyayı çevreleyen gazlardan oluşan tabaka; kapalı bir alanın havası
- atmospheric (adjective) hava veya atmosferle ilgili; gizem ve romans yaratan, farklı bir his uyandıran
- atom (noun) atom
- atomic (adjective) atoma ilişkin; atom enerjisi kullanan
- attach (verb) tutturmak, bağlamak, iliştirmek; bir şeye ilave olarak dahil etmek, eklemek; e-posta iletisine ekleme yapmak
- attachment (noun) bağlılık, birine, birşeye güçlü bağlılık hissi, düşkünlük, tutkunluk; bir ileti eki; ek, ilave
- attain (verb) öğrenmek, elde etmek, kazanmak;
- attainment (noun) başarı, kazanım, hüner, beceri, marifet
- attempt (noun) teşebbüs, girişim, deneme
- attempt (verb) teşebbüs etmek, saldırmak, girişmek
- attend (verb) katılmak, yer almak, devam etmek
- attendance (noun) katılım, devam, mevcudiyet; yoklama, katılım, devam
- attention (noun) dikkat; özen, itina, dikkat
- attitude (noun) tavır, eda, davranış
- attorney (noun) avukat
- attract (verb) çekmek, cezbetmek; çekmek, harekete geçirmek
- attraction (noun) çekim, cezbetme; cazibe, cinsel cazibe
- attribute (noun) özellik, nitelik, hususiyet, karakteristik
- attribute (verb) atfetmek, yormak, bağlamak, maletmek
- audience (noun) dinleyici; bir filmin ya da kitabın müdavimi, sürekli izleyen ve dinleyicisi; resmi bir toplantıya davet, kabul, huzura davet, kabul etme
- audio (adjective) ses kaydı ve çalınmasıyla ilgili
- audit (verb) kontrol etmek
- audit (noun) hesap ya da bilanço kontrolü yapan kişi
- auditor (noun) denetçi
- aural (adjective) işitmeyle ilgili
- authentic (adjective) hakiki, orijinal, gerçek
- authenticity (noun) gerçek, orijinal
- author (noun) yazar
- authority (noun) yetki, otorite; yasal, resmi yetkisi olan grup veya devlet dairesi; bilirkişi, uzman, otorite
- automate (verb) makinalar yardımıyla bir şeyi kontrol etmek, makineleştirmek
- automatic (adjective) kendi kendine çalışan, otomatik; olması kesin, kaçınılmaz olan; kendiliğinden, kendi kendine, doğal bir tepki olarak oluşan
- automatic (noun) otomatik vitesli araba
- automatically (adverb) otomatik bir şekilde
- automation (noun) otomasyon
- autonomous (adjective) kendi kendini yönetebilen, otonom, özerk
- autonomy (noun) özerklik, otonomi
- availability (noun) bulunabilirlilik
- available (adjective) mevcut, hazır; uygun, hazır, meşgul değil, görüşmeye hazır
- average (adjective) sıradan, diğerleriyle aynı olan, vasat; ortalama miktar, ölçüde olan; vasat, sıradan
- average (noun) ortalama; vasat, sıradan olan
- average (verb) belli bir ortalamayı tutturmak, ulaşmak
- avoid (verb) kaçınmak, sakınmak, uzak durmak, (argo) atlatmak, birini ekmek; önlemek, engel olmak, karşı durmak
- aware (adjective) farkında, haberdar
- awareness (noun) farkındalık, bilinçlenme, bilinç
- axis (noun) eksen; bir grafiğin altında veya yanında ölçümleri gösteren çizgi, hat
- axis (noun) eksen; bir grafiğin altında veya yanında ölçümleri gösteren çizgi, hat