Oxford 5000 Kelime Listesi
Oxford EnglIsh A1-C1 Seviyesi 5000 Kelime
A1’den C1 Seviyesine Kadar İngilizce Öğrenilecek En Önemli 5958 Kelime İngilizce ve Türkçe örnek cümleler ile birliktedir.
- a (indefinite article) : (herhangi) bir, belirli bir tür veya nitelikteki
I need a book. She is an artist.
Bir kitaba ihtiyacım var. O bir sanatçı. - abandon (verb) bırakmak, terk etmek
The project was abandoned due to lack of funds.
Proje, fon eksikliği nedeniyle terk edildi. - ability (noun) : yetenek, beceri, yeterlik
The job needs technical ability.
İşin teknik beceriye ihtiyacı var. - able (adjective) : yetenekli, hünerli, beceri gerektiren
She is able to speak three languages.
Üç dil konuşabiliyor. - abolish (verb) ortadan kaldırmak, feshetmek, bozmak
The CEO proposed to abolish unnecessary bureaucracy to improve efficiency.
CEO, verimliliği artırmak için gereksiz bürokrasinin kaldırılmasını önerdi. - abortion (noun) kürtaj, düşük, başarısızlık
Many organizations advocate for better healthcare access for women considering abortion.
Birçok kuruluş kürtaj yaptırmayı düşünen kadınların sağlık hizmetlerine daha iyi erişimini savunmaktadır. - about (adverb) : yaklaşık
There were about 20 people at the party.
Partide yaklaşık 20 kişi vardı. - about (preposition) : hakkında
I read an interesting article about health and fitness.
Sağlık ve fitness hakkında ilginç bir makale okudum. - above (adverb) : yukarıda, yüksekte
The plane flew above.
Uçak yukarıda uçtu. - above (preposition) : üzerinde, üstünde
The sky is above us.
Gökyüzü üzerimizde. - abroad (adverb) : yurtdışı, yurt dışına, gurbette
She studied abroad for two years.
İki yıl yurtdışında eğitim gördü. - absence (noun) yokluk
Her prolonged absence from work raised concerns among her colleagues.
İşe uzun süreli yokluğu meslektaşları arasında endişe yarattı. - absent (adjective) yok, bulunamayan, devamsız
Several students were absent from class due to a flu outbreak.
Grip salgını nedeniyle birkaç öğrenci derste yoktu - absolute (adjective) mutlak, kesin, tam
The decision was an absolute failure because it led to unexpected problems.
Karar tam bir başarısızlıktı çünkü beklenmedik sorunlara yol açtı. - absolutely (adverb) : kesinlikle
The movie was absolutely amazing.
Film kesinlikle inanılmazdı. - absorb (verb) emmek, çekmek, özümsemek
Plants absorb sunlight to make their food through photosynthesis.
Bitkiler fotosentez yoluyla besinlerini üretmek için güneş ışığını emerler. - abstract (adjective) soyut, teorik, özet
The artist’s latest exhibition features abstract paintings that challenge traditional perceptions.
Sanatçının son sergisi geleneksel algılara meydan okuyan soyut resimlerden oluşuyor. - absurd (adjective) absürd, garip
The plot of the movie was so absurd that it became unintentionally hilarious.
Filmin konusu o kadar garipti ki istemeden de olsa komik bir hal aldı. - abundance (noun) bolluk, bereket
The garden was filled with an abundance of colorful flowers in full bloom.
Bahçe rengârenk çiçeklerin açtığı bir bollukla doluydu. - abuse (noun)
- abuse (verb) kötüye kullanma, suistimal etmek, istismar, istismar etmek
The organization is working to protect vulnerable individuals from abuse.
Kuruluş, savunmasız bireyleri istismardan korumak için çalışıyor. - academic (adjective) : akademik
She is pursuing an academic career in science.
Bilim alanında bir akademik kariyer yapıyor. - academic (noun) akademik, akademisyen
Many academics attended the conference to share their latest research.
Konferansa birçok akademisyen en son araştırmalarını paylaşmak için katıldı. - academy (noun) akademi
The military academy trains recruits in both physical and strategic skills.
Askeri akademi, acemi askerleri hem fiziksel hem de stratejik beceriler konusunda eğitmektedir. - accelerate (verb) hızlandırmak, hızlanmak
Technological advancements are expected to accelerate the pace of global development
Teknolojik ilerlemelerin küresel kalkınma hızını artırması bekleniyor - accent (noun) aksan, şive, ağız, vurgu
His strong regional accent made it challenging for others to understand him.
Güçlü bölgesel aksanı diğerlerinin onu anlamasını zorlaştırıyordu. - accept (verb) : kabul etmek, onaylamak, almak
Will you accept my apology?
Özürümü kabul eder misin? - acceptable (adjective) kabul edilebilir, makul
The results are within an acceptable range, so no adjustments are needed.
Sonuçlar kabul edilebilir bir aralıktadır, bu yüzden ayarlamalara gerek yok. - acceptance (noun) kabul
Social acceptance plays a crucial role in shaping an individual’s sense of belonging.
Sosyal kabul, bireyin aidiyet duygusunu şekillendirmede çok önemli bir rol oynar. - access (noun) :
- access (verb) : erişim, ulaşmak
Many people lack access to clean drinking water.
Birçok insan temiz içme suyuna erişimden yoksundur. - accessible (adjective) ulaşılabilir, erişilebilir
Online education has made quality learning accessible to people in remote areas.
Online eğitim, kaliteli öğrenimi uzak bölgelerdeki insanlar için erişilebilir hale getirmiştir. - accident (noun) : kaza, tesadüf, beklenmedik olay
The accident caused a traffic jam.
Kaza, trafik sıkışıklığına neden oldu. - accidentally (adverb) kazara, yanlışlıkla, istemeden
She accidentally deleted the important file, causing a delay in the project.
Önemli bir dosyayı yanlışlıkla silerek projenin gecikmesine neden oldu. - accommodate (verb) barındırmak, uyum sağlamak, yerleştirmek
The new policy was adjusted to accommodate the needs of all employees.
Yeni politika tüm çalışanların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde ayarlandı. - accommodation (noun) : konaklama yeri
They are looking for accommodation near the university.
Üniversiteye yakın bir konaklama yeri arıyorlar. - accompany (verb) eşlik etmek, refakat etmek
A friend will accompany him on the trip to make it enjoyable.
Bir arkadaş yolculuğunu keyifli hale getirmek için seyahat sırasında ona eşlik edecek. - accomplish (verb) başarmak, tamamlamak, gerçekleştirmek
With dedication and hard work, she was able to accomplish her career goals.
Özveri ve sıkı çalışmayla kariyer hedeflerine ulaşmayı başardı. - accomplishment (noun) başarı, yetenek
Graduating from university with honors was her proudest accomplishment.
Üniversiteden onur derecesiyle mezun olmak onun en gurur duyduğu başarısıydı. - accordance (noun) – e göre, uygunluk, ahenk, gereğince
In accordance with the new regulations, all employees must complete a safety training program.
Yeni yönetmelikler gereğince, tüm çalışanların bir güvenlik eğitim programını tamamlaması gerekiyor. - according to (preposition) : -e göre, buna göre
According to the weather forecast, it will rain tomorrow
Hava tahminine göre, yarın yağmur yağacak. - accordingly (adverb) (buna) uygun olarak, uygun şekilde
The weather forecast predicts heavy rain tomorrow, so we should plan our trip accordingly.
Hava tahminleri yarın şiddetli yağmur öngörüyor, bu nedenle seyahatimizi buna göre planlamalıyız. - account (noun) : hesap
I created a new account on the social media platform yesterday.
Dün sosyal medya platformunda yeni bir hesap oluşturdum. - account (verb) açıklamak, hesap vermek, saymak
He accounts for every dollar he spends to manage his budget well.
Bütçesini iyi yönetmek için harcadığı her doları açıklar. - accountability (noun) sorumluluk, hesap verme, hesap verme sorumluluğu
Public officials are expected to operate with transparency and accountability in their decisionmaking.
Kamu görevlilerinin karar alma süreçlerinde şeffaflık ve hesap verme içinde hareket etmeleri beklenir. - accountable (adjective) sorumlu, mesul
As adults, we are accountable for our actions and the consequences they bring.
Yetişkinler olarak, eylemlerimizden ve bunların getirdiği sonuçlardan sorumluyuz. - accountant (noun) muhasebeci, mali müşavir
The accountant prepared the financial statements for the end-of-year review.
Muhasebeci, yıl sonu incelemesi için mali tabloları hazırladı. - accumulate (verb) biriktirmek, tasarruf etmek
By saving a small amount each month, he was able to accumulate enough money for a trip abroad.
Her ay küçük bir miktar biriktirerek, yurtdışı seyahati için yeterli parayı biriktirmeyi başardı. - accumulation (noun) birikim
The scientist observed an unusual accumulation of sediment at the bottom of the lake.
Bilim adamı gölün dibinde alışılmadık bir tortu birikimi gözlemledi. - accuracy (noun) doğruluk, kesinlik, ayar
The accuracy of the financial report was questioned due to several discrepancies.
Birkaç tutarsızlık nedeniyle mali raporun doğruluğu sorgulandı. - accurate (adjective) doğru, kesin, hatasız
The information presented in the report is accurate and highly reliable.
Rapordaki sunulan bilgiler doğrudur ve oldukça güvenilirdir. - accurately (adverb) doğru bir şekilde, tam olarak, kesin olarak
The scientist accurately predicted the outcome of the experiment based on her hypothesis.
Bilim adamı, hipotezine dayanarak deneyin sonucunu doğru bir şekilde tahmin etti. - accusation (noun) suçlama
Without concrete evidence, the accusation against him seemed baseless and unfair.
Somut kanıtlar olmadan, kendisine yöneltilen suçlama temelsiz ve haksız görünüyordu. - accuse (verb) suçlamak, itham etmek
She accused her friend of lying after heard everything from someone else.
Başkasından herşeyi duyduktan sonra arkadaşını yalan söylemekle suçladı. - accused (noun) sanık,itham edilen
The lawyer argued passionately for the rights of the accused, emphasizing the lack of evidence.
Avukat, delil yetersizliğini vurgulayarak sanığın haklarını hararetle savundu. - achieve (verb) : başarmak, elde etmek
She achieved her goal of becoming a doctor.
Doktor olma hedefini başardı. - achievement (noun) : başarı, başarma
Winning the award was a great achievement for her.
Ödülü kazanmak onun için büyük bir başarıydı. - acid (noun) asit
Lemons contain citric acid, which gives them their sour taste.
Limonlar, ekşi tatlarını veren sitrik asit içerir. - acid (adjective) asit, ekşi
The acid rain caused significant damage to the ancient marble statues in the park.
Asit yağmuru parktaki antik mermer heykellere önemli ölçüde zarar verdi. - acknowledge (verb) kabul etmek, doğrulamak, tanımak
They openly acknowledged the importance of teamwork for achieving success.
Ekip çalışmasının önemini başarıya ulaşmak için açıkça kabul ettiler. - acquire (verb) edinmek, satın almak, kazanmak
He acquired new skills during the course, which helped him improve himself.
Kurs sırasında yeni beceriler edindi bu da kendisini gelişmesine yardımcı oldu. - acquisition (noun) kazanma, edinme
Language acquisition is a complex process that involves both innate ability and environmental factors.
Dil edinimi, hem doğuştan gelen yetenekleri hem de çevresel faktörleri içeren karmaşık bir süreçtir. - acre (noun) dönüm, arazi
The farmer purchased an additional acre of land to expand his organic vegetable farm.
Çiftçi, organik sebze çiftliğini genişletmek için ek bir dönüm arazi satın aldı. - across (adverb) : karşıda
My house is just across.
Evim hemen karşıda. - across (preposition) : karşısında
My house is across the park.
Evim parkın karşısında. - act (verb) : hareket etmek, davranmak, rol yapmak
You’re acting like a child!
Çocuk gibi davranıyorsun! - act (noun) : hareket, eylem, yasa
The government passed a new act.
Hükümet yeni bir yasa çıkardı. - action (noun) : çalışma, davranış, aksiyon
This movie has lots of action.
Bu filmin çok fazla aksiyonu var. - activate (verb) aktifleştirmek, etkinleştirmek, harekete geçirmek
You need to activate your new credit card before using it for purchases.
Alışverişlerinizde kullanmadan önce yeni kredi kartınızı aktive etmeniz gerekiyor. - activation (noun) aktivasyon, etkinleştirme
Physical exercise leads to the activation of certain brain regions associated with memory and focus.
Fiziksel egzersiz, hafıza ve odaklanma ile ilişkili belirli beyin bölgelerinin aktivasyonuna yol açar. - active (adjective) : aktif, hareketli
The volcano is still active.
Volkan hâlâ aktif. - activist (noun) aktivist, eylemci
The environmental activist campaigned tirelessly against deforestation in the region.
Çevreci aktivist, bölgedeki ormansızlaşmaya karşı yorulmak bilmeden kampanya yürüttü. - activity (noun) : etkinlik, faaliyet, hareketlilik
Swimming is my favorite activity.
Yüzme benim en sevdiğim aktivitedir. - actor (noun) : erkek oyuncu, aktör, fail
Tom Cruise is a famous actor.
Tom Cruise ünlü bir aktördür. - actress (noun) : kadın oyuncu, aktris
The actress won many awards.
Oyuncu birçok ödül kazandı. - actual (adjective) gerçek, asıl, güncel
His actual age is 30, not 25, which he hadn’t revealed until now.
Onun gerçek yaşı 30, 25 değil, bunu şimdiye kadar açıklamamıştı. - actually (adverb) : aslında, gerçekten
It’s actually quite easy to use.
Aslında kullanımı oldukça kolay. - acute (adjective) şiddetli, ani gelişen, keskin
The patient was rushed to the hospital with acute abdominal pain that required immediate surgery.
Hasta, acil ameliyat gerektiren akut karın ağrısı ile hastaneye kaldırıldı. - ad (noun) : reklam
I saw an ad for a new smartphone on TV.
Televizyonda yeni bir akıllı telefonun reklamını gördüm. - adapt (verb) uyum sağlamak, uyarlamak
The book was adapted into a movie, bringing the story to life on the big screen.
Kitap, hikayeyi beyaz perdeye taşıyarak bir filme uyarlandı. - adaptation (noun) adaptasyon
Climate change has forced many species to undergo rapid adaptation to survive.
İklim değişikliği birçok canlı türünü hayatta kalabilmek için hızlı bir adaptasyon sürecine girmeye zorlamıştır. - add (verb) : toplamak, eklemek, ilave etmek
Can you add my name to the list?
Adımı listeye ekleyebilir misin? - addiction (noun) bağımlılık, düşkünlük, alışma
He sought professional help to overcome his addiction to online gambling.
Online kumar bağımlılığının üstesinden gelmek için profesyonel yardım aldı. - addition (noun) : ek, ilave
The addition of a new member to the team helped improve efficiency.
Takıma yeni bir üyenin eklenmesi, verimliliği artırmaya yardımcı oldu. - additional (adjective) ek, ilave, fazladan
Additional details will be provided later, once everything has been confirmed.
Ek ayrıntılar her şey onaylanıp kesinleştikten sonra verilecektir. - additionally (adverb) ayrıca, buna ek olarak, bunun yanı sıra
The new software is user-friendly; additionally, it includes advanced features for experienced users.
Yeni yazılım kullanıcı dostudur; ayrıca deneyimli kullanıcılar için gelişmiş özellikler içerir. - address (noun) : adres
My new address is on Main Street.
Yeni adresim Main Caddesi’nde. - address (verb) ele almak, göndermek, hitap etmek
Please address the letter to my new office, located on Main Street.
Lütfen mektubu, ana caddede olan ofisime yeni ofisime gönderin. - adequate (adjective) yeterli, uygun, kafi
Ensure you have adequate insurance coverage before traveling abroad.
Yurtdışına seyahat etmeden önce yeterli sigorta kapsamına sahip olduğunuzdan emin olun. - adequately (adverb) yeterince, layıkıyla, uygun şekilde
To perform the task adequately, you need the proper tools and training.
Görevi layıkıyla yerine getirmek için uygun araçlara ve eğitime ihtiyacınız vardır. - adhere (verb) yapışmak, bağlı kalmak, bağlanmak, sözünde durmak
All employees are required to adhere to the company’s strict code of conduct.
Tüm çalışanların şirketin katı davranış kurallarına uyması gerekmektedir. - adjacent (adjective) bitişik, yan yana
The fire spread quickly to the adjacent buildings, causing extensive damage.
Yangın hızla bitişikteki binalara yayıldı ve büyük hasara yol açtı. - adjust (verb) ayarlamak, uydurmak, düzeltmek
After moving to a new country, it took her several months to adjust to the different culture and lifestyle.
Yeni bir ülkeye taşındıktan sonra, farklı kültür ve yaşam tarzına alışması birkaç ayını aldı. - adjustment (noun) ayarlama, düzenleme
The teacher made an adjustment to her lesson plan to accommodate students with different learning needs.
Öğretmen, farklı öğrenme ihtiyaçları olan öğrencilere uyum sağlamak için ders planında bir ayarlama yaptı. - administer (verb) yönetmek, idare etmek, uygulamak
The government plans to administer a nationwide survey to gather public opinion on the new policy.
Hükümet, yeni politika hakkında kamuoyunun görüşünü almak için ülke çapında bir anket uygulamayı planlıyor. - administration (noun) yönetim, idare, hükümet
The school administration announced new rules regarding student behavior.
Okul yönetimi öğrenci davranışlarıyla ilgili yeni kuralları açıkladı. - administrative (adjective) idari
The school’s administrative staff is responsible for handling student records and admissions.
Okulun idari personeli öğrenci kayıt ve kabul işlemlerinden sorumludur. - administrator (noun) yönetim, idare
As the school administrator, she is responsible for hiring teachers and managing budgets.
Okul yöneticisi olarak, öğretmenleri işe alım ve bütçeyi yönetmekten sorumludur. - admire (verb) : hayran olmak, hayranlık duymak
I really admire her dedication to her work.
Onun işine olan bağlılığına gerçekten hayranım. - admission (noun) itiraf, kabul, giriş, giriş ücreti
His excellent grades secured his admission to one of the top universities in the country. /Admission to the museum is free on the first Monday of every month.
Mükemmel notları, ülkenin en iyi üniversitelerinden birine kabul edilmesini sağladı. /Müzeye giriş her ayın ilk Pazartesi günü ücretsizdir. - admit (verb) : kabul etmek
She admitted that she had made a mistake.
Bir hata yaptığını kabul etti. - adolescent (noun) ergen, genç
Adolescents often struggle with identity and selfexpression during their teenage years.
Ergenlik çağındaki gençler genellikle kimlik ve kendilerini ifade etme konularında zorlanırlar. - adopt (verb) benimsemek, evlat edinmek
We should adopt healthier habits to improve our well-being.
Daha sağlıklı alışkanlıkları refahımızı artırmak için benimsemeliyiz. - adoption (noun) benimseme, evlat edinme
Their family grew after the adoption of two children from a local orphanage./The rapid adoption of digital technology has transformed the way we work and communicate.
Yerel bir yetimhaneden iki çocuk evlat edinmelerinin ardından aileleri büyüdü. - adult (noun) : yetişkin, olgun, erişkin
You must be an adult to drive a car.
Araba kullanmak için yetişkin olmalısınız. - adult (adjective) : yetişkin, reşit, ergin
Adult education classes are available.
Yetişkin eğitimi dersleri mevcuttur. - advance (adjective)
- advance (noun)
- advance (verb) ilerleme, ilerlemek, ileri düzey
She took an advanced English course to improve her language skills.
Dil becerilerini geliştirmek amacıyla ileri düzey bir İngilizce kursu aldı. - advanced (adjective) : gelişmiş, ileri
This course is for students at an advanced level.
Bu kurs ileri seviyedeki öğrenciler içindir. - advantage (noun) : avantaj, üstünlük, çıkar, menfaat
She took advantage of the opportunity.
Fırsatı değerlendirdi. - adventure (noun) : macera, serüven, tehlikeli iş
They went on an adventure to the Amazon rainforest.
Amazon yağmur ormanlarına bir maceraya çıktılar. - adverse (adjective) karşıt, zıt, olumsuz
Adverse weather conditions forced the cancellation of the outdoor event.
Olumsuz hava koşulları açık hava etkinliğinin iptal edilmesine neden oldu. - advertise (verb) : reklam yapmak, ilan vermek, duyurmak
They advertised the new product on TV.
Yeni ürünün reklamını TV’de yaptılar. - advertisement (noun) : reklam, ilan, duyuru
I saw an advertisement for the new movie.
Yeni film için bir reklam gördüm. - advertising (noun) : reklamcılık, ilan, duyurma
She works in the advertising industry.
Reklamcılık sektöründe çalışıyor. - advice (noun) : tavsiye, nasihat öğüt
The doctor’s advice was very helpful.
Doktorun tavsiyesi çok faydalıydı. - advise (verb) : tavsiye vermek
The doctor advised him to get more exercise.
Doktor ona daha fazla egzersiz yapmasını tavsiye etti. - advocate (noun)
- advocate (verb) avukat,savunucu, savunmak
She is a passionate advocate for animal rights, often speaking at global conferences.
Hayvan hakları konusunda tutkulu bir savunucudur ve sık sık küresel konferanslarda konuşmalar yapmaktadır. - aesthetic (adjective) estetik
Her aesthetic sense is evident in the way she decorates her home with minimalist designs.
Estetik anlayışı, evini minimalist tasarımlarla dekore etme biçiminde kendini gösteriyor. - affair (noun) iş, mesele, ilişki
Their relationship became a public affair after they were seen together.
Birlikte görülünce ilişkileri kamuya açık bir mesele oldu. - affect (verb) : etkilemek, etki etmek
The weather can affect your mood.
Hava durumu ruh halinizi etkileyebilir. - affection (noun) sevgi, eğilim, etkileme
Affection between siblings often grows stronger as they get older.
Kardeşler arasındaki sevgi genellikle büyüdükçe güçlenir. - afford (verb) : maddi gücü yetmek
I can’t afford to buy a new car right now.
Şu anda yeni bir araba almaya gücüm yetmez. - affordable (adjective) uygun fiyatlı, para yetirilebilir, ekonomik
Many students prefer to buy affordable secondhand textbooks to save money.
Birçok öğrenci tasarruf etmek için uygun fiyatlı ikinci el ders kitapları satın almayı tercih ediyor. - afraid (adjective) : korkmuş, korkan, kaygılı
She is afraid of speaking in public.
O, topluluk önünde konuşmaktan korkar. - after (preposition) : sonra, ardından, peşinden
They got home after midnight.
Gece yarısından sonra eve geldiler. - after (adverb) : sonra, sonrasında, ardından
I’ll call you after I finish my work.
İşimi bitirdikten sonra seni arayacağım. - after (conjunction) :
- aftermath (noun) akıbet, sonuç, son
In the aftermath of the earthquake, international aid organizations arrived to provide relief.
Deprem sonrası, uluslararası yardım kuruluşları yardım sağlamak için geldi. - afternoon (noun) : öğleden sonra
We have a meeting in the afternoon.
Öğleden sonra bir toplantımız var. - afterwards (adverb) ardından, daha sonra, sonrasında
He apologized afterwards for his rude behavior during the meeting.
Toplantıdaki kaba davranışı için daha sonra özür diledi. - again (adverb) : tekrar, daha, bir daha
Can you explain it again, please?
Lütfen bunu tekrar açıklayabilir misiniz? - against (preposition) : aykırı, aleyhinde, karşı
They voted against the proposal.
Teklife karşı oy verdiler. - age (noun) : yaş, çağ, devir
Age is just a number.
Yaş sadece bir sayıdır. - age (verb) : yaş almak, yaşlanmak
As she aged, she became wiser and more experienced.
Yaşlandıkça, daha bilge ve deneyimli hale geldi. - aged (adjective) : yaşlı
The building is aged but still looks impressive.
Bina yaşlı, ancak hala etkileyici görünüyor. - agency (noun) acente, ajans, kurum
The advertising agency launched a new campaign.
Reklam ajansı yeni bir kampanya başlattı. - agenda (noun) gündem, program
The issue is not on the current agenda, so it will likely be discussed later.
Konu mevcut gündemde değil bu yüzden muhtemelen sonra ele alınacak. - agent (noun) : ajan, işi yapan
The agent arranged a meeting between the two companies.
Ajan, iki şirket arasında bir toplantı düzenledi. - aggression (noun) saldırganlık, tecavüz, saldırı
His sudden aggression during the meeting caught everyone by surprise.
Toplantı sırasındaki ani saldırganlığı herkesi şaşırttı. - aggressive (adjective) saldırgan, agresif
The dog looked aggressive, but it was friendly once approached.
Köpek saldırgan görünüyordu ama yaklaşınca arkadaş canlısıydı. - ago (adverb) : evvel, önce
We went to Italy two years ago.
İki yıl önce İtalya’ya gittik. - agree (verb) : hemfikir olmak, anlaşmak, uyuşmak
Do you agree with her plan?
Onun planına katılıyor musun? - agreement (noun) : anlaşma
They signed an agreement to collaborate on the project.
Projede işbirliği yapmayı kabul eden bir anlaşma imzaladılar. - agricultural (adjective) tarımsal
Advances in agricultural technology have improved crop yields and reduced labor costs.
Tarım teknolojisindeki gelişmeler mahsul verimini artırdı ve işçilik maliyetlerini düşürdü. - agriculture (noun) tarım, ziraat, çiftçilik
Advancements in agriculture have led to increased crop yields and more efficient farming practices.
Tarım alanındaki ilerlemeler, artan ürün verimleri ve daha verimli tarım uygulamalarına yol açtı. - ah (exclamation) : ah!
Ah, I see what you mean now.
Ah, şimdi ne demek istediğini anlıyorum. - ahead (adverb) : önde, ileride, ileriye
She walked ahead of me.
Benden önde yürüdü. - AIDS (noun) AIDS
AIDS is a serious disease that weakens the immune system, making the body more susceptible to infections.
AIDS, bağışıklık sistemini zayıflatan ve vücudu enfeksiyonlara karşı daha duyarlı hale getiren ciddi bir hastalıktır. - aid (noun)
- aid (verb) yardım, yardım etmek
The volunteers quickly aided the injured people at the scene.
Gönüllüler, olay yerinde yaralılara hızlı bir şekilde yardım etti. - aide (noun) emir kulu, yaver, yardımcı
The senator’s aide handed out copies of the proposed legislation to the media.
Senatörün yardımcısı önerilen yasanın kopyalarını medyaya dağıttı. - aim (noun) :
- aim (verb) : amaç, amaçlamak
His aim is to become a successful entrepreneur.
Onun amacı başarılı bir girişimci olmaktır. - air (noun) : hava, yayın
He went outside to get some fresh air
Temiz hava almak için dışarı çıktı. - aircraft (noun) uçak, hava aracı
Military aircraft flew over the city, for conducting routine exercises
Askeri uçaklar rutin talimler yapmak için şehrin üzerinde uçtu, . - airline (noun) : havayolu
The airline announced a new route to Tokyo.
Havayolu şirketi, Tokyo’ya yeni bir rota açıkladı. - airport (noun) : havaalanı, havalimanı
The airport was very busy during the holiday season.
Tatil sezonunda havaalanı çok yoğundu. - alarm (noun) : alarm
The alarm went off in the middle of the night.
Alarm gece yarısında çaldı. - alarm (verb) paniğe sevk etmek, paniğe sokmak
The sudden news of the fire alarmed the residents in the neighborhood.
Yangın haberinin aniden duyulması, mahalledeki sakinleri paniğe soktu. - albeit (conjunction) fakat, gerçi, – e rağmen, karşın
The project was completed on time, albeit with some minor delays due to weather conditions.
Proje, hava koşulları nedeniyle bazı küçük gecikmelere rağmen zamanında tamamlandı. - album (noun) : albüm, fotoğraf albümü
They just released a new album.
Yeni bir albüm çıkardılar. - alcohol (noun) : alkol
He doesn’t drink alcohol.
O, alkol içmez. - alcoholic (adjective) : alkolik
He was treated for being an alcoholic.
Alkolik olmasından dolayı tedavi edildi. - alert (adjective)
- alert (noun)
- alert (verb) alarm, uyarı, uyarmak, gözünü açmak
The government issued an alert to inform citizens about the approaching storm.
Hükümet yaklaşan fırtına konusunda vatandaşları bilgilendirmek için bir uyarı yayınladı. - alien (noun) yabancı, uzaylı, ecnebi
The concept of aliens has fascinated humans for centuries, inspiring countless books and movies.
Uzaylılar kavramı, yüzyıllardır insanları büyülemiş ve sayısız kitap ve filme ilham vermiştir. - alien (adjective) yabancı, uzaylı
She found the customs of the new country fascinating, though they felt alien at first.
Yeni ülkenin geleneklerini ilk başta yabancı gelse de büyüleyici buldu. - align (verb) sıralamak, dizmek, hizalamak
The architect used a laser tool to align the windows perfectly with the building’s design.
Mimar, pencereleri binanın tasarımıyla mükemmel bir şekilde hizalamak için bir lazer aleti kullandı. - alignment (noun) hiza, sıra
The chiropractor adjusted her spine to correct its alignment and relieve pain.
Kayropraktör omurgasının hizasını düzeltmek ve ağrıyı hafifletmek için ayarlama yaptı. - alike (adjective)
- alike (adverb) benzer, aynı, benzer şekilde
The twins look so alike that even their closest friends sometimes confuse them.
İkizler birbirine o kadar benzer ki en yakın arkadaşları bile bazen onları karıştırıyor. - alive (adjective) : canlı, hayatta, hayat dolu
The forest comes alive at night.
Orman geceleri canlanır. - all (determiner) : tüm
All horses are animals, but not all animals are horses.
Atların tümü hayvandır, ancak hayvanların tümü at değildir. - all (pronoun) : hepsi
I invited some of my colleagues but not all.
Bazı iş arkadaşlarımı davet ettim ama hepsini değil. - all (adverb) : hepsi, tümü, hep
All the students passed the exam.
Öğrencilerin hepsi sınavı geçti. - all right (adjective) : elbette, peki, pekala
All right, let’s start the meeting.
Pekala, toplantıya başlayalım. - all right (adverb) :
- all right (exclamation) :
- allegation (noun) iddia, mazeret, özür, bahane
The journalist published a detailed report addressing the allegations against the celebrity.
Gazeteci, ünlüye yönelik iddiaları ele alan ayrıntılı bir rapor yayınladı. - allege (verb) idda etmek, ileri sürmek
The report alleges that the company knowingly sold defective products to customers.
Raporda, şirketin müşterilere bilerek kusurlu ürünler sattığı iddia ediliyor. - allegedly (adverb) iddiaya göre, sözde
The suspect was allegedly involved in the robbery, but the investigation is still ongoing.
Şüphelinin, iddiaya göre soyguna karıştığı söylendi ancak soruşturma halen devam ediyor. - alliance (noun) ittifak,birlik
The two nations formed a strategic alliance to address global security concerns.
İki ülke küresel güvenlik endişelerini gidermek için stratejik bir ittifak kurdu. - allocate (verb) paylaştırmak, bölüştürmek, tahsis etmek
The teacher allocated specific tasks to each group member for the class project.
Öğretmen, sınıf projesi için her bir grup üyesine belirli görevler tahsis etti. - allocation (noun) pay, dağıtma, paylaştırma, tahsis
The manager explained the budget allocation to ensure all departments understood their limits.
Yönetici, tüm departmanların sınırlarını anladığından emin olmak için bütçe tahsisini açıkladı. - allow (verb) : izin vermek, imkan vermek, koyvermek
Pets are not allowed in this building.
Bu binada evcil hayvanlara izin verilmez. - allowance (noun) ödenek, izin
The company provides a travel allowance to employees who work in remote locations.
Şirket, uzak yerlerde çalışanlara seyahat ödeneği sağlıyor. - ally (noun) dost, müttefik
She became his ally in the workplace, helping him navigate the challenges of his new role.
Kadın, yeni rolünün zorluklarını aşmasında ona yardımcı olarak işyerinde müttefiki oldu. - almost (adverb) : neredeyse, hemen hemen, adeta
The bottle is almost empty.
Şişe neredeyse boş. - alone (adjective) : yalnız, tek başına, bir başına
I prefer to travel alone.
Yalnız seyahat etmeyi tercih ederim. - alone (adverb) :
- along (adverb) : boyunca, süresince; birlikte
We walked along the river.
Nehir boyunca yürüdük. - along (preposition) :
- alongside (preposition) yanında, yanısıra, yan yana
She worked alongside her colleagues to complete the project on time.
Projeyi zamanında tamamlamak için meslektaşları ile birlikte çalıştı. - already (adverb) : zaten, çoktan, önceden, bile
I’ve already finished my homework.
Ödevimi çoktan bitirdim. - also (adverb) : ayrıca, yine, -da
He is not only a teacher but also a writer.
O, sadece öğretmen değil, aynı zamanda bir yazar. - alter (verb) değiştirmek, değişmek
The weather has altered the plans by forcing us to find alternative arrangements.
Hava durumu planları değiştirdi ve bizi alternatif düzenlemeler bulmaya zorladı. - alternative (noun) : alternatif, seçenek
We need to find an alternative solution.
Alternatif bir çözüm bulmalıyız - alternative (adjective) : alternatif, seçenek
We need to find an alternative to this plan.
Bu plana bir alternatif bulmamız gerekiyor. - although (conjunction) : olmasına rağmen, -e rağmen
Although he’s young, he has a lot of experience.
Genç olmasına rağmen, çok deneyimi var. - altogether (adverb) tamamen, hepten, büsbütün
The team was altogether unprepared for the challenges they faced during the competition.
Takım, yarışma sırasında karşılaştıkları zorluklara tamamen hazırlıksızdı. - aluminium (noun) alüminyum
The factory specializes in producing aluminium cans for the beverage industry.
Fabrika, içecek endüstrisi için alüminyum kutu üretiminde uzmanlaşmıştır. - always (adverb) : her zaman, daima, hep
He always forgets his keys at home.
O, her zaman anahtarlarını evde unutur. - amateur (adjective)
- amateur (noun) amatör, acem,
The amateur photographer captured breathtaking shots during his trip to the mountains.
Amatör fotoğrafçı, dağlara yaptığı gezi sırasında nefes kesici kareler yakaladı. - amazed (adjective) : hayrete düşmüş, şaşırmış
She was amazed by the beautiful view.
Güzel manzara karşısında hayrete düştü. - amazing (adjective) : harika, şaşırtıcı, inanılmaz
She gave an amazing performance in the play.
Oyunda muhteşem bir performans sergiledi. - ambassador (noun) elçi
As a brand ambassador, she promotes the company’s products on social media.
Bir marka elçisi olarak şirketin ürünlerini sosyal medyada tanıtıyor. - ambition (noun) : hırs, tutku , arzu
Ambition is a strong desire to achieve something.
Hırs, bir şeyi başarmak için güçlü bir istektir. - ambitious (adjective) : hırslı, tutkulu
She is an ambitious young woman who wants to become a successful CEO.
O, başarılı bir CEO olmak isteyen hırslı bir genç kadındır. - ambulance (noun) ambulans
Paramedics in the ambulance provided immediate medical care to the injured.
Ambulanstaki paramedikler, yaralılara anında tıbbi yardım sağladı. - amend (verb) düzeltmek, değiştirmek, iyileştirmek
She promised to amend her behavior after realizing how her actions had affected others.
Eylemlerinin başkalarını nasıl etkilediğini fark ettikten sonra davranışını değiştireceğine söz verdi. - amendment (noun) düzeltme, değişiklik
The amendment to the policy allowed employees to work remotely twice a week.
Politikada yapılan değişiklikle çalışanların haftada iki kez uzaktan çalışmasına izin verildi. - amid (preposition) ortasında, arasında
Amid the chaos of the city, she found solace in the quietness of her apartment.
Şehrin kaosunun ortasında, dairesinin sessizliğinde teselli buldu. - among (preposition) : arasında, içinde, arasına
There was a lot of excitement among the crowd.
Kalabalığın arasında büyük bir heyecan vardı. - amount (noun) : miktar, tutar, değer, toplam
The amount of rainfall this year is higher than average.
Bu yılki yağış miktarı ortalamanın üzerinde. - amount (verb) tutarında olmak, anlamına gelmek
His actions amount to a refusal, as he has ignored repeated requests.
Onun davranışları bir reddi ifade ediyor, çünkü sürekli talepleri göz ardı etti. - amusing (adjective) eğlenceli, komik, neşeli
The comedian’s performance was so amusing that the audience couldn’t stop laughing.
Komedyenin performansı o kadar eğlenceliydi ki izleyiciler gülmekten kendilerini alamadılar. - analogy (noun) benzerlik, kıyas, karşılaştırma
His analogy between teamwork and a symphony orchestra highlighted the importance of collaboration.
Ekip çalışması ile senfoni orkestrası arasında yaptığı benzetme işbirliğinin önemini vurguluyordu. - analyse (verb) : analiz etmek
I need to analyse the data before making a decision.
Bir karar vermeden önce veriyi analiz etmem gerekiyor. - analysis (noun) : analiz
The analysis of the results took longer than expected.
Sonuçların analizi beklenenden daha uzun sürdü. - analyst (noun) analist, çözümleyici, yorumcu
The political analyst provided insights into the upcoming election.
Siyasi bir analist, yaklaşan seçim hakkında görüşler sundu. - ancestor (noun) ata, cet, soy
Our ancestors faced many challenges to build the society we live in today.
Atalarımız, bugün yaşadığımız toplumu inşa etmek için birçok zorlukla karşılaştılar. - anchor (noun) çapa, demir, dayanak noktası
The ship dropped its anchor near the coast to avoid drifting during the storm.
Gemi, fırtına sırasında sürüklenmemek için kıyıya yakın bir yerde demir attı. - ancient (adjective) : antik, eski, eskiden kalma
The ancient Egyptians built the pyramids.
Antik Mısırlılar piramitleri inşa ettiler. - and (conjunction) : ve, ile, de
I have two brothers and a sister.
İki erkek kardeşim ve bir kız kardeşim var. - angel (noun) melek
The child believed her late grandmother was now an angel watching over her.
Çocuk, rahmetli büyükannesinin artık kendisini izleyen bir melek olduğuna inanıyordu. - anger (noun) öfke, kızgınlık
Anger can ruin relationships by causing misunderstandings.
Öfke, yanlış anlaşılmalarla ilişkileri mahvedebilir. - angle (noun) açı, bakış açısı, köşe
The angle of the roof is steep making it difficult for rain to slide off easily.
Çatının açısı dik bu yüzden yağmurun kolayca kaymasını zorlaştırıyor. - angry (adjective) : kızgın, öfkeli, hiddetli
They were angry about the unfair decision.
Adil olmayan karar hakkında öfkeliydiler. - animal (noun) : hayvan, hayvansal, hayvanlarla ilgili
The dog is a loyal animal.
Köpek, sadık bir hayvandır. - animation (noun) animasyon, canlandırma, hareketlilik
The animation in the video game brings the characters to life in a realistic way.
Video oyunundaki animasyon, karakterleri gerçekçi bir şekilde hayata geçiriyor. - ankle (noun) : ayak bileği, ayak bileği kemiği
She twisted her ankle while jogging.
Koşu yaparken ayak bileğini burktu. - anniversary (noun) yıldönümü
Today is the 10th anniversary of the event, which brought people together.
Bugün, insanların bir araya geldiği etkinliğin 10. yıldönümü. - announce (verb) : duyurmak, anons etmek
They will announce the winner of the competition tomorrow.
Yarışmanın kazananını yarın duyuracaklar. - announcement (noun) : duyuru, anons
The company’s announcement about the new product was well received.
Şirketin yeni ürün hakkındaki duyurusu iyi karşılandı. - annoy (verb) : sinirlenmek, kızmak
It really annoys me when people interrupt others while speaking.
Başkalarını konuşurken bölen insanlar beni gerçekten sinirlendiriyor. - annoyed (adjective) : sinirli, kızgın
He was annoyed by the delay in the train service.
Trenin gecikmesinden dolayı sinirliydi - annoying (adjective) : sinir bozucu
The constant buzzing of the fly was very annoying.
Sürekli vızıldayan sinek çok sinir bozucuydu. - annual (adjective) yıllık, senelik
The annual festival starts tomorrow, bringing excitement for everyone.
Yıllık festival yarın başlıyor ve topluluktaki herkes için heyecan sunuyor. - annually (adverb) yıllık olarak, her yıl, senelik
The company reviews employee performance annually to determine promotions and raises.
Şirket, terfi ve zamları belirlemek için çalışanların performansını yıllık olarak gözden geçirir. - anonymous (adjective) anonim
The donor wished to remain anonymous, asking not to reveal their name publicly.
Bağışçı, isminin açıklanmamasını isteyerek anonim kalmak istemiştir. - another (determiner) : bir tane daha, başka bir, farklı bir
I’m going to have another piece of cake.
Bir parça daha kek alacağım. - another (pronoun) : bir tane daha, başka biri, farklı olanı
This cup of coffee was great. I’ll have another.
Bu fincan kahve harikaydı. Bir tane daha alacağım. - answer (noun) : cevap, yanıt
Do you know the answer to this question?
Bu sorunun cevabını biliyor musun? - answer (verb) : yanıt vermek, cevap vermek
I couldn’t answer the last three questions.
Son üç soruyu cevaplayamadım. - anticipate (verb) beklemek, ummak, tahmit etmek
She anticipated the challenges of the project and prepared strategies to address them.
Projenin zorluklarını öngördü ve bunları çözmeye yönelik stratejiler hazırladı. - anxiety (noun) endişe, kaygı, huzursuzluk
Public speaking often induces anxiety in individuals unaccustomed to large audiences.
Topluluk önünde konuşmak, geniş kitlelere alışkın olmayan bireylerde sıklıkla kaygıya neden olur. - anxious (adjective) endişeli, kaygılı, istekli
I’m anxious about the results because I’m not sure what to expect.
Sonuçlar hakkında endişeliyim çünkü ne bekleyeceğimden emin değilim. - any (determiner) : hiç, hiçbir
I don’t have any idea what he’s talking about.
Onun ne hakkında konuştuğuna dair hiçbir fikrim yok. - any (pronoun) : her, hiçbir, herhangi
Someone offered me a cookie, but I did n’t want any.
Birisi bana kurabiye ikram etti ama ben hiç (tane) istemedim - any (adverb) : hiç, herhangi bir
He wasn’t any good at French.
Fransızca konusunda hiç de iyi değildi. - any more (adverb) : artık, artık değil, bundan böyle
I heard that they don’t talk to each other anymore.
Duydum ki artık birbirleriyle konuşmuyorlarmış. - anybody (pronoun) : herkes, kimse
I didn’t see anybody at the park.
Parkta kimseyi görmedim. - anyone (pronoun) : kimse, hiç kimse, herhangi biri
She didn’t tell anyone about her plans.
Planlarını kimseye söylemedi. - anything (pronoun) : hiçbir şey, bir şey, herhangi bir şey
Is there anything I can do to help?
Yardım edebileceğim herhangi bir şey var mı? - anyway (adverb) : her neyse, zaten, nasıl olsa
Anyway, take care! See you later.
Her neyse, kendine dikkat et! Sonra görüşürüz. - anywhere (adverb) :
- anywhere (pronoun) : herhangi bir yer, hiçbir yer
You can get the chocolate anywhere now.
Çikolatayı artık herhangi bir yerden alabilirsin. - apart (adverb) : ayrı, ayrı olarak
They decided to live apart for a while to think about their future.
Geleceklerini düşünmek için bir süre ayrı yaşamaya karar verdiler. - apartment (noun) : apartman dairesi, daire, apartman katı
They live in a small apartment downtown.
Şehir merkezinde küçük bir dairede yaşıyorlar. - apologize (verb) : özür dilemek
I would like to apologize for being late to the meeting.
Toplantıya geç kaldığım için özür dilemek isterim. - apology (noun) özür, af dileme, mazeret
The company’s public apology aimed to restore customer trust after the service failure.
Şirketin kamuoyundan özür dilemesi, hizmet başarısızlığından sonra müşterinin güvenini yeniden sağlamayı amaçlıyordu. - app (noun) : uygulama
He downloaded another gaming app again.
Yine başka bir oyun uygulaması indirdi. - apparatus (noun) cihaz, aygıt, aparat, malzeme
The laboratory was equipped with the necessary apparatus to conduct advanced experiments.
Laboratuvar, gelişmiş deneyler yapmak için gerekli aparatlarla donatılmıştı. - apparent (adjective) açık, belli, belirgin
It was apparent that she was unhappy because her body language showed it.
Mutsuz olduğu belliydi çünkü beden dili bunu açıkça gösteriyordu. - apparently (adverb) görünüşe göre, anlaşılan, belli ki
Apparently, the scheduled meeting was canceled yesterday.
Görünüşe göre planlanmış toplantı dün iptal edilmiş. - appeal (noun)
- appeal (verb) çağrı, çağrıda bulunmak, çekici gelmek
His heartfelt speech made an emotional appeal to the audience.
Onun içten konuşması dinleyicilere duygusal bir çağrı yaptı. - appealing (adjective) cazip, çekici,
The idea of working remotely in a tropical location sounds very appealing to many professionals.
Tropik bir bölgede uzaktan çalışma fikri pek çok profesyonele çok cazip geliyor. - appear (verb) : görünmek, belirmek
The dog suddenly appeared in front of his door.
Köpek aniden kapısının önünde belirdi. - appearance (noun) : görünüm, görünüş
His appearance wasn’t fit for the party’s theme.
Görünüşü partinin teması için uygun değildi. - appetite (noun) iştah
Stress can sometimes suppress appetite, while other times, it can increase it significantly.
Stres bazen iştahı bastırabilirken, bazen de önemli ölçüde artırabilir. - applaud (verb) alkışlamak
The audience stood to applaud the actors after their brilliant performance on stage.
Seyirciler, sahnedeki parlak performanslarının ardından oyuncuları ayakta alkışladı. - apple (noun) : elma
The apple fell from the tree.
Elma ağaçtan düştü. - applicable (adjective) uygulanabilir
Some of the techniques discussed in the workshop are directly applicable to real-world problems.
Çalıştayda tartışılan tekniklerden bazıları gerçek dünyadaki sorunlara doğrudan uygulanabilir. - applicant (noun) başvuran, başvuru sahibi, aday
Each applicant must submit a resume and cover letter to be considered for the position.
Her başvuru sahibinin pozisyon için değerlendirilmek üzere bir özgeçmiş ve ön yazı sunması gerekmektedir. - application (noun) : uygulama, başvuru
I filled out the job application and submitted it online.
İş başvurusu formunu doldurdum ve online olarak gönderdim. - apply (verb) : başvurmak, uygulamak
She applies the sunscreen to her face everyday.
Güneş kremini yüzüne her gün uygular. - appoint (verb) atamak, tayin etmek
The committee appointed a chairperson to oversee the upcoming project.
Komite, yaklaşan projeyi denetlemek üzere bir başkan atadı. - appointment (noun) : randevu, atama
I have an appointment with the doctor at 3 PM.
Saat 3’te doktorumla bir randevum var. - appreciate (verb) : takdir etmek
I appreciate your effort in helping me with the presentation.
Sunumda bana yardımcı olma çabanı takdir ediyorum. - appreciation (noun) takdir
The team expressed their appreciation for his hard work by organizing a surprise farewell party.
Ekip, sürpriz bir veda partisi düzenleyerek onun sıkı çalışması için takdirlerini ifade etti. - approach (noun)
- approach (verb) yaklaşım, yaklaşmak, ele almak
The train is slowly approaching the the crowded station.
Tren yavaşça kalabalık istasyona yaklaşıyor. - appropriate (adjective) uygun, yerinde
Please use the appropriate tools for the job to ensure safety.
Lütfen güvenliği sağlamak için işe uygun araçları kullanın. - appropriately (adverb) uygun bir şekilde, yerinde, münasip
During formal events, it’s important to dress appropriately to show respect for the occasion.
Resmi etkinlikler sırasında, bu duruma saygı göstermek için uygun şekilde giyinmek önemlidir. - approval (noun) onay, kabul, tasdik
The new law is still currently under official approval.
Yeni yasa hâlâ resmî onay aşamasında. - approve (verb) onaylamak, kabul etmek, uygun görmek
My parents fully approve of my final decision.
Ailem nihai kararımı tamamen onaylıyor. - approximately (adverb) : yaklaşık olarak
The meeting will last approximately two hours.
Toplantı yaklaşık iki saat sürecek. - April (noun) : Nisan
The flowers bloom in April.
Çiçekler Nisan ayında açar. - arbitrary (adjective) keyfi, isteğe bağlı, gaddar, zalim
The professor advised against making arbitrary assumptions without proper evidence.
Profesör, uygun kanıtlar olmadan keyfi varsayımlarda bulunulmamasını tavsiye etti. - architect (noun) : mimar, yaratıcı
The architect designed a vintage like building.
Mimar eski zamanımsı bir bina tasarladı. - architectural (adjective) mimari
The city is known for its stunning architectural landmarks, including Gothic cathedrals and modern skyscrapers.
Şehir, Gotik katedraller ve modern gökdelenler de dahil olmak üzere çarpıcı mimari simgeleriyle tanınıyor. - architecture (noun) : mimari, mimarlık
The town is known for it’s unique architecture.
Kasaba benzersiz mimarisiyle tanınır. - archive (noun) arşiv
Rare photographs of the event were discovered in the family’s private archive.
Etkinliğin nadir fotoğrafları ailenin özel arşivinde keşfedildi. - area (noun) : bölge, alan, yer
Dogs are not allowed in the children’s play area.
Çocukların oyun alanında köpeklere izin verilmez. - arena (noun) arena, alan
The athletes entered the arena with great excitement, ready to compete in the final match
Sporcular final maçında yarışmaya hazır bir şekilde büyük bir heyecanla arenaya girdiler - arguably (adverb) tartışmalı bir şekilde
The new phone is arguably the best on the market, given its innovative features.
Yeni telefon, yenilikçi özellikleri göz önüne alındığında tartışmasız piyasadaki en iyi telefon. - argue (verb) : tartışmak, iddia etmek
They argued even over the smallest detail.
En küçük detaylar üzerine bile tartıştılar. - argument (noun) : tartışma, argüman, iddia
Her family arguments are none of my business.
Onun ailevi tartışmaları beni hiç alakadar etmez. - arise (verb) ortaya çıkmak, meydana gelmek, kaynaklanmak
New and exciting opportunities arise every single day.
Yeni ve heyecan verici fırsatlar her gün ortaya çıkıyor. - arm (noun) : kol, silah,dal
She broke her arm while playing soccer.
Futbol oynarken kolunu kırdı. - arm (verb) silahlanmak, donatmak
The soldiers were ordered to arm themselves and prepare for the mission.
Askerlere silahlanmaları ve göreve hazırlanmaları emredildi. - armed (adjective) silahlı, donanımlı
The local bank was robbed by heavily armed men yesterday.
Yerel banka dün ağır silahlı adamlar tarafından soyuldu. - arms (noun) silahlar, kollar
He was arrested by the police for carrying illegal arms.
Polis tarafından yasadışı silah taşıdığı için tutuklandı. - army (noun) : ordu, topluluk, kalabak
He served for the army all his life.
Tüm hayatı boyunca orduda hizmet etti. - around (adverb) : yaklaşık
That costs around twenty dollars.
O yaklaşık yirmi dolar tutuyor / mal oluyor. - around (preposition) : etrafında, çevresinde
They walked around the park.
Parkın etrafında yürüdüler. - arrange (verb) : düzenlemek, ayarlamak
Can you arrange the books on my table?
Masamdaki kitapları düzenleyebilir misin? - arrangement (noun) : düzenleme, ayarlama
She made this beautiful floral arrangement.
Bu güzel çiçek düzenlemesini o yaptı. - array (noun) düzen, sıra, diziliş
The night sky was lit up by an array of stars, creating a breathtaking view.
Gece gökyüzü bir dizi yıldızla aydınlandı ve nefes kesici bir manzara yarattı. - arrest (noun) :
- arrest (verb) : tutuklamak, tutuklama
The police made an arrest after the robbery.
Polis, soygundan sonra bir tutuklama yaptı. - arrival (noun) : varış, geliş
We eagerly awaited the arrival of the train.
Trenin varışını sabırsızlıkla bekledik. - arrive (verb) : varmak, gelmek, ulaşmak
She arrived home safely after the trip.
Yolculuktan sonra eve güvenli bir şekilde ulaştı. - arrow (noun) ok, ok işareti
The ancient artifact was a finely crafted arrow used by early civilizations.
Antik eser, erken uygarlıkların kullandığı, ince işlenmiş bir oktu. - art (noun) : sanat, hüner
Art and English were my best subjects at school.
Görsel Sanatlar ve İngilizce benim okuldaki en iyi derslerimdi. - article (noun) : makalae, yazı, madde
The article was published last week.
Makale geçen hafta yayımlandı. - articulate (verb) açıkça söylemek, tane tane söylemek
She was able to articulate her thoughts clearly during the debate, earning praise from the judges.
Münazara sırasında düşüncelerini açıkça söyledi ve jürinin övgüsünü kazandı. - artificial (adjective) yapay, suni, taklit
Artificial intelligence technology is developing very rapidly.
Yapay zeka teknolojisi çok hızla gelişiyor. - artist (noun) : sanatçı, sanatkâr
Picasso was a famous artist.
Picasso ünlü bir sanatçıydı. - artistic (adjective) sanatsal, yaratıcı, estetik
The building has an artistic design that reflects creativity and modern trends
Bina, yaratıcılığı ve modern mimari trendlerini yansıtan sanatsal bir tasarımı sahiptir. - artwork (noun) sanat eseri, illüstrasyon, grafik
She spent months creating detailed artwork for the upcoming exhibition.
Yaklaşan sergi için ayrıntılı sanat eserleri yaratmak için aylar harcadı. - as (preposition) : olarak, gibi
She works as a teacher.
Bir öğretmen olarak çalışıyor. - as (adverb) :
- as (conjunction) : olarak, gibi, -dıkça, -ken
As I was doing my homework, it started to snow.
Ödevimi yaparken kar yağmaya başladı. - ash (noun) kül
The volcano erupted violently, covering nearby villages in a thick layer of ash.
Yanardağ şiddetli bir şekilde patladı ve yakındaki köyleri kalın bir kül tabakasıyla kapladı. - ashamed (adjective) utanmış, mahcup
He is ashamed to ask for help because he fears being judged by others.
Başkaları tarafından yargılanmaktan korktuğu için yardım istemekten utanıyor. - aside (adverb) bir kenara, ayrıca, bir yana
She set aside her personal feelings to make an impartial decision.
Tarafsız bir karar vermek için kişisel duygularını bir kenara bıraktı. - ask (verb) : sormak, istemek
You should ask your lawyer for advice.
Avukatınızdan tavsiye istemeniz gerekir. - asleep (adjective) : uykuda, uyumuş, uyuya(kalmak)
She fell asleep on the sofa last night.
Dün gece koltukta uyuyakalmış. - aspect (noun) yön, açı, özellik, görünüm
The cultural aspect of the city attracts many tourists.
Şehrin kültürel yönü birçok turisti çekiyor. - aspiration (noun) özlem, istek, arzu
Her aspiration to become a doctor motivated her to excel in her studies.
Doktor olma arzusu onu derslerinde başarılı olmak için motive etti. - aspire (verb) arzulamak, çok istemek, can atma
She aspires to be a leader in her field and works tirelessly to achieve that goal.
Alanında lider olmayı arzuluyor ve bu hedefe ulaşmak için yorulmadan çalışıyor. - assassination (noun) suikast
The assassination of the political leader sent shockwaves throughout the nation.
Siyasi lidere yapıla suikast ülke çapında şok etkisi yarattı. - assault (noun)
- assault (verb) saldırı, tecavüz, saldırmak
The protesters claimed they were assaulted by security forces during the peaceful demonstration.
Protestocular barışçıl gösteri sırasında güvenlik güçleri tarafından saldırıya uğradıklarını iddia ettiler. - assemble (verb) birleştirmek, toplamak
He assembled the furniture himself, following the instructions provided in the manual.
Kılavuzda verilen talimatları izleyerek mobilyaları kendisi monte etti. - assembly (noun) meclis, genel kurul,toplantı, birleştirme,
The school holds a weekly assembly where important issues are discussed with the students.
Okul, öğrencilerle önemli konuların tartışıldığı haftalık bir toplantı düzenliyor. - assert (verb) ileri sürmek, kendine güvenerek konuşmak
The manager asserted her authority by setting clear expectations for the team.
Yönetici, ekip için net beklentiler belirleyerek otoritesini ortaya koymuştur. - assertion (noun) iddia, öne sürme, ortaya koyma
The lawyer’s assertion during the trial was met with skepticism by the opposing side.
Avukatın duruşma sırasındaki iddiası karşı tarafça şüpheyle karşılandı. - assess (verb) değerlendirmek, ölçmek, değer biçmek
The doctor will carefully assess the patient’s medical condition.
Doktor, hastanın sağlık durumunu dikkatlice değerlendirecek. - assessment (noun) değerlendirme, analiz, ölçüm
The test is an important part of the final assessment process.
Test, nihai değerlendirme sürecinin önemli bir parçasıdır. - asset (noun) varlık, değerli şey, kazanç
Her multilingual skills are a valuable asset in the international business arena.
Çok dilli becerileri uluslararası iş arenasında değerli bir varlıktır. - assign (verb) atamak, görevlendirmek, tahsis etmek
Teachers often assign homework to reinforce the concepts taught in class.
Öğretmenler sıklıkla sınıfta öğretilen kavramları pekiştirmek için ödevler verirler. - assignment (noun) : görev, ödev
The professor gave us an assignment due next week.
Profesör, bize gelecek hafta teslim edilecek bir ödev verdi. - assist (verb) : yardımcı olmak
Can you assist me with carrying these boxes?
Bu kutuları taşımama yardımcı olabilir misiniz? - assistance (noun) yardım, destek, katkı
The community center offers financial assistance to families in need.
Toplum merkezi ihtiyaç sahibi ailelere maddi yardım sağlıyor. - assistant (adjective) :
- assistant (noun) : asistan, yardımcı
They are assistant professors at the university.
Onlar üniversitede yardımcı doçentler. - associate (verb) ilişkilendirmek, bağdaştırmak, birleştirmek
People often emotionally associate rain with feelings of sadness.
İnsanlar genellikle yağmuru duygusal olarak üzüntüyle ilişkilendirir. - associated (adjective) ilişkili, bağlantılı
Stress is often strongly associated with poor physical health.
Stres genellikle kötü fiziksel sağlıkla güçlü bir şekilde ilişkilendirilir. - association (noun) dernek, ilişki
The association actively supports local artists in the community.
Dernek, topluluktaki yerel sanatçıları aktif olarak destekliyor. - assume (verb) varsaymak, farz etmek, üstlenmek
Don’t assume that everything will go smoothly without preparation.
Her şeyin hazırlık olmadan sorunsuz gideceğini varsayma. - assumption (noun) varsayım, tahmin, farzetme
It’s a common assumption that higher education guarantees better job opportunities.
Yüksek öğrenimin daha iyi iş fırsatlarını garanti ettiği yaygın bir varsayımdır. - assurance (noun) güvence, teminat
The company gave its customers an assurance that their personal data would remain secure.
Şirket, müşterilerine kişisel verilerinin güvende kalacağına dair bir güvence verdi. - assure (verb) temin etmek, garanti vermek, inandırmak
The company assured its customers that their personal data would remain confidential.
Şirket, müşterilerine kişisel verilerinin gizli kalacağına dair güvence verdi. - astonishing (adjective) şaşırtıcı, hayret verici, müthiş
It’s astonishing how quickly technology has advanced in the past decade.
Son on yılda teknolojinin bu kadar hızlı ilerlemesi şaşırtıcı. - asylum (noun) barınak, sığınak, akıl hastanesi
The refugees sought asylum in a neighboring country to escape the war.
Mülteciler savaştan kaçmak için komşu bir ülkeye sığınma talebinde bulundu. - at (preposition) : -de,-da
We’ll meet you at the entrance
Seninle girişte buluşuruz - athlete (noun) : sporcu, atlet
The athlete almost won a gold medal.
Sporcu neredeyse altın madalya kazandı. - atmosphere (noun) : atmosfer, ortam, ambiyans
The atmosphere at the party was lively and energetic.
Partideki atmosfer canlı ve enerjikti. - atrocity (noun) vahşet, gaddarlık,zulüm
History books often highlight the atrocities of the past to remind future generations of their consequences.
Tarih kitapları, gelecek nesillere sonuçlarını hatırlatmak için genellikle geçmişte yaşanan zulümleri vurgular. - attach (verb) : eklemek, iliştirmek
Please attach the document to your email before sending it.
Lütfen belgeyi göndermeden önce epostanıza ekleyin. - attachment (noun) ek, ilave, bağlılık
Her strong attachment to her hometown made moving to a new city challenging.
Memleketine olan güçlü bağlılığı, yeni bir şehre taşınmayı zorlaştırıyordu. - attack (noun) :
- attack (verb) : saldırı, atak, saldırmak, hücum etmek
His cat attacked me when I tried to pet it.
Kedisi onu sevmeye çalışırken bana saldırdı. - attain (verb) elde etmek, erişmek
With hard work and dedication, she managed to attain her dream of becoming a professional athlete.
Sıkı çalışma ve özveriyle, profesyonel bir sporcu olma hayaline ulaşmayı başardı. - attempt (noun)
- attempt (verb) denemek, girişim, teşebbüs etmek
They made a strong attempted to solve the difficult problem.
Zor sorunu çözmeye çalışmak için güçlü bir girişimde bulundular.. - attend (verb) : katılmak, devam etmek, hizmet etmek
She attended her writing course every sunday.
Her pazar yazma kursuna katıldı. - attendance (noun) katılım, devam
The teacher praised the students for their excellent attendance throughout the semester.
Öğretmen, öğrencileri dönem boyunca gösterdikleri mükemmel katılımdan dolayı övdü. - attention (exclamation) :
- attention (noun) : ilgi, özen, dikkat!
Please pay attention to the lesson.
Lütfen derse dikkatinizi verin. - attitude (noun) : tavır, tutum
His positive attitude helped the team to succeed.
Onun olumlu tutumu, takımın başarılı olmasına yardımcı oldu. - attorney (noun) avukat
She consulted her attorney before signing the contract to ensure there were no hidden clauses.
Sözleşmeyi imzalamadan önce gizli maddeler olmadığından emin olmak için avukatına danıştı. - attract (verb) : cezbetmek, ilgi çekmek
The colorful flowers attract many bees.
Renkli çiçekler, birçok arıyı cezbediyor. - attraction (noun) : çekicilik, cazibe
The Eiffel Tower is one of the most famous attractions in Paris.
Eyfel Kulesi, Paris’in en ünlü cazibe merkezlerinden biridir. - attractive (adjective) : çekici, ilginç, alımlı
Most women think Henry Cavill is attractive.
Çoğu kadın Henry Cavill’in çekici olduğunu düşünür. - attribute (noun)
- attribute (verb) bağlamak, yormak, dayandırmak, özellik,
She attributes her success to the unwavering support of her family and friends.
Başarısını ailesinin ve arkadaşlarının sarsılmaz desteğine bağlıyor. - auction (noun) müzayede, açık artırma, artırma
The charity auction raised significant funds for the local hospital.
Yardım müzayedesi yerel hastane için önemli miktarda fon topladı. - audience (noun) : izleyici kitlesi, dinleyici kitlesi, seyirci
The audience screamed after the performance.
İzleyiciler performanstan sonra çığlık attı. - audio (adjective) ses, işitsel, akustik
The audio quality of the recording was exceptional.
Kaydın ses kalitesi olağanüstüydü. - audit (noun) denetim, hesap denetimi, denetlemek
The company conducted an internal audit to ensure compliance with financial regulations.
Şirket, mali düzenlemelere uygunluğu sağlamak için bir iç denetim gerçekleştirdi. - August (noun) : Ağustos
The weather is usually hot in August.
Ağustos ayında hava genellikle sıcaktır. - aunt (noun) : teyze, hala
She baked cookies with her aunt.
Halası ile kurabiye pişirdi. - authentic (adjective) gerçek, otantik
She bought an authentic painting from a renowned art gallery during her trip to Paris.
Paris’e yaptığı gezi sırasında ünlü bir sanat galerisinden otantik bir tablo satın aldı. - author (noun) : yazar, yaratıcı
Franz Kafka is her favorite author.
Franz Kafka onun en sevdiği yazar. - authority (noun) : yetki, otorite
She has the authority to make important decisions in the company.
Şirketin önemli kararlarını verme yetkisine sahip. - authorize (verb) yetkilendirmek, yetki vermek
The bank requires a signature to authorize any large withdrawals or transactions.
Banka, herhangi bir büyük para çekme veya işlemi yetkilendirmek için bir imza gerektiriyor. - auto (noun) oto, otomatik, araba
The auto industry is rapidly evolving with the rise of electric and autonomous vehicles.
Otomobil endüstrisi, elektrikli ve otonom araçların yükselişiyle birlikte hızla gelişiyor. - automatic (adjective) otomatik, otomatik makine, istemsiz
She set up an automatic payment system to ensure her bills are paid on time.
Faturalarının zamanında ödenmesini sağlamak için otomatik ödeme sistemi kurdu. - automatically (adverb) otomatik olarak, kendiliğinden, otomatikman
The software automatically updates to the latest version.
Yazılım otomatik olarak en son sürüme güncellenir. - autonomy (noun) otonomi, özerklik
The region fought for political autonomy, seeking independence from the central government.
Bölge, merkezi hükümetten bağımsızlık arayışıyla siyasi özerklik için savaştı. - autumn (noun) : sonbahar, güz
The leaves change color in autumn.
Sonbaharda yapraklar renk değiştirir. - availability (noun) bulunma, mevcudiyet, müsaitlik
She asked about the availability of her schedule before entering the meeting.
Toplantıya girmeden önce programının müsait olup olmadığını sordu. - available (adjective) : müsait, ulaşılabiliir
She said she was available after the meeting.
Toplantıdan sonra müsait olduğunu söyledi. - average (adjective) :
- average (noun) : ortalama, sıradan
In Turkey, the average height for women is 160 cm.
Türkiye’de kadınların ortalama boyu 160 cm’dir. - average (verb) : ortalama, vasat, sıradan
The average score on the test was 85 out of 100.
Testteki ortalama puan 100 üzerinden 85’ti. - avoid (verb) : kaçınmak, sakınmak, sakınmak
He avoids responding to her messages.
Onun mesajlarına yanıt vermekten kaçınıyor. - await (verb) beklemek, gelecekte bir şeyin olmasını beklemek
The guests awaited the arrival of the bride and groom at the reception.
Davetliler resepsiyonda gelin ve damadın gelişini bekledi. - award (noun) : ödül, mükâfat
They received an award for their acting.
Oyunculukları için bir ödül aldılar. - award (verb) : ödüllendirmek
He was awarded for his outstanding performance.
O, olağanüstü performansı için ödüllendirildi. - aware (adjective) : haberdar, farkında, uyanık
She was not aware of the changes in the schedule.
Takvimdeki değişikliklerin farkında değildi. - awareness (noun) farkındalık, bilinç, haberdarlık
Public awareness of environmental issues has increased significantly over the past decade.
Kamuoyunun çevre sorunlarına ilişkin farkındalığı son on yılda önemli ölçüde arttı. - away (adverb) : uzakta, uzak
The station is 5 kilometers away.
İstasyon 5 kilometre uzakta. - awful (adjective) : korkunç, berbat, çok kötü
Where’s this awful smell coming from?
Bu berbat koku nereden geliyor? - awkward (adjective) garip, beceriksiz, sakar
There was an awkward silence after he mentioned the controversial topic.
Tartışmalı konuya değindikten sonra tuhaf bir sessizlik oldu. - baby (noun) : bebek, yavru
They are shopping for baby clothes.
Bebek kıyafetleri için alışveriş yapıyorlar. - back (adverb) : geri
He’ll be back on Monday.
Pazartesi günü geri gelecek. - back (noun) : sırt, bel
He hurt his back lifting heavy boxes.
Ağır kutuları kaldırırken sırtını incitti. - back (adjective) : geri, arka, sırt
She injured her back while doing pilates.
Pilates yaparken sırtını sakatladı. - back (verb) desteklemek, arka çıkmak
I will fully back your plan if it’s truly reasonable.
Planın gerçekten makulsa tamamen desteklerim. - backdrop (noun) zemin, uygun ortam, perde arkası, fon
The movie was set against a historical backdrop, bringing the era to life vividly.
Film tarihi bir zeminde geçiyor ve döneme canlı bir şekilde hayat veriyordu. - background (noun) : arka plan, geçmiş
The game character’s background was so sad.
Oyun karakterinin geçmişi çok üzücüydü. - backing (noun) destek, arka, takviye
The musician’s career took off after securing the backing of a major record label.
Müzisyenin kariyeri, büyük bir plak şirketinin desteğini aldıktan sonra yükselişe geçti. - backup (noun) destek, yardım, yedek, yedekleme
The IT team restored the system using a backup after the main server crashed.
IT ekibi, ana sunucu çöktükten sonra bir yedekleme kullanarak sistemi geri yükledi. - backwards (adverb) : geri, geriye, tersine
She took a step backwards to avoid tripping over the chair.
Ayak takılıp düşmemek için bir adım geri gitti. - bacteria (noun) bakteri, mikroorganizma
Some bacteria are harmful, but others are beneficial.
Bazı bakteriler zararlı, ancak diğerleri faydalıdır. - bad (adjective) : kötü, bozuk, fena
I’m very bad at cooking.
Yemek pişirmede çok kötüyüm. - badge (noun) rozet, kimlik kartı, arma
Every employee must wear a badge to access the building.
Her çalışanın binaya giriş için bir yaka kartı takması gerekmektedir. - badly (adverb) : kötü bir şekilde, çok
He badly needs to win this game.
Bu oyunu kazanmaya çok ihtiyacı var. - bag (noun) : çanta, poşet, torba
He packed his bag for the trip.
Yolculuk için çantasını hazırladı. - bail (noun) kefalet
He was released on bail after his lawyer convinced the judge he wasn’t a flight risk.
Avukatı hakimi kaçma riski olmadığına ikna ettikten sonra kefaletle serbest bırakıldı. - bake (verb) : fırında pişirmek
I plan to bake a cake for my friend’s birthday.
Arkadaşımın doğum günü için bir pasta pişirmeyi planlıyorum. - balance (noun) :
- balance (verb) : bakiye, denge, denge kurmak
It is important to maintain a balance between work and personal life.
İş ve özel hayat arasında denge kurmak önemlidir. - balanced (adjective) dengeli, dengelenmiş, ölçülü
She managed to keep a balanced lifestyle despite her busy schedule.
Yoğun programına rağmen dengeli bir yaşam tarzı sürdürmeyi başardı. - ball (noun) : top, balo, küre
We need a ball to play soccer.
Futbol oynamak için bir topa ihtiyacımız var. - ballet (noun) bale
She has been practicing ballet since she was five years old.
Beş yaşından beri bale yapıyor. - balloon (noun) balon
The children were delighted when the clown twisted the balloon into the shape of a dog.
Palyaço balonu köpek şekline getirdiğinde çocuklar çok sevindi. - ballot (noun) oylama
She placed her ballot in the box and hoped her vote would make a difference.
Oy pusulasını sandığa attı ve oyunun bir fark yaratacağını umdu. - ban (noun) :
- ban (verb) : yasaklamak, yasaklama, yasak
The school decided to ban mobile phones during classes.
Okul, dersler sırasında cep telefonlarını yasaklama kararı aldı. - banana (noun) : muz
He eats a banana every morning for breakfast.
Her sabah kahvaltıda bir muz yer. - band (noun) : bant, müzik grubu, şerit
She joined a jazz band as a singer.
Bir caz grubuna şarkıcı olarak katıldı. - bank (noun) : banka
I need to go to the bank to withdraw some money.
Biraz para çekmek için bankaya gitmem gerekiyor. - bank (noun) : nehir kıyısı
The children sat on the river bank, watching the boats pass by.
Çocuklar nehir kıyısına oturmuş, teknelerin geçişini izliyordu. - banner (noun) pankart, bayrak, sancak
The protestors held a large banner that read, “Climate Action Now!”
Protestocular “İklim Eylemi Şimdi!” yazılı büyük bir pankart açmışlardı. - bar (noun) : bar, çubuk, engel
Jazz music was playing at the bar.
Barda caz müzik çalıyordu. - bar (verb) yasaklamak, kapatmak
The road was barred due to the accident, preventing cars from passing through.
Yol, kaza nedeniyle kapatıldı, bu yüzden araçların geçişine izin verilmedi. - bare (adjective) çıplak, yalın, sade
She walked across the cool grass with her bare feet, enjoying the sensation.
Çıplak ayaklarıyla serin çimenlerin üzerinde yürüdü ve bu hissin tadını çıkardı. - barely (adverb) neredeyse, zar zor, ancak
The team barely managed to finish the project before the deadline.
Ekip projeyi son teslim tarihinden önce zar zor bitirmeyi başardı. - bargain (noun) pazarlık, kelepir, anlaşma
She loves hunting for bargains at the local flea market every weekend.
Her hafta sonu yerel bit pazarında pazarlık yapmayı seviyor. - barrel (noun) varil, fıçı
The winery stored the aging wine in wooden barrels to enhance its flavor.
Şaraphane, yıllanan şarabı lezzetini arttırmak için ahşap fıçılarda saklıyordu. - barrier (noun) engel, bariyer, sınır
Language can be a barrier to communication for tourists of this city.
Dil, bu şehrin turistleri için iletişim için bir engel olabilir. - base (noun) :
- base (verb) : taban, temel, temelini atmak
The base of the statue was covered in flowers.
Heykelin tabanı çiçeklerle kaplıydı. - baseball (noun) : beyzbol, beyzbol topu
The baseball players celebrated their victory.
Beyzbol oyuncuları zaferlerini kutladılar. - based (adjective) : dayalı, dayanan, kurulu
This film is based on real life events.
Bu film gerçek olaylara dayanmaktadır. - basement (noun) bodrum katı, kiler, zemin kat
During the storm, they took shelter in the basement to stay safe.
Fırtına sırasında güvende kalmak için bodruma sığındılar. - basic (adjective) : temel, basit, ana
Understanding basic math is essential for everyday life.
Temel matematik bilgisi, günlük hayat için önemlidir. - basically (adverb) temelde, esasen, aslında
He basically said no to the idea although he didn’t give a clear explanation.
Temelde fikre hayır dedi ancak net bir açıklama yapmadı. - basis (noun) : temel, esas, ilke
Trust is the basis of a strong relationship.
Güven, sağlam bir ilişkinin temelidir. - basket (noun) sepet, küfe
She carried a basket filled with fresh fruits and vegetables from the market.
Pazardan taze meyve ve sebzelerle dolu bir sepet taşıdı. - basketball (noun) : basketbol, basket topu
She wants to play basketball with her brother.
Abisiyle basketbol oynamak istiyor. - bass (noun) bas, levrek
The bass guitar added depth and rhythm to the band’s performance.
Bas gitar grubun performansına derinlik ve ritim kattı. - bat (noun) yarasa, sopa, değnek
Bats are nocturnal creatures that use echolocation to navigate in the dark.
Yarasalar karanlıkta gezinmek için ekolokasyonu kullanan gece yaratıklarıdır. - bat (verb) vurmak, sopayla vurmak
He batted the ball out of the park, scoring a home run for his team.
Topu parkın dışına vurarak takımı için bir sayı yaptı. - bath (noun) : banyo, yıkanma, küvet
He gave the baby a gentle bath.
Bebeğe nazik bir banyo yaptırdı. - bathroom (noun) : tuvalet, banyo, banyo odası
She cleaned the bathroom yesterday.
Dün banyoyu temizledi. - battery (noun) : batarya, pil, akü
The battery of my phone died, so I need to charge it.
Telefonumun bataryası bitti, bu yüzden şarj etmem gerekiyor. - battle (noun) : savaş, çatışma
The soldiers fought bravely in the battle for their country.
Askerler, ülkeleri için verilen savaşta cesurca savaştılar. - battle (verb) mücadele etmek, savaşmak
The firefighters battled the flames to prevent the fire from spreading further.
İtfaiyeciler yangının daha fazla yayılmasını önlemeye çalışarak alevlerle mücadele etti. - battlefield (noun) savaş alanı
The soldiers showed great courage as they charged across the battlefield.
Askerler savaş alanında hücum ederken büyük cesaret gösterdiler. - bay (noun) körfez, koy, bölme, kısım
The boat anchored safely in the bay, sheltered from the rough seas.
Tekne, dalgalı denizden korunarak koyda güvenli bir şekilde demirledi. - be (auxiliary verb) : yardımcı fiil (am, is, are, was, were)
She will be waiting.
Bekliyor olacak. - be (verb) : bulunmak, olmak, var olmak
She will be here tomorrow.
Yarın burada olacak. - beach (noun) : sahil, plaj, kumsal
She collected shells on the beach.
Plajda deniz kabukları topladı. - beam (noun) ışın, ışık, kiriş, tebessüm etmek
A single beam of sunlight broke through the clouds and lit up the valley.
Tek bir güneş ışığı bulutları yararak vadiyi aydınlattı. - bean (noun) : fasulye, tane
Why did you add beans to the soup?
Neden çorbaya fasulye ekledin? - bear (noun) : ayı
Is it true that bears love honey?
Ayıların bal sevdiği doğru mu? - bear (verb) taşımak/dayanmak
She couldn’t bear the pain any longer and decided to seek medical help.
Acıya daha fazla dayanamadı ve tıbbi yardım almaya karar verdi. - beast (noun) yaratık, canavar, kaba kimse
The villagers told stories about a terrifying beast that roamed the nearby forest.
Köylüler yakındaki ormanda dolaşan korkunç bir canavar hakkında hikayeler anlattılar. - beat (verb) : vurmak, yenmek, dövmek
They beat the other team in the final match.
Final maçında diğer takımı yendiler. - beat (noun) ritim, atış, tempo
The beat of his heart was slow and calm, indicating he was at peace.
Kalbinin atışı yavaş, sakin ve huzurlu olduğunu gösteriyordu. - beautiful (adjective) : güzel, hoş, çekici
The garden is full of beautiful flowers.
Bahçe güzel çiçeklerle dolu. - beauty (noun) : güzellik
She is known for her natural beauty.
O, doğal güzelliğiyle tanınır. - because (conjunction) : çünkü, nedeniyle, yüzünden
I phoned because I needed to talk to you.
Seni aradım çünkü seninle konuşmam gerekiyordu. - become (verb) : olmak, haline gelmek, dönüşmek
She wants to become a doctor in the future.
Gelecekte doktor olmak istiyor. - bed (noun) : yatak, döşek, katman
She bought a new bed for her room.
Odası için yeni bir yatak aldı. - bedroom (noun) : yatak odası
They painted their bedroom walls blue.
Yatak odası duvarlarını maviye boyadılar. - bee (noun) : arı
A bee was buzzing around the flowers in the garden.
Bir arı, bahçedeki çiçeklerin etrafında vızıldıyordu. - beef (noun) : biftek, sığır eti
The restaurant served beef for the main course.
Restoran ana yemek için dana eti servis etti. - beer (noun) : bira
He ordered a beer with his meal.
Yemeğinin yanında bir bira sipariş etti. - before (preposition) : önce, evvel, -den önce
Finish your homework before dinner.
Akşam yemeğinden önce ödevini bitir. - before (adverb) :
- before (conjunction) : önce, önceki, öncesinde
Before reacting, know that I love you.
Tepki vermeden önce, bil ki seni seviyorum - beg (verb) yalvarmak, dilenmek, rica etmek
The child begged for a new toy, hoping it would bring happiness
Çocuk yeni bir oyuncak için yalvardı, bunun ona mutluluk getireceğini umuyordu. - begin (verb) : başlamak, başlatmak, koyulmak
The movie will begin at 7 PM.
Film saat 7’de başlayacak. - beginning (noun) : başlangıç, baş, ilk
The beginning of the book is very interesting.
Kitabın başlangıcı çok ilginç. - behalf (noun) adına, temsilen
The lawyer accepted the award on behalf of his client, who couldn’t attend.
Avukat, törene katılamayan müvekkili adına ödülü kabul etti. - behave (verb) : davranmak, terbiyeli olmak
Children behave well with parents around.
Çocuklar ebeveynleri etraftaysa iyi davranırlar. - behaviour (noun) : davranış
His behaviour was unacceptable.
Onun davranışı kabul edilemezdi. - behind (adverb) :
- behind (preposition) : arkasında, geride, arkada
The cat is hiding behind the curtain.
Kedi perdenin arkasında saklanıyor. - being (noun) varlık, mevcudiyet, canlı
The novel explores the nature of being, and delves deep into existential.
Roman, varoluşu ve varoluşun doğasını derinlemesine inceliyor. - belief (noun) : inanç, inanma, iman
His belief in the importance of education helped him succeed.
Eğitimin önemine olan inancı, onun başarılı olmasına yardımcı oldu. - believe (verb) : inanmak, güvenmek, sanmak
Do you believe in life after death?
Ölümden sonra hayata inanır mısın? - bell (noun) : çan, zil
The bell rang, signaling the start of the class.
Çan çaldı, bu da dersin başladığını gösterdi. - belong (verb) : ait olmak, üyesi olmak, uygun olmak
That pillow belongs to me.
O yastık bana ait. - beloved (adjective) sevilen, sevgili, aziz
The poet dedicated his masterpiece to his beloved wife, who inspired much of his work.
Şair başyapıtını, eserlerinin çoğuna ilham kaynağı olan sevgili karısına adadı. - below (adverb) :
- below (preposition) : altında, aşağıda, daha düşük
The temperature dropped below zero last night.
Dün gece sıcaklık sıfırın altına düştü. - belt (noun) : kemer, kuşak, kayış
She has a black belt in judo.
Judo’da siyah kuşağı var. - bench (noun) bank, sıra, tezgah
They sat on the park bench, watching the sunset in comfortable silence.
Parktaki banka oturup rahat bir sessizlik içinde gün batımını izlediler. - benchmark (noun) kıyaslama,ölçüt
The test results became the benchmark for evaluating student progress.
Test sonuçları, öğrencilerin ilerlemesini değerlendirmek için bir ölçüt haline geldi. - bend (noun) :
- bend (verb) : bükmek, bükme
You should bend your knees slightly when lifting heavy objects.
Ağır eşyalar kaldırırken dizlerinizi hafifçe bükmelisiniz. - beneath (preposition) altında, altta, aşağıda
She found her missing keys beneath the sofa after searching for hours.
Kayıp anahtarlarını saatlerce aradıktan sonra kanepenin altında buldu. - beneficial (adjective) faydalı, yararlı, karlı
The new policy will have beneficial outcomes for the environment.
Yeni politikanın çevre açısından faydalı sonuçları olacak. - beneficiary (noun) mirascı, hak sahibi, varis
He was named the sole beneficiary in his grandmother’s will.
Büyükannesinin vasiyetinde tek mirasçı olarak gösterilmişti. - benefit (noun) : yarar, fayda, avantaj, çıkar
The benefits of ginger tea is endless.
Zencefil çayının faydaları sonsuz. - benefit (verb) : faydalanmak, yararlanmak, fayda sağlamak
Studying abroad can greatly benefit your career.
Yurtdışında eğitim almak, kariyerinize büyük fayda sağlayabilir. - bent (adjective) eğik, eğilmiş, bükülmüş
The tree’s trunk was bent by the wind and leaned heavily to one side.
Ağacın gövdesi rüzgarla bir yana doğru ağır bir şekilde eğildi. - beside (preposition) yanında, bitişiğinde, yanı başıda
She sat beside her friend during the concert.
Konser sırasında arkadaşının yanına oturdu. - besides (adverb)
- besides (preposition) dışında, ayrıca, haricinde
Besides the high cost, the project also requires a lot of time.
Yüksek maliyetin yanı sıra proje aynı zamanda çok fazla zaman gerektiriyor. - best (adjective) : en iyi, en uygun, en güzel
This is the best pizza I’ve ever had.
Bu, şimdiye kadar yediğim en iyi pizzadır. - best (adverb) : en iyi, en çok, en
Practice is the best way to learn something new.
Yeni bir şeyi öğrenmek için en iyi yol pratiktir. - best (noun) :
- bet (noun)
- bet (verb) bahse girmek, bahis
He lost a lot of money on that bet and regret his decision.
Bu bahiste çok para kaybetti ve bu kararına pişman oldu. - betray (verb) ihanet etmek, ele vermek, ağzından kaçırmak
He felt hurt when his closest friend betrayed his trust by revealing his secret.
En yakın arkadaşı sırrını açıklayarak güvenine ihanet ettiğinde incinmişti. - better (adjective) : daha iyi, daha güzel, daha uygun
She is better at math than her brother.
O, matematikte erkek kardeşinden daha iyi. - better (adverb) : daha iyi, iyisimi
Face to face education is better than online.
Yüz yüze eğitim, online eğitimden daha iyidir. - better (noun) : daha iyi
They aim to become the better of the two teams.
İki takımdan daha iyisi olmak istiyorlar. - between (preposition) : arasında, arası, arada
The park is located between the library and the museum.
Park, kütüphane ile müze arasında yer alıyor. - between (adverb) : arasında, arasına, ortasında
The pool is between two buildings.
Havuz iki binanın arasında. - beyond (adverb)
- beyond (preposition) ötesinde, ötesine
The situation is beyond my understanding, and leaves me feeling helpless.
Durum benim anlayışımın ötesinde ve beni çaresiz hissettirdi. - bias (noun) önyargı, taraflılık
The journalist was accused of showing bias in her reporting.
Gazeteci haberlerinde önyargılı davranmakla suçlandı. - bicycle (noun) : bisiklet
He rides his bicycle to work every day.
Her gün işe bisikletiyle gider. - bid (noun)
- bid (verb) teklif, teklif vermek, fiyat vermek
He bid $1 million for the painting at the auction.
Açık artırmada tabloya 1 milyon dolar teklif verdi. - big (adjective) : büyük, iri, önemli
He has a big family with four children.
Dört çocuğu olan büyük bir ailesi var. - bike (noun) : bisiklet
I bought a new bike for my birthday.
Doğum günüm için yeni bir bisiklet aldım. - bill (noun) : fatura, hesap, senet
Did you pay the electricity bill?
Elektrik faturasını ödedin mi? - bill (verb) fatura göndermek, fatura kesmek
The restaurant billed us $50 for the meal, including drinks and dessert.
Restoran, yemeğin yanı sıra içecekler ve tatlılar dahil bize 50 dolar fatura kesti. - billion (number) : milyar
There are over eight billion people on Earth.
Dünyada sekiz milyardan fazla insan var. - bin (noun) : çöp kutusu, çöp kovası
The little girl threw her trash in the bin.
Küçük kız çöpünü çöp kutusuna attı. - bind (verb) ciltlemek, bağlamak, birleştirmek
The book was beautifully bound in leather with gold lettering on the cover.
Kitap, kapağında altın harflerle güzelce ciltlenmişti. - biography (noun) biyografi, özgeçmiş
Reading her biography, I learned about the challenges she overcame to achieve success.
Biyografisini okurken, başarıya ulaşmak için üstesinden geldiği zorlukları öğrendim. - biological (adjective) biyolojik, canlılara ait, biyolojik olarak
The study focused on the biological processes that occur during sleep.
Çalışma uyku sırasında meydana gelen biyolojik süreçlere odaklandı. - biology (noun) : biyoloji
She has a biology degree.
Onun biyoloji diploması var. - bird (noun) : kuş, piliç
The bird is singing on the tree.
Kuş ağaçta şarkı söylüyor. - birth (noun) : doğum, doğuş, yavrulama
They celebrated the birth of their child together.
Çocuğunun doğumunu beraber kutladılar. - birthday (noun) : doğum günü, yaş günü
We are planning a surprise birthday party for her.
Onun için sürpriz bir doğum günü partisi planlıyoruz. - biscuit (noun) : bisküvi, kurabiye
He baked the biscuits on his own for the new year.
Yeni yıl için bisküvileri kendi başına pişirdi. - bishop (noun) piskopos, fil
The bishop led the ceremony, offering prayers for the congregation.
Piskopos töreni yönetti ve cemaat için dualar etti. - bit (noun) : biraz, parça, kısım
Can you add a bit of sugar to my coffee as well?
Benim kahveme de biraz şeker ekleyebilir misin? - bite (noun) :
- bite (verb) : ısırmak, ısırık
Be careful! The dog might bite you.
Dikkat et! Köpek seni ısırabilir. - bitter (adjective) acı, üzüntülü, keskin
The coffee was too bitter to drink, so it is impossible to enjoy.
Kahve içmek için çok acıydı ki keyifle içmek mümkün olmadı. - bizarre (adjective) garip, acayip, biçimsiz
The bizarre costumes at the Halloween party left everyone laughing in amazement.
Cadılar Bayramı partisindeki tuhaf kostümler herkesi hayretler içinde bıraktı. - black (adjective) :
- black (noun) : siyah, kara
She wore a black dress to the party.
Partiye siyah bir elbise giydi. - blade (noun) bıçak ağzı, kanat
The sharp blade of the knife cut through the fruit effortlessly.
Bıçağın keskin ağzı meyveyi zahmetsizce kesti. - blame (noun)
- blame (verb) suçlamak, suç
Don’t blame me for your mistakes because it’s not my fault
Hataların için beni suçlama, bu benim hatam değil. - blank (adjective) :
- blank (noun) : boş, boşluk, anlamsız
They filled the blanks with the correct words.
Doğru kelimelerle boşlukları doldurdular. - blanket (noun) battaniye, örtü yorgan
To keep warm, she wrapped herself in a blanket.
Isınmak için kendini battaniyeye sardı. - blast (noun)
- blast (verb) büyük patlama, alem, cümbüş, patlamak
The explosion caused a deafening blast that could be heard miles away.
Patlama kilometrelerce öteden duyulabilecek sağır edici bir gürültüye neden oldu. - bleed (verb) kanamak
He accidentally cut his finger while cooking, and it started to bleed profusely.
Yemek pişirirken yanlışlıkla parmağını kesti ve parmağı kanamaya başladı. - blend (noun)
- blend (verb) harman, karışım, karıştırmak
She blended the fruits into a smooth and delicious juice.
Meyveleri karıştırarak pürüzsüz ve lezzetli bir meyve suyu haline getirdi. - bless (verb) dua etmek, kutsamak, onay vermek
The priest blessed the couple during the wedding ceremony.
Rahip düğün töreni sırasında çifti kutsadı. - blessing (noun) nimet, şükran, bereket, lütuf
The rain was a blessing for the farmers after weeks of drought.
Haftalar süren kuraklıktan sonra yağmur çiftçiler için bir lütuftu. - blind (adjective) görme engelli
She has been blind since birth, and it has shaped her perspective on life.
Doğduğundan beri görme engelli ve bu, onun hayatına bakış açısını şekillendirdi. - block (noun) :
- block (verb) : blok, engellemek
The car was parked in front of my house, blocking the driveway.
Araba, evimin önüne park edilmişti ve garaj yolunu engelliyordu. - blog (noun) : blog, internet günlüğü
She writes a blog about her travel experiences.
Seyahat deneyimleri hakkında bir blog yazıyor. - blonde (adjective) : sarışın, sarışın kadın
She has blonde hair and blue eyes.
Sarı saçları ve mavi gözleri var. - blood (noun) : kan, kan bağı
Would you donate your blood for someone else?
Bir başkası için kanını bağışlar mıydın? - blow (verb) : üflemek, esmek, patlamak
Happy birthday, Quick! Blow out the candles.
İyi ki doğdun, Çabuk! Mumları üfle. - blow (noun) darbe, üfleme, esinti
The news of the cancellation came as a blow to all the participants.
İptal haberi tüm katılımcılara darbe oldu. - blue (adjective) :
- blue (noun) : mavi, morarmış, hüzünlü
The sky is blue today.
Bugün gökyüzü mavi. - board (noun) : tahta, pano, kurul
I can’t see the board, what does it say?
Tahtayı göremiyorum, ne yazıyor? - board (verb) : bir araca binmek, bir yere yerleşmek
They boarded the plane just in time.
Tam zamanında uçağa bindiler. - boast (verb) övünmek,böbürlenmek
She couldn’t help but boast about her recent promotion to a managerial position.
Yakın zamanda yönetici pozisyonuna terfi etmesiyle övünmekten kendini alamadı. - boat (noun) : tekne, bot
She owns a small boat for fishing.
Balık tutmak için küçük bir teknesi var. - body (noun) : vücut, beden
He exercises to keep his body healthy.
Vücudunu sağlıklı tutmak için egzersiz yapar. - boil (verb) : kaynamak, kaynatmak
I need to boil some water for coffee.
Kahve için biraz su kaynatmam gerekiyor. - bold (adjective) cesur, gözü pek, atılgan, kalın
The artist is known for his bold use of colors in his paintings.
Sanatçı, resimlerinde cesur renk kullanımıyla tanınıyor. - bomb (noun) :
- bomb (verb) : bomba, patlamak
The bomb was safely defused by the experts.
Bomba, uzmanlar tarafından güvenli bir şekilde etkisiz hale getirildi. - bombing (noun) bombalama, saldırı, hava saldırısı
The city is still recovering from the bombing that occurred last year.
Şehir, geçen yıl meydana gelen bombalamanın yaralarını hâlâ sarmaya çalışıyor. - bond (noun) bağ, ilişki, sözleşme
The bond between mother and child is special.
Anne ve çocuk arasındaki bağ özeldir. - bone (noun) : kemik, kılçık
He broke a bone in her legwhile playing football.
Futbol oynarken bacağındaki bir kemiği kırdı. - bonus (noun) bonus, ikramiye, pirim
The bonus of living near the park is the beautiful view and peaceful surroundings.
Parkın yakınında yaşamanın avantajı güzel manzarası ve huzurlu çevresidir. - book (noun) : kitap
She borrowed a book from the library.
Kütüphaneden bir kitap ödünç aldı. - book (verb) : ayırtmak, rezerve etmek
I have already booked the tickets to France.
Fransa’ya biletlerimi çoktan ayırt ettim. - booking (noun) rezervarsyon, yer ayırtma
I made a booking for a table at the new Italian restaurant downtown.
Şehir merkezindeki yeni İtalyan restoranında bir masa için rezervasyon yaptırdım. - boom (noun) patlama sesi, gümleme, canlanma
The boom of fireworks echoed across the city during the New Year celebration.
Yeni Yıl kutlamaları sırasında havai fişeklerin patlama sesi tüm şehirde yankılandı. - boost (noun)
- boost (verb) artırmak, desteklemek, yükseltmek
Regular exercise can boost your energy levels and improve overall health.
Düzenli egzersiz enerji seviyenizi arttırabilir ve genel sağlığınızı iyileştirebilir. - boot (noun) : bot, çizme
They bought new boots for hiking.
Doğa yürüyüşü için yeni botlar aldılar. - border (noun) : sınır, kenarlık, hudut
The river forms the border between the two countries.
Nehir, iki ülke arasındaki sınırı oluşturur. - border (verb) sınır komşusu olmak, bitişik olmak
The forest is bordered by a large lake, creating a beautiful natural scenery.
Orman büyük bir gölle çevrilidir ve bu, güzel doğal manzaralar yaratıyor. - bored (adjective) : sıkılmış, bıkkın, sıkkın
He just sat there, looking bored.
Orada öylece oturmuş sıkılmış görünüyordu. - boring (adjective) : sıkıcı, can sıkıcı, bıktırıcı
The book is boring; I don’t want to read it anymore.
Kitap sıkıcı; artık okumak istemiyorum. - born (verb) : doğmak
She was born in Istanbul.
İstanbul’da doğdu. - borrow (verb) : ödünç almak, borç almak
I borrowed some money from one of my friends.
Arkadaşlarımın birinden biraz para ödünç aldım. - boss (noun) : patron, usta
She is the boss of this company.
O bu şirketin patronudur. - both (determiner) :
- both (pronoun) : her ikisi de, her iki
Both of my parents are teachers.
Ebeveynlerimin ikisi de öğretmen. - bother (verb) : rahatsız etmek
Don’t bother her while she’s studying.
O ders çalışırken onu rahatsız etme. - bottle (noun) : şişe, biberon
There is a bottle of milk in the fridge.
Buzdolabında bir şişe süt var. - bottom (adjective) :
- bottom (noun) : taban, alttaki, alt
They are sitting at the bottom of the stairs.
Onlar merdivenlerin alt kısmında oturuyorlar. - bounce (verb) sektirmek, zıplamak, sıçramak,
She bounced with excitement when she heard the good news.
İyi haberi duyduğunda heyecandan zıpladı. - bound (adjective) bağlı, zorunlu, mecbur
He felt bound to help his family during the crisis.
Kriz sırasında ailesine yardım etmek zorunda hissetti kendini. - boundary (noun) sınır, limit, hudut
The river serves as a natural boundary between the two countries.
Nehir iki ülke arasında doğal bir sınır görevi görüyor. - bow (noun)
- bow (verb) başla selamlamak, eğilmek, yay
The performer bowed gracefully to the audience after the stunning performance.
Sanatçı çarpıcı performansının ardından seyircilerin önünde zarifçe eğildi. - bowl (noun) : kase, çanak
Pour some soup into a bowl.
Bikr kasenin içine biraz çorba dök. - box (noun) : kutu, sandık, kasa
The chocolates are in a red box.
Çikolatalar kırmızı bir kutuda. - boy (noun) : oğlan, erkek çocuk, oğul
The boy loves to read adventure stories.
Oğlan macera hikayeleri okumayı sever. - boyfriend (noun) : erkek arkadaş, sevgili
She went to the cinema with her boyfriend.
Erkek arkadaşıyla sinemaya gitti. - brain (noun) : beyin, zeka
The human brain is very complex.
İnsan beyni çok karmaşıktır. - branch (noun) : dal, disiplin, branş, şube
The tree’s branches swayed in the wind.
Ağacın dalları rüzgarda sallandı. - brand (noun) :
- brand (verb) : marka, markalamak, tanıtmak
She prefers this brand of chocolate because it tastes better.
Bu markanın çikolatasını daha iyi tat verdiği için tercih ediyor. - brave (adjective) : cesur, yiğit
The brave soldier saved his comrades during the battle.
Cesur asker, savaş sırasında arkadaşlarını kurtardı. - breach (noun)
- breach (verb) ihlal, gedik, aranın bozulması, ihlal etmek
The breach in their friendship was caused by a serious misunderstanding.
Arkadaşlıklarındaki bozulma ciddi bir yanlış anlaşılmadan kaynaklanmıştı. - bread (noun) : ekmek, geçim
She likes to eat bread with butter.
Tereyağlı ekmek yemeyi sever. - break (noun) :
- break (verb) : kırmak, mola, ara
Do not break the glass.
Camı kırma. - breakdown (noun) bozulma, arıza, çöküntü
The car had a breakdown on the highway, causing a significant delay.
Araba otoyolda arızalandı ve önemli bir gecikmeye neden oldu. - breakfast (noun) : kahvaltı
I usually have breakfast at 7 AM.
Genellikle sabah saat 7’de kahvaltı yaparım. - breakthrough (noun) ilerleme, dönüm noktası, atılım, buluş
The scientist’s breakthrough discovery revolutionized the field of medicine.
Bilim adamının dönüm noktası keşfi tıp alanında devrim yarattı. - breast (noun) göğüs
The baby rested on his mother’s breast, feeling comfort and warmth.
Bebek annesinin göğsünde dinlendi ve rahatlık ve sıcaklık hissetti. - breath (noun) : nefes, soluk
He took a deep breath before speaking to the crowd.
Kalabalığa konuşmadan önce derin bir nefes aldı. - breathe (verb) : nefes almak, solumak
It’s important to breathe deeply to relax.
Rahatlamak için derin derin nefes almak önemlidir. - breathing (noun) : nefes alma
He struggled with his breathing after running the race.
Yarışı koştuğunda nefes almakta zorlandı. - breed (noun)
- breed (verb) doğurmak, üremek, cins, nesil, tür
Rabbits breed quickly, which is why their population grows rapidly.
Tavşanlar hızlı ürerler, bu yüzden nüfusları hızla artar. - brick (noun) tuğla, kerpiç, blok
He accidentally dropped a brick on his foot while working on the construction site.
İnşaatta çalışırken yanlışlıkla ayağına tuğla düşürdü. - bride (noun) : gelin
The bride looked beautiful in her wedding dress.
Düğün elbisesi içinde gelin çok güzel görünüyordu. - bridge (noun) : köprü, briç
They are working on a new bridge design.
Onlar yeni bir köprü tasarımı üzerinde çalışıyorlar. - brief (adjective) kısa, öz, özet
The meeting was very brief, but it was also very informative.
Toplantı çok kısa sürdü ama oldukça bilgilendiriciydi. - briefly (adverb) kısaca, özetle, kısa süreli
She briefly explained the project’s objectives before the meeting started.
Toplantı başlamadan önce projenin hedeflerini kısaca anlattı. - bright (adjective) : parlak, akıllı
It is obvious that this student will have a bright future.
Bu öğrencinin parlak bir geleceğe sahip olacağı açıktır. - brilliant (adjective) : harika, zeki, parlak
Cahit Arf is a brilliant mathematician.
Cahit Arf parlak bir matematikçidir. - bring (verb) : getirmek, kazandırmak
Can you bring me a glass of water?
Bana bir bardak su getirebilir misin? - broad (adjective) geniş, kapsamlı, yaygın
The road is broad enough for two cars to pass comfortably.
Yol iki aracın rahatça geçebileceği kadar geniş. - broadband (noun) genişbant
The government launched a program to expand broadband services to rural areas.
Hükümet genişbant hizmetlerini kırsal bölgelere yaymak için bir program başlattı. - broadcast (noun)
- broadcast (verb) yayınlamak, yayın, program
The news is broadcast every evening, keeping the audience informed.
Haberler her akşam yayınlanır ve izleyicileri bilgilendiriyor. - broadcaster (noun) yayıncı, spiker, sunucu
The broadcaster announced new programming changes for the upcoming season.
Yayıncı önümüzdeki sezon için yeni program değişikliklerini duyurdu. - broadly (adverb) genel olarak, geniş ölçüde, kapsamlı olarak
The book broadly covers the history of art from the Renaissance to the modern era.
Kitap genel olarak Rönesans’tan modern çağa kadar sanat tarihini kapsıyor. - broken (adjective) : kırık, arızalı
The vase suddenly fell and now it’s broken.
Vazo aniden düştü ve şimdi kırık. - brother (noun) : erkek kardeş, abi
She has a younger brother who loves soccer.
Futbolu seven bir küçük erkek kardeşi var. - brown (adjective) :
- brown (noun) : kahverengi
She has brown eyes and brown hair.
Kahverengi gözleri ve kahverengi saçları var. - browser (noun) tarayıcı
She used a web browser to search for information about her upcoming trip.
Yaklaşan seyahati hakkında bilgi aramak için bir web tarayıcısı kullandı. - brush (noun) :
- brush (verb) : fırçalamak, fırça
I must buy a new brush for painting.
Resim yapmak için yeni bir fırça almalıyım. - brutal (adjective) vahşi, gaddar, acımasız
The marathon was a brutal test of endurance, pushing every runner to their limits.
Maraton, her koşucuyu sınırlarına kadar zorlayan acımasız bir dayanıklılık testiydi. - bubble (noun) : köpük, baloncuk
The children were playing with soap bubbles in the garden.
Çocuklar, bahçede sabun köpükleriyle oynuyorlardı. - buck (noun) erkek tavşan, geyik, dolar
A large buck stood at the edge of the forest, watching the hikers cautiously.
Büyük bir geyik ormanın kenarında durmuş, yürüyüşçüleri dikkatle izliyordu. - buddy (noun) ahbap, arkadaş, kanka
He called his best buddy to share the exciting news about his new job.
Yeni işiyle ilgili heyecan verici haberi paylaşmak için en iyi arkadaşını aradı. - budget (noun) bütçe, mali plan
The company increased its marketing budget this year.
Şirket bu yıl pazarlama bütçesini artırdı. - buffer (noun) tampon, kalkan
The shock absorbers on the car serve as a buffer to reduce the impact of bumps on the road.
Arabadaki amortisörler, yoldaki tümseklerin etkisini azaltmak için bir tampon görevi görür. - bug (noun) hata, böcek, yazılım hatası
The software developer fixed the bug that was causing the application to crash.
Yazılım geliştiricisi, uygulamanın çökmesine neden olan hatayı düzeltti. - build (verb) : inşa etmek, kurmak
They plan to build a new house next year.
Gelecek yıl yeni bir ev inşa etmeyi planlıyorlar. - building (noun) : inşaat, bina
They live in a tall building in the city center.
Şehir merkezinde yüksek bir binada yaşıyorlar. - bulk (noun) kütle, yığın, cüsse
The cargo ship transported a bulk of goods, including grain, coal, and machinery.
Kargo gemisi tahıl, kömür ve makineler de dahil olmak üzere çok sayıda mal taşıyordu. - bullet (noun) kurşun, mermi
The bullet missed its target, and it hit the wall instead.
Kurşun hedefini ıskaladı ve duvara çarptı. - bunch (noun) demet, deste, grup
There’s a bunch of keys on the table, and I need to find the right one.
Masada bir deste anahtar var ve doğru olanı bulmam gerekiyor. - burden (noun) yük, sorumluluk, yük taşıma
The financial burden of paying off student loans can be overwhelming for recent graduates.
Öğrenci kredilerini ödemenin mali yükü yeni mezunlar için çok ağır olabilir. - bureaucracy (noun) bürokrasi, devlet memurları
Navigating the layers of government bureaucracy proved frustrating for those seeking business permits.
Devlet bürokrasisinin katmanlarında gezinmek, iş izni almak isteyenler için sinir bozucu olabiliyor. - burial (noun) defin, gömme, toprağa verme, mezar
The archaeologists discovered an ancient burial site containing artifacts from a lost civilization.
Arkeologlar, kayıp bir uygarlığa ait eserler içeren eski bir mezar alanı keşfettiler. - burn (verb) : yanmak, yakmak
The woman burned the letter after reading it.
Kadın mektubu okuduktan sonra yaktı. - burn (noun) yanık, yanma, yanık izi
The burn on her leg is healing slowly, and requires special care and patience.
Bacağındaki yanık yavaşça iyileşiyor ve özel bakım ve sabır gerektiriyor. - burst (verb) patlamak
The pipe burst during the winter freeze, flooding the basement in a matter of minutes.
Kışın donma sırasında boru patladı ve birkaç dakika içinde bodrum katını su bastı. - bury (verb) : gömmek, defnetmek, saklamak
They had to bury their pet after it passed away.
Evcil hayvanlarını öldükten sonra gömmek zorunda kaldılar. - bus (noun) : otobüs
The bus arrives at 8:15 AM.
Otobüs sabah 8:15’te gelir. - bush (noun) çalı, çalılık
The garden is full of colorful bushes, and it is a beautiful space to relax in.
Bahçe rengarenk çalılarla dolu ve burada rahatlamak için güzel bir alan oluşturuyor. - business (noun) : işletme, iş, işyeri
They are discussing business strategies.
İş stratejilerini tartışıyorlar. - businessman (noun) : işadamı, iş insanı
He is a successful businessman who owns a lot of companies.
O, pek çok şirketin sahibi olan başarı bir işadamıdır. - busy (adjective) : meşgul, işlek, yoğun
The restaurant is always busy on weekends.
Restoranlar hafta sonları her zaman meşgul. - but (conjunction) : ama, fakat
I wanted to go swimming but it started to rain.
Yüzmeye gitmek istedim ama yağmur yağmaya başladı. - but (preposition) hariç, dışında
Nothing but the truth matters in this situation to ensure justice is served.
Bu durumda adaletin sağlanmasını için gerçek dışında hiçbir şey önemli değil. - butter (noun) : tereyağı
She added some butter to the pasta.
Makarna üzerine biraz tereyağı ekledi. - button (noun) : düğme, tuş
The botton on my jacket popped off.
Ceketimin düğmesi çıktı. - buy (verb) : satın almak, almak
I want to buy a new phone.
Yeni bir telefon satın almak istiyorum. - by (preposition) : yanında, ile
She came to school by bus.
Okula otobüsle geldi. - by (adverb) : tarafından, aracılığı ile, vasıtası ile
The book was written by a famous author.
Kitap, ünlü bir yazar tarafından yazıldı. - bye (exclamation) : hoşça kal
Bye! See you tomorrow!
Hoşça kal! Yarın görüşürüz! - cabin (noun) kulübe, kabin, kamara
We stayed in a cozy cabin by the lake during our vacation.
Tatilimiz boyunca göl kenarında rahat bir kulübede kaldık. - cabinet (noun) dolap
The antique cabinet in the dining room was filled with fine china and crystal glasses.
Yemek odasındaki antika dolap kaliteli porselen ve kristal bardaklarla doluydu. - cable (noun) kablo, halat, televizyon yayını
The cable is too short to reach the socket, so you’ll need an extension.
Kablo priz için çok kısa bu yüzden bir uzatma kablosuna ihtiyacınız olacak. - cafe (noun) : kafe
Let’s meet at the cafe at 3 o’clock.
Saat üçte kafede buluşalım. - cake (noun) : pasta, kek
The birthday cake has candles on it.
Doğum günü pastasının üzerinde mumlar var. - calculate (verb) hesaplamak, tahmin etmek
Can you calculate how much time we need to finish the project?
Projenin bitmesi için ne kadar zamana ihtiyacımız olduğunu hesaplayabilir misin? - calculation (noun) hesaplama, hesap
The company’s financial calculations revealed a significant increase in annual revenue.
Şirketin mali hesaplamaları yıllık gelirde önemli bir artış olduğunu ortaya koydu. - call (noun) :
- call (verb) : aramak, çağırmak, arama
His boss called him.
Patronu onu aradı. - calm (adjective) :
- calm (noun) :
- calm (verb) : sakinleşmek, sakin
She tried to remain calm during the stressful situation.
Stresli durumda sakin kalmaya çalıştı. - camera (noun) : kamera
His camera is very expensive.
Onun kamerası çok pahalı. - camp (noun) :
- camp (verb) : kamp, kamp yapmak
He loves the nature and goes to camp in the mountains.
Doğayı sever ve dağlarda kamp yapmaya gider. - campaign (noun) :
- campaign (verb) : kampanya yapmak, sefer, kampanya
The politician launched a campaign to raise awareness about climate change.
Politikacı, iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmak için bir kampanya başlattı. - camping (noun) : kamp yapma, kampçılık
Camping together was an amazing experience.
Birlikte kamp yampak harika bir deneyimdi. - campus (noun) : kampüs
The university campus has many beautiful gardens.
Üniversite kampüsünde birçok güzel bahçe var. - can (modal verb) : -abilmek/-ebilmek, -abilir/-ebilir
I can swim very well.
Çok iyi yüzebilirim. - can (noun) : teneke kutu, konserve kutu
The can was empty, so she threw it in the recycling bin.
Teneke kutu boştu, bu yüzden geri dönüşüm kutusuna attı. - canal (noun) kanal, su yolu, kanalizasyon
They took a boat tour along the canal to explore the historic district.
Tarihi bölgeyi keşfetmek için kanal boyunca tekne turu yaptılar. - cancel (verb) iptal etmek, feshetmek
The concert was canceled at the last minute due to bad weather.
Konser, kötü hava koşulları nedeniyle son anda iptal edildi. - cancer (noun) kanser, kötü huylu tümör
Early detection of cancer can save lives by allowing for timely treatment.
Kanserin erken teşhisi tedavi imkanı sunarak hayat kurtarabilir. - candidate (noun) : aday, talip
He is the leading candidate for the position of manager.
O, yönetici pozisyonu için önde gelen adaydır. - candle (noun) mum, kandil
She placed a scented candle on the table to create a relaxing atmosphere.
Rahatlatıcı bir atmosfer yaratmak için masanın üzerine kokulu bir mum yerleştirdi. - cannot (modal verb) : edememek, yapamamak (yetersizlik ya da izin vermemeyi anlatan olumsuz yardımcı fiil)
I cannot find my keys.
Anahtarlarımı bulamıyorum. - canvas (noun) tuval, kanvas
The painting, done on a massive canvas, dominated the gallery wall with its striking imagery.
Büyük bir tuval üzerine yapılan resim, çarpıcı görüntüleriyle galeri duvarına hakim oldu. - cap (noun) : şapka, başlık, kapak, kasket
He wore a baseball cap to the game.
Maça giderken bir beyzbol şapkası taktı. - capability (noun) kabiliyet, yetenek
The athlete demonstrated her capability by completing the grueling marathon in record time.
Atlet, zorlu maratonu rekor sürede tamamlayarak yeteneğini kanıtladı. - capable (adjective) yetenekli, yapabilir, kapasitesi olan
This device is capable of storing a large amount of data.
Bu cihaz, büyük miktarda veri depolayabilir. - capacity (noun) kapasite, hacim, yetenek
The container’s capacity is 2 liters, which is enough to hold amount of liquid.
Konteynerin kapasitesi 2 litredir, ve bu, sıvıyı alabilmesi için yeterlidir. - capital (adjective) :
- capital (noun) : başkent, büyük harf
Ankara is the capital city of Turkey.
Ankara, Türkiye’nin başkentidir. - capitalism (noun) kapitalizm
The transition from socialism to capitalism posed significant challenges for the country’s economy.
Sosyalizmden kapitalizme geçiş ülke ekonomisi için önemli zorluklar yarattı. - capitalist (adjective) kapitalist
The capitalist system rewards those who take risks and innovate in their respective industries.
Kapitalist sistem risk alanları ve kendi sektörlerinde yenilik yapanları ödüllendirir. - captain (noun) : kaptan
The captain gave an inspiring speech before the match.
Kaptan, maçtan önce ilham verici bir konuşma yaptı. - capture (noun)
- capture (verb) yakalamak, yakalanma
The soldier’s capture was reported in the news causing widespread concern.
Askerin yakalanması haberlere yansıdı ve bu, geniş çapta endişe yarattı - car (noun) : araba, otomobil
I drive my car to work every day.
Her gün işe arabamla giderim. - carbon (noun) karbon, kömür, karbon kopyası
Diamonds are a form of carbon arranged in a crystal lattice structure.
Elmaslar, kristal kafes yapısında düzenlenmiş bir karbon şeklidir. - card (noun) : kart, kartvizit
I don’t have a credit card.
Kredi kartım yok. - care (noun) :
- care (verb) : bakım, özen, önemsemek
The president receiving excellent care.
Başkan mükemmel bakım alıyor. - career (noun) : kariyer, meslek
He is thinking about changing his career.
Kariyerini değiştirmeyi düşünüyor. - careful (adjective) : dikkatli, titiz
She is very careful about what she eats.
Ne yediği konusunda çok dikkatlidir. - carefully (adverb) : dikkatli bir şekilde, özenle
The doctor examined patients very carefully.
Doktor hastaları dikkatli bir şekilde muayene etti. - careless (adjective) : dikkatsiz, özensiz
His careless driving led to the accident.
Onun dikkatsiz sürüşü kazaya yol açtı. - cargo (noun) kargo, yük
The airplane’s cargo hold was packed with perishable goods destined for international markets.
Uçağın kargo bölümü uluslararası pazarlara gönderilecek bozulabilir mallarla doluydu. - carpet (noun) : halı, örtü
She chose a handmade carpet for his birthday present.
Doğum günü hediyesi olarak ona el yapımı bir halı seçti. - carriage (noun) vagon, at arabası
The royal family arrived at the ceremony in a beautifully decorated horse-drawn carriage.
Kraliyet ailesi törene güzelce süslenmiş bir at arabasıyla geldi. - carrot (noun) : havuç
Carrots are good for your eyes.
Havuçlar gözleriniz için faydalıdır. - carry (verb) : taşımak, götürmek, getirmek
She can carry heavy bags easily.
Ağır çantaları kolayca taşıyabilir. - cartoon (noun) : çizgi film, karikatür
This cartoon on TV is both funny and educational.
Televizyondaki çizgifilm hem eğlenceli hem de eğiticidir. - carve (verb) oymak, kesmek
The sculptor spent weeks carving intricate details into the marble statue.
Heykeltıraş, mermer heykele karmaşık detaylar kazımak için haftalarını harcadı. - case (noun) : dava, kılıf, kasa
The case has been postponed due to lack of evidence.
Dava kanıt yetersizliğinden dolayı ertelendi. - cash (noun) : nakit para, peşin ödeme
I prefer to pay in cash.
Nakit ödeme yapmayı tercih ederim. - casino (noun) gazino, kumarhane
The city is famous for its vibrant nightlife and luxurious casinos, attracting tourists from around the world.
Canlı gece hayatı ve lüks kumarhaneleriyle ünlü olan şehir, dünyanın dört bir yanından turist çekmektedir. - cast (noun)
- cast (verb) oyuncu kadrosu, atmak, alçı
The movie has an amazing cast featuring some of the most talented actors.
Filmin inanılmaz bir oyuncu kadrosu var, en yetenekli aktörlerden bazılarını içeriyor. - castle (noun) : kale, şato
Legends say the castle was haunted by a witch.
Efsaneler kalenin bir cadı tarafından lanetlendiğini söylüyor. - casual (adjective) gündelik, rahat, rastgele
On Fridays, employees are allowed to wear casual attire to the office.
Cuma günleri çalışanların ofise gündelik kıyafetle gelmelerine izin verilmektedir. - casualty (noun) acil servis, yaralı, kayıp
The hospital’s emergency room was overwhelmed with casualties after the severe earthquake.
Şiddetli depremin ardından hastanenin acil servisi yaralılarla dolup taştı. - cat (noun) : kedi
She has a black cat named Luna.
Luna adında siyah bir kedisi var. - catalogue (noun) katalog, dergi
The art exhibition’s catalogue detailed the history and significance of each masterpiece.
Sanat sergisinin kataloğunda her bir başyapıtın tarihi ve önemi ayrıntılı olarak anlatılıyordu. - catch (verb) : yakalamak, tutuşmak
The cats are quick enough to catch the mouse.
Kediler fareyi yakalamak için yeterince hızlıdır. - catch (noun) yakalayış, yakalanan şey, püf noktası
There’s a catch to this offer, so make sure you read the fine print carefully.
Bu teklifin bir püf noktası var, bu yüzden küçük yazıları dikkatlice okuyun. - category (noun) : kategori, kesim, zümre, tabaka
The book was placed in the science fiction category.
Kitap, bilim kurgu kategorisinde yer aldı. - cater (verb) hitap etmek, temin etmek, sağlamak
The event organizers hired a professional company to cater the wedding reception with gourmet dishes.
Etkinlik organizatörleri düğün resepsiyonunda gurme yemekler sağlamak için profesyonel bir şirketle anlaştı. - cattle (noun) sığır, büyükbaş hayvan, mal
The farmer raised a large herd of cattle, providing milk and meat to the local community.
Çiftçi büyük bir sığır sürüsü yetiştirerek yerel halka süt ve et sağlıyordu. - cause (noun) :
- cause (verb) : sebep, sebep olmak, yol açmak
The cause of the accident is still unknown.
Kazanın nedeni hala bilinmiyor. - caution (noun) dikkat, tedbir uyarı
The sign on the road urged drivers to proceed with caution due to ongoing construction.
Yoldaki tabela, devam eden inşaat nedeniyle sürücüleri dikkatli ilerlemeye çağırıyordu. - cautious (adjective) dikkatli, tedbirli, özenli
Investors remained cautious about entering the market due to the unpredictable economic conditions.
Yatırımcılar, öngörülemeyen ekonomik koşullar nedeniyle pazara girme konusunda temkinli davranmaya devam etti. - cave (noun) mağara, in, oyuk
- CD (noun) : CD, disk
Do you still use CDs to listen to music?
Hala müzik dinlemek için CD kullanıyor musun? - cease (verb) son vermek, durmak, durdurmak
The factory was ordered to cease all operations until safety violations were addressed.
Güvenlik ihlalleri giderilene kadar fabrikanın tüm faaliyetlerini durdurması emredildi. - ceiling (noun) : tavan
The ceiling in the room was decorated with beautiful paintings.
Odanın tavanı güzel resimlerle süslenmişti. - celebrate (verb) : kutlamak, anmak
Her friends will celebrate her birthday with a surprise party.
Arkadaşları doğum gününü sürpriz bir parti ile kutlayacak. - celebration (noun) : kutlama
They threw a big celebration to mark their anniversary.
Yıldönümlerini kutlamak için büyük bir kutlama yaptılar. - celebrity (noun) : ünlü kişi, tanınan
A celebrity is a famous person.
Ünlü, tanınmış bir kişidir. - cell (noun) hücre; küçük oda; cep telefonu kapsama alanı
The human body is made up of millions of cells.
İnsan vücudu milyonlarca hücreden oluşur. - cemetery (noun) mezarlık, kabristan
He visited the cemetery every year to pay his respects to his late grandparents.
Merhum büyükanne ve büyükbabasına saygılarını sunmak için her yıl mezarlığı ziyaret ederdi. - cent (noun) : sent, kuruş
The item is one dollar and fifty cents.
Bu ürün bir dolar ve elli kuruş. - central (adjective) : merkezi, önemli
The train station is in a central location in the city.
Tren istasyonu şehrin merkezi bir yerindedir. - centre (noun) : merkez, orta
We are meeting at the city centre.
Şehir merkezinde buluşuyoruz. - centre (verb) : merkeze yerleştirmek, odaklamak
He centred the table in the middle of the room.
Masayı odanın merkezine yerleştirdi. - century (noun) : yüzyıl, asır
People in the 20th century had different technology.
20. yüzyıldaki insanlar farklı teknolojilere sahipti. - ceremony (noun) : tören, seremoni
The graduation ceremony took place in the school’s auditorium.
Mezuniyet töreni okulun konferans salonunda gerçekleşti. - certain (adjective) : kesin, bazı
There are certain rules that everybody must follow.
Herkesin uyması gereken belirli kurallar vardır. - certainly (adverb) : kesinlikle, muhakkak
She is certainly a very polite person.
O kesinlikle çok kibar bir insandır. - certainty (noun) kesinlik, eminlik, katiyet
She spoke with certainty about the success of the upcoming project.
Yaklaşan projenin başarısı hakkında kesin olarak konuştu. - certificate (noun) sertifika, belge, diploama
She framed her teaching certificate and hung it on the wall.
Öğretmenlik sertifikasını çerçeveleyip duvara astı. - chain (noun) : zincir, dizi, silisle
He bought a new chain for his bike.
Bisikleti için yeni bir zincir aldı. - chain (verb) zincirlemek, bağlamak, kısıtlamak
The prisoner was chained to the wall, and unable to move freely.
Mahkum duvara zincirlenmişti, ve serbestçe hareket edemiyordu. - chair (noun) : sandalye, koltuk
Please take a chair and join us.
Lütfen bir sandalye alıp bize katılın. - chair (verb) başkanlık etmek, yönetmek
The professor chaired the conference on education.
Profesör, eğitim üzerine yapılan konferansa başkanlık etti. - chairman (noun) başkan, yönetici
The chairman opened the meeting with a speech.
Başkan toplantıyı bir konuşma ile açtı. - challenge (noun) : meydan okuma
Climbing the mountain was a difficult challenge.
Dağa tırmanmak zor bir meydan okumaydı. - challenge (verb) meydan okumak, itiraz etmek
He challenged the results of the election, and questioned their fairness.
Seçim sonuçlarına itiraz etti ve adil oluşunu sorguladı. - challenging (adjective) zorlu, meydan okuyan, iddialı
The project was challenging, requiring innovative solutions and teamwork.
Proje zorluydu, yenilikçi çözümler ve ekip çalışması gerektiriyordu. - chamber (noun) oda, salon, meclis
The meeting was held in a grand chamber adorned with intricate tapestries and chandeliers.
Toplantı, karmaşık duvar halıları ve avizelerle süslenmiş büyük bir salonda yapıldı. - champion (noun) : şampiyon, galip
She became the champion of the volleybal tournament.
Voleybol turnuvasının şampiyonu oldu. - championship (noun) şampiyonluk, şampiyona
The team trained rigorously to prepare for the national championship.
Takım, ulusal şampiyonaya hazırlanmak için titizlikle çalıştı. - chance (noun) : şans, ihtimal
This is an amazing chance to learn something new.
Bu yeni bir şeyler öğrenmek için harika bir şans. - change (noun) :
- change (verb) : değişiklik, değiştirmek
The weather can change quickly in the mountains.
Dağlarda hava hızla değişebilir. - channel (noun) : kanal
The TV channel broadcasted the live football match.
TV kanalı, canlı futbol maçını yayınladı. - chaos (noun) kaos
The classroom was in chaos as the students eagerly prepared for the upcoming science fair.
Öğrenciler yaklaşan bilim fuarına hevesle hazırlanırken sınıf kaos içindeydi. - chapter (noun) : bölüm, kısım
The book has five exciting chapters.
Kitapta beş heyecanlı bölüm var. - character (noun) : karakter, harf
Scarlett Johanson is the main character in the movie.
Scarlett Johanson filmdeki ana karakterdir. - characteristic (adjective)
- characteristic (noun) özellik, nitelik; karakteristik
The product has unique characteristics that set it apart from others
Ürün, onu diğer pazardaki ürünlerden ayıran benzersiz özelliklere sahiptir. - characterize (verb) nitelendirmek, simgelemek, karakterize etmek
The writer’s unique style characterizes all of her novels, making them instantly recognizable.
Yazarın kendine has üslubu tüm romanlarını karakterize ediyor ve onları anında tanınır hale getiriyor. - charge (noun) :
- charge (verb) : ücret, şarj, suçlamak
He will charge a small fee for his services.
Hizmetleri için küçük bir ücret alacak. - charity (noun) : hayır kurumu, bağış, hayır işi
She donated her all money to a charity that helps children.
Tüm parasını çocuklara yardım eden bir hayır kurumuna bağışladı. - charm (noun) cazibe, albeni, çekicilik
The old town’s charm lies in its cobblestone streets and historic architecture.
Eski kentin cazibesi arnavut kaldırımlı sokaklarında ve tarihi mimarisinde yatıyor. - charming (adjective) çekici, alımlı, büyüleyici
He has a charming smile that puts everyone at ease.
Herkesi rahatlatan alımlı bir gülümsemeye sahip. - chart (noun) : çizelgr, grafik
This chart shows the health rate of old people in different countries.
Bu grafik, farklı ülkelerdeki yaşlıların sağlık oranlarını göstermektedir. - chart (verb) planlamak, haritalandırmak, kaydetmek
The team charted a new strategy to tackle the upcoming challenge.
Ekip yaklaşan zorlukla başa çıkmak için yeni bir strateji planladı. - charter (noun) sözleşme, kiralama, imtiyaz, ruhsat
The company signed a charter to establish new guidelines for ethical business practices.
Şirket, etik iş uygulamaları için yeni yönergeler oluşturmak üzere bir sözleşme imzaladı. - chase (noun)
- chase (verb) kovalamak, kovalamaca, takip etmek
The police chased the suspect through the narrow alleys of the city.
Polis, şüpheliyi şehrin dar sokaklarında kovaladı. - chat (noun) :
- chat (verb) : sohbet, konuşma, sohbet etmek
We had a short chat about the latest news.
Son haberler hakkında kısa bir sohbet ettik. - cheap (adjective) : ucuz, değersiz
This store sells cheap clothes.
Bu mağaza ucuz kıyafetler satıyor. - cheap (adverb) : ucuz
This restaurant offers cheap meals, but the quality is excellent.
Bu restoran ucuz yemekler sunuyor, ancak kalitesi mükemmel. - cheat (noun) :
- cheat (verb) : aldatmak, kopya çekmek, hile
It is unfair to cheat during an exam.
Sınav sırasında kopya çekmek haksızlıktır. - check (verb) : kontrol etmek, denetlemek
Please check your answers before finishing the test.
Lütfen testi bitirmeden önce cevaplarınızı kontrol edin. - check (noun) : çek, kontrol, muayene
I wrote a check for the groceries.
Market alışverişi için bir çek yazdı. - cheek (noun) yanak, yüzsüzlük, küstahlık
The child kissed his mother on the cheek before heading to school.
Çocuk okula gitmeden önce annesini yanağından öptü. - cheer (noun)
- cheer (verb) tezahürat yapmak, tezahürat
The crowd cheered loudly as the team scored the winning goal.
Takım galibiyet golünü atarken taraftarlar büyük bir coşkuyla tezahürat yaptı. - cheerful (adjective) : neşeli
She had a cheerful personality that everyone loved.
Onun, herkesin sevdiği neşeli bir kişiliği vardı. - cheese (noun) : peynir
This cheese is very tasty.
Bu peynir çok lezzetli. - chef (noun) : aşçı, şef
The chef is preparing a delicious dinner for us.
Aşçı bizim için lezzetli bir akşam yemeği hazırlıyor. - chemical (adjective) :
- chemical (noun) : kimyasal
The scientist mixed several chemicals to create a new substance.
Bilim insanı, yeni bir madde oluşturmak için birkaç kimyasal karıştırdı. - chemistry (noun) : kimya, madde yapısı
She is carrying out an experiment in the chemistry lab.
Kimya laboratuvarında bir deney yapıyor. - chest (noun) : göğüs, sandık
She opened the old chest to find her grandmother’s jewelry.
Eski sandığı açtı ve büyükannesinin takılarını buldu. - chicken (noun) : tavuk, piliç
She is cooking chicken in the kitchen.
Mutfakta tavuk pişiriyor. - chief (adjective)
- chief (noun) başkan, ana, baş
He was appointed chief of the department last month.
Geçen ay bölüm başkanı olarak atandı. - child (noun) : çocuk, evlat
The child is playing with his toys.
Çocuk oyuncaklarıyla oynuyor. - childhood (noun) : çocukluk
My childhood was filled with happy memories.
Çocukluğum mutlu anılarla doluydu. - chip (noun) : çatlak, patates kızartması, çip, fiş
There is a chip on the plate.
Tabakta bir çatlak var. - chocolate (noun) : çikolata
Chocolate milk is my favorite drink
Çikolatalı süt benim en sevdiğim içecektir. - choice (noun) : seçenek, çare
This restaurant is a great choice for dinner.
Bu restoran akşam yemeği için harika bir seçenek. - choir (noun) koro
Listening to the choir’s harmonious melodies was a delightful experience.
Koronun uyumlu melodilerini dinlemek keyifli bir deneyimdi. - choose (verb) : seçmek, tercih etmek
You can choose any book from the bookcase.
Kitaplıktan istediğin kitabı seçebilirsin. - chop (verb) doğramak, kesmek, parçalamak
The chef demonstrated how to chop onions properly.
Şef soğanların nasıl düzgün şekilde doğranacağını gösterdi. - chronic (adjective) kronik, sürekli
She suffers from chronic back pain, which requires regular physical therapy sessions.
Düzenli fizik tedavi seansları gerektiren kronik sırt ağrısından muzdarip. - chunk (noun) yığın, kalın parça
During the excavation, archaeologists discovered a massive chunk of ancient pottery.
Kazı sırasında arkeologlar büyük bir antik çanak çömlek parçası keşfetti. - church (noun) : kilise, mezhep
The British go to church every on Sundays.
İngilizler pazarları kiliseye giderler. - cigarette (noun) : sigara, mazot
My father decided to quit smoking cigarettes.
Babam sigarayı bırakmaya karar verdi. - cinema (noun) : sinema, film
She loves watching films at the cinema.
Sinemada film izlemeyi çok sever. - circle (noun) :
- circle (verb) : halka, daire içine almak
She drew a large circle on the paper.
Kağıda büyük bir daire çizdi. - circuit (noun) devre, dolaşım
The Formula 1 race took place on a challenging circuit in Monaco.
Formula 1 yarışı Monaco’da zorlu bir pistte gerçekleşti. - circulate (verb) dolaşmka, dağıtmak, dolaşımı olmak
Fresh air circulated through the room after they opened all the windows.
Tüm pencereler açıldıktan sonra odanın içinde temiz hava dolaşmaya başladı. - circulation (noun) dolaşım, akım
Poor blood circulation can lead to a variety of health issues, including cold extremities.
Zayıf kan dolaşımı, soğuk ekstremiteler de dahil olmak üzere çeşitli sağlık sorunlarına yol açabilir. - circumstance (noun) koşul, durum
Under no circumstances should you open the door.
Hiçbir koşulda kapıyı açmamalısınız. - cite (verb) alıntı yapmak, bahsetmek, atıfta bulunmak
The report cited data from recent studies to support its findings.
Rapor, bulgularını desteklemek için son çalışmalardaki verilerden bahsetti. - citizen (noun) vatandaş, yurttaş, hemşehri
Every citizen has the right to vote in democratic elections.
Her vatandaşın demokratik seçimlerde oy kullanma hakkı vardır. - citizenship (noun) vatandaşlık
After living in the country for several years, she applied for citizenship and was granted it.
Ülkede birkaç yıl yaşadıktan sonra vatandaşlık başvurusunda bulundu ve vatandaşlık verildi. - city (noun) : şehir, kent
They live in a small city near the coast.
Sahile yakın küçük bir şehirde yaşıyorlar. - civic (adjective) kentsel, şehirle ilgili, kent, şehirli
The mayor emphasized the importance of civic engagement, highlighting how active participation in town hall meetings and neighborhood projects can strengthen democratic values and community trust.
Belediye başkanı, halk toplantılarına ve mahalle projelerine aktif katılımın demokratik değerleri ve toplum güvenini güçlendirebileceğini vurgulayarak, vatandaşlık katılımının önemini belirtti. - civil (adjective) sivil, medeni, resmi, nazik
The civil rights movement changed history by fighting for equality and justice.
Sivil haklar hareketi eşitlik ve adalet için savaşarak tarihi değiştirdi. - civilian (adjective)
- civilian (noun) sivil, yabancı, üniformasız kimse
Civilians are often the most affected during wars, facing displacement and loss.
Siviller genellikle savaşlar sırasında en çok etkilenen, yerinden edilme ve kayıplarla karşı karşıya kalan kesimdir. - civilization (noun) medeniyet, uygarlık
Ancient civilizations like the Egyptians and Romans have greatly influenced modern society.
Mısırlılar ve Romalılar gibi eski uygarlıklar modern toplumu büyük ölçüde etkilemiştir. - claim (noun) :
- claim (verb) : iddia etmek, dava, iddia, talep
He made a claim for compensation after the accident.
Kazadan sonra tazminat talebinde bulundu. - clarify (verb) açıklığa kavuşturmak, netleştirmek
The professor clarified the complex theory during the lecture.
Profesör ders sırasında karmaşık teoriyi açıkladı. - clarity (noun) berraklık, açıklık, anlaşılırlık
The speaker’s clarity during the presentation made even complex concepts easy to understand.
Konuşmacının sunum sırasındaki netliği karmaşık kavramların bile anlaşılmasını kolaylaştırdı. - clash (noun) çarpışma, uyuşmazlık
The clash between the two rival groups escalated into a full-blown protest in the city square.
İki rakip grup arasındaki çatışma şehir meydanında tam bir protestoya dönüştü. - class (noun) : sınıf, ders
I have an English class every Monday.
Her Pazartesi İngilizce dersim var. - classic (adjective)
- classic (noun) klasik, geleneksel; klasik eser, başyapıt
She loves reading classic literature and especially novels from the 19th century.
Klasik edebiyat okumayı, özellikle de 19. yüzyıl romanlarını sever. - classical (adjective) : klasik, tipik, standart
She listens to classical music while studying.
Ders çalışırken klasik müzik dinler. - classification (noun) sınıflandırma
The scientist proposed a new classification system for categorizing marine species.
Bilim adamı, deniz türlerini sınıflandırmak için yeni bir sınıflandırma sistemi önerdi. - classify (verb) sınıflandırmak, tasnif etmek
The library system classifies books by genre and author.
Kütüphane sistemi kitapları türe ve yazara göre sınıflandırır. - classroom (noun) : sınıf, derslik
The classroom is on the second floor.
Sınıf ikinci katta. - clause (noun) : madde, cümle, hüküm
The contract includes a penalty clause for late delivery.
Sözleşme, geç teslimat için bir ceza maddesi içeriyor. - clean (adjective) :
- clean (verb) : temiz, temizlemek
She has a clean and tidy house.
Onun temiz ve düzenli bir evi var. - clear (adjective) : temiz, belirgin
His explanation was clear enough.
Açıklaması yeterince açıktı. - clear (verb) : temizlemek, temize çıkarmak, açmak
I cleared the table after dinner.
Akşam yemeğinden sonra masayı temizledim. - clearly (adverb) : açık bir biçimde, şüphesiz
The teacher interpreted the instructions clearly.
Öğretmen talimatları açık bir biçimde yorumladı. - clerk (noun) katip, tezgahtar
She works as a sales clerk in a downtown boutique.
Şehir merkezindeki bir butikte satış elemanı olarak çalışıyor. - clever (adjective) : zeki, akıllı
The foxes are known as clever animals.
Tilkiler zeki hayvanlar olarak bilinirler. - click (noun) :
- click (verb) : tıklamak, tıkırtı
Please click the link to visit our website.
Web sitemizi ziyaret etmek için lütfen linke tıklayın. - client (noun) : müvekkil, müşteri
She met with a client to discuss the terms of the agreement.
Sözleşmenin şartlarını görüşmek için bir müşteri ile buluştu. - cliff (noun) uçurum, kayalık, yar
Standing on the edge of the cliff, they admired the breathtaking sea view.
Uçurumun kenarında durup nefes kesen deniz manzarasına hayran kaldılar. - climate (noun) : iklim, hava, çevre
The climate in this country is warm.
Bu ülkedeki iklim ılımandır. - climb (verb) : tırmanmak, çıkmak
We plan to climb the mountain next weekend.
Gelecek hafta sonu dağa tırmanmayı planlıyoruz. - climb (noun) : tırmamış, tırmanmak
She enjoys long climbs in the wilderness.
Vahşi doğada uzun tırmanışlardan hoşlanır. - cling (verb) tutunmak, sarılmak
The toddler clung tightly to his mother’s leg, refusing to let go in the crowded room.
Yeni yürümeye başlayan çocuk annesinin bacağına sıkıca sarıldı ve kalabalık odada bırakmayı reddetti. - clinic (noun) klinik, muayenehane
She visited the dental clinic for her annual checkup.
Yıllık kontrolü için diş kliniğini ziyaret etti. - clinical (adjective) klinik, kliniksel
The new medication is currently undergoing clinical trials to determine its effectiveness.
Yeni ilaç şu anda etkinliğini belirlemek için klinik deneylerden geçiyor. - clip (noun) klip, kesit, kırpma
The news showed a clip of the president’s speech.
Haberlerde cumhurbaşkanının konuşmasının bir klibi gösterildi. - clock (noun) : duvar saati, saat
I need to buy a new clock for my room.
Odam için yeni bir saat almam gerek. - close (verb) : kapamak, kapatmak
She closed the book and went to bed.
Kitabı kapattı ve yatağa gitti. - close (adjective) : yakın, kapalı, sıkı
My home is close to the school.
Evim okula yakındır. - close (adverb) : yakın, kapatmak, kapalı
She stood close to the door, waiting for her friend.
Kapıya yakın durdu, arkadaşını bekliyordu. - close (noun) son, bitiş, kapanış
The story reached an unexpected close and leaft everyone in silence.
Hikaye beklenmedik bir sona ulaştı ve herkesi sessizliğe bıraktı. - closed (adjective) : kapalı
The store is closed on Sundays.
Mağaza pazarları kapalıdır. - closely (adverb) yakından, dikkatle, yakın
She watched the process closely, noting every small detail.
Süreci dikkatle izledi, her küçük ayrıntıyı not aldı. - closure (noun) kapanış, kapanma, son
The meeting ended with the closure of discussions on the company’s future strategy.
Toplantı, şirketin gelecek stratejisine ilişkin tartışmaların kapanışıyla sona erdi. - cloth (noun) : kumaş, bez, örtü
She wiped the table with a clean cloth.
Masayı temiz bir bezle sildi. - clothes (noun) : kıyafet, giysi
You need to wash your clothes today.
Bugün kıyafetlerini yıkaman gerek. - clothing (noun) : giysi, giyecek
This store sells high-quality clothing.
Bu mağaza yüksek kalitede giysi satar. - cloud (noun) : bulut, küme
This cloud looks like a sheep.
Bu bulut bir koyun gibi görünüyor - club (noun) : kulüp, dernek
He is the president of the book club.
O, kitap kulübünün başkanıdır. - clue (noun) : ipucu, fikir, işaret
The detective found a clue that led him to the criminal.
Dedektif, onu suçluya götüren bir ipucu buldu. - cluster (noun) küme, dizi, grup
A cluster of stars in the night sky formed a constellation that was visible to the naked eye.
Gece gökyüzündeki bir yıldız kümesi çıplak gözle görülebilen bir takımyıldızı oluşturdu. - coach (noun) : antrenör, otobüs
The coach made the team win the match.
Antrenör takımın maçı kazanmasını sağladı. - coach (verb) : koçluk yapmak, çalıştırmak, rehberlik etmek
She coaches a local soccer team.
O yerel bir futbol takımını çalıştırıyor. - coal (noun) : kömür
In the past, many factories used coal for power.
Geçmişte birçok fabrika enerji için kömür kullanıyordu. - coalition (noun) koalisyon, birleşme
The political parties formed a coalition to secure a majority in parliament.
Siyasi partiler parlamentoda çoğunluğu sağlamak için bir koalisyon kurdular. - coast (noun) : kıyı, sahil
They walked on the coast al night.
Tüm gece sahilde yürüdüler. - coastal (adjective) sahil, kıyı
The coastal towns are known for their stunning beaches and fresh seafood.
Kıyı kasabaları muhteşem plajları ve taze deniz ürünleriyle tanınır. - coat (noun) : mont, ceket
He buys a new coat every winter season.
Her kış sezonunda yeni bir palto alır. - cocktail (noun) kokteyl
The bartender prepared a refreshing cocktail with a mix of tropical fruits and a hint of mint.
Barmen, tropik meyveler ve biraz nane karışımıyla ferahlatıcı bir kokteyl hazırladı. - code (noun) : şifre, kanun
The teacher will give us simple a code to break.
Öğretmen kırmamız için basit bir kod verecek. - coffee (noun) : kahve
I drink a cup of coffee every morning.
Her sabah bir fincan kahve içerim. - cognitive (adjective) bilişsel, zihinsel
The study focused on the cognitive abilities of children with developmental disorders.
Çalışma, gelişim bozukluğu olan çocukların bilişsel yeteneklerine odaklanmıştır. - coin (noun) : madeni para, bozuk para
I found a rare coin while walking on the beach.
Plajda yürürken nadir bir madeni para buldum. - coincide (verb) örtüşmek, çakışmak
The company’s goals coincide with the values of sustainability and social responsibility.
Şirketin hedefleri sürdürülebilirlik ve sosyal sorumluluk değerleriyle örtüşmektedir. - coincidence (noun) tesadüf, rastlantı, çakışma
Their meeting was pure coincidence; neither had planned to be there.
Karşılaşmaları tamamen tesadüftü; İkisi de orada olmayı planlamamıştı. - cold (adjective) :
- cold (noun) : soğuk, üşüme
It’s very cold today; don’t forget your jacket.
Bugün çok soğuk; ceketini unutma. - collaborate (verb) iş birliği yapmak
The school encouraged students to collaborate on group projects to enhance teamwork skills.
Okul, takım çalışması becerilerini geliştirmek için öğrencileri grup projelerinde işbirliği yapmaya teşvik etti. - collaboration (noun) iş birliği, anlaşma
The collaboration between the two companies led to the development of an innovative product.
İki şirket arasındaki işbirliği yenilikçi bir ürünün geliştirilmesini sağladı. - collapse (noun)
- collapse (verb) çökmek, çöküş, yığılmak
He collapsed from exhaustion after the race, and unable to stand any longer.
Yarıştan sonra daha fazla ayakta duramadı ve yorgunluktan yere yığıldı. - colleague (noun) : meslektaş, iş arkadaşı
She is a very friendly colleague of mine.
O benim çok dost canlısı bir iş arkadaşımdır. - collect (verb) : toplamak, biriktirmek
We collect leaves in the fall.
Sonbaharda yaprak toplarız. - collection (noun) : koleksiyon, toplama
She has an impressive collection of antique books.
Antika kitaplardan oluşan etkileyici bir koleksiyonu var. - collective (adjective) toplu, müşterek, kolektif
Collective decision-making is often more effective in organizations with diverse perspectives.
Kolektif karar alma, farklı bakış açılarına sahip kuruluşlarda genellikle daha etkilidir. - collector (noun) koleksiyoncu, toplayıcı
As a coin collector, she has coins from over 50 countries.
Bir madeni para koleksiyoncusu olarak 50’den fazla ülkeden madeni paraları bulunmaktadır. - college (noun) : üniversite, yüksekokul, kolej
She is studying biology at the college.
Üniversitede biyoloji okuyor. - collision (noun) çarpışma, çatışma
The collision between two freight trains caused a massive delay in deliveries.
İki yük treninin çarpışması teslimatlarda büyük bir gecikmeye neden oldu. - colonial (adjective) sömürge, sömürgeci, sömürgeye ait
The city’s architecture reflects its colonial history, with buildings dating back to the 18th century.
Şehrin mimarisi, 18. yüzyıldan kalma binalarıyla sömürge geçmişini yansıtmaktadır. - colony (noun) koloni, sömürge
Australia was once a British colony before gaining independence.
Avustralya, bağımsızlığını kazanmadan önce bir zamanlar İngiliz kolonisiydi. - colour (noun) : renk
The walls are all in dark colours.
Duvarların hepsi koyu renktedir. - coloured (adjective) : renkli, siyahi
The artist painted the room in bright coloured patterns.
Sanatçı, odayı parlak renkli desenlerle boyadı. - colourful (adjective) renkli, rengârenk, cıvıl cıvıl
The artist’s studio was filled with colourful paintings that brightened the room.
Sanatçının stüdyosu, odayı aydınlatan rengarenk resimlerle doluydu. - column (noun) : sütun, köşe yazısı
There is a big column in the room.
Odada büyük bir sütun var. - columnist (noun) köşe yazarı
She has been a political columnist for the newspaper for over a decade, known for her sharp insights.
On yılı aşkın bir süredir gazetede siyasi köşe yazarlığı yapıyor ve keskin görüşleriyle tanınıyor. - combat (noun)
- combat (verb) savaş, savaşmak, mücadele etmek
New policies were introduced to combat the rising rates of unemployment in the country.
Ülkede artan işsizlik oranlarıyla mücadele etmek için yeni politikalar uygulamaya konuldu. - combination (noun) birleşim, kombinasyon, karışım
The lock requires a specific combination to open.
Kilit, açmak için belirli bir kombinasyon gerektirir. - combine (verb) : birleştirmek, birleşmek
If we combine our skills, we can finish the project faster.
Becerilerimizi birleştirirsek projeyi daha hızlı tamamlayabiliriz. - come (verb) : gelmek, ulaşmak
Please come to my house tomorrow.
Lütfen yarın evime gel. - comedy (noun) : komedi, güldürü
We love watching comedy movies.
Komedi filmleri seyretmeyi severiz. - comfort (noun)
- comfort (verb) teselli, teselli etmek
She comforted her friend last night after the bad news.
Arkadaşını, dün gece kötü haberden sonra teselli etti. - comfortable (adjective) : rahat, rahatlatıcı, müreffeh
This sofa is very comfortable.
Bu koltuk oldukça rahat. - comic (adjective)
- comic (noun) komik, çizgi roman, gülünç
She enjoys reading Japanese comic books in her free time.
Boş zamanlarında Japon çizgi romanlarını okumaktan hoşlanıyor. - command (noun)
- command (verb) emir, emretmek, komuta
The general gave a command to attack, signaling the start of the operation.
General harekatın başlangıcını işaret eden saldırı emri verdi. - commander (noun) komutan, kumandan, amir
She was promoted to the rank of commander after years of dedicated service.
Yıllar süren özverili hizmetin ardından komutan rütbesine terfi etti. - commence (verb) başlamak, başlatmak, dava açmak
The conference will commence promptly at 9 a.m. in the main auditorium.
Konferans ana oditoryumda saat 9’da başlayacaktır. - comment (noun) : yorum, açıklama
I agree with your comment about the movie.
Film hakkındaki yorumuna katılıyorum. - comment (verb) : yorumlamak
She commented on the new policy during the meeting.
Toplantı sırasında yeni politika hakkında yorum yaptı. - commentary (noun) yorum, anlatım, açıklama
The documentary provided a powerful commentary on social inequality in modern society.
Belgesel, modern toplumdaki sosyal eşitsizlik üzerine güçlü bir yorum getirdi. - commentator (noun) yorumcu, eleştirmen, spiker
The sports commentator gave an enthusiastic play-by-play during the final match.
Spor yorumcusu final maçı sırasında coşkulu bir play-by-play sundu. - commerce (noun) ticaret, iş
E-commerce has transformed the way people buy and sell goods worldwide.
E-ticaret, insanların dünya çapında mal alma ve satma yöntemlerini değiştirdi. - commercial (adjective) :
- commercial (noun) : ticari, reklam
The commercial for the new product was shown on TV.
Yeni ürün için reklam TV’de gösterildi. - commission (noun)
- commission (verb) komisyon, görevlendirmek
He earned a commission for every sale he made.
Yaptığı her satış için komisyon kazandı. - commissioner (noun) delege, komiser, komisyon üyesi, vekik
The police commissioner announced a new initiative to reduce crime rates in urban areas.
Polis komiseri kentsel alanlardaki suç oranlarını azaltmaya yönelik yeni bir girişimi duyurdu. - commit (verb) : suç işlemek, adamak
She decided to commit a crime.
Suç işlemeye karar verdi. - commitment (noun) taahhüt, bağlılık
Her commitment to her job is admirable, as she works every day.
İşine olan bağlılığı takdire şayan her gün kendini işe veriyor. - committee (noun) komite, heyet
The committee’s final decision was unanimous and without any disagreement.
Komitenin nihai kararı kararı oy birliğiyle alındı ve hiçbir anlaşmazlık olmadan alındı. - commodity (noun) ürün, mal, emtiya, meta
Clean water is becoming an increasingly scarce commodity in many parts of the world.
Temiz su dünyanın pek çok yerinde giderek daha az bulunan bir meta haline geliyor. - common (adjective) : yaygın, ortak
They have a common interest in music.
Müzik konusunda ortak ilgi alanları var. - commonly (adverb) yaygın olarak, genellikle
The phrase is commonly misunderstood by many people.
Bu ifade birçok kişi tarafından genellikle yanlış anlaşılır. - communicate (verb) : iletişim kurmak, haberleşmek, bulaştırmak (hastalığı)
The police use radios to communicate with each other.
Polisler iletişim kurmak için telsiz kullanırlar. - communication (noun) : iletişim, haberleşme
Effective communication is essential for good teamwork.
Etkili iletişim, iyi bir takım çalışması için çok önemlidir. - communist (adjective) komünist
The book explores life under a communist regime and its impact on individual freedoms.
Kitap, komünist bir rejim altında yaşamı ve bunun bireysel özgürlükler üzerindeki etkisini inceliyor. - community (noun) : topluluk, camia, cemaat, toplum
He is an active member of the community.
O, topluluğun aktif bir üyesidir. - companion (noun) arkadaş, yoldaş, rehber, refakatçi
A loyal dog is often described as the perfect companion for someone living alone.
Sadık bir köpek genellikle yalnız yaşayan biri için mükemmel bir arkadaş olarak tanımlanır. - company (noun) : şirket, firma
She works for a software company.
Bir yazılım şirketinde çalışıyor. - comparable (adjective) karşılaştırılabilir, benzer
The two candidates’ qualifications are comparable, making the hiring decision very challenging.
İki adayın niteliklerinin benzer olması işe alım kararını çok zorlaştırıyor. - comparative (adjective) karşılaştırmalı, kıyaslamalı, orantılı
The study provided a comparative analysis of urban and rural living standards.
Çalışma kentsel ve kırsal yaşam standartlarının karşılaştırmalı bir analizini sağlamıştır. - compare (verb) : karşılaştırmak, kıyaslamak
Let’s compare our answers to see if they’re correct.
Cevaplarımızı karşılaştıralım, doğru olup olmadığını görelim. - comparison (noun) : kıyas, karşılaştırma
In comparison to last year, sales have increased.
Geçen yıla kıyasla satışlar arttı. - compassion (noun) merhamet, şevkat
Compassion for animals motivated her to start a shelter for stray cats and dogs.
Hayvanlara duyduğu şefkat, onu başıboş kedi ve köpekler için bir barınak kurmaya itmiştir. - compel (verb) zorlamak, mecbur bırakmak
The urgent need to address the crisis compelled the government to take immediate action.
Krizi ele almak için duyulan acil ihtiyaç, hükümeti derhal harekete geçmeye zorladı. - compelling (adjective) zorlayıcı,zorlu, etkileyici
Her storytelling skills are so compelling that it’s impossible not to be drawn into the narrative.
Hikaye anlatma becerileri o kadar etkileyici ki, anlatının içine çekilmemek imkansız. - compensate (verb) tazmin etmek, telafi etmek, karşılamak
The insurance company will compensate homeowners for damages caused by the storm.
Sigorta şirketi, ev sahiplerinin fırtınadan kaynaklanan zararlarını tazmin edecek. - compensation (noun) tazminat, telafi, bedel
The employee received substantial compensation after being unfairly dismissed from his position.
Çalışan, haksız yere işten çıkarıldıktan sonra önemli bir tazminat aldı. - compete (verb) : yarışmak, rekabet etmek
They will compete against each other.
Birbirlerine karşı yarışacaklar. - competence (noun) yetki, yeterlilik, yetkinlik
The surgeon’s competence reassured the patient that they were in safe hands.
Cerrahın yetkinliği hastaya emin ellerde olduğu konusunda güven verdi. - competent (adjective) yetkili, yetenekli, usta
A competent teacher not only imparts knowledge but also inspires students to achieve their best.
Yetkin bir öğretmen sadece bilgi aktarmakla kalmaz, aynı zamanda öğrencilerine ellerinden gelenin en iyisini yapmaları için ilham verir. - competition (noun) : yarışma, rekabet
The competition was tough.
Yarışma zordu. - competitive (adjective) : rekabetçi, çekişmeli
She is very competitive and always strives to be the best.
O çok rekabetçidir ve her zaman en iyi olmaya çalışır. - competitor (noun) : yarışmacı, rakip
Our biggest competitor has just launched a new product.
En büyük rakibimiz yeni bir ürün piyasaya sürdü. - compile (verb) derlemek, sıralamak
She was asked to compile a list of all the books she had read over the past year.
Kendisinden geçtiğimiz yıl boyunca okuduğu tüm kitapların bir listesini derlemesi istendi. - complain (verb) : şikayet etmek, yakınmak
He always complains about the current situation.
O mevcut durum hakkında her zaman şikayet eder. - complaint (noun) : şikayet, rahatsızlık
The customer filed a complaint about the poor service.
Müşteri, kötü hizmet hakkında şikayet dilekçesi verdi. - complement (verb) tamamlamak
The red wine perfectly complemented the rich flavors of the steak.
Kırmızı şarap, bifteğin zengin lezzetlerini mükemmel bir şekilde tamamlıyordu. - complete (adjective) :
- complete (verb) : tam, tamamlamak
The puzzle is complete; we finished it together.
Bulmaca tamamlandı; birlikte bitirdik. - completely (adverb) : tamamen, tümüyle
He was completely confused after hearing the news.
Haberleri duyduktan sonra kafası tamamen karıştı. - completion (noun) tamamlama, bitirme
The project faced several delays, pushing its completion date further.
Proje birkaç gecikmeyle karşı karşıya kaldı ve bu da tamamlanma tarihini daha da ileri götürdü. - complex (adjective) : karmaşık, kompleks
The problem is more complex than we initially thought.
Sorun, ilk başta düşündüğümüzden daha karmaşıktır. - complex (noun) kompleks, karmaşık
The actual problem is far more complex than it initially seems.
Asıl sorun, ilk bakışta göründüğünden çok daha karmaşık. - complexity (noun) zorluk, güçlük
Understanding the brain’s complexity remains one of the greatest challenges in neuroscience.
Beynin karmaşıklığını anlamak nörobilimin en büyük zorluklarından biri olmaya devam ediyor. - compliance (noun) uygunluk, uyum
Compliance with the new tax laws is mandatory for all businesses operating in the country.
Yeni vergi yasalarına uyum, ülkede faaliyet gösteren tüm işletmeler için zorunludur. - complicated (adjective) karmaşık, kompleks
His relationship with his parents is complicated.
Ebeveynleriyle olan ilişkisi karmaşık. - complication (noun) zorluk, karmaşa
The surgery was successful, but a minor complication delayed the patient’s recovery.
Ameliyat başarılı geçti, ancak küçük bir zorluk hastanın iyileşmesini geciktirdi. - comply (verb) boyun eğmek, razı olmak, uymak
All employees are required to comply with the company’s code of conduct.
Tüm çalışanların şirketin davranış kurallarına uyması gerekmektedir. - component (noun) bileşen, parça
The device consists of multiple components, and each plays a specific role.
Cihaz, her birinin belirli bir rol oynadığı birden fazla bileşenden oluşur. - compose (verb) bestelemek, oluşturmak, yazmak
She plans to compose a new symphony for the upcoming concert.
Yaklaşan konser için yeni bir senfoni bestelemeyi planlıyor. - composer (noun) besteci, kompozitör
Mozart is a renowned composer known for his classical masterpieces.
Mozart, klasik başyapıtlarıyla tanınan ünlü bir bestecidir. - composition (noun) kompozisyon, beste, yapı, düzen
The teacher assigned a composition on the topic of “The Importance of Family.”
Öğretmen “Ailenin Önemi” konulu bir kompozisyon ödevi verdi. - compound (noun) bileşik, yerleşke
Water is a chemical compound consisting of hydrogen and oxygen.
Su, hidrojen ve oksijenden oluşan kimyasal bir bileşiktir. - comprehensive (adjective) kapsamlı, etraflı
They conducted a comprehensive study on climate change impacts.
İklim değişikliğinin etkileri konusunda kapsamlı bir çalışma yürüttüler. - comprise (verb) içermek, kapsamak
The committee comprises ten members from different departments.
Komite farklı bölümlerden on üyeden oluşur. - compromise (noun)
- compromise (verb) taviz, anlaşmak, uzlaşmak
They compromised on the budget to ensure the project could move forward.
Projenin ilerleyebilmesini sağlamak için bütçe konusunda uzlaşmaya vardılar. - compulsory (adjective) zorunlu, mecburi
Education is compulsory for children up to the age of 16.
16 yaşına kadar çocuklar için eğitim zorunludur. - compute (verb) hesaplamak, tahmin yürütmek
The program is designed to compute the shortest route between two locations.
Program iki konum arasındaki en kısa rotayı hesaplamak üzere tasarlanmıştır. - computer (noun) : bilgisayar
I use my computer to study English.
İngilizce çalışmak için bilgisayarımı kullanırım. - conceal (verb) gizlemek, saklamak
He tried to conceal his nervousness during the interview, but his trembling hands gave him away.
Görüşme sırasında gerginliğini gizlemeye çalıştı, ancak titreyen elleri onu ele verdi. - concede (verb) kabullenmek, kabul etmek
After a long debate, he conceded that her argument was valid.
Uzun bir tartışmadan sonra, kadının argümanının geçerli olduğunu kabul etti. - conceive (verb) düşünmek tasarlamak, hamile kalmak
She conceived a brilliant plan to reduce costs without compromising quality.
Kaliteden ödün vermeden maliyetleri düşürmek için parlak bir plan tasarladı. - concentrate (verb) : yoğunlaşmak, konsatre olmak
Please concentrate on your work and avoid distractions.
Lütfen işine odaklan ve dikkatini dağıtacak şeylerden kaçın. - concentration (noun) konsantrasyon, yoğunluk
Meditation helps significantly improve concentration levels.
Meditasyon, konsantrasyonu seviyelerini artırmaya önemli ölçüde yardımcı olur. - concept (noun) kavram, düşünce
The basic concept is quite difficult for beginners to easily grasp.
Bu temel kavram, yeni başlayanlar için kolayca kavraması oldukça zordur. - conception (noun) kavrama, anlayış, gebe kalma
The book challenges traditional conceptions of beauty and identity.
Kitap, geleneksel güzellik ve kimlik anlayışlarına meydan okuyor. - concern (noun)
- concern (verb) endişe, endişeli, ilgilendirmek
This matter concerns everyone in the community.
Bu konu, topluluktaki herkesi ilgilendirir. - concerned (adjective) endişeli, ilgili
The manager is concerned with meeting the deadline.
Yönetici, son teslim tarihini karşılamakla ilgileniyor. - concert (noun) : konser
The concert starts at 7 PM.
Konser saat 7’de başlıyor. - concession (noun) imtiyaz, taviz, izin
Offering student discounts is a concession many businesses make to attract younger customers.
Öğrenci indirimleri sunmak, birçok işletmenin genç müşterileri çekmek için verdiği bir tavizdir. - conclude (verb) : sonuçlandırmak, sona ermek
The meeting will conclude at 5 p.m.
Toplantı saat 5’te sona erecek. - conclusion (noun) : sonuç, karar
In conclusion, we can say that the project was a success.
Sonuç olarak, projenin başarılı olduğunu söyleyebiliriz. - concrete (adjective)
- concrete (noun) somut, elle tutulur, beton
They provided concrete evidence to support their claims.
İddialarını destekleyecek somut deliller sundular. - condemn (verb) kınamak, mahkum etmek, suçlamak
The international community condemned the attack as a violation of human rights.
Uluslararası toplum saldırıyı insan hakları ihlali olarak kınadı. - condition (noun) : durum, hal, koşul
This computer is in good condition.
Bu bilgisayar iyi durumda. - conduct (noun)
- conduct (verb) düzenlemek, davranış yapmak, yönetmek
His overall conduct at the important meeting was highly professional.
Önemli toplantıdaki genel davranışı son derece profesyoneldi. - confer (verb) bahşetmek, vermek
The university will confer honorary degrees to distinguished alumni during the ceremony.
Üniversite, tören sırasında seçkin mezunlara fahri doktora unvanı verecek. - conference (noun) : konferans, toplantı
The conference will be held in a hotel.
Konferans bir otelde yapılacak. - confess (verb) itiraf etmek, kabul etmek, günah çıkarmak
He confessed to the crime after a lengthy interrogation.
Uzun bir sorgulamanın ardından suçunu itiraf etti. - confession (noun) itiraf, söyleme
Her heartfelt confession brought relief after years of keeping the secret.
İçten itirafı, yıllarca sır sakladıktan sonra rahatlama getirdi. - confidence (noun) güven, itimat, özgüven
She spoke with great confidence during the presentation.
Sunum sırasında büyük bir güvenle konuştu. - confident (adjective) : kendinden emin, emin
She is confident that she will pass the exam.
Sınavı geçeceğinden emin. - configuration (noun) yapı, şekillenme, yapılandırma
The engineers tested various configurations to improve the machine’s efficiency.
Mühendisler makinenin verimliliğini artırmak için çeşitli konfigürasyonları test etti. - confine (verb) kapatmak, sınırlandırmak, hapsetmek
The patient was confined to their bed for weeks following the surgery.
Hasta ameliyattan sonra haftalarca yatağa hapsolmuştur. - confirm (verb) : doğrulamak, onaylamak
Can you confirm your attendance at the meeting tomorrow?
Yarındaki toplantıya katılımınızı onaylayabilir misiniz? - confirmation (noun) onay, teyit, doğrulama
He is awaiting confirmation of his flight details before making further travel plans.
Daha fazla seyahat planı yapmadan önce uçuş detaylarının onaylanmasını bekliyor. - conflict (noun)
- conflict (verb) çatışma, çelişmek, karşıt olmak
The conflict between the two countries lasted for years.
İki ülke arasındaki çatışma yıllarca sürdü. - confront (verb) karşı koymak, yüz yüze gelmek, yüzleşmek
The teacher confronted the student about his disruptive behavior in class.
Öğretmen, sınıftaki rahatsız edici davranışları nedeniyle öğrenciyle yüzleşti. - confrontation (noun) yüzleşme, karşılaşma, çatışma
The heated confrontation between the two leaders ended without a resolution.
İki lider arasındaki hararetli çatışma bir çözüm bulunamadan sona erdi. - confuse (verb) : kafası karışmak
The directions on the map confused me.
Haritadaki yönergeler beni şaşırttı. - confused (adjective) : kafası karışmış
She felt confused by the complicated instructions.
Karmaşık talimatlar nedeniyle kafası karışık hissetti. - confusing (adjective) kafa karıştırıcı, anlaşılması zor
The overall layout of the website is very confusing to navigate.
Web sitesinin genel düzeni gezinmek için oldukça kafa karıştırıcı. - confusion (noun) karışıklık, kafa karışıklığı
The instructions were unclear, leading to confusion among the participants.
Talimatların net olmaması katılımcılar arasında kafa karışıklığına yol açtı. - congratulate (verb) tebrik etmek, kutlamak
Her colleagues gathered to congratulate her on her well-deserved promotion.
Meslektaşları, hak ettiği terfiden dolayı onu tebrik etmek için toplandı. - congregation (noun) topluluk, cemaat, toplantı
The congregation gathered in the church to celebrate the annual festival.
Cemaat yıllık festivali kutlamak için kilisede toplandı. - congressional (adjective) kongresel, kongre, kongre üyesi, kongreye ait
The congressional committee met to discuss the proposed changes to healthcare laws.
Kongre komitesi sağlık yasalarında önerilen değişiklikleri görüşmek üzere toplandı. - connect (verb) : bağlanmak, bağ kurmak
I can’t connect to the internet right now.
Şu anda internete bağlanamıyorum. - connected (adjective) : bağlı, ilgili
The computer is connected to the charger.
Bilgisayar şarj cihazına bağlı - connection (noun) : bağlantı, ilişki
There was a poor connection during the video call.
Video görüşmesi sırasında bağlantı zayıftı. - conquer (verb) fethetmek, yenmek, zafer kazanmak
The Roman Empire sought to conquer vast territories across Europe and Asia.
Roma İmparatorluğu, Avrupa ve Asya’da geniş toprakları fethetmeye çalışıyordu. - conscience (noun) vicdan, duyunç, vicdan yapma
She decided to return the lost wallet because her conscience wouldn’t allow her to keep it.
Kaybettiği cüzdanı iade etmeye karar verdi çünkü vicdanı onu saklamasına izin vermiyordu. - conscious (adjective) bilinci açık, bilinçli, farkında
He became fully conscious after the difficult operation.
Zor geçen ameliyattan sonra tamamen bilinci yerine geldi. - consciousness (noun) bilinç, farkındalık, anlayış
He regained consciousness shortly after the doctors completed the surgery.
Doktorlar ameliyatı tamamladıktan kısa bir süre sonra bilinci yerine geldi. - consecutive (adjective) peş peşe, ard arda, üst üste
It rained for seven consecutive days, causing widespread flooding in the region.
Yedi gün üst üste yağan yağmur bölgede geniş çaplı sel baskınlarına neden oldu. - consensus (noun) fikir birliği, mütabakat, oy birliği
The committee reached a consensus on the need for stricter safety regulations.
Komite daha sıkı güvenlik düzenlemelerine ihtiyaç duyulduğu konusunda fikir birliğine vardı. - consent (noun)
- consent (verb) izin, rıza, razı olmak, onay, onaylamak
The doctor cannot perform the surgery without the patient’s written consent.
Doktor, hastanın yazılı onayı olmadan ameliyatı gerçekleştiremez. - consequence (noun) : sonuç, netice, önem
If you skip your homework, the consequence will be detention.
Ödevini atlatırsan, sonucunda ceza alırsın. - consequently (adverb) dolayısıyla, sonuç olarak
The company didn’t meet its sales targets; consequently, several projects were postponed.
Şirket satış hedeflerine ulaşamadı; sonuç olarak, birkaç proje ertelendi. - conservation (noun) koruma, muhafaza
The organization focuses on the conservation of historic buildings.
Organizasyon tarihi binaların korunmasına odaklanıyor. - conservative (adjective)
- conservative (noun) muhafazakar, tutucu; muhafazakâr kişi
His views on politics are quite conservative, and align with traditional values.
Onun siyasetle ilgili görüşleri oldukça muhafazakar ve geleneksel değerlere uygun. - conserve (verb) korumak, muhafaza etmek, tasarruf etmek
The government launched a campaign to conserve energy during the winter months.
Hükümet kış aylarında enerji tasarruf etmek için bir kampanya başlattı. - consider (verb) : dikkate almak, durumu değerlendirmek
I am going to consider your offer.
Teklifini dikkate alacağım. - considerable (adjective) önemli, hatırı sayılır, dikkate değer
There was a considerable increase in sales after the new marketing campaign.
Yeni pazarlama kampanyasının ardından satışlarda kayda değer bir artış yaşandı. - considerably (adverb) önemli ölçüde, oldukça
Her English has improved considerably since she moved to London.
Londra’ya taşındığından beri İngilizcesi önemli ölçüde gelişti. - consideration (noun) değerlendirme, anlayış
Please take my proposal into consideration, for I will not ask it again.
Lütfen teklifimi göz önünde bulundurun çünkü tekrar sormayacağım. - consist (verb) : -den meydana gelmek, oluşmak
The dish consists of rice, vegetables, and chicken.
Yemek, pirinç, sebzeler ve tavuktan meydana geliyor. - consistency (noun) tutarlılık, sabitlik, uygunluk
Consistency in study habits is key to achieving long-term academic success.
Çalışma alışkanlıklarında tutarlılık, uzun vadeli akademik başarı elde etmenin anahtarıdır. - consistent (adjective) tutarlı, istikrarlı
A consistent and structured routine is important for young children.
Tutarlı ve düzenli bir rutin, küçük çocuklar için önemlidir. - consistently (adverb) sürekli olarak, tutarlı bir şekilde
She has performed consistently well throughout her career.
Kariyeri boyunca istikrarlı bir şekilde iyi performans gösterdi. - consolidate (verb) sağlamlaştırmak, pekiştirmek
The company decided to consolidate its operations by merging its smaller branches.
Şirket, küçük şubelerini birleştirerek faaliyetlerini sağlamlaştırmaya karar verdi. - conspiracy (noun) komplo, gizli anlaşma
The police uncovered a conspiracy to commit fraud within the company.
Polis, şirket içinde dolandırıcılık yapmaya yönelik bir komployu ortaya çıkardı. - constant (adjective) sürekli, değişmeyen, devamlı
The machine makes an annoying and constant noise.
Makine, sürekli olarak sabit ve rahatsız edicibir ses çıkarıyor. - constantly (adverb) sürekli olarak, devamlı
She checks her phone constantly as if she was expecting something.
O, sanki bir şey bekliyormuş gibi, telefonunu sürekli kontrol ediyor. - constituency (noun) seçim bölgesi, seçmenler, destekçi kitlesi
The politician visited his constituency to address the concerns of local residents.
Siyasetçi, yerel sakinlerin endişelerini gidermek üzere seçim bölgesini ziyaret etti. - constitute (verb) oluşturmak, teşkil etmek, anlamına gelmek
The five individuals constitute the entire team responsible for the project.
Bu beş kişi projeden sorumlu ekibin tamamını oluşturmaktadır. - constitution (noun) anayasa, kuruluş, bünye, yapı
The constitution guarantees freedom of speech and equal rights for all citizens.
Anayasa, tüm vatandaşlar için ifade özgürlüğünü ve eşit hakları güvence altına almaktadır. - constitutional (adjective) anayasal, bünyesel, yapısal
Constitutional amendments require approval from a significant majority in parliament.
Anayasal değişiklikler için parlamentoda önemli bir çoğunluğun onayı gerekmektedir. - constraint (noun) engellemek, kısıtlamak
Budgetary constraints limited their ability to expand operations.
Bütçe kısıtlamaları operasyonları genişletme kabiliyetlerini sınırlıyordu. - construct (verb) inşa etmek, oluşturmak
They constructed a new bridge over the river for people to cross.
İnsanların geçişi için, nehir üzerine yeni bir köprü inşa ettiler. - construction (noun) inşaat, yapı
The construction workers were on strike after they heard about their salary.
Maaşlarını duyduktan sonra, inşaat işçileri grevdeydi. - consult (verb) danışmak, başvurmak
Before making a decision, it’s wise to consult with a financial advisor.
Bir karar vermeden önce bir mali müşavirle görüşmek akıllıca olacaktır. - consultant (noun) danışman, müşavir
The company hired a marketing consultant to improve its brand image.
Şirket, marka imajını geliştirmek için bir pazarlama danışmanı tuttu. - consultation (noun) danışma, müzakere
The decision was made after extensive consultation with experts in the field.
Karar, alandaki uzmanlarla yapılan kapsamlı müzakereden sonra alındı. - consume (verb) : tüketmek, harcamak, sarfetmek
We consume a lot of energy in our daily lives.
Günlük hayatımızda çok enerji tüketiyoruz. - consumer (noun) : tüketici, alıcı
The consumer is always looking for the best deals.
Tüketici her zaman en iyi fırsatları arar. - consumption (noun) tüketim, harcama
The government’s report highlighted an increase in alcohol consumption among adults.
Hükümetin raporu yetişkinler arasında alkol tüketiminde bir artışa dikkat çekti. - contact (noun) :
- contact (verb) : temas, irtibat kurmak, iletişime geçmek
Please contact me if you need more information.
Daha fazla bilgiye ihtiyacınız olursa benimle iletişime geçin. - contain (verb) : içermek, kapsamak
This book contains a lot of useful information.
Bu kitap çok fazla yararlı bilgi içerir. - container (noun) : konteynır, kap
The container was filled with fresh fruits.
Konteyner taze meyvelerle doldurulmuştu. - contemplate (verb) tasarlamak, düşünmek, kafa yormak
She spent hours contemplating the difficult decision before finally making a choice.
Sonunda bir seçim yapmadan önce bu zor karar üzerinde saatlerce düşündü. - contemporary (adjective) çağdaş, modern
Contemporary music appeals to younger audiences.
Çağdaş müzik, genç izleyicilere hitap ediyor. - contempt (noun) hürmetsizlik, nefret, küçümseme, itaatsizlik
The defendant faced charges of contempt of court for his disruptive actions during the trial.
Sanık, duruşma sırasındaki rahatsız edici eylemleri nedeniyle mahkemeye itaatsizlik suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. - contend (verb) savaşmak, rekabet etmek, iddia etmek, ileri sürmek
The athletes had to contend with extreme weather conditions during the marathon.
Sporcular maraton sırasında aşırı hava koşullarıyla mücadele etmek zorunda kaldı. - contender (noun) rakip, yarışmacı
She emerged as a strong contender for the position of CEO.
CEO pozisyonu için güçlü bir rakip olarak ortaya çıktı. - content (noun) : içerik, kapsam, içindekiler
The content of the book was very interesting.
Kitabın içeriği çok ilginçti. - content (adjective) memnun, hoşnut
She was content with her simple lifestyle, finding joy in small things.
Basit yaşam tarzından memnundu ve küçük şeylerden keyif alıyordu. - contention (noun) iddia, tartışma
The main point of contention in the debate was the allocation of resources.
Tartışmanın ana konusu kaynakların tahsisi idi. - contest (noun)
- contest (verb) yarışma, müsabaka; yarışmak, çekişmek
The contest will be held next Saturday, giving participants a week to prepare.
Yarışma gelecek Cumartesi yapılacak, katılımcılara bir hafta hazırlık imkanı sunacak. - context (noun) : bağlam, içerik
The historical context of the event is really important.
Bu olayın tarihi bağlamı çok önemlidir. - continent (noun) : kıta, anakara
Asia is the largest continent in the world.
Asya dünyadaki en büyük kıtadır. - continually (adverb) sürekli olarak, sürekli
She continually strives to improve her skills and advance in her career.
Sürekli olarak becerilerini geliştirmek ve kariyerinde ilerlemek için çabalıyor. - continue (verb) : devam etmek, sürdürmek
Please continue with your work.
Lütfen işinize devam edin. - continuous (adjective) : sürekli, devam eden
He made continuous progress in her studies throughout the year.
Yıl boyunca derslerinde sürekli bir ilerleme kaydetti. - contract (noun)
- contract (verb) sözleşme, sözleşme yapmak, kasılmak
She signed a contract for the new job, agreeing to the terms and conditions.
Yeni işi için, şartları ve koşulları kabul ederek bir sözleşme imzaladı. - contractor (noun) müteahhit, üstenici
The building contractor was responsible for overseeing the construction of the new library.
İnşaat müteahhidi yeni kütüphanenin inşasını denetlemekten sorumluydu. - contradiction (noun) çelişki, itiraz, aykırılık
The apparent contradiction between the two reports raised doubts about their reliability.
İki rapor arasındaki bariz çelişki, güvenilirlikleri konusunda şüphe uyandırdı. - contrary (adjective)
- contrary (noun) aksi, karşıt, zıt
Despite the rumors, he insisted on the contrary, claiming he had no involvement.
Dedikodulara rağmen, aksi yönde ısrar ederek hiçbir dahli olmadığını iddia etti. - contrast (noun) :
- contrast (verb) : zıtlık, çelişmek, tezat oluşturmak
The bright colors of the painting contrast with its dark theme.
Tablonun parlak renkleri karanlık temasıyla tezat oluşturuyor. - contribute (verb) katkıda bulunmak, yardımda bulunmak
Many people contributed to the charity event.
Birçok kişi yardım etkinliğine katkıda bulundu. - contribution (noun) katkı, bağış, katkı sağlama
Her contribution to the discussion was very valuable.
Tartışmaya yaptığı katkı çok değerliydi. - contributor (noun) bağışçı, katkıda bulunan kimse, katılımcı
Donations from contributors helped fund the organization’s charitable initiatives.
Katkıda bulunanların bağışları kuruluşun hayırsever girişimlerinin finanse edilmesine yardımcı oldu. - control (noun) :
- control (verb) : kontrol etmek, kontrol, denetim
A remote must be used to control the TV.
Televizyonu kontrol etmek için bir kumanda kullanılmalı. - controversial (adjective) tartışmalı, çekişmeli
The new policy on immigration has been highly controversial.
Göçle ilgili yeni politika oldukça tartışmalı. - controversy (noun) tartışma, ihtilaf
There is ongoing controversy regarding the effects of the proposed law.
Önerilen yasanın etkilerine ilişkin tartışmalar devam etmektedir. - convenience (noun) kolaylık, uygunluk, elverişlilik
For your convenience, we have extended our customer service hours.
Size kolaylık sağlamak için müşteri hizmetleri saatlerimizi uzattık. - convenient (adjective) : müsait, uygun, elverişli
This hotel is convenient because it is near the airport.
Bu otel, havaalanına yakın olduğu için uygun. - convention (noun) kongre, gelenek, sözleşme
The convention on climate change resulted in new international agreements.
İklim değişikliği sözleşmesi yeni uluslararası anlaşmaların ortaya çıkmasını sağladı. - conventional (adjective) geleneksel, basmakalıp
She prefers conventional medicine over alternative treatments.
Alternatif tedaviler yerine geleneksel tıbbı tercih ediyor. - conversation (noun) : konuşma, sohbet
He enjoys having conversations with his friends.
Arkadaşlarıyla sohbet etmekten hoşlanır. - conversion (noun) dönüşüm, dönüştürme
The conversion of sunlight into energy is a key process in solar panels.
Güneş ışığının enerjiye dönüştürülmesi güneş panellerinde kilit bir süreçtir. - convert (verb) dönüştürmek, din değiştirmek
They converted the old factory into a museum.
Eski fabrikayı müzeye dönüştürdüler. - convey (verb) iletmek, taşımak, nakletmek
The novel effectively conveys the emotions of its characters.
Roman, karakterlerinin duygularını etkili bir şekilde aktarıyor. - convict (verb) mahkum etmek, suçlu bulmak, hüküm giydirmek
The court convicted him of theft and sentenced him to five years in prison.
Mahkeme onu hırsızlıktan suçlu bulmuş ve beş yıl hapis cezasına çarptırmıştır. - conviction (noun) mahkumiyet, sabıka, iknaa, kanaat
His criminal conviction made it difficult for him to find employment.
Cezai mahkumiyeti iş bulmasını zorlaştırdı. - convince (verb) : ikna etmek, inandırmak
She tried to convince her parents to let her study abroad.
Yurt dışında eğitim almasına izin vermesi için ailesini ikna etmeye çalıştı. - convinced (adjective) ikna olmuş, emin
She seemed convinced of her decision explaining it to everyone around her.
O, kararından emin görünüyordu, herkesin etrafında açıklıyordu. - convincing (adjective) ikna edici, inandırıcı
The lawyer presented convincing evidence to support his client’s innocence.
Avukat, müvekkilinin masumiyetini destekleyecek ikna edici deliller sundu. - cook (verb) : pişirmek, yemek yapmak
Can you cook this dish for me?
Bu yemeği benim için pişirebilir misin? - cook (noun) : yemek pişirmek, aşçı
He is an excellent cook.
O harika bir aşçıdır. - cooker (noun) : ocak, tencere
I need to buy a new cooker.
Yeni bir ocak almam gerekiyor. - cooking (noun) : yemek pişirme, aşçılık
Cooking is her favorite hobby.
Yemek pişirme onun en sevdiği hobisidir. - cool (adjective) : serin, havalı
This is a cool place to hang out with friends.
Arkadaşlarla takılmak için havalı bir yer. - cool (verb) : soğutmak, serin
The weather is cool enough for a light jacket today.
Hava bugün ince bir ceket için yeterince serin. - cool (adjective) :
- cooperate (verb) iş birliği yapmak, el ele vermek, yardımlaşmak
The rescue teams cooperated effectively to save the stranded hikers.
Kurtarma ekipleri mahsur kalan yürüyüşçüleri kurtarmak için etkili bir işbirliği yaptı. - cooperative (adjective) koperatif, ortak, yardımsever
The cooperative effort of the students resulted in a successful school play.
Öğrencilerin yardımsever çabaları başarılı bir okul oyunu ile sonuçlandı. - coordinate (verb) koordine etmek, iş birliği yapmak
She was assigned to coordinate the logistics for the company’s annual conference.
Şirketin yıllık konferansının lojistiğini koordine etmekle görevlendirildi. - coordination (noun) koordinasyon, düzen, uyumlu çalışma
Coordination between departments is crucial for the success of large projects.
Departmanlar arasındaki koordinasyon büyük projelerin başarısı için çok önemlidir. - coordinator (noun) kordinatör, düzenleyici, yürütücü
She was promoted to project coordinator after demonstrating excellent organizational skills.
Mükemmel organizasyon becerileri gösterdikten sonra proje koordinatörlüğüne terfi etti. - cop (noun) polis, tutuklama
The cop chased the suspect through the crowded streets.
Polis şüpheliyi kalabalık sokaklarda kovaladı. - cope (verb) başa çıkmak, üstesinden gelmek
She had to cope with a lot of stress during the project deadline.
Projenin son teslim tarihi boyunca çok fazla stresle başa çıkmak zorunda kaldı. - copper (noun) polis, bakır, bakır rengi
The statue is made of pure copper and has developed a beautiful green patina over time.
Heykel saf bakırdan yapılmıştır ve zamanla güzel bir yeşil patine geliştirmiştir. - copy (noun) :
- copy (verb) : nüsha, kopyalamak
Could you please make a copy of this document?
Bu belgenin bir kopyasını alabilir miyim lütfen? - copyright (noun) telif hakkı, telif
The author retained the copyright to her novel to protect her intellectual property.
Yazar, fikri mülkiyetini korumak için romanının telif hakkını saklı tuttu. - core (adjective)
- core (noun) çekirdek, temel
The core of the apple is inedible because it contains seeds.
Elmanın çekirdek kısmı yenmez çünkü içinde tohumlar bulunur - corner (noun) : köşe, ücra yer
He has been waiting for you at the corner.
Köşede seni bekliyor. - corporate (adjective) kurumsal, şirketle ilgili
The corporate office is located downtown, and it is easily accessible to workers.
Kurumsal ofis şehir merkezinde bulunuyor, bu da çalışanlara kolay erişim sağlıyor. - corporation (noun) şirket, kurum, dernek
She works for a multinational corporation with offices worldwide.
Dünya çapında ofisleri bulunan çok uluslu bir şirkette çalışıyor. - correct (adjective) :
- correct (verb) : doğru, düzeltmek
The correct answer is option B.
Doğru cevap seçenek B’dir. - correction (noun) düzeltme, düzenleme, doğrulama
The teacher provided corrections on the students’ essays before returning them.
Öğretmen, öğrencilerin kompozisyonlarını iade etmeden önce düzeltmeler yaptı. - correctly (adverb) : doğru bir şekilde
He speaks French correctly.
Fransıcayı doğru bir şekilde konuşuyor. - correlate (verb) bağdaştırmak, ilişkilendirmek, ilişki kurmak
Studies often correlate physical activity with improved mental health.
Çalışmalar genellikle fiziksel aktivite ile zihinsel sağlığın iyileşmesi arasında ilişki kurmaktadır. - correlation (noun) bağlantı, ilişki
There is a strong correlation between regular exercise and overall well-being.
Düzenli egzersiz ile genel refah arasında güçlü bir ilişki vardır. - correspond (verb) benzemek, uygun olmak, örtüşmek, karşılık gelmek, yazışmak
The job requirements correspond perfectly with her skills and qualifications.
İş gereklilikleri onun beceri ve nitelikleriyle mükemmel bir şekilde örtüşmektedir. - correspondence (noun) uyum, uyuşma, ilişki, yazışma
There was a clear correspondence between the two sets of data in the experiment.
Deneydeki iki veri seti arasında açık bir uyum vardır. - correspondent (noun) muhabir, katip, eş, uyan
He was hired as a financial correspondent for a leading news outlet.
Önde gelen bir haber kuruluşunda finans muhabiri olarak işe alındı. - corresponding (adjective) uygun, tekabul eden, ilişkili
She received the promotion and the corresponding increase in salary.
Terfiyi ve buna tekabul eden maaş artışını aldı. - corridor (noun) koridor, geçit
The classrooms are located along the main corridor of the building.
Sınıflar binanın ana koridorunda yer almaktadır. - corrupt (adjective) yolsuz, yozlaşmış
The system is so corrupt that even honest people struggle to make a difference.
Sistem o kadar yozlaşmış ki, dürüst insanlar bile bir fark yaratmakta zorlanıyor. - corruption (noun) yozlaşma, bozulma, yolsuzluk
Corruption within the justice system undermines public trust.
Adalet sistemi içindeki yolsuzluklar halkın güvenini sarsıyor. - cost (noun) :
- cost (verb) : maliyet, tutar
The cost of the book is $10.
Kitabın maliyeti 10 dolar. - costly (adjective) masraflı, pahalı, lüks, maliyetli
The renovation of the historic building proved to be a costly endeavor.
Tarihi binanın yenilenmesinin maliyetli bir çaba olduğu ortaya çıktı. - costume (noun) : kostüm, kıyafet
She wore a princess costume to the Halloween party.
Cadılar Bayramı partisine bir prenses kostümü giydi. - cottage (noun) : kulübe, kır evi
They spent their vacation in a cozy cottage by the lake.
Tatillerini göl kenarındaki rahat bir kulübede geçirdiler. - cotton (noun) : pamuk
This shirt is made of 90% cotton, so it’s very comfortable.
Bu gömlek %90 pamuktan yapıldığı için çok rahat. - could (modal verb) : -e bilmek
She could speak three languages fluently.
Üç dili akıcı bir şekilde konuşabiliyordu. - council (noun) meclis, konsey, kurul
He was elected to the student council, which allowed him to represent his class.
Öğrenci konseyine seçildi ve bu, sınıfını tartışmalarda temsil etmesine imkan sağladı. - councillor (noun) meclis üyesi, kurul üyesi
The councillor’s speech focused on improving public transportation systems.
Meclis üyesinin konuşması toplu taşıma sistemlerinin iyileştirilmesine odaklandı. - counselling (noun) danışma, danışmanlık, rehberlik, terapi
The school offers counselling services to students dealing with stress or anxiety.
Okul, stres veya kaygı ile uğraşan öğrencilere danışmanlık hizmetleri sunmaktadır. - counsellor (noun) danışman, rehber
The career counsellor helped her decide on a suitable university program.
Kariyer danışmanı, uygun bir üniversite programına karar vermesine yardımcı oldu. - count (verb) : saymak, güvenmek
Can you count the number of the plates on the table?
Masadaki tabakların sayısını sayabilir misin? - count (noun) : sayı, hesap
Let me count the money to make sure it’s correct.
Doğru olduğundan emin olmak için parayı sayayım. - counter (noun) tezgah
He leaned against the counter while waiting for his coffee.
Kahvesini beklerken tezgaha yaslandı. - counter (verb) karşı koymak, karşılık vermek, karşı çıkmak
She countered his argument with evidence from a recent study.
Danışman, yeni bir çalışmadan elde ettiği kanıtlarla onun argümanına karşı çıktı. - counterpart (noun) meslektaş, muadil, kopya
The ambassador met with his French counterpart to discuss trade agreements.
Büyükelçi, ticaret anlaşmalarını görüşmek üzere Fransız meslektaşı ile bir araya geldi. - countless (adjective) sayısız, çok, saymakla bitmez
She’s received countless awards for her contributions to environmental conservation.
Çevrenin korunmasına yaptığı katkılardan dolayı sayısız ödül aldı. - country (noun) : ülke, memleket
Turkey is a beautiful country.
Türkiye güzel bir ülkedir. - countryside (noun) : kırsal kesim
We love spending weekends in the peaceful countryside.
Hafta sonlarını huzurlu kırsal kesimde geçirmeyi seviyoruz. - county (noun) ilçe, kasaba
He works for the county government, where he handles various tasks.
Çeşitli görevleri yürüttüğü il hükümeti için çalışıyor ve burada - coup (noun) başarılı bir iş, darbe, vuruş
The military coup led to significant changes in the country’s leadership.
Askeri darbe ülke yönetiminde önemli değişikliklere yol açtı. - couple (noun) : çift, ikili
They are a very lovely couple.
Onlar çok hoş bir çifttir. - courage (noun) cesaret, yüreklilik
She demonstrated great courage during the crisis by assisting those in need.
Kriz sırasında ihtiyaç sahiplerine yardım ederek büyük bir cesaret gösterdi. - course (noun) : kurs, ders
The cooking course starts next Monday
Yemek pişirme kursu gelecek Pazartesi başlıyor. - court (noun) : mahkeme, saha
The basketball court was full of players practicing their shots.
Basketbol sahası, şut pratiği yapan oyuncularla doluydu. - courtesy (noun) kibarlık, nezaket, hürmet
The hotel staff treated their guests with the utmost courtesy and respect.
Otel personeli misafirlerine en üst düzeyde nezaket ve saygıyla davrandı. - cousin (noun) : kuzen
Her cousin lives in Rome.
Onun kuzeni Roma’da yaşıyor. - cover (verb) : kaplamak, örtmek
Cover the pot with a lid.
Lütfen tencerenin üstünü bir kapakla ört. - cover (noun) : kılıf, örtü, kapak
The cover of this book is very colorful and attractive.
Bu kitabın kapağı çok renkli ve çekici. - coverage (noun) kapsam, yayın alanı
The news channel provided extensive coverage of the election results.
Haber kanalı seçim sonuçlarına geniş yer verdi. - covered (adjective) : örtülü, kaplanmış, kaplı
The mountain was covered with a thick layer of snow.
Dağ, kalın bir kar tabakasıyla kaplıydı. - cow (noun) : inek
The farmer has many cows on his farm.
Çiftçinin çiftliğinde bir çok inek var. - crack (noun)
- crack (verb) çatlamak, çatlak
There’s a small crack in the wall that needs to be repaired.
Duvarda onarılması gereken küçük bir çatlak var. - craft (noun) el sanatı, zanaat
She enjoys learning traditional crafts like pottery and weaving.
Çömlekçilik ve dokuma gibi geleneksel el sanatlarını öğrenmekten hoşlanıyor. - craft (verb) beceriyle/maharetle yapmak, işlemek
The artist carefully crafted a beautiful sculpture from wood.
Sanatçı ahşaptan güzel bir heykeli özenle işledi. - crash (noun)
- crash (verb) çarpma, kaza, çökme
The system crashed during the meeting, causing a delay in the presentation.
Sistem, toplantı sırasında sunumda gecikmelere neden olarak çöktü. - crawl (verb) sürünmek, emeklemek, yavaş ilerlemek
The baby finally learned how to crawl across the living room floor.
Bebek sonunda oturma odasının zemininde nasıl emekleyeceğini öğrendi. - crazy (adjective) : çılgın, deli
This is a crazy idea, but it might actually work.
Bu çılgın bir fikir, ama gerçekten işe yarayabilir. - cream (noun) : krema, kaymak
I like to add cream to my coffee.
Kahveme krema eklemeyi severim. - cream (adjective) : krema, krem
She added some cream to her coffee before drinking it.
Kahvesini içmeden önce biraz krema ekledi. - create (verb) : yaratmak, oluşturmak
She wants to create a new design for her house.
Evi için yeni bir tasarım oluşturmak istiyor. - creation (noun) yaratım, yapım, üretim
The creation of this app took months involving continuous testing and feedback.
Bu uygulama sürekli testler ve geri bildirimlerle yaratılması aylar sürdü. - creative (adjective) : yaratıcı, kreatif
We need a creative solution to solve this problem.
Bu sorunu çözmek için yaratıcı bir çözüme ihtiyacımız var. - creativity (noun) yaratıcılık, özgünlük
Teachers encourage creativity in students through various art projects.
Öğretmenler çeşitli sanat projeleri aracılığıyla öğrencilerin yaratıcılığını teşvik eder. - creator (noun) yaratıcı, tanrı, mucit
The creator of the popular app shared his journey during a tech conference.
Popüler uygulamanın yaratıcısı bir teknoloji konferansı sırasında yolculuğunu paylaştı. - creature (noun) yaratık, canlılar, varlık
We came across a strange creature in the forest.
Ormanda garip bir yaratıkla karşılaştık. - credibility (noun) güvenirlik, inanırlık, itibar
The scientist’s credibility was questioned after several errors were found in his research.
Araştırmasında birkaç hata bulunan bilim insanının güvenilirliği sorgulandı. - credible (adjective) ianandırıcı, güvenilir
The lawyer presented a credible witness who had seen the entire incident.
Avukat, tüm olayı gören güvenilir bir tanık sundu. - credit (noun) : kredi, güven, saygınlık
You can pay the bill with a credit card.
Faturayı kredi kartı ile ödeyebilirsiniz. - credit (verb) kabul edilmek, takdir etmek
The success of the event was credited to the team’s detailed planning.
Öğretmen, öğrencilere projedeki sıkı çalışmalarından dolayı takdir etti. - creep (verb) bir yere/yerden sürünerek girmek/ çıkmak, süzülmek, sıvışmak
The cat crept silently across the room, ready to pounce on its toy.
Kedi, oyuncağına saldırmaya hazır bir şekilde odanın içinde sessizce süzülüyordu. - crew (noun) ekip, personel
The crew worked hard to finish the film, often staying late into the night.
Ekip, çoğu zaman gece geç saatlere kadar filmi bitirmek için çok çalıştı. - crime (noun) : suç, cinayet, kabahat
Poverty can lead to an increase in crime.
Yoksulluk suç oranının artmasına yol açabilir. - criminal (noun) : suçlu, sabıkalı
The judge sentenced the criminal to 5 years in prison.
Hakim suçluyu 5 yıl hapis cezasına çarptırdı. - criminal (adjective) : suçlu, sabıkalı
The police arrested the criminal after a long investigation.
Polis, uzun bir soruşturmanın ardından suçluyu yakaladı. - crisis (noun) kriz, sıkıntı, durum
The country is in a crisis with challenges in the economy, politics, and socially.
Ülke, ekonomi, siyaset ve sosyal alanlarında zorluklar yaşayan ciddi bir krizde. - criterion (noun) kriter, ölçüt, standart
The criterion for success is effort, as hardwork and determination lead to goals.
Başarı için kriter çabadır çünkü yoğun çalışma ve kararlılık hedeflere ulaştırır. - critic (noun) eleştirmen, tenkitçi
He is a well-known music critic, and recognized for his insightful reviews.
O, tanınmış bir müzik eleştirmenidir ve değerlendirilmeleriyle tanınır. - critical (adjective) kritik, acil, önemli
The patient’s condition is critical, requiring immediate medical attention.
Hastanın durumu kritik, acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyuyor. - critically (adverb) eleştirel bir şekilde, ciddi olarak
She critically analyzed the data before making a conclusion.
Bir sonuca varmadan önce verileri eleştirel bir şekilde analiz etti. - criticism (noun) eleştiri, yorum
His criticism helped improve the process as it provided valuable suggestions.
Eleştirisi süreci geliştirmeye yardımcı oldu çünkü değerli iyileştirme önerileri sundu. - criticize (verb) eleştirmek , tenkit etmek
It’s easy to criticize, but hard to help when you don’t have all the facts.
Tüm gerçekleri bilmiyorken eleştirmek kolay, ama yardım etmesi zordur. - critique (noun) eleştiri, kritik
The professor provided a detailed critique of the student’s research paper.
Profesör, öğrencinin araştırma ödevi hakkında detaylı bir eleştiri sundu. - crop (noun) mahsul, ürün
Thanks to favorable weather conditions, the wheat crop was good this year.
Hava koşullarının elverişli olması sayesinde, bu yıl buğday mahsulü iyiydi. - cross (noun) :
- cross (verb) : karşıya geçmek, haç
Please be careful when you cross the street.
Lütfen caddeyi geçerken dikkatli ol - crowd (noun) : kalabalık, topluluk, sürü
There was a huge crowd at the cinema yesterday.
Dün sinemada büyük bir kalabalık vardı. - crowded (adjective) : kalabalık (yer)
We decided to leave the bazaar because it was very crowded.
Çok kalabalık olduğu için pazardan ayrılmaya karar verdik. - crown (noun) taç, zirve, taht
The queen’s crown was adorned with diamonds and precious stones.
Kraliçenin tacı elmaslar ve değerli taşlarla süslenmişti. - crucial (adjective) çok önemli, gerekli
It’s crucial to make the right decision, as it can impact the outcome.
Doğru kararı vermek çok önemli çünkü bu sonucu önemli ölçüde etkileyebilir. - crude (adjective) ham, basit, ilkel, kaba, nezaketsiz
The crude sketch of the design was later refined into a masterpiece.
Tasarımın ham taslağı daha sonra bir başyapıta dönüştürüldü. - cruel (adjective) : acımasız, zalim
It’s cruel to hurt animals for no reason.
Hayvanlara sebepsiz yere zarar vermek zalimcedir. - cruise (noun)
- cruise (verb) gemi seyahati, gemiyle seyahat etmek
They went on a Mediterranean cruise for their honeymoon.
Balayı için Akdeniz gemi gezisine çıktılar. - crush (verb) ezmek, bastırmak, öğütmek
She accidentally crushed the paper cup in her hand.
Yanlışlıkla elindeki kağıt bardağı ezdi. - cry (verb) : ağlamak, bağırmak
He was about to cry from happiness.
Neredeyse mutluluktan ağlamak üzereydi. - cry (noun) çığlık, ağlama
The baby’s cry woke everyone in the house during the night.
Bebeğin ağlaması evdeki herkesi uyandırdı. - crystal (noun) kristal, billur
She bought a crystal vase for her living room centerpiece.
Oturma odasının orta süsü için kristal bir vazo satın aldı. - cue (noun) işaret, ipucu
The director gave the actor a subtle cue to begin his monologue.
Yönetmen oyuncuya monologuna başlaması için ince bir işaret verdi. - cult (adjective)
- cult (noun) tarikakat, mezhep, inanç
The book became a cult favorite among sci-fi enthusiasts.
Kitap bilimkurgu meraklıları arasında kült bir favori haline geldi. - cultivate (verb) yetiştirmek, geliştirmek,ilerletmek
He made an effort to cultivate meaningful relationships with his colleagues.
Meslektaşlarıyla anlamlı ilişkiler geliştirmek için çaba sarf etti. - cultural (adjective) : kültürel
This city is famous for its rich cultural heritage.
Bu şehir, zengin kültürel mirasıyla ünlüdür. - culture (noun) : kültür, medeniyet
Learning about different cultures is interesting.
Farklı kültürleri hakkında bilgi edinmek ilginçtir. - cup (noun) : fincan, kupa
The cup is on the table.
Fincan masanın üzerinde. - cupboard (noun) : dolap, mutfak dolabı
The plates are in the cupboard.
Tabaklar mutfak dolabında. - cure (noun)
- cure (verb) tedavi etmek, tedavi, iyileştirilmek
Doctors are trying to cure the disease, and find effective treatments for patients.
Doktorlar hastalığı tedavi etmeye ve hastalara etkili tedaviler bulmaya çalışıyor. - curiosity (noun) merak, ilgi
Her curiosity about ancient civilizations led her to pursue a degree in archaeology.
Eski uygarlıklara olan merakı onu arkeoloji diploması almaya yöneltti. - curious (adjective) meraklı, ilgili
Children are naturally curious about the world around them.
Çocuklar doğal olarak etraflarındaki dünyaya karşı meraklılardır. - curly (adjective) : kıvırcık, kıvırcık saçlı kimse, bukleli
My sister has curly hair, just like my mom.
Kız kardeşimin tıpkı anneminki gibi kıvırcık saçları var. - currency (noun) : döviz, para birimi
The euro is the official currency of many European countries.
Euro, birçok Avrupa ülkesinin resmi para birimidir. - current (adjective) : şu anki, cari, mevcut
The current situation requires careful consideration.
Mevcut durum, dikkatli bir değerlendirme gerektiriyor. - current (noun) akıntı, akım
The swimmer fought against the current with great determination.
Yüzücü akıntıya karşı büyük bir kararlılıkla mücadele etti. - currently (adverb) : halen, şu anda
She is currently studying at a university in London.
Şu anda Londra’da bir üniversitede okuyor. - curriculum (noun) müfredat, ders programı
Teachers are required to follow the national curriculum guidelines.
Öğretmenlerin ulusal müfredat kurallarına uymaları gerekmektedir. - curtain (noun) : perde, bölme
She pulled back the curtain to let the sunlight in.
Güneş ışığını içeri almak için perdeyi geri çekti. - curve (noun)
- curve (verb) viraj, kıvrılmak, eğri
The road has a sharp curve ahead, so drivers need to slow down carefully.
Yolun ilerisinde keskin bir viraj var, bu yüzden sürücülerin yavaşlamalıdır. - curved (adjective) kıvrımlı, kavisli
The chair has a curved back, and it is very comfortable to sit on it.
Sandalyeye oturmak oldukça rahatsız edicidir ve arka kısmı kıvrımlıdır. - custody (noun) gözaltı, gözetim, himaye
The suspect was taken into police custody for further questioning.
Şüpheli daha fazla sorgulanmak üzere polis tarafından gözaltına alındı. - custom (noun) : gelenek, adet, örf
Shaking hands when meeting someone is a common custom in many countries.
Biriyle tanışırken el sıkışmak, birçok ülkede yaygın bir adettir. - customer (noun) : müşteri, alıcı
The customer isn’t always right.
Müşteri her zaman haklı değildir. - cut (verb) : kesmek, biçmek
She cut the paper into small pieces.
Kağıdı küçük parçalara kesti. - cut (noun) : pay, kesik, kesmek
She cut the paper into small pieces.
Kağıdı küçük parçalara kesti. - cut (verb) :
- cute (adjective) sevimli, şirin
The children wore cute costumes for the school play.
Çocuklar okul tiyatrosunda birbirinden sevimli kostümler giydiler. - cutting (noun) kesim, kesme, çelik, parça
The gardener took a cutting from the plant to grow a new one.
Bahçıvan yeni bir bitki yetiştirmek için bitkiden bir parça aldı. - cycle (noun) :
- cycle (verb) : döngü, dolaşım, devir yapmak
The weather seems to be stuck in a cycle of rain and sunshine.
Hava durumu yağmur ve güneş arasında bir döngüye sıkışmış gibi görünüyor. - cynical (adjective) alaycı, şüpheci
He had a cynical attitude toward politicians, believing none of them could be trusted.
Politikacılara karşı alaycı bir tutumu vardı ve hiçbirine güvenilemeyeceğine inanıyordu. - dad (noun) : baba
My dad works as a doctor.
Babam doktor olarak çalışıyor. - daily (adjective) : günlük, gündelik
I have a daily routine that includes exercise.
Egzersiz içerin günlük bir rutinim var. - daily (adverb) : günlük, gündelik
He reads the daily newspaper every morning.
Her sabah günlük gazeteyi okur. - dairy (adjective)
- dairy (noun) süt ürünleri
She avoids dairy products due to lactose intolerance.
Laktoz intoleransı nedeniyle süt ürünlerinden kaçınıyor. - dam (noun) baraj, baraj kurma
The dam was built to provide electricity to the nearby towns.
Baraj yakındaki kasabalara elektrik sağlamak için inşa edilmişti. - damage (noun) :
- damage (verb) : zarar, zarar vermek
The storm caused serious damage to the house.
Fırtına, eve ciddi zarar verdi. - damaging (adjective) zarar verici, zarar veren, zararlı, olumsuz
The article contained damaging allegations against the company’s CEO.
Makale, şirketin CEO’suna yönelik zarar verici iddialar içeriyordu. - dance (noun) :
- dance (verb) : dans, dans etmek
We watched a traditional folk dance at the festival.
Festivalde geleneksel bir halk dansı izledik. - dancer (noun) : dansçı
The dancer had a lovely performance.
Dansçı hoş bir performans sergiledi. - dancing (noun) : dans etme, dans
She took dancing lessons to improve her skills.
Becerilerini geliştirmek için dans dersleri aldı. - danger (noun) : tehlike, risk
Pandas are in danger of dying out.
Pandalar nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya. - dangerous (adjective) : tehlikeli, riskli
It’s dangerous to drive without a seatbelt.
Emniyet kemeri takmadan araç kullanmak tehlikelidir. - dare (verb) cesaret etmek, meydan okumak
He didn’t dare to speak out against the decision.
Karara karşı çıkmaya cesaret etmedi. - dark (adjective) : karanlık, koyu
He is afraid of walking alone in the dark.
Karanlıkta yalnız yürümekten korkar. - dark (noun) : karanlık, koyu
Because of the dark, I couldn’t find my glasses.
Karanlık yüzünden gözlüklerimi bulamadım. - darkness (noun) karanlık, loşluk, bilinmezlik
The city was plunged into darkness during the blackout.
Elektrik kesintisi sırasında şehir karanlığa gömüldü. - data (noun) : veriler
Data collected from the survey will be analyzed tomorrow.
Anketten toplanan veriler yarın analiz edilecek. - database (noun) veritabanı
The company maintains a large customer database.
Şirket geniş bir müşteri veritabanına sahiptir. - date (noun) : tarih, randevu
When is the wedding date?
Düğün tarihi ne zamandır? - date (verb) çıkmak, flört etmek
They have been dating for two years, and they seem more in love than ever.
İki yıldır çıkıyorlar ve daha da aşık görünüyorlar. - daughter (noun) : kız evlat
She has two sons and a daughter.
İki oğlu ve bir kızı var. - dawn (noun) şafak, sabah
The dawn of a new era in technology has transformed everyday life.
Teknolojide yeni bir çağın şafağı günlük yaşamı dönüştürdü. - day (noun) : gün
The package will arrive in three days.
Paket üç gün içinde gelecek. - dead (adjective) : ölü, cansız, bitik
The police found the dead body in the river.
Polis, nehirde ölü bedeni buldu. - deadline (noun) son tarih, teslim tarihi
Missing the deadline could result in penalties.
Son teslim tarihinin kaçırılması cezalarla sonuçlanabilir. - deadly (adjective) ölümcül, öldürücü
The snake’s venom is deadly to humans.
Yılanın zehri insanlar için ölümcüldür. - deal (verb) : başa çıkmak, iş yapmak, ile ilgili olmak
She dealt with the crisis calmly.
Çıkarı için anlaşmayı kabul etti. - deal (noun) : anlaşma, muamele
They made a deal to share the profits equally.
Kârları eşit paylaşmak için bir anlaşma yaptılar. - dealer (noun) satıcı, bayi
She contacted a respectable antiques dealer for an appraisal.
Değerleme için saygın bir antika satıcısıyla temasa geçti. - dear (adjective) : sevgili, değerli
My dear daughter arranged this whole holiday for me.
Sevgili kızım bütün bu tatili benim için ayarladı. - dear (exclamation) : sevgili, canım, değerli
Dear Lisa, Looking forward to seeing you.
Sevgili Lisa, seni görmeyi iple çekiyorum. - death (noun) : ölüm, vefat
Death is inevitable.
Ölüm kaçınılmazdır. - debate (noun)
- debate (verb) tartışma, tartışmak, münazara
The debate lasted for hours, with passionate arguments from both sides.
Tartışma, her iki taraftan da yoğun iddialarla saatlerce sürdü. - debris (noun) enkaz, artık, moloz
The rescue team cleared the debris from the collapsed building.
Kurtarma ekibi çöken binanın enkazını temizledi. - debt (noun) borç, alacaklıya olan ödeme yükümlülüğü
The company is heavily in debt due to the high inflation.
Yüksek enflasyon nedeniyle şirket büyük borç içinde. - debut (noun) ilk çıkış, başlangıç
Her debut novel received critical acclaim and became a bestseller.
İlk romanı büyük beğeni topladı ve çok satanlar listesine girdi. - decade (noun) : on yıl
He has been living abroad for over a decade.
On yılı aşkın bir süredir yurt dışında yaşıyor. - December (noun) : Aralık ayı
His birthday is in December.
Onun doğum günü Aralık ayında. - decent (adjective) düzgün, iyi
She found a decent job that offered a good worklife balance and fair pay.
İyi bir iş-yaşam dengesi ve adil ücret sunan düzgün bir iş buldu. - decide (verb) : karar vermek, belirlemek
They decided to meet next friday.
Önümüzdeki cuma buluşmaya karar verdiler. - decision (noun) : karar, hüküm
It is a tough decision.
Bu zor bir karar. - decision (noun)
- decision-making (noun) karar verme, karar alma
The team’s decision-making process involved gathering input from all members.
Ekibin karar alma süreci tüm üyelerin görüşlerinin alınmasını içeriyordu. - decisive (adjective) kararlı, kesin, belirli, şüphesiz
The captain’s decisive action saved the ship from disaster.
Kaptanın kararlı eylemi gemiyi felaketten kurtardı. - deck (noun) güverte, deste
He shuffled the deck of cards before dealing.
Dağıtmadan önce kart destesini karıştırdı. - declaration (noun) ifade, beyanname, beyan
Before traveling abroad, you must make a customs declaration if you are carrying valuable items.
Yurtdışına seyahat etmeden önce, değerli eşyalar taşıyorsanız gümrük beyannamesi vermeniz gerekir. - declare (verb) duyurmak, beyan etmek
The government declared a state of emergency due to the ongoing crisis.
Hükümet, devam eden kriz nedeniyle olağanüstü hal ilan etti. - decline (noun)
- decline (verb) reddetmek, azalmak, düşüş
He politely declined the invitation and returned to his home to rest.
Daveti kibarca reddetti ve dinlenmek için evine döndü. - decorate (verb) : dekore etmek
We decorated the room with balloons for the party.
Parti için odayı balonlarla dekore ettik. - decoration (noun) süsleme, dekorasyon
The room requires more decoration to appear elegant.
Odanın zarif görünmesi için daha fazla dekorasyona ihtiyacı var. - decrease (noun)
- decrease (verb) azalmak, düşüş azaltmak
Pollution and climate change are leading to decreasing freshwater resources in many regions.
Kirlilik ve iklim değişikliği birçok bölgede tatlı su kaynaklarının azalmasına neden oluyor. - dedicated (adjective) adanmış, ithaf olunmuş, özel
She is a dedicated teacher who goes above and beyond for her students.
Öğrencileri için her şeyin ötesine geçen, kendini işine adamış bir öğretmendir. - dedication (noun) adama, ithafi bağlılık
His dedication to his work earned him a welldeserved promotion.
İşine olan bağlılığı ona hak ettiği bir terfi kazandırdı. - deed (noun) tapu, senet, eylem, iş, başarı
The property deed was signed and handed over to the new owner.
Mülkün tapusu imzalandı ve yeni sahibine teslim edildi. - deem (verb) görmek, düşünmek, kabul etmek
The project was deemed successful by the committee.
Proje komite tarafından kabul edildi. - deep (adjective) : derin, şiddetli
I took a deep breath before the exam.
Krizle sakin bir şekilde başa çıktı. - deep (adverb) : derin, koyu
The lake is very deep in the middle.
Göletin ortası çok derindir. - deeply (adverb) derinden, çok
He was deeply affected by the loss of his beloved mother.
Çok sevdiği annesinin kaybı onu derinden etkilemişti. - default (noun) varsayılan, hükmen, kusur, gıyap
The device’s settings were reset to default after the update.
Güncellemeden sonra cihazın ayarları varsayılana sıfırlandı. - defeat (noun)
- defeat (verb) yenmek, yenilgi
Despite their strong performance, the team was defeated in the final match, .
Gösterdikleri güçlü performansa rağmen takım final maçında yenildi. - defect (noun) arıza, kusur, eksiklik
The mechanic discovered a defect in the car’s engine during the inspection.
Tamirci, kontrol sırasında arabanın motorunda bir kusur keşfetti. - defence (noun) savunma, koruma (hukuki veya askeri anlamda)
The lawyer prepared a strong defence to protect his client.
Avukat müvekkilini korumak için güçlü bir savunma hazırladı. - defend (verb) savunmak , korumak, müdafaa etmek
The soldiers worked hard to defend the city.
Askerler şehri savunmak için çok çalıştı. - defender (noun) savunucu, defans oyuncusu
She is known as a passionate defender of the environment.
Çevrenin tutkulu bir savunucusu olarak biliniyor. - defensive (adjective) savunan, koruyucu
The country strengthened its defensive capabilities by upgrading its military equipment.
Ülke, askeri teçhizatını yenileyerek savunma kapasitesini güçlendirdi. - deficiency (noun) eksiklik, eksik
A vitamin D deficiency can lead to weakened bones and fatigue.
D vitamini eksikliği kemiklerin zayıflamasına ve yorgunluğa yol açabilir. - deficit (noun) açık, zarar, eksiklik
A trade deficit occurs when a country imports more goods than it exports.
Bir ülke ihraç ettiğinden daha fazla mal ithal ettiğinde ticaret açığı oluşur. - define (verb) : tanımlamak, belirlemek
Can you define what you mean by “success”?
“Başarı” ile ne demek istediğini tanımlayabilir misin? - definite (adjective) : belirli, belli, kesin
We don’t have a definite plan for the weekend yet.
Hafta sonu için henüz kesin bir planımız yok. - definitely (adverb) : kesinlikle, mutlaka
I will definitely call you tomorrow.
Yarın seni kesinlikle arayacağım. - definition (noun) : tanım, tarif, açıklama
The dictionary provides the definition of every word.
Sözlük, her kelimenin tanımını sağlar. - defy (verb) karşı gelmek, meydan okumak, küçümsemek
She defied her parents’ wishes and pursued a career in art.
Ailesinin isteklerine karşı geldi ve sanat alanında kariyer yapmaya başladı. - degree (noun) : derece, diploma
She has a degree in biology.
Onun biyoloji diploması var. - delay (noun)
- delay (verb) geciktirmek, gecikme, ertelemek
Please don’t making delay your decision, for your future.
Geleceğiniz için lütfen karar vermeyi ertelemeyin . - delegate (noun) delege, temsilci, elçi
Each country sent a delegate to participate in the international conference.
Her ülke uluslararası konferansa katılmak üzere bir delege gönderdi. - delegation (noun) heyet, devretme
The delegation from Japan was warmly welcomed by the host country.
Japonya’dan gelen heyet ev sahibi ülke tarafından sıcak bir şekilde karşılandı. - delete (verb) silmek, yok etmek
If the last sentence is unnecessary, you may delete it.
Son cümle gereksizse silebilirsiniz. - deliberate (adjective) kasıtlı, bilinçli, planlı
It was a carefully, planned and deliberate attempt to mislead us.
Bu, bizi yanıltmak için dikkatlice planlanmış ve kasıtlı bir girişimdi. - deliberately (adverb) kasıtlı olarak, bilerek
They deliberately ignored the warning signs.
Uyarı işaretlerini bilerek görmezden geldiler. - delicate (adjective) hassas, narin, ince
The antique vase was so delicate that it required careful handling.
Antika vazo o kadar hassastı ki dikkatli bir şekilde kullanılması gerekiyordu. - delicious (adjective) : lezzetli, nefis
She prepared a delicious meal for her friends.
Arkadaşları için lezzetli bir yemek hazırladı. - delight (noun)
- delight (verb) memnun etmek, zevk, sevinç
The colorful flowers were a delight to see at the picnic.
Piknikte, renkli çiçekleri görmek bir zevkti. - delighted (adjective) mutlu, memnun
They were delighted to hear the news, and they celebrated it together.
Haberi duyduklarına sevindiler ve bunu kutladılar. - deliver (verb) : teslim etmek, iletmek, dağıtmak
The package was delivered to my house this morning.
Paket bu sabah evime teslim edildi. - delivery (noun) teslimat, dağıtım
The delivery was delayed by two days although I ordered it early.
Erkenden sipariş vermeme rağmen teslimat iki gün gecikti. - demand (noun)
- demand (verb) talep, talep etmek
There is a growing high demand for electric cars.
Elektrikli araçlara artan yüksek talep var. - democracy (noun) demokrasi
Democracy allows citizens to participate in government decisions.
Demokrasi vatandaşların hükümet kararlarına katılımına izin verir. - democratic (adjective) demokratik, demokrasiye uygun
They implemented democratic reforms to increase transparency.
Şeffaflığı artırmak için demokratik reformlar uyguladılar. - demon (noun) iblis, şeytan
The villagers believed the old house was haunted by a demon.
Köylüler eski eve bir iblisin musallat olduğuna inanıyordu. - demonstrate (verb) göstermek, sergilemek
The teacher demonstrated the experiment in class, so students learned it faster.
Öğretmen deneyi sınıfta gösterdi böylelikle öğrenciler daha hızlı öğrendi. - demonstration (noun) gösteri, ispat, tanıtım
The cooking class included a demonstration on how to make pasta.
Aşçılık dersinde makarnanın nasıl yapılacağına dair bir gösteri yer aldı. - denial (noun) inkar, red, yalanlama
His denial of the accusations only fueled further suspicion.
Suçlamaları reddetmesi şüpheleri daha da arttırdı. - denounce (verb) ihbar etmek, suçlamak, kınamak
The activist denounced the government’s failure to address poverty.
Aktivist, hükümetin yoksullukla mücadeledeki başarısızlığını kınadı. - dense (adjective) yoğun, ağır, sık
The forest was so dense that sunlight barely reached the ground.
Orman o kadar sıktı ki güneş ışığı yere zar zor ulaşıyordu. - density (noun) yoğunluk, ağırlık
The scientist measured the density of the liquid using specialized equipment.
Bilim adamı özel ekipman kullanarak sıvının yoğunluğunu ölçtü. - dentist (noun) : diş hekimi
I have an appointment with the dentist tomorrow.
Yarın dişçiye randevum var. - deny (verb) inkâr etmek, reddetmek
They can’t deny the importance of teamwork after they finished their project.
Takım çalışmasının önemini projelerini bitirdikten sonra inkâr edemezler. - depart (verb) ayrılmak, yola çıkmak
Flights to New York depart daily from this airport.
New York’a uçuşlar bu havaalanından her gün kalkmaktadır. - department (noun) : daire, bölüm
The science department is on the second floor.
Fen bilimleri bölümü ikinci kattadır. - departure (noun) : kalkış, ayrılış, ayrılma
The departure of the flight has been delayed by an hour.
Uçağın kalkışı bir saat ertelendi. - depend (verb) : bağlı olmak, güvenmek
The success of the project depends on the team.
Projenin başarısı takıma bağlıdır. - dependence (noun) bağımlılık, bağlılık
The country’s dependence on foreign oil has prompted efforts to develop renewable energy sources.
Ülkenin yabancı petrole olan bağımlılığı, yenilenebilir enerji kaynaklarının geliştirilmesine yönelik çabaları teşvik etti. - dependent (adjective) bağımlı, bağlı
Children are often dependent on their parents for financial support.
Çocuklar genellikle maddi destek için ebeveynlerine bağımlıdırlar. - depict (verb) betimlemek, tasvir etmek, anlatmak
The film depicts the struggles of a family during wartime.
Film, savaş zamanı bir ailenin mücadelesini anlatıyor. - deploy (verb) dağıtmak, uygulamak, görevlendirmek
The army was deployed to provide relief to floodaffected areas.
Ordu, selden etkilenen bölgelere yardım sağlamak üzere görevlendirilmiştir. - deployment (noun) yayılma, düzene geçiş, dağıtım
The deployment of additional troops helped stabilize the region.
İlave birliklerin yayılması bölgenin istikrara kavuşmasına yardımcı olmuştur. - deposit (noun) depozito, mevduat
You need to pay a deposit to reserve the apartment.
Daireyi rezerve etmek için depozito ödemeniz gerekmektedir. - deposit (verb) bankaya yatırmak, para yatırmak
She went to the bank to deposit her paycheck.
Maaş çekini yatırmak için bankaya gitti. - depressed (adjective) depresyonda, karamsar
The dark weather makes some people feel depressed.
Karanlık hava bazı insanları depresif hissettirir. - depressing (adjective) karamsar, moral bozucu
On rainy days, staying motivated can feel depressing sometimes.
Yağmurlu günlerde motivasyonu korumak bazen moral bozucu olabilir. - depression (noun) depresyon, bunalım
The economic depression of the 1930s affected many countries.
1930’lardaki ekonomik bunalım birçok ülkeyi etkiledi. - deprive (verb) yoksun bırakmak, mahrum etmek
The harsh conditions of the desert can deprive travelers of water and shade.
Çölün sert koşulları yolcuları su ve gölgeden mahrum bırakabilir. - depth (noun) derinlik, derin olma durumu, derinlik ölçüsü
The submarine dived to a great depth, exploring the ocean’s secrets.
Denizaltı büyük bir derinliğe daldı ve okyanusun sırlarını keşfetti. - deputy (noun) milletvekili, vekil, polis, temsilci
The deputy mayor attended the ceremony on behalf of the city’s leader.
Törene kentin liderini temsilen vekil katıldı. - derive (verb) türetmek, elde etmek
Many English words are derived from Latin.
Pek çok İngilizce kelime Latinceden türetilmiştir. - descend (verb) inmek, alçalmak, düşmek, çökmek
The hikers began to descend the mountain as the sun set.
Yürüyüşçüler güneş batarken dağdan inmeye başladılar. - descent (noun) alçalma, iniş, baskın
The airplane started its gradual descent into the city’s airport.
Uçak kademeli olarak şehrin havaalanına doğru alçalmaya başladı. - describe (verb) : tanımlamak, tarif etmek
He described the painting in detail.
Tabloyu ayrıntılı olarak anlattı. - description (noun) : tanım, açıklama
The police asked for a description of the missing item.
Polis, kayıp eşyanın tarifini istedi. - desert (noun) : çöl, ıssız yer
This plant can survive in the desert.
Bu bitki çöldeki koşullarda hayatta kalabilir. - desert (verb) bırakıp gitmek, terk etmek
The old town was completely deserted with no signs of life anywhere.
Eski kasaba tamamen terk edilmişti hiçbir yerde yaşam belirtisi yoktu. - deserve (verb) hak etmek, layık olmak
Everyone deserves a fair chance chance to succeed.
Herkes başarılı olmak için adil bir şansı hak eder. - design (noun) :
- design (verb) : tasarım, tasarlamak
She loves to design her own clothes.
Kendi kıyafetlerini tasarlamayı seviyor. - designate (verb) belirlemek, tanımlamak, adlandırmak, atamak
The president will designate a new ambassador to the United Nations.
Başkan, Birleşmiş Milletler’e yeni bir büyükelçi atayacak. - designer (noun) : tasarımcı, stilist, dekoratör
My sister wants to become a graphic designer.
Kız kardeşim grafik tasarımcısı olmak istiyor. - desirable (adjective) arzu edilen, hoş, istenen
Good communication skills are a highly desirable trait in employees.
İyi iletişim becerileri, çalışanlarda çok arzu edilen bir özelliktir. - desire (noun)
- desire (verb) istek, arzulamak
He likes studying hard, for his desire for success motivates him every day.
O, çok çalışmayı sever çünkü başarı arzusu onu her gün motive ediyor. - desk (noun) : çalışma masası, sıra
He left his keys on the desk.
Anahtarlarını masanın üzerinde bıraktı. - desktop (noun) masaüstü
She keeps her family photo as her desktop background on her computer.
Aile fotoğrafını bilgisayarında masaüstü arka planı olarak tutuyor. - desperate (adjective) umutsuz, çaresiz
She made a desperate attempt to save the cat before it is injured.
Kediyi yaralanmadan önce kurtarmak için çaresiz bir girişimde bulundu. - desperately (adverb) çaresizce, umutsuzca
He looked around desperately, searching for help.
Çaresizce etrafına bakınarak yardım aradı. - despite (preposition) : -e rağmen
Despite the rain, they continued playing football.
Yağmura rağmen futbol oynamaya devam ettiler. - destination (noun) : varış yeri, amaç, varış noktası
Our destination for the trip is Paris.
Gezimiz için varış noktamız Paris. - destroy (verb) : tahrip etmek, imha etmek
She doesn’t want to destroy the evidence.
Kanıtları tahrip etmek istemiyor. - destruction (noun) yıkım, tahribat
The outcome of the earthquake’s destruction was severe; there were debris everywhere.
Depremin yıkımının sonucu şiddetliydi; her yerde enkaz vardı. - destructive (adjective) yıkıcı, tahrip edici
The hurricane caused destructive flooding throughout the region.
Kasırga tüm bölgede yıkıcı sel baskınlarına neden oldu. - detail (noun) : detay, ayrıntı
She explained the plan in detail.
Planı ayrıntılı olarak açıkladı. - detail (verb) detaylandırmak, açıklamak
The report details every step of the process, so read it twice.
Rapor, sürecin her adımını detaylandırıyor bu yüzden iki kez okuyun. - detailed (adjective) kapsamlı, ayrıntılı, detaylı
She wrote a detailed and well-organized report on the project.
Proje hakkında ayrıntılı ve düzenli bir rapor yazdı. - detain (verb) alıkoymak, bekletmek, oyalamak, göz altına almak, hapsetmek
The police detained the suspect for questioning about the robbery.
Polis şüpheliyi soygunla ilgili sorgulamak üzere gözaltına aldı. - detect (verb) belirlemek, algılamak
The alarm system can detect any movement.
Alarm sistemi herhangi bir hareketi algılayabilir. - detection (noun) tespit, algılama, teşhis, bulıuş, belirleme
Early detection of diseases often leads to better treatment outcomes.
Hastalıkların erken teşhisi genellikle daha iyi tedavi sonuçlarına yol açar. - detective (noun) : dedektif, hafiye, polisiye
She wants to become a detective when she grows up.
Büyüdüğünde dedektif olmak istiyor. - detention (noun) gözaltına alma, tutuklama, tutuklu,
He was kept in detention for several hours before the police released him.
Polis kendisini serbest bırakmadan önce birkaç saat gözaltında tutulmuştur. - deteriorate (verb) bozulmak, kötüleşmek, kötüye gitmek
Without proper care, the building began to deteriorate over time.
Uygun bakım yapılmadığı için bina zamanla bozulmaya başladı. - determination (noun) kararlılık, azim
Her determination to win the competition left everybody in awe.
Yarışmayı kazanma kararlılığı herkesi hayranlık içinde bıraktı. - determine (verb) : kararlaştırmak, belirlemek
We need to determine the cause of the problem.
Sorunun nedenini belirlememiz gerekiyor. - determined (adjective) : azimli,kararlı
She is determined to succeed in her career.
Kariyerinde başarılı olmaya kararlı. - devastate (verb) harap etmek, perişan etmek, mahvetmek, yıkmak
The earthquake devastated entire towns, leaving thousands homeless.
Deprem tüm kasabaları harap etti ve binlerce kişiyi perişan etti. - develop (verb) : geliştirmek, gelişmek
He has developed his skills in Chinese.
Çincedeki yeteneklerini geliştirdi. - development (noun) : gelişim, gelişme, kalkınma
The development of new technologies is improving our lives.
Yeni teknolojilerin gelişimi hayatlarımızı iyileştiriyor. - device (noun) : cihaz, alet
He will buy a new device to improve his home security.
Ev güvenliğini artırmak için yeni bir cihaz satın alacak. - devil (noun) şeytan, iblis
Stories of the devil are often used to teach moral lessons in folklore.
Şeytan hikayeleri genellikle folklorda ahlaki dersler vermek için kullanılır. - devise (verb) düzenlemek, uydurmak, düşünmek, tasarlamak
The engineers worked together to devise a new system for water filtration.
Mühendisler su filtreleme için yeni bir sistem tasarlamak üzere birlikte çalıştılar. - devote (verb) adamak, tahsis etmek
The scientists devoted their life to their cause; to find a cure for cancer.
Bilim insanları hayatlarını bu davaya adadılar; kansere çare bulmaya. - diagnose (verb) teşhis koymak, tanı koymak
The doctor was able to diagnose the illness after running several tests.
Doktor birkaç test yaptıktan sonra hastalığı teşhis edebildi. - diagnosis (noun) teşhis, tanı, belirtme
The early diagnosis of cancer saved his life.
Kanserin erken teşhisi onun hayatını kurtardı. - diagram (noun) : şema, diyagram
The diagram shows the process of water purification.
Şema, su arıtma sürecini gösteriyor. - dialogue (noun) : diyalog, konuşma
The book has a lot of dialogue between characters.
Kitapta karakterler arasında çok fazla diyalog var. - diamond (noun) : elmas, pırlanta
She received a beautiful diamond ring for her engagement.
Nişanında güzel bir elmas yüzük aldı. - diary (noun) : günce, anı defteri
The girl writes in her diary every night before bed.
Kız her gece yatmadan önce günlüğüne yazıyor. - dictate (verb) dikte etmek, yazırmak, belirlemek,
The teacher dictated the answers for the students to write down.
Öğretmen öğrencilere cevapları yazmaları için dikte etti. - dictator (noun) diktatör, despot
The dictator ruled the country with an iron fist, suppressing any opposition.
Diktatör ülkeyi demir yumrukla yönetiyor, her türlü muhalefeti bastırıyordu. - dictionary (noun) : sözlük, lügat
I use a dictionary to find new words.
Yeni kelimeler bulmak için bir sözlük kullanırım. - die (verb) : ölmek, vefat etmek
Plants die without water.
Bitkiler susuz ölür. - diet (noun) : diyet, beslenme
A balanced diet is important for your health.
Dengeli bir beslenme, sağlığın için gereklidir. - differ (verb) farklı olmak, ayrılmak
Cultures differ from one another, even between towns within the same country.
Kültürler, aynı ülke içindeki kasabalar olsa bile birbirlerinden farklıdır. - difference (noun) : fark, ayrım
What’s the difference between a cat and a dog?
Bir kedi ve bir köpek arasındaki fark nedir? - different (adjective) : farklı, değişik
Every student has a different learning style.
Her öğrencinin farklı bir öğrenme stili vardır. - differentiate (verb) farklılaştırmak, ayırmak
It’s important to differentiate between fact and opinion in any debate.
Herhangi bir tartışmada gerçek ve fikir arasında ayrım yapmak önemlidir. - differently (adverb) : farklı biçimde
He solved the problem differently this time.
Bu sefer problemi farklı bir şekilde çözdü. - difficult (adjective) : zor, güç
It’s difficult to find a good job in this economy.
Bu ekonomide iyi bir iş bulmak zor. - difficulty (noun) : zorluk, güçlük
He had some difficulty understanding the instructions.
Talimatları anlamakta biraz zorluk çekti. - dig (verb) eşmek, kazmak
They used a shovel to dig into the soil for planting a rose.
Bir gül dikmek için, toprağı kazarken bir kürek kullandılar - digital (adjective) : dijital, sayısal
She works in the digital marketing field.
O, dijital pazarlama alanında çalışıyor. - dignity (noun) itibar, haysiyet, ağırbaşlılık, asalet, saygınlık
The dignity of the ceremony was heightened by the presence of the royal family.
Törenin saygınlığı kraliyet ailesinin varlığıyla daha da arttı. - dilemma (noun) ikilem, çıkmaz
She faced a dilemma about whether to stay in her hometown or move abroad.
Memleketinde mi kalacağı yoksa yurtdışına mı taşınacağı konusunda bir ikilem yaşadı. - dimension (noun) boyut, hacim
The room’s dimensions were measured to ensure the furniture would fit.
Mobilyaların sığacağından emin olmak için odanın boyutları ölçüldü. - diminish (verb) azalmak, azaltmak, küçültmek
His rude comments did not diminish her confidence in her abilities.
Kaba yorumları onun yeteneklerine olan güvenini azaltmadı. - dinner (noun) : akşam yemeği
We are having ten guests at the dinner party.
Akşam yemeği partisinde on misafirimiz var. - dip (verb) batırmak, daldırmak, elini atmak
She dipped the brush into the paint and began her artwork.
Fırçayı boyaya daldırdı ve resmine başladı. - diplomat (noun) diplomat, uluslararası ilişkiler uzmanı
The diplomat successfully negotiated a peace treaty between the two nations.
Diplomat iki ülke arasında bir barış anlaşmasını başarıyla müzakere etti. - diplomatic (adjective) diplomatik, usta
His diplomatic approach helped resolve the argument peacefully.
Diplomatik yaklaşımı tartışmanın barışçıl bir şekilde çözülmesine yardımcı oldu. - direct (adjective) : doğrudan, direkt
The company booked a direct flight to Paris for us.
Şirket bizim için Paris’e doğrudan bir uçuş rezervasyonu yaptı. - direct (adverb) :
- direct (verb) : yönetmek, doğrudan
The manager gave direct orders to his team.
Müdür, ekibine doğrudan emirler verdi. - direction (noun) : istikamet, gidişat, yön
She is heading in the wrong direction.
Yanlış yöne gidiyor. - directly (adverb) : doğrudan, direkt olarak
You should speak directly to your teacher about the problem.
Sorun hakkında doğrudan öğretmeninle konuşmalısın. - director (noun) : yönetici, müdür, yönetmen
The company director gave a speech last Monday.
Şirket müdürü geçen pazartesi bir konuşma yaptı. - directory (noun) rehber, dizin
The directory contains the contact information for all employees.
Rehberde tüm çalışanların iletişim bilgileri yer almaktadır. - dirt (noun) : pislik, kir, çamur
The children came home covered in dirt after playing outside.
Çocuklar dışarıda oynadıktan sonra üzerleri kirle kaplı halde eve geldiler. - dirty (adjective) : kirli, pis
All my socks are dirty.
Bütün çoraplarım kirli. - disability (noun) engellilik, sakatlık
Morrie didn’t let his disability prevent him from living his remaining life.
Morrie sakatlığının kalan hayatını yaşamasına engel olmasına izin vermedi. - disabled (adjective) engelli
The disabled athlete won a gold medal in the Paralympics.
Engelli atlet, Paralimpik Oyunları’nda altın madalya kazandı. - disadvantage (noun) : dezavantaj
Living far from the city can be a disadvantage for commuting.
Şehirden uzak yaşamak, işe gidip gelmek için bir dezavantaj olabilir. - disagree (verb) : aynı fikirde olmamak, katılmamak
I respectfully disagree with your point of view.
Görüşünüze saygılı bir şekilde katılmıyorum. - disagreement (noun) anlaşmazlık
The disagreement among the colleagues resulted in a half-finished project.
İş çalışanları arasındaki anlaşmazlık, yarım kalmış bir proje ile sonuçlandı. - disappear (verb) : gözden kaybolmak, ortadan kaybolmak, yok olmak
As the years pass, old traditions usually disappear.
Yıllar geçtikçe, eski gelenekler genellikle yok olur. - disappoint (verb) hayal kırıklığına uğratmak
The remake of the movie disappointed many of it’s original fans.
Filmin yeni yapımı, orijinal hayranlarının çoğunu hayal kırıklığına uğrattı. - disappointed (adjective) : hayal kırıklığına uğramış
She was disappointed when her team lost the final match.
Takımı final maçını kaybedince hayal kırıklığına uğradı. - disappointing (adjective) : hayal kırıklığına uğratan
The movie was disappointing because the plot was very predictable.
Film hayal kırıklığı yarattı çünkü konusu çok tahmin edilebilirdi. - disappointment (noun) hayal kırıklığı, hüsran
The national volleyball team’s loss was a major dissapointment all around the country.
Millî voleybol takımının kaybı, tüm ülke çapında büyük hayal kırıklığıydı. - disaster (noun) : felaket, facia
We narrowly avoided a disaster during the storm.
Fırtına sırasında büyük bir felaketten kıl payı kurtulduk. - disastrous (adjective) korkunç, talihsiz
The company’s decision to ignore safety protocols had disastrous consequences.
Şirketin güvenlik protokollerini göz ardı etme kararı korkunç sonuçlar doğurdu. - disc (noun) disk, plak
He bought a music disc from the store, looking forward to listening to songs.
Mağazadan bir müzik diski aldı, şarkıları dinlemeyi dört gözle bekliyordu. - discard (verb) kurtulmak, atmak
He discarded the old clothes he no longer wore.
Artık giymediği eski kıyafetlerini attı. - discharge (verb) tahliye, taburcu olma, boşaltma
The hospital discharged the patient after her condition improved.
Durumu düzeldikten sonra hastane hastayı taburcu etti. - discipline (noun) disiplin, düzen
Self-discipline is key to achieving success.
Öz disiplin, başarıya ulaşmanın anahtarıdır. - disclose (verb) ifşa etmek, açığa çıkartmak, ortaya çıkartmak
She refused to disclose any information about the ongoing investigation.
Devam eden soruşturma hakkında herhangi bir bilgi açığa çıkarmayı reddetti. - disclosure (noun) açıklama, açma, açığa vurma, ifşa, açığa çıkma
The disclosure of sensitive information caused a public outcry.
Hassas bilgilerin açığa çıkması halkın tepkisine neden oldu. - discount (noun) : indirim
The store is offering a 30% discount on all items this week.
Mağaza bu hafta tüm ürünlerde %30 indirim sunuyor. - discount (verb) indirim yapmak, göz ardı etmek
The shop is discounting all summer items to make space for new stock.
Mağaza, yeni stok için yer açmak için tüm yaz ürünlerini indirimli satıyor. - discourage (verb) cesaretini kırmak, vazgeçirmek
The high costs discouraged her from starting her own business.
Yüksek maliyetler onu kendi işini kurmaktan vazgeçirdi. - discourse (noun) söylem, konuşma, tartışma
The professor’s discourse on philosophy captivated the audience.
Profesörün felsefe üzerine yaptığı konuşma dinleyicileri büyüledi. - discover (verb) : keşfetmek, bulmak
He was the first to discover the hidden treasure.
Gizli hazineyi keşfeden ilk kişi oydu. - discovery (noun) : keşif, buluş, bulgu
The discovery of antibiotics was a turning point in medicine.
Antibiyotiklerin keşfi, tıpta bir dönüm noktasıydı. - discretion (noun) takdir, sağduyu
She handled the matter with great discretion, ensuring no one was offended.
Konuyu büyük bir sağduyuyla ele alarak kimsenin rencide olmamasını sağladı. - discrimination (noun) ayrımcılık, fark gözetme
Laws were enacted to prevent discrimination based on race or gender.
Irk veya cinsiyete dayalı ayrımcılığı önlemek için kanunlar çıkarıldı. - discuss (verb) : tartışmak, görüşmek
We need to discuss this issue.
Bu konuyu tartışmamız gerekiyor. - discussion (noun) : tartışma, görüşme, müzakere
The discussion in class was very interesting.
Sınıftaki tartışma çok ilginçti. - disease (noun) : hastalık, rahatsızlık
There is still no cure for some diseases.
Bazı hastalıklar için hala bir tedavi yok. - dish (noun) : tabak, yemek
She prepared a delicious dish.
Lezzetli bir yemek hazırladı. - dishonest (adjective) sahtekar, dürüst olmayan
She slowly began to realized her friend was being dishonest.
Arkadaşının dürüst olmadığını yavaş yavaş fark etti. - disk (noun)
- dislike (noun) :
- dislike (verb) : sevmemek, nefret
I dislike waking up early on weekends.
Hafta sonları erken uyanmaktan hoşlanmam. - dismiss (verb) dağıtmak, kovmak, reddetmek
The teacher dismissed the class early today because of her meeting.
Öğretmen bugün sınıfı toplantısı için erken dağıttı. - dismissal (noun) işten çıkarma, görevden alma, kovma, red
The unfair dismissal of several employees led to protests outside the company.
Birkaç çalışanın haksız yere işten çıkarılması şirket dışında protesto gösterilerine yol açtı. - disorder (noun) düzensizlik, bozukluk, rahatsızlık
She regretted throwing a party after seeing the complete disorder of the room.
Odanın tamamen düzensiz olduğunu görünce parti verdiğine pişman oldu. - displace (verb) yerinden sökmek, yerini almak, yerinden etmek
Robots and automation are displacing traditional manufacturing jobs.
Robotlar ve otomasyon geleneksel imalat işlerinin yerini alıyor. - display (noun)
- display (verb) sergilemek, gösteri, göstermek
The fireworks display was absolutely breathtaking last night.
Dün geceki havai fişek gösterisi kesinlikle büyüleyiciydi. - disposal (noun) imha etme, elden çıkarım, emir, kullanım
The safe disposal of hazardous materials is essential for the environment.
Tehlikeli maddelerin güvenli bir şekilde imha edilmesi çevre için çok önemlidir. - dispose (verb) dizmek, kurtulmak, atmak
Please dispose of the trash in the designated bins.
Lütfen çöpleri belirlenen kutulara atın. - dispute (noun)
- dispute (verb) ihtilaf, tartışma, çekişme
The boundary dispute between the two countries remains unresolved.
İki ülke arasındaki sınır tartışması hala çözülmedi. - disrupt (verb) bozmak, aksatmak, bölmek, kesilmesine yol açmak(toplantı)
The protest disrupted the traffic in the city center.
Protesto şehir merkezindeki trafiği aksattı. - disruption (noun) bozma, aksama, bozulma
The pandemic caused widespread disruption to global supply chains.
Pandemi küresel tedarik zincirlerinde geniş çaplı aksamalara neden oldu. - dissolve (verb) eritmek, dağılmak, çözmek
She dissolved the sugar in warm water to make a syrup.
Şurup yapmak için şekeri ılık suda eritti. - distance (noun) : mesafe, menzil, uzaklık
He walked a long distance to get to the library.
Kütüphaneye gitmek için uzun bir mesafe yürüdü. - distant (adjective) uzak, mesafeli
He always acts uncommunicateve and distant whenever they meet.
Ne zaman buluşsalar her zaman iletişimsiz ve mesafeli davranıyor. - distinct (adjective) belirgin, farklı, açık
There’s a distinct difference between these three blush’s color.
Bu üç allığın renkleri arasında belirgin bir fark var. - distinction (noun) ayrım, fark, ayrıcalık
The distinction between rural and urban areas is becoming blurred
Kırsal ve kentsel alanlar arasındaki ayrım giderek bulanıklaşıyor. - distinctive (adjective) farklı, kendine özgü, belirgin, karakteristik
The artist’s work has a distinctive style that sets it apart from others.
Sanatçının eseri, onu diğerlerinden ayıran kendine özgü bir tarza sahiptir. - distinguish (verb) ayırt etmek, farkını anlamak
Why can’t you distinguish between fact and opinion? It’s actually quite simple.
Gerçek ve görüşü neden ayırt edemiyorsun? Aslında oldukça kolay. - distort (verb) bükmek, çarpıtmak, bozmak
The funhouse mirrors distort your reflection, making you look taller or shorter.
Lunapark aynaları yansımanızı bozarak sizi daha uzun veya daha kısa gösterir. - distract (verb) dikkatını dağıtmak, oyalamak
If your phone distracts you from doing work, just close it and put it away.
Telefonunuz sizi iş yapmaktan oyalıyorsa, kapatın ve kaldırın. - distress (noun)
- distress (verb) zorluk, sıkıntı, üzmek, sıkıntıya sokmak
The news caused her great distress.
Bu haber onu çok üzdü. - distribute (verb) dağıtmak, paylaştırmak
The volunteers distributed food to the flood victims.
Gönüllüler, sel mağdurlarına yiyecek dağıttı. - distribution (noun) dağıtım, dağılım
The unfair distribution of resources caused many communities to struggle.
Kaynakların adaletsiz dağılımı, birçok topluluğa zorluk yaşattı - district (noun) bölge, mahalle
Each district has its own local government.
Her bölgenin kendi yerel yönetimi vardır. - disturb (verb) rahatsız etmek
Her neighbours disturbed her making some noise while she was writing her thesis.
Komşuları, o tezini yazarken onu gürültü yaparak rahatsız etti. - disturbing (adjective) rahatsız edici, rahatsız etme,huzur bozucu
The documentary showed some disturbing images of environmental destruction.
Belgeselde çevre tahribatına ilişkin bazı rahatsız edici görüntüler vardı. - dive (noun)
- dive (verb) dalış yapmak, dalış
They finally found a suitable location to do a high dive.
Sonunda yüksek bir dalış yapmak için uygun bir yer buldular. - diverse (adjective) çeşitlik, farklı, türlü türlü
This committee consists of a diverse range of workers.
Bu komite, türlü türlü çalışanlardan oluşuyor. - diversity (noun) çeşitlilik, farklılık
Lately the media sector tries showcasing diversity among nationalities on the screens.
Son zamanlarda medya sektörü, ekranlarda milliyetler arasındaki çeşitliliği sergilemeye çalışıyor. - divert (verb) başka yöne çevirmek, uzaklaştırmak, oyalamak, dikkatini dağıtmak
The comedian’s jokes helped divert attention from the awkward moment.
Komedyenin şakaları dikkatleri bu garip andan uzaklaştırmaya yardımcı oldu. - divide (verb) : bölmek, ayırmak
We need to divide the tasks equally among the team members.
Görevleri takım üyeleri arasında eşit olarak bölmeliyiz. - divide (noun) ayrım, sınır, fark
The economic divide between regions is growing.
Bölgeler arasındaki ekonomik fark büyüyor. - divine (adjective) ilahi, kutsal
Many ancient civilizations believed in the power of divine beings.
Birçok eski uygarlık ilahi varlıkların gücüne inanıyordu. - division (noun) bölünme, bölüşme ayrım
The division between rich and poor is increasing.
Zengin ve fakir arasındaki ayrım artıyor. - divorce (noun)
- divorce (verb) boşanma, boşanmak
Getting divorced after thirty plus years is something I’ll never understand.
Otuz yıldan sonra boşanmak asla anlayamayacağım bir şey. - divorced (adjective) : boşanmış, ayrılmış
It is difficult for divorced parents to balance their responsibilities.
Boşanmış ebeveynlerin sorumluluklarını dengelemesi zordur. - do (auxiliary verb) :
- do (verb) : yapmak, etmek, (auxiliary) geniş zaman yardımcı fiili
I do my homework every day.
Her gün ödevimi yaparım. - doctor (noun) : doktor, hekim
She visited the doctor for a check-up.
Kontrol için doktoru ziyaret etti. - doctrine (noun) öğreti, ilke, prensip
The doctrine of free speech is fundamental in democratic societies.
Demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü doktrini esastır. - document (noun) : dosya, doküman
She forgot to attach the document to the email.
E-postaya belgeyi eklemeyi unuttu. - document (verb) belgelemek, kayda geçmek
The scientist documented all of her findings for future study.
Bilim insanı gelecekteki çalışmalar için tüm bulgularını belgeledi. - documentary (noun) : belgesel
We watched a fascinating documentary about wildlife last night.
Dün gece vahşi yaşam hakkında büyüleyici bir belgesel izledik. - documentation (noun) belgeleme, belge
The software requires proper documentation for installation and use.
Yazılım, kurulum ve kullanım için uygun belgeler gerektirir. - dog (noun) : köpek, it
She takes her dog for a walk every morning.
Her sabah köpeğini yürüyüşe çıkarır. - dollar (noun) : dolar
The book costs ten dollars.
Kitap on dolar tutuyor. - domain (noun) toprak, alan, etki alanı
The scientist’s domain of expertise is genetics.
Bilim adamının uzmanlık alanı genetiktir. - domestic (adjective) yerli, evcil
They only use domestic products in their kitchen because of their quality.
Mutfaklarında sadece yerli ürünleri kaliteli olduğundan kullanırlar. - dominance (noun) hakimiyet, egemenlik
The company achieved market dominance through innovation and customer service.
Şirket, inovasyon ve müşteri hizmetleri sayesinde pazar hakimiyetini elde etti. - dominant (adjective) baskın, dominant
The right hand is dominant among most cultures.
Çoğu kültürler arasında, sağ el baskındır. - dominate (verb) hakim olmak, baskın olmak
Big companies dominate the rapidly growing the tech industry.
Büyük şirketler, hızla büyüyen teknoloji sektörüne hakimdir. - donate (verb) : bağış yapmak, bağışlamak
He decided to donate his old clothes to charity.
Eski kıyafetlerini hayır kurumuna bağışlamaya karar verdi. - donation (noun) bağış, hibe, yardım
The animal research institute relies on donations to fund the healthcare.
Hayvan araştırma enstitüsü sağlık hizmetlerini finanse etmek için bağışlara güveniyor. - donor (noun) donör, bağışçı
The hospital is looking for blood donors to help save lives.
Hastane, hayat kurtarmaya yardımcı olacak kan bağışçıları arıyor. - door (noun) : kapı
He knocked on the door before entering.
Girmeden önce kapıyı çaldı. - dose (noun) doz, miktar, dozlamak
The doctor prescribed a daily dose of vitamins.
Doktor günlük bir doz vitamin reçete etti. - dot (noun) nokta, benek
Some languages have different letters; such as ‘ç’ which is a ‘c’ with a dot.
Bazı dillerde farklı harfler vardır; örneğin ‘ç’ harfi noktalı bir ‘c’ harfidir. - double (adjective) :
- double (determiner) :
- double (pronoun) :
- double (verb) : ikiye katlamak, çifte
The price of the product has doubled in the last years.
Ürünün fiyatı geçtiğimiz yılda iki katına çıktı. - double (adverb) : iki katı kadar
She worked double to finish the project on time.
Projeyi zamanında bitirebilmek için iki katı kadar çalıştı. - doubt (noun) :
- doubt (verb) : şüphe, şüphe etmek
I have no doubt that she will succeed in her new job.
Yeni işinde başarılı olacağından hiç şüphem yok. - down (adverb) :
- down (preposition) : aşağı, alt
The cat jumped down from the table.
Kedi masadan aşağı atladı. - download (noun) :
- download (verb) : indirmek, yüklemek
She downloaded a movie to watch on his flight.
Uçuşunda izlemek için bir film indirdi. - downstairs (adverb) : alt katta, aşağıda, alt kattaki
He ran downstairs to answer the door.
Kapıyı açmak için aşağıya koştu. - downstairs (adjective) : aşağı kat, aşağı
The downstairs room is bigger than the upstairs one.
Alt kattaki oda, üst kattakinden daha büyük. - downtown (adjective)
- downtown (adverb)
- downtown (noun) şehir merkezi, şehir merkezindeki, şehir merkezine
Do you know why she’s looking for the downtown man?
Şehir merkezindeki adamı neden aradığını biliyor musun? - downwards (adverb) aşağıya doğru, düşüşe
The road slopes downwards towards the river.
Yol nehre doğru aşağıya eğiliyor. - dozen (determiner)
- dozen (noun) düzinelerce, on iki tane
He bought a dozen fresh eggs from the market.
Marketten bir düzine taze yumurta aldı. - draft (noun)
- draft (verb) taslak, tasarlamak
He showed me the first detailed draft of his novel.
Romanının ilk ayrıntılı taslağını bana gösterdi. - drag (verb) sürüklemek, uzamak, çekmek
The game was boring and seemed to drag on forever.
Oyun sıkıcıydı ve sonsuza dek sürüyor gibiydi. - drain (verb) boşaltmak, kurutmak, süzmek
She drained the pasta before adding the sauce.
Sosu eklemeden önce makarnayı süzdü. - drama (noun) : drama, tiyatro oyunu
He loves watching dramas with emotional storylines.
Duygusal hikayelere sahip dramalar izlemeyi sever. - dramatic (adjective) dramatik, etkileyici, abartılı
His story had a dramatic impact on the audience.
Hikayesi izleyiciler üzerinde dramatik bir etki yarattı. - dramatically (adverb) çarpıcı/dramatik bir şekilde, önemli ölçüde
The profits of the company have increased dramatically the past week.
Şirketin karı geçen hafta önemli ölçüde arttı. - draw (verb) : çizmek, çekmek. düzenlemek
The child wants to draw animals.
Çocuk, hayvan çizmek istiyor. - drawing (noun) : çizim, çizme
She has a talent for drawing, especially portraits.
Çizim yapma konusunda bir yeteneği var, özellikle portrelerde. - dream (noun) :
- dream (verb) : düş, rüya, hayal etmek, rüya görmek
I had a dream last night.
Dün gece bir rüya gördüm. - dress (noun) :
- dress (verb) : elbise, kıyafet, giyinmek, süslenmek
The little girl likes to dress her dolls.
Küçük kız, bebeklerini giydirmeyi seviyor. - dressed (adjective) : giyinik, giyinmiş
The dressed person entered the room with confidence.
Giyinmiş kişi, odaya özgüvenle girdi. - drift (verb) sürüklemek, savrulmak
The boat began to drift with the current.
Tekne akıntıyla sürüklenmeye başladı. - drink (noun) :
- drink (verb) : içecek, meşrubat, içmek
He drinks coffee every morning.
Her sabah kahve içer. - drive (verb) : sürmek, araba kullanmak, çalıştırmak
She can drive a car.
O, araba sürebilir. - drive (noun) : dürtü, azim, sürüş, tutku
A powerful drive for success helped him overcome obstacles.
Başarı için güçlü bir arzu, engelleri aşmasına yardımcı oldu. - driver (noun) : sürücü, şoför, makinist
The bus driver is very friendly.
Otobüs şoförü çok arkadaş canlısı. - driving (noun) : sürme, sürüş
She doesn’t like driving in heavy rain.
Şiddetli yağmurda sürmeyi sevmez. - driving (adjective) sürüş, araç kullanım şekli
His driving skills have improved significantly after taking lessons.
Ders aldıktan sonra sürüş becerileri önemli ölçüde gelişti. - drop (verb) : düşmek, düşürmek, damla
She accidentally dropped the vase on the floor.
Vazoyu yanlışlıkla yere düşürdü. - drop (noun) : düşüş, damla
Be careful not to drop the glass!
Bardağı düşürmemeye dikkat et! - drought (noun) kıtlık, kuraklık
The weather forecasters warns the farmers regarding a possible drought in the upcoming month.
Hava tahmincileri çiftçileri önümüzdeki ay olası bir kuraklık konusunda uyarıyor. - drown (verb) suda boğulmak, boğmak, batırmak
She almost drowned while swimming in the rough sea.
Dalgalı denizde yüzerken neredeyse boğuluyordu. - drug (noun) : ilaç, uyuşturucu madde
Drug abuse is a serious problem in many countries.
Uyuşturucu bağımlılığı birçok ülkede ciddi bir sorundur. - drum (noun) : davul, davul sesi
He learned how to play the drum when he was young.
Gençken davul çalmayı öğrendi. - drunk (adjective) : sarhoş, içmiş
He seemed drunk after the party and couldn’t walk properly.
Partiden sonra sarhoş görünüyordu ve düzgün yürüyemiyordu. - dry (adjective) :
- dry (verb) : kuru, kurulamak
Please dry the dishes after washing them.
Lütfen bulaşıkları yıkadıktan sonra kurulayın. - dual (adjective) ikili, çift, çift yönlü
She holds dual citizenship in the U.S. and Canada.
ABD ve Kanada çifte vatandaşlığına sahip. - dub (verb) dublaj yapmak, isim vermek
The film was dubbed into several languages for international audiences.
Film uluslararası izleyiciler için birkaç dilde dublajlandı. - due (adjective) : beklenen, gereken
The homework is due next Wednesday.
Ödevin gelecek Çarşamba teslim edilmesi beklenir. - dull (adjective) donuk, sıkıcı, mat
His face looked pretty dull contrary to the shocking news he had heard.
Yüzü, duyduğu şok edici haberlerin aksine oldukça donuk görünüyordu. - dumb (adjective) aptal, budala, aptalca, sessiz
It was a dumb mistake, but she quickly corrected it.
Aptalca bir hataydı ama hemen düzeltti. - dump (verb) boşaltmak, dökmek, terk etmek
She was too compassionate to be able to dump her boyfriend.
Erkek arkadaşını terk edebilmek için fazla merhametliydi. - duo (noun) ikili, çift, eş
They’re a dynamic duo in the business world.
İş dünyasında dinamik bir ikilidirler. - duration (noun) süre, müddet
Please refrain standing up for the duration of the movie.
Lütfen film süresince ayakta durmaktan kaçının. - during (preposition) : boyunca, süresince, sırasında
Please be quiet during the movie.
Film sırasında lütfen sessiz olun. - dust (noun) : toz, kir
There was a thick layer of dust on the old furniture.
Eski mobilyaların üzerinde kalın bir toz tabakası vardı. - duty (noun) : görev, vazife, vergi
It’s a doctor’s duty to help people in need.
Doktorun görevi, ihtiyacı olan insanlara yardım etmektir. - DVD (noun) : DVD
They watched a movie on DVD.
DVD’de bir film izlediler. - dynamic (adjective) dinamik, hareketli, canlı
She’s a dynamic member who inspires the rest of the choir.
O koronun geri kalanına ilham veren dinamik bir üyedir. - dynamic (noun) haraketli, dinamik
The team’s dynamic energy helped them win the championship.
Takımın dinamik enerjisi şampiyonluğu kazanmalarına yardımcı oldu. - each (adverb) :
- each (determiner) :
- each (pronoun) : her biri, her
Each student has a textbook.
Her öğrencinin bir ders kitabı var. - eager (adjective) istekli, hevesli
She’s eager to start her new job next week.
Gelecek hafta yeni işine başlamak için istekli. - ear (noun) : kulak, duyma yeteneği
The baby has small ears.
Bebeğin küçük kulakları var. - early (adjective) :
- early (adverb) : erken, ilk, erkenden
We should leave early in the morning.
Sabah erken ayrılmalıyız. - earn (verb) : kazanmak, para kazanmak, hak etmek
She earns her income by teaching online.
Gelirini online ders vererek kazanıyor. - earnings (noun) kazanç, gelir, maaş
His monthly earnings are enough to support his family comfortably.
Aylık kazancı ailesini rahatça geçindirmeye yetiyor. - earth (noun) : yeryüzü, dünya, toprak
The earth’s atmosphere protects us from harmful radiation.
Dünyanın atmosferi bizi zararlı radyasyondan korur. - earthquake (noun) : deprem, zelzele
The earthquake caused widespread damage across the country.
Deprem, ülkede geniş çaplı hasara yol açtı. - ease (noun)
- ease (verb) kolaylaştırmak, hafifletmek, koylaylık, rahatlık
The new software was designed to ease the workload.
Yeni yazılım iş yükünü hafifletmek için tasarlandı. - easily (adverb) : kolaylıkla, kolayca
He memorizes new vocabulary easily.
Yeni kelimeleri kolayca ezberler. - east (adjective) :
- east (adverb) :
- east (noun) : doğu, doğudaki, doğuya doğru
The sun rises from the east.
Güneş doğudan doğar. - eastern (adjective) : doğu, doğuya ait
The eastern part of the city is known for its beautiful landscapes.
Şehrin doğu kısmı güzel manzaralarıyla tanınır. - easy (adjective) : kolay, basit, zahmetsiz
Learning new vocabulary is easy.
Yeni kelimeler öğrenmek kolaydır. - eat (verb) : yemek yemek, tüketmek
They eat dinner at 7 PM
Akşam yemeğini saat 7’de yerler. - echo (noun)
- echo (verb) yankılanmak, yankı
The canyon’s echo made their laughter sound louder.
Kanyonun yankısı kahkahalarının sesini daha da yükseltti. - ecological (adjective) ekolojik, çevre dostu
The government is promoting ecological initiatives to combat climate change.
Hükümet iklim değişikliğiyle mücadele için ekolojik girişimleri teşvik ediyor. - economic (adjective) : ekonomik, iktisadi, kârlı
The new economic plan helped many people by providing financial assistance.
Yeni ekonomik plan finansal yardım sağlayarak, birçok insana yardımcı oldu. - economics (noun) ekonomi, iktisat, ekonomi bilimi
He decided to major in economics to understand the way markets operate.
Piyasaların nasıl işlediğini anlamak için ekonomi bölümü okumaya karar verdi. - economist (noun) iktisatçı, ekonomist
A rise in inflation was predicted by the economists.
Ekonomistler enflasyonda bir artış öngördüler. - economy (noun) : ekonomi, iktisat, tasarruf
Alex lost his job during the bad economy, so it was a tough time for him
Alex kötü ekonomi döneminde işini kaybetti ve, bu onun zorlu zamanıydı. - edge (noun) : kenar, köşe, avantaj, üstünlük, keskinlik
She stood on the edge of the cliff, looking out at the vast landscape below.
Kayalığın kenarında durdu, aşağıdaki geniş manzarayı izliyordu - edit (verb) düzenlemek, düzeltmek, editörlük yapmak
She spent hours editing her essay for school when she arrive at home.
Eve geldiğinde okul için makalesini düzenlemekle saatler geçirdi. - edition (noun) baskı, sayı
This limited edition is only available for a short time.
Bu sınırlı baskı yalnızca kısa bir süre için mevcut. - editor (noun) : editör, yayıncı, yazı işleri müdürü
The editor checked the novel carefully for any mistakes.
Editör, romanın hatalarını dikkatlice kontrol etti. - editorial (adjective) editoryal, başyazıya ait
They wrote an editorial piece on global warming for the magazine.
Dergi için küresel ısınma hakkında bir başyazı yazdılar. - educate (verb) : eğitmek, öğretmek, yetiştirmek, bilgilendirmek
Schools educate children in many subjects, including math, science, and history.
Okullar, çocukları matematik, bilim ve tarih gibi birçok konuda eğitir - educated (adjective) : eğitimli, kültürlü, tahsilli, bilgili
Selen is well educated and knows a lot of things from science to literature.
Selen, bilimden edebiyata kadar iyi eğitimli ve birçok şey biliyor. - education (noun) : eğitim, öğretim, öğrenim
Education is the key to a successful future.
Eğitim, başarılı bir geleceğin anahtarıdır. - educational (adjective) : eğitsel, eğitimle ilgili, öğretici
This story book is very educational for children.
Bu hikaye kitabı çocuklar için çok eğitici. - educator (noun) eğitimci, eğitmen
The conference brought together educators from all over the world.
Konferans dünyanın dört bir yanından eğitimcileri bir araya getirdi. - effect (noun) : etki, sonuç
Stress may have a negative effect on your health.
Stres, sağlığınız üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir. - effective (adjective) : etkili, verimli, geçerli, tesirli
This medicine is very effective for headaches.
Bu ilaç, baş ağrıları için çok etkilidir. - effectively (adverb) : etkili bir şekilde, verimli bir biçimde, fiilen
Maria can manage the team effectively by setting clear goals.
Maria takımı net hedefler belirleyerek etkili bir şekilde yönetebilir. - effectiveness (noun) etkililik, etkenlik
The effectiveness of the new policy is still being evaluated.
Yeni politikanın etkinliği halen değerlendirilmektedir. - efficiency (noun) etki, verim, etkinlik
The new system improved the efficiency of the production line.
Yeni sistem üretim hattının verimliliğini artırdı. - efficient (adjective) verimli, tasarruflu
Solar energy is an efficient way to generate power without pollution.
Güneş enerjisi çevre kirliliği olmadan enerji üretmek için etkili bir yöntemdir. - efficiently (adverb) verimli bir şekilde
I don’t believe she’s able to manage her time efficiently, her schedule is a mess.
Zamanını verimli bir şekilde yönetebildiğine inanmıyorum, programı berbat. - effort (noun) : çaba, gayret, emek, efor
He put a lot of effort into his homework, and he completed on time.
David, ödevine daha fazla çaba harcadı, ve zamanında tamamladı. - egg (noun) : yumurta
You need two eggs to make this cake.
Bu keki yapmak için 2 yumurtaya ihtiycaın var. - ego (noun) ego, benlik, ben
His ego makes it difficult for him to admit he’s wrong.
Egosu, hatalı olduğunu kabul etmesini zorlaştırıyor. - eight (number) : sekiz
There are eight apples in the basket.
Sepette sekiz elma var. - eighteen (number) : on sekiz
He will turn eighteen next month.
Gelecek ay on sekiz yaşına girecek. - eighty (number) : seksen
The book has only eighty pages.
Kitapta sadece seksen sayfa var. - either (adverb) :
- either (determiner) :
- either (pronoun) : ya şu ya bu, de / da (olumsuz)
Either solution will work to solve the problem.
Her iki çözüm de sorunu çözmek için işe yarayacaktır. - elaborate (adjective) özenle hazırlanmış, ayrıntılı
The wedding decorations were elaborate and beautiful.
Düğün süslemeleri özenli ve güzeldi. - elbow (noun) dirsek
Stop putting your elbow treatment off. It’ll be worse if you keep ignoring it.
Dirsek tedavini ertelemeyi bırak, görmezden gelmeye devam edersen daha da kötü olacak. - elderly (adjective) yaşlı, ileri yaşta
The elderly couple slowly and peacefullyenjoyed their walk in the park.
Yaşlı çift parkta yavaşça ve huzurla yürüyüşlerinin tadını çıkardı. - elect (verb) seçmek, oylamak
The country will elect a new leader next year, so they will vote for it.
Ülke gelecek yıl yeni bir lider seçecek, bu yüzden onlar oy kullanacak. - election (noun) : seçim, oylama, tercih
The election process is very vital in a democracy.
Seçim süreci, demokraside çok önemlidir. - electoral (adjective) seçimle ilgili, seçmenle alakalı
The country is preparing for its upcoming electoral process.
Ülke yaklaşan seçim sürecine hazırlanıyor. - electric (adjective) : elektrikli, elektrik
Electric cars are becoming more popular worldwide.
Elektrikli arabalar dünya genelinde daha popüler hale geliyor. - electrical (adjective) : elektrik, elektriksel
Electrical energy can be transformed into mechanical energy.
Elektriksel enerji, mekanik enerjiye dönüştürülebilir. - electricity (noun) : elektrik, elektriksel
Solar panels convert sunlight into electricity.
Güneş panelleri güneş ışığını elektriğe dönüştürür. - electronic (adjective) : elektronik
His electronic watch needs to be recharged.
Elektronik saatinin şarj edilmesi gerekiyor. - electronics (noun) elektronik, elektronik bilimi
Improvements in electronics have changed the state of affairs of the world.
Elektronikteki gelişmeler dünyanın durumunu değiştirdi. - elegant (adjective) zarif, şık
I think, the swans are the most elegant animal species in the entire world.
Kuğuların tüm dünyadaki en zarif hayvan türü olduğunu düşünüyorum. - element (noun) : element, unsur, öğe, bileşen
The scientist discovered a new element, which will revolutionize chemistry.
Bilim insanı yeni bir öğe keşfetti ki bu bu kimyada devrim yaratabilir. - elementary (adjective) temel, ilköğretim
Being able to do elementary math is significant for future advanced studies.
Temel matematiği yapabilmek gelecekteki ileri düzey çalışmalar için önemlidir. - elephant (noun) : fil
We saw an elephant at the zoo.
Hayvanat bahçesinde bir fil gördük. - elevate (verb) kaldırmak, terfi etmek, yükselmek
He was elevated to the position of manager after years of hard work.
Yıllarca sıkı çalıştıktan sonra müdürlük pozisyonuna yükseldi. - eleven (number) : on bir
The train arrives at eleven o’clock.
Tren saat on birde varıyor. - eligible (adjective) hak sahibi, uygun
Only members are eligible to vote in the election.
Seçimlerde sadece üyeler oy kullanma hakkına sahiptir. - eliminate (verb) elemek, elenmek, ortadan kaldırmak
Their main aim is to eliminate waste by recycling more.
Başlıca amaçları daha fazla geri dönüşüm yaparak atığı ortadan kaldırmaktır. - elite (noun) elit, seçkin
The elite group of athletes competed in the championship.
Seçkin sporculardan oluşan grup şampiyonada yarıştı. - else (adverb) : başka, yoksa, aksi halde
She wants to go somewhere else.
Başka bir yere gitmek istiyor. - elsewhere (adverb) başka yerde
If we can’t find it here, we’ll look elsewhere.
Burada bulamazsak başka bir yerde arayacağız. - email (noun) :
- email (verb) : e-posta, e-posta göndermek
I sent you an email yesterday.
Dün sana bir e-posta gönderdim. - embark (verb) girişmek, atılmak, gemiye binmek
They embarked on a journey around the world.
Dünya çapında bir yolculuğa atıldılar. - embarrassed (adjective) : mahcup, utanmış
She’s never been so embarrassed in her life when she realized her mistake.
Hatasını anladığında hayatında hiç bu kadar mahcup olmamıştı. - embarrassing (adjective) : utandırıcı, sıkıntı veren
He had an embarrassing experience at the party.
Partide utandırıcı bir deneyim yaşadı. - embarrassment (noun) utanç, mahcubiyet
He turned red with embarrassment after forgetting his lines.
Repliklerini unuttuktan sonra utançtan kıpkırmızı oldu. - embassy (noun) elçilik, büyük elçilik
During the crisis, citizens were advised to seek shelter at the embassy.
Kriz sırasında vatandaşlara büyükelçiliğe sığınmaları tavsiye edildi. - embed (verb) yer almak, yerleştirmek
The journalist was embedded with the troops during the mission.
Gazeteci görev sırasında birliklerle birlikte yer almıştır. - embody (verb) somutlaştırmak, içermek, düzenlemek
Her leadership skills embody the values of the company.
Liderlik becerileri şirketin değerlerini somutlaştırıyor. - embrace (verb) kucaklamak, sarılmak, benimsemek
The two lovebirds embraced each other tightly after their long seperation.
İki sevgili, uzun ayrılıklarından sonra birbirlerine sıkıca sarıldılar. - emerge (verb) ortaya çıkmak, belirmek
A new leader emerged from the crisis to assist the citizens.
Krizden vatandaşlara yardım edecek yeni bir lider çıktı. - emergence (noun) ortaya çıkma, oluşma, görünme
The emergence of new technologies has changed the way we communicate.
Yeni teknolojilerin ortaya çıkması iletişim kurma şeklimizi değiştirdi. - emergency (noun) : acil durum, kriz, tehlike hali
The doctor was called for an emergency surgery.
Doktor, bir acil durum ameliyatı için çağrıldı. - emission (noun) emisyon, yayım
The emission of harmful gases into the atmosphere is the reason for the air pollution.
Hava kirliliğinin sebebi, zararlı gazların atmosfere yayımıdır. - emotion (noun) : duygu, his, heyecan
He controlled his emotion and stayed calm.
Duygusunu kontrol etti ve sakin kaldı. - emotional (adjective) duygusal, hisli
It was an emotional moment for everyone at the wedding.
Düğünde herkes için duygusal bir andı. - emotionally (adverb) duygusal olarak, duygusal açıdan
He wasn’t getting on well emotionally after his tragic break-up.
Trajik ayrılığından sonra duygusal olarak iyi geçinemiyordu. - emphasis (noun) vurgu, önem
His speech had a strong emphasis on teamwork.
Konuşmasında takım çalışmasına güçlü bir vurgu vardı. - emphasize (verb) vurgulamak, üzerinde durmak
The coach emphasized teamwork during practice.
Antrenman sırasında takım çalışmasını vurguladı - empire (noun) imparatorluk
The Roman Empire’s reputation proceeds to live it’s glory even in the 21st century.
Roma İmparatorluğu’nun itibarı 21. yüzyılda bile ihtişamını yaşamaya devam ediyor. - empirical (adjective) ampirik, deneysel
The theory is supported by empirical evidence gathered over years of research.
Teori, yıllar süren araştırmalar sonucunda elde edilen ampirik kanıtlarla desteklenmektedir. - employ (verb) : işe almak, istihdam sağlamak, uygulamak
The company employs over 600 people.
Şirket, 600’dan fazla kişiye istihdam sağlıyor. - employee (noun) : işçi, çalışan
The company has over 2,000 employees worldwide.
Şirketin dünya çapında 2.000’den fazla çalışanı var. - employer (noun) : işveren, patron
She is an employer in the tech industry.
O, teknoloji sektöründe bir işverendir. - employment (noun) : iş, istihdam, meslek, çalışma
Employment opportunities are rising in this area.
Bu alanda istihdam fırsatları artıyor. - empower (verb) güçlendirmek, izin ve yetki vermek
The organization aims to empower women through education and training.
Kuruluş, eğitim ve öğretim yoluyla kadınları güçlendirmeyi amaçlamaktadır. - empty (adjective) : boş, boşaltmak
The box is empty, there is nothing inside.
Kutu boş, içinde hiçbir şey yok. - empty (verb) : boşaltmak, dökmek, tahliye etmek
Please empty the trash before you leave so the house stays clean.
Gitmeden önce çöpü boşalt lütfen, böylelikle ev temiz görünecek. - enable (verb) mümkün kılmak, olanak tanımak
A good education enables people to achieve their goals.
İyi bir eğitim, insanların hedeflerine ulaşmalarını sağlar. - enact (verb) yasalaştırmak, kanun çıkartmak, canlandırmak
The government plans to enact a new law to protect wildlife.
Hükümet, vahşi yaşamı korumak için yeni bir yasa çıkarmayı planlıyor. - encompass (verb) kapsamak, kaplamak, etrafını çevirmek
The company’s mission encompasses innovation and sustainability.
Şirketin misyonu inovasyon ve sürdürülebilirliği kapsıyor. - encounter (noun)
- encounter (verb) karşılaşmak, karşılaşma, rastlantı
You may encounter wild animals in this forest.
Bu ormanda vahşi hayvanlarla karşılaşabilirsiniz. - encourage (verb) : teşvik etmek, cesaretlendirmek, desteklemek
The teacher encourages the shy students to speak.
Öğretmen utangaç öğrencileri konuşmaya teşvik eder. - encouragement (noun) teşvik, cesaret, cesaretlendirme
The teacher’s encouragement boosted the students’ confidence.
Öğretmenin cesaretlendirmesi öğrencilerin özgüvenini artırdı. - encouraging (adjective) teşvik edici, cesaretlendirici
She received encouraging feedback from her supervisor.
Amirinden cesaretlendirici geri bildirimler aldı. - end (noun) :
- end (verb) : son, uç, bitirmek, son vermek
The movie has a surprising end.
Filmin şaşırtıcı bir sonu var. - endeavour (noun) çaba, gayret, çalışma
Their endeavour to clean up the beach was successful.
Sahili temizleme çabaları başarılı oldu. - ending (noun) : son, bitiş
The ending of the book left me in tears.
Kitabın sonu beni gözyaşlarına boğdu. - endless (adjective) sonsuz, uçsuz bucaksız, hiç bitmeyen
The desert seemed like an endless expanse of sand.
Çöl uçsuz bucaksız bir kum yığını gibi görünüyordu. - endorse (verb) ciro etmek, desteklemek, onaylamak
The celebrity endorsed the new brand of sportswear.
Ünlü kişi yeni spor giyim markasını destekledi. - endorsement (noun) onay, destek, onaylama
The politician’s endorsement of the policy boosted its popularity.
Politikacının politikayı desteklemesi politikanın popülaritesini artırdı. - endure (verb) dayanmak, katlanmak, tahammül etmek
She had to endure the long and tedious meeting.
Uzun ve sıkıcı bir toplantıya katlanmak zorunda kaldı. - enemy (noun) : düşman, hasım, karşıt
The Turkish soldiers defeated their enemy during the battle.
Savaşta Türk askerleri düşmanı mağlup etti. - energy (noun) : enerji, güç
He has a lot of energy and always keeps busy.
Çok enerjisi var ve her zaman meşgul oluyor. - enforce (verb) uygulamak, zorlamak, güçlendirmek
The government must enforce laws to ensure public safety.
Hükümet kamu güvenliğini sağlamak için yasaları uygulamalıdır. - enforcement (noun) uygulama, yürürlük, icra
The strict enforcement of curfews ensured public compliance.
Sokağa çıkma yasaklarının sıkı bir şekilde uygulanması halkın itaatini sağlamıştır. - engage (verb) dahil etmek, meşgul olmak
She is actively engaged in community work because she cares for her country.
Toplum çalışmalarında ülkesini sevdiği için aktif olarak yer alıyor. - engaged (adjective) : nişanlı, meşgul, ilgili, görevli
My aunt got engaged last week and plans to get married next year.
Teyzem geçen hafta nişanlandı ve gelecek yıl evlenmeyi planlıyor. - engagement (noun) nişan, nişanlanma, bağlılık, sözleşme
Their engagement was announced at a family gathering.
Nişanları bir aile toplantısında ilan edildi. - engaging (adjective) çekici, hoş, sempatik, meşgul etme
She has an engaging personality that draws people to her.
İnsanları kendisine çeken sempatik bir kişiliğe sahip. - engine (noun) : motor, makine
The plane’s engine started to make strange noises.
Uçağın motoru garip sesler yapmaya başladı. - engineer (noun) : mühendis, makinist
The engineer solved the technical problems.
Mühendis, teknik sorunları çözdü. - engineering (noun) : mühendislik, teknik bilgi, planlama
Engineering requires strong skills in mathematics and science.
Mühendislik, matematik ve fen alanlarında güçlü beceriler gerektirir. - enhance (verb) artırmak, geliştirmek
Exercise can enhance your physical and mental health.
Egzersiz, fiziksel ve zihinsel sağlığınızı iyileştirebilir. - enjoy (verb) : zevk almak, tadını çıkarmak, hoşlanmak
She enjoys playing the piano.
Piyano çalmaktan keyif alır. - enjoyable (adjective) keyifli, zevkli
She thought the new update for the video-game was so enjoyable.
Video oyununun yeni güncellemesini çok zevkli buldu. - enormous (adjective) : kocaman, muazzam, devasa
The mountain appeared enormous in the distance.
Dağ, uzakta devasa görünüyordu. - enough (adverb) :
- enough (determiner) :
- enough (pronoun) : yeterli, yeterince, yeteri kadar, kâfi
We have enough food for everyone.
Herkes için yeterince yiyeceğimiz var. - enquire (verb) sormak, soruşturmak, soru sormak, bilgi almak
She enquired about the job opening at the company.
Şirketteki açık iş pozisyonu hakkında bilgi aldı. - enquiry (noun) soru, soruşturma, araştırma
I made an enquiry about the price of the tickets before I leave the city.
Biletlerin fiyatı hakkında, şehirden ayrılmadan önce, bir soru sordum. - enrich (verb) zenginleştirmek, güçlendirmek, değerini artırmak
The organization aims to enrich the lives of underprivileged children.
Kuruluş, imkanları kısıtlı çocukların hayatlarını zenginleştirmeyi amaçlıyor. - enrol (verb) kaydolmak, kaydetmek, yazılmak
She decided to enrol in a photography course.
Bir fotoğrafçılık kursuna kaydolmaya karar verdi. - ensue (verb) doğmak, meydana gelmek
A heated debate ensued after the announcement of the new policy.
Yeni politikanın açıklanmasının ardından hararetli bir tartışma meydana geldi. - ensure (verb) emin olmak, sağlamak, garanti etmek
Please ensure that the doors are locked before leaving.
Lütfen çıkmadan önce kapıların kilitli olduğundan emin olun. - enter (verb) : giriş yapmak, girmek
She knocked before she entered the office.
Ofise girmeden önce kapıyı çaldı. - enterprise (noun) girişim, cesaret, firma, işletme
Starting a new enterprise requires careful planning and hard work.
Yeni bir girişim başlatmak dikkatli bir planlama ve sıkı bir çalışma gerektirir. - entertain (verb) : eğlendirmek, ağırlamak, misafir etmek, dikkate almak
The comedian entertained the audience with stories and jokes.
Komedyen, hikayeleri ve esprileriyle izleyenleri eğlendirdi. - entertaining (adjective) eğlenceli, eğlendirici
Her brother who is a magician had some entertaining tricks up his sleeve.
Sihirbaz olan kardeşinin gizli sahip olduğu bazı eğlenceli numaralar vardı. - entertainment (noun) : eğlence, gösteri, ağırlama
There was live entertainment at the event.
Etkinlikte canlı eğlence vardı. - enthusiasm (noun) heves, coşku
She showed great enthusiasm for the new project when she was ill .
Yeni proje için hastayken büyük bir heves gösterdi. - enthusiast (noun) tutkun, hevesli, meraklı kimse
She’s a yoga enthusiast who practices every day.
Kendisi her gün yoga yapan bir yoga tutkunu. - enthusiastic (adjective) hevesli , coşkulu
The audience was enthusiastic about the performance.
Seyirciler performans konusunda coşkuluydu. - entire (adjective) tüm, tamamı, bütün
The entire city was affected by the power outage.
Tüm şehir elektrik kesintisinden etkilendi. - entirely (adverb) tamamen, tümüyle
The story is entirely fictional and not based on real events.
Hikaye tamamen kurgusal ve gerçek olaylara dayanmıyor. - entitle (verb) hak tanımak, hak vermek, hak kzanmak
This pass entitles you to free access to all events.
Bu kart size tüm etkinliklere ücretsiz giriş hakkı kazandırır. - entity (noun) varlık, zat, oluşum, kuruluş
The charity became a recognized entity in the local community.
Hayır kurumu yerel toplumda tanınan bir kuruluş haline geldi. - entrance (noun) : giriş (bir yere girilen kapı veya alan.)
The entrance was decorated with her favourite flowers.
Giriş en sevdiği çiçeklerle süslendi. - entrepreneur (noun) girişimci
If you want to become an entrepreneur you need to take risks most of the time.
Eğer girişimci olmak istiyorsanız çoğu zaman risk almalısınız. - entry (noun) : giriş (bir yere veya kayda katılım.)
The entry was free for children under the age of 6.
Giriş, 6 yaşın altındaki çocuklar için ücretsizdi. - envelope (noun) zarf, mektup
My darling has sent out his love letter for me in an elegant envelope.
Sevgilim bana zarif bir zarf içinde aşk mektubunu gönderdi. - environment (noun) : çevre, etraf
Pollution is one of the greatest threats to our environment.
Kirlilik, çevremize yönelik en büyük tehditlerden biridir. - environmental (adjective) : çevresel, çevreyle ilgili, ekolojik
We must focus on environmental issues and find appropriate global solutions.
Çevresel sorunlara odaklanmalı ve uygun küresel çözümler bulmalıyız. - epidemic (noun) salgın, salgın hastalık, hızlı yayılma
The epidemic spread quickly across the country.
Salgın ülke çapında hızla yayıldı. - episode (noun) : bölüm, olay, vaka, sahne
We are very excited about the new episode; which will air tomorrow.
Yeni bölüm için çok heyecanlıyız; yarın yayınlanacak. - equal (adjective) :
- equal (verb) : eşit, denk, adil (adj.); eşitlemek
They want to make the teams equal so that each team has an equal chance.
Takımları eşitlemek istiyorlar böylece her takımın şansı eşit olur. - equal (noun) eşit, denk
The two candidates are considered equals in terms of experience.
İki aday deneyim açısından eşit kabul ediliyor. - equality (noun) eşitlik, denklik
The movement advocates for gender equality in the workplace.
Hareket, işyerinde cinsiyet eşitliğini savunuyor. - equally (adverb) : eşit bir şekilde, aynı derecede
All students should be treated equally and fairly.
Tüm öğrencilere eşit ve adilce davranılmalı. - equation (noun) denge, denklem, eşitleme
Solving the equation took the students several minutes.
Denklemi çözmek öğrencilerin birkaç dakikasını aldı. - equip (verb) donatmak, teçhiz etmek
The laboratory is equipped with the latest technology.
Laboratuvar en son teknolojiyle donatılmış. - equipment (noun) : ekipman, teçhizat, donanım
The gym is filled with a variety of fitness equipment.
Spor salonu, çeşitli spor ekipmanlarıyla doludur. - equivalent (adjective)
- equivalent (noun) eşdeğer, denk
One euro is approximately equivalent to 35 Turkish liras as of now.
Bir avro şu an itibariyle yaklaşık 35 Türk lirasına eşdeğer. - era (noun) çağ, devir, dönem
The Renaissance was an era of great achivements regarding art and science.
Rönesans, sanat ve bilim konusunda harika başarıların olduğu bir dönemdi. - erect (verb) dikmek, dikilmek, kurmak, inşaa etmek
The workers erected a temporary shelter for the event.
İşçiler etkinlik için geçici bir barınak kurdu. - error (noun) : hata, kusur
She realized his error too late to correct it.
Hatasını düzeltmek için çok geç fark etti. - erupt (verb) patlamak, püskürmek
The dormant volcano erupted when the visitors were nearby.
Uykuda olan yanardağ ziyaretçiler yakındayken patladı. - escalate (verb) tırmanmak, yükselmek
The conflict could escalate if no agreement is reached.
Bir anlaşmaya varılamazsa çatışma tırmanabilir. - escape (noun) :
- escape (verb) : kaçmak, kaçış
The prisoners escaped from the jail by climbing over the wall.
Mahkumlar, hapishaneden duvarı tırmanarak kaçtı. - especially (adverb) : özellikle, hele
The movie was good, especially the ending.
Film iyiydi, özellikle sonu. - essay (noun) : makale, deneme, girişim
He wrote an excellent essay on climate change.
İklim değişikliği üzerine harika bir makale yazdı. - essence (noun) öz, asıl, temel
The essence of the story is about love and forgiveness.
Hikayenin özü sevgi ve bağışlama üzerinedir. - essential (adjective) : gerekli, çok önemli
Essential skills are needed for the job in order to perform the tasks effectively.
Görevleri etkin bir şekilde yerine getirebilmek, iş için gerekli beceriler gereklidir. - essentially (adverb) esas olarak, özünde
The two ideas are essentially the same, there’s no need for you to argue.
İki fikir de özünde aynı, tartışmanıza gerek yok. - establish (verb) kurmak, inşa etmek, oluşturmak
This well-known university was established in 1980.
Bu ünlü üniversite 1980 yılında kuruldu. - establishment (noun) kuruluş, kurum, tesis
The establishment of the new school was welcomed by the community.
Yeni okulun kuruluşu toplum tarafından memnuniyetle karşılandı. - estate (noun) arazi, mülk
After his death, the family inherited the entire estate.
Ölümünden sonra, aile tüm malikaneyi miras aldı. - estimate (noun)
- estimate (verb) hesaplamak, tahmin, tahmin etmek
The contractor gave an estimate of the construction time.
Müteahhit, inşaat süresi için bir tahminde bulundu. - eternal (adjective) sonsuz, ebedi, baki
Philosophers have often pondered the concept of eternal truths, debating whether such absolutes truly exist.
Filozoflar sık sık ebedi gerçekler kavramı üzerinde düşünmüş ve bu tür mutlakların gerçekten var olup olmadığını tartışmışlardır. - ethic (noun) etik, ahlak
My company’s work ethic stresses the importance of teamwork, responsibility.
Şirketimin iş ahlakı, takım çalışmasının ve sorumluluğun önemini vurgular. - ethical (adjective) ahlaki, etik
It is important to make ethical decisions in life.
Hayatta etik kararlar almak önemlidir. - ethnic (adjective) etnik, ırksal
You should have the freedom to openly express your ethnic identity.
Etnik kimliğinizi açıkça ifade edebilme özgürlüğüne sahip olmalısınız. - euro (noun) : euro
She paid 50 euros for the dress.
Elbise için 50 euro ödedi. - evacuate (verb) tahliye etmek, boşaltmak, götürmek
The passengers were evacuated from the plane within minutes after the pilot detected smoke in the cabin.
Pilotun kabinde duman tespit etmesinin ardından yolcular birkaç dakika içinde uçaktan tahliye edildi. - evaluate (verb) değerlendirmek, analiz etmek
The teacher will evaluate your performance during the exam.
Öğretmen, sınav sırasında performansınızı değerlendirecek. - evaluation (noun) değerlendirme, ölçüm
I’ve just handed my essay in, I expect the teacher’s evaluation will be positive.
Denememi yeni teslim ettim, öğretmenin değerlendirmesinin olumlu olacağını umuyorum. - even (adverb) : hatta, bile, dahi
It’s cold here even in summer.
Burada yazın bile soğuk olur. - even (adjective) eşit, hatta, düzgün
The table is not even, so be careful with the glasses.
Masa düzgün değil, bu yüzden bardaklarla dikkatli olun. - evening (noun) : akşam
They are having a party this evening.
Bu akşam bir parti veriyorlar. - event (noun) : etkinlik, olay, durum
The concert was a major event.
Konser büyük bir etkinlikti. - eventually (adverb) : sonunda, nihayetinde
Eventually, he understood the problem and found a solution to solve it.
Sonunda, problemi anladı ve onu çözmek için bir çözüm buldu. - ever (adverb) : hiç, asla, her zaman
Have you ever been to Paris?
Hiç Paris’e gittin mi? - every (determiner) : her, her bir, her türlü
Every student must attend the class.
Her öğrenci derse katılmak zorunda. - everybody (pronoun) : herkes
Everybody likes her.
Herkes onu sever. - everyday (adjective) : günlük, gündelik
The store sells everyday items like groceries.
Mağaza, bakkaliye gibi günlük eşyalar satıyor. - everyone (pronoun) : herkes, her biri
Everyone has a unique talent.
Herkesin eşsiz bir yeteneği vardır. - everything (pronoun) : her şey
Everything is ready for the trip.
Seyahat için her şey hazır. - everywhere (adverb) : her yer, her yerde
She travels everywhere with her cat.
Kedisiyle her yere seyahat eder. - evidence (noun) : kanıt, delil, ifade
The lack of evidence made it difficult to solve the case.
Kanıt eksikliği davayı çözmeyi zorlaştırdı. - evident (adjective) belirgin, açık
It’s evident in your eyes that you’re lying about this situation.
Bu durum hakkında yalan söylediğiniz gözünüzden açıkça belirgin. - evil (adjective)
- evil (noun) şeytani, kötü
The villain in the story had evil plans to take over the city.
Hikayedeki kötü adamın şehri ele geçirmek için kötü planları vardı. - evoke (verb) çağrıştırmak, uyandırmak, canlandırmak
Her speech evoked strong emotions among the crowd, inspiring both hope and determination.
Konuşması kalabalık arasında güçlü duygular uyandırdı, hem umut hem de kararlılık aşıladı. - evolution (noun) evrim, gelişim
Language evolution affects the culture and society.
Dilin gelişimi kültürü ve toplumu etkiler. - evolutionary (adjective) evrimsel, gelişimsel, evrilen
The evolutionary process that led to the development of modern birds from dinosaurs is a subject of fascination for scientists.
Dinozorlardan modern kuşların gelişimine yol açan evrimsel süreç bilim insanları için hayranlık uyandıran bir konudur. - evolve (verb) evrim geçirmek, gelişmek
Chickens are believed to be evolved from dinosaurs by many people.
Birçok kişi tavukların dinozorlardan evrim geçirdiğine inanır. - exact (adjective) : kesin, tamı tamına, tam olarak
The exact amount of the bill is $50.
Hesabın tam tutarı 50 dolar. - exactly (adverb) : tamamen, aynen, kesinlikle
She knew exactly where to find the missing purse.
Kayıp çantayı tam olarak nerede bulacağını biliyordu. - exaggerate (verb) abartmak, mübalağa etmek
While describing the fishing trip, he exaggerated the size of the fish he caught, claiming it was twice as big as it actually was.
Balık tutma gezisini anlatırken, yakaladığı balığın büyüklüğünü abartarak gerçekte olduğundan iki kat daha büyük olduğunu iddia etti. - exam (noun) : sınav, imtihan, muayene
He is studying for her exams.
Sınavları için ders çalışıyor. - examination (noun) test, muayene, inceleme
He passed the examination with flying colors.
Sınavı yüksek notlarla geçti. - examine (verb) : incelemek, muayene etmek, sorgulamak, denetlemek
She needs to examine the results carefully for our upcoming meeting.
Gelecek toplantımız için sonuçları dikkatle incelemesi gerekiyor. - example (noun) : örnek, misal, ibret
This painting is an example of his work.
Bu tablo, onun eserlerinin bir örneğidir. - exceed (verb) aşmak, geçmek
If you exceed the speed limit, you’ll get a pricy ticket. Don’t say I didn’t warn you!
Hız sınırını aşarsanız, pahalı bir ceza alırsınız. Uyarmadı demeyin! - excellence (noun) mükemmellik, fazilet, üstünlük
Striving for excellence in customer service has always been the cornerstone of the company’s philosophy.
Müşteri hizmetlerinde mükemmellik için çabalamak her zaman şirket felsefesinin temel taşı olmuştur. - excellent (adjective) : mükemmel, kusursuz
The food at this restaurant is excellent.
Bu restorandaki yemekler mükemmel. - except (preposition) : haricinde, dışında
The store is open every day except Tuesdays.
Mağaza, salı günleri hariç her gün açık. - except (conjunction) : dışında, haricinde, -den başka
The shop is open every day except Sunday.
Dükkan, pazar hariç her gün açık. - exception (noun) istisna, hariç tutma, sıradışı durum
All my students, without any exceptions, have gotten their own candy.
Tüm öğrencilerim, hiçbir istisna olmadan, kendi şekerlerini aldılar. - exceptional (adjective) istisnai, fevkalade, olağanüstü
He possesses exceptional problem-solving skills, allowing him to tackle complex challenges with ease.
Olağanüstü problem çözme becerilerine sahiptir ve bu sayede karmaşık zorlukların üstesinden kolaylıkla gelebilir. - excess (adjective)
- excess (noun) aşırılık, fazlalık, aşırı
Consuming an excess of sugary foods can lead to serious health problems, including obesity and diabetes.
Aşırı şekerli gıdalar tüketmek obezite ve diyabet gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. - excessive (adjective) aşırı, fazla
The pregnant lady needed to reduce her excessive sugar intake according to her doctor.
Doktoruna göre hamile kadın aşırı şeker alımını azaltması gerekiyordu. - exchange (noun) :
- exchange (verb) : değiş tokuş, değiştirmek, alışveriş
The teacher encouraged her students to exchange ideas during the lesson.
Öğretmen, ders sırasında öğrencilerini fikir alışverişinde bulunmaya teşvik etti. - excited (adjective) : heyecanlı, heyecanlanmış
I’m so excited to see the new movie.
Yeni filmi göreceğim için çok heyecanlıyım. - excitement (noun) : heyecan, coşku, hareketlilik
There was a lot of excitement at the concert.
Konserde çok fazla heyecan vardı. - exciting (adjective) : heyecan verici, heyecanlandırıcı
They have some exciting news to share.
Paylaşacakları heyecan verici haberler var. - exclude (verb) hariç tutmak, dışlamak
What do you think is the reason you feel excluded from your friend group?
Arkadaş grubunuzdan dışlanmış hissetmenizin sebebinin ne olduğunu düşünüyorsunuz? - exclusion (noun) dışlama, hariç tutma, dışında bırakma, kovma
The exclusion of certain ethnic groups from political participation led to widespread unrest and protests.
Bazı etnik grupların siyasi katılımdan dışlanması yaygın huzursuzluk ve protestolara yol açmıştır. - exclusive (adjective) özel, seçkin, münhasır
The resort offers exclusive access to a private beach, making it an ideal destination for those seeking privacy and luxury.
Özel bir plaja özel erişim imkanı sunan tesis, mahremiyet ve lüks arayanlar için ideal bir destinasyondur. - exclusively (adverb) özellikle, yalnızca, sadece
The new program is designed exclusively for high-achieving students, offering them advanced learning opportunities.
Yeni program sadece yüksek başarılı öğrenciler için tasarlanmış olup onlara ileri düzeyde öğrenme fırsatları sunmaktadır. - excuse (noun)
- excuse (verb) bahane etmek, mazeret affetmek, mazeret, özür
Please excuse me for not replying to your email sooner.
E-postanıza daha geç cevap verdiğim için lütfen beni affedin. - execute (verb) idam etmek, infaz etmek, uygulamak, yapmak, yerine getirmek
The general ordered his troops to execute the plan with precision, ensuring every detail was meticulously followed.
General, birliklerine planı hassasiyetle uygulamalarını emretti ve her detayın titizlikle takip edilmesini sağladı. - execution (noun) idam, infaz, icra, uygulama
The flawless execution of the athlete’s routine earned her a perfect score from the judges.
Sporcunun rutinini kusursuz bir şekilde uygulaması, jüriden mükemmel bir puan almasını sağladı. - executive (adjective)
- executive (noun) yönetici, idari
The executive team made the final decision about the project.
Yönetim ekibi, proje hakkında nihai kararı verdi. - exercise (noun) :
- exercise (verb) : egzersiz, egzersiz yapmak
She exercises every morning before breakfast.
Kahvaltıdan önce her sabah egzersiz yapar. - exert (verb) çabalamak, uygulamak, kullanmak
She had to exert considerable effort to convince the committee to approve her proposal.
Komiteyi önerisini onaylamaya ikna etmek için büyük çaba sarf etmesi gerekti. - exhibit (noun)
- exhibit (verb) sergilemek, sergi
Children often exhibit curiosity for the world thus ask you a ton of questions.
Çocuklar genellikle dünyaya karşı merak sergilerler ve bu nedenle size bir sürü soru sorarlar. - exhibition (noun) : sergi, gösteri, teşhir
There is an art exhibition in the museum.
Müzede bir sanat sergisi var. - exile (noun) sürgün etmek, sürgüne göndermek
After the revolution, the former king lived in exile in a foreign country, far from his homeland and supporters.
Devrimden sonra eski kral, anavatanından ve destekçilerinden uzakta, yabancı bir ülkede sürgünde yaşadı. - exist (verb) : var olmak, bulunmak
I don’t think such a thing exists.
Böyle bir şeyin var olduğunu sanmıyorum. - existence (noun) varlık, varoluş
The existence of life on other planets is still a mystery.
Diğer gezegenlerde yaşamın varlığı hâlâ bir gizemdir. - exit (noun) çıkış
There building has multiple emergency exits in case of any fires.
Binanın yangın durumunda birden fazla acil çıkışı vardır. - exit (verb) çıkmak, ayrılmak, terk etmek
Please exit the building immediately in case of an emergency, using the designated fire escape routes.
Acil bir durumda lütfen belirlenen yangın kaçış yollarını kullanarak binayı derhal terk ediniz. - exotic (adjective) egzotik, yabancı
Her collection of exotic plants in the greenhouse were praised by everyone.
Seradaki egzotik bitki koleksiyonu herkes tarafından övüldü. - expand (verb) : genişletmek, büyütmek, yayılmak
The company intends to expand its business by purchasing additional branches around the world.
Şirket, dünya çapında ek şubeler satın alarak işini genişletmeyi planlıyor. - expansion (noun) genişleme, büyüme
The rapid expansion of technology terrifies a lot of people.
Teknolojinin hızla büyümesi birçok insanı korkutuyor. - expect (verb) : ummak, beklemek
She didn’t expect such a warm welcome from her colleagues.
Meslektaşlarından böyle sıcak bir karşılama beklemiyordu. - expectation (noun) beklenti, tahmin, , ümit
The new policy did not meet the expectations of the employees.
Yeni politika, çalışanların beklentilerini karşılamadı. - expected (adjective) : beklenen, umulan, tahmin edilen
The boss was disappointed that the results were not as expected.
Patron, sonuçların beklenen gibi olmamasından dolayı hayal kırıklığına uğradı. - expedition (noun) : keşif yolculuğu, sefer, hızlılık
They went on an expedition to the mountains.
Dağlara bir keşif yolculuğuna çıktılar. - expenditure (noun) gider, harcama, masraf
The organization has been criticized for its high expenditure on administrative costs rather than direct aid to those in need.
Kuruluş, ihtiyaç sahiplerine doğrudan yardım etmek yerine idari masraflara yaptığı yüksek harcamalar nedeniyle eleştirilmektedir. - expense (noun) masraf, harcama
The trip was canceled because of the high expense.
Gezi, yüksek maliyet nedeniyle iptal edildi. - expensive (adjective) : pahalı, masraflı
Eating out every day can be expensive.
Her gün dışarıda yemek yemek pahalı olabilir. - experience (noun) : deneyim, tecrübe
She gained a lot of experience working abroad.
Yurtdışında çalışarak çok deneyim kazandı. - experience (verb) : deneyimlemek, yaşamak, tecrübe etmek
She wants to experience living in a new country.
Yeni bir ülkede yaşamayı deneyimlemek istiyor. - experienced (adjective) : deneyimli, tecrübeli, görmüş geçirmiş
The workers are experienced in construction.
İşçiler inşaatta deneyimlidir. - experiment (noun) : deney, deneme
He was nervous about the experiment, but it went well.
Deney hakkında gergindi, ancak her şey yolunda gitti. - experiment (verb) : deney yapmak, test etmek, denemek
Scientists often experiment with new materials.
Bilim insanları, eni malzemelerle deney yapar. - experimental (adjective) dneysel, tecrübi
Her artwork is highly experimental, blending unconventional techniques and materials to create something truly unique.
Sanat çalışmaları son derece deneyseldir, alışılmadık teknikleri ve malzemeleri harmanlayarak gerçekten benzersiz bir şey yaratır. - expert (adjective) :
- expert (noun) : uzman, eksper, bilirkişi, becerikli
As an expert in languages, she can speak six fluently.
Diller konusunda bir uzman olarak, altı dilde akıcı bir şekilde konuşabiliyor. - expertise (noun) uzmanlık, beceri
Why don’t you consult a professor to gain expertise on the subject?
Konuyla ilgili uzmanlık kazanmak için neden bir profesöre danışmıyorsunuz? - expire (verb) süresi dolmak, süresi sona ermek
Her passport expired last year, which caused delays in her travel plans.
Pasaportunun süresi geçen yıl doldu ve bu da seyahat planlarında gecikmelere neden oldu. - explain (verb) : açıklamak, izah etmek, anlatmak
I don’t understand; please explain again.
Anlamadım; lütfen tekrar açıkla. - explanation (noun) : açıklama, izah
Her explanation of the theory is very detailed.
Teoriye dair açıklaması çok detaylı. - explicit (adjective) açık, açıkça, müstehcen,
The teacher gave explicit instructions on how to complete the assignment, leaving no room for confusion.
Öğretmen ödevin nasıl tamamlanacağına dair açık talimatlar vererek kafa karışıklığına yer bırakmamış. - explicitly (adverb) açıkça
The manual explicitly states that the device should not be exposed to water, yet many users failed to notice the warning.
Kılavuzda cihazın suya maruz bırakılmaması gerektiği açıkça belirtilmesine rağmen birçok kullanıcı bu uyarıyı fark etmedi. - explode (verb) : patlamak, infilak etmek, aniden öfkelenmek
The engine exploded and caused a fire.
Motor patladı ve yangına sebep oldu. - exploit (verb) sömürmek, faydalanmak
The company is accused wrongly of exploiting its workers by paying low wages.
Şirket, düşük ücretler ödeyerek çalışanlarını sömürmekle haksız yere suçlanıyor. - exploitation (noun) istismar, sömürü
The exploitation of child labor in factories is a significant ethical concern that demands immediate action.
Fabrikalarda çocuk emeğinin sömürülmesi, acil eylem gerektiren önemli bir etik sorundur. - exploration (noun) keşif, inceleme
Space exploration has advanced rapidly in the past decade.
Uzay keşfi son on yılda hızla ilerledi. - explore (verb) : keşfetmek, araştırmak, incelemek
The researchers are exploring new ways to treat the disease.
Araştırmacılar, hastalığı tedavi etmenin yeni yollarını keşfediyor. - explosion (noun) : patlama, infilak, ani artış
The factory had a gas explosion, and it caused significant damage to area.
Fabrikada bir gaz patlaması oldu ve alanda büyük hasara neden oldu. - explosive (adjective)
- explosive (noun) patlayıcı, patlayıcı madde
The explosive growth of the tech industry has transformed the way people work and communicate.
Teknoloji endüstrisinin patlayıcı büyümesi insanların çalışma ve iletişim biçimlerini dönüştürdü. - export (noun) :
- export (verb) : ihracat, ihracat yapmak
The country’s main export is oil, which contributes significantly to its economy.
Ülkenin ana ihracatı petrol olup, ekonomisine büyük katkı sağlamaktadır. - expose (verb) tanıtmak, açığa çıkarmak, maruz bırakmak
The newspaper exposed the politician’s corruption.
Gazete, politikacının yolsuzluğunu ortaya çıkardı. - exposure (noun) maruz kalma, açığa çıkarma
Exposure to the target language is the best way to acquire it fluently.
Hedef dile maruz kalmak, onu akıcı bir şekilde edinmenin en iyi yoludur. - express (verb) : ifade etmek, açıklamak
The artist expresses his emotions in every painting.
Sanatçı her tablosunda duygularını ifade eder. - expression (noun) : ifade, anlatım
He had a puzzled expression on his face.
Yüzünde şaşkın bir ifade vardı. - extend (verb) uzatmak, genişletmek, yayılmak
The park extends for several miles along the river.
Park, nehir boyunca birkaç mil uzanır. - extension (noun) uzatma, genişletme, ek
The teacher gave a two-week extension for the deadline of the project.
Öğretmen, projenin son teslim tarihini iki hafta uzattı. - extensive (adjective) kapsamlı, geniş, yaygın
The hurricane caused extensive damage to the coastal areas of the country.
Kasırga, ülkenin kıyı bölgelerinde kapsamlı hasara yol açtı. - extensively (adverb) kapsamlı bir şekilde, geniş ölçüde
The adventurer has travelled extensively throughout Asia.
Maceracı, Asya’nın her yerini kapsamlı bir şekilde dolaştı. - extent (noun) boyut, kapsam, derece
To some extent, I agree with your opinion.
Bir dereceye kadar fikrinize katılıyorum. - external (adjective) dış, harici, dışarıdan
This medicine is intended for external use only on the skin.
Bu ilaç sadece cilt için harici kullanımdır. - extra (adjective) : ekstra, ilave, ek
There’s an extra blanket in the wardrobe.
Dolapta ekstra bir battaniye var. - extra (adverb) :
- extra (noun) : ekstra, ekstra olarak
Do you want to buy the extra ticket so you can bring someone along with you?
Ekstra bileti almak ister misin, böylece birini yanınızda getirebilirsiniz? - extract (noun) özüt, alıntı
She added a teaspoon of vanilla extract to her dessert dough.
Tatlı hamuruna bir çay kaşığı vanilya özü ekledi. - extract (verb) koparmak, çıkarmak, özünü çıkarmak
Scientists are working to extract valuable minerals from seawater in an environmentally friendly way.
Bilim insanları deniz suyundan değerli mineralleri çevre dostu bir şekilde çıkarmak için çalışıyorlar. - extraordinary (adjective) olağanüstü, sıradışı
The view from the top of the mountain was extraordinary.
Dağın tepesinden manzara olağanüstüydü. - extreme (adjective) : aşırı, uç
Extreme heat can cause serious health problems.
Aşırı sıcaklık, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. - extreme (noun) aşırı, uç nokta
The desert is a place of extreme heat and dryness.
Çöl, aşırı sıcaklık ve kuraklık yeridir. - extremely (adverb) : son derece, çok
She is extremely talented in playing the guitar.
Gitar çalmada son derece yetenekli. - extremist (noun) aşırı, radikal, uç
The government has increased security measures to counter the activities of extremist groups in the region.
Hükümet, bölgedeki aşırılık yanlısı grupların faaliyetlerine karşı koymak için güvenlik önlemlerini artırdı. - eye (noun) : göz, görüş, bakış
She has green eyes.
Yeşil gözleri var. - fabric (noun) kumaş, doku
Silk is considerably the best type of fabric for dresses.
İpek, elbiseler için en iyi kumaş türüdür. - fabulous (adjective) harika, muhteşem, efsanevi
The actress looked fabulous in her evening gown at the gala.
Aktris, galada gece elbisesiyle muhteşem görünüyordu. - face (noun) : yüz, surat, yüzey
He has a smile on his face.
Yüzünde bir gülümseme var. - face (verb) : yüzleşmek, karşı karşıya gelmek, yönelmek
He is ready to face the challenges ahead with determination and perseverance.
Zorluklarla yüzleşmeye kararlılıkla ve azimle hazır. - facilitate (verb) kolaylaştırmak, hafifletmek, rahatlatmak
The new software is designed to facilitate collaboration among team members, making project management more efficient.
Yeni yazılım, ekip üyeleri arasında işbirliğini kolaylaştırmak ve proje yönetimini daha verimli hale getirmek için tasarlandı. - facility (noun) tesis, olanaklar, imkanlar
The hospital has state-of-the-art medical facilities.
Hastanede son teknoloji tıbbi tesisler var. - fact (noun) : hakikat, durum, olgu
The book is full of interesting facts about history.
Kitap, tarih hakkında ilginç gerçeklerle dolu. - faction (noun) grup, ihtilaf, gruplaşma
A faction within the ruling party has been pushing for reforms that others strongly oppose, creating internal tensions.
İktidar partisi içindeki bir grup, diğerlerinin şiddetle karşı çıktığı reformlar için bastırıyor ve iç gerilimler yaratıyor. - factor (noun) : etken, unsur, çarpan
One important factor for success is hard work.
Başarı için önemli bir unsur çalışkanlıktır. - factory (noun) : fabrika, atölye, imalathane
The factory produces thousands of airconditioners every month.
Fabrika her ay binlerce klima üretiyor. - faculty (noun) fakülte, yetenek, öğretim üyesi, akademisyen
The faculty of the university includes many distinguished scholars who are experts in their respective fields.
Üniversitenin öğretim kadrosunda kendi alanlarında uzman birçok seçkin akademisyen yer almaktadır. - fade (verb) solmak, rengi gitmek, zayıflamak
The colors of the painting began to fade after years of exposure to sunlight.
Tablonun renkleri yıllarca güneş ışığına maruz kaldıktan sonra solmaya başladı. - fail (verb) : başarısız olmak, sınavda kalmak
No matter how many times you fail, never give up.
Kaç kere başarısız olursan ol, asla pes etme. - failed (adjective) başarısız, başarısız olmuş
Don’t feel too upset after a failed interview, you can always try again!
Başarısız bir röportajdan sonra çok üzülme, her zaman tekrar deneyebilirsin! - failure (noun) başarısızlık, arıza
The project was a complete failure due to poor planning.
Proje, kötü planlama nedeniyle tam bir başarısızlıktı. - fair (adjective) : adil, açık tenli, dürüst
Fair treatment is a basic human right.
Adil muamele temel bir insan hakkıdır. - fairly (adverb) : oldukça, adil bir şekilde, dürüstçe
The test was fairly easy, and most students completed it within the given time.
Sınav oldukça kolaydı ve çoğu öğrenci verilen sürede tamamladı. - fairness (noun) adalet, insaf
The teacher’s fairness in grading assignments earned her the respect of her students.
Öğretmenin ödevleri notlandırırken gösterdiği adalet, öğrencilerinin saygısını kazanmasını sağladı. - faith (noun) inanç, iman, güven
The people kept their faith alive during difficult times.
İnsanlar zor zamanlarda inançlarını canlı tuttular. - fake (adjective) sahte, taklit
Her fake lashes made her gaze look more pierced.
Sahte kirpikleri bakışlarını daha delici gösteriyordu. - fall (verb) : düşmek, yıkılmak, dökülmek
The leaves fall from the trees in autumn.
Sonbaharda yapraklar ağaçlardan düşer. - fall (noun) : sonbahar, güz
Fall is my favorite time of the year.
Sonbahar benim yılın en sevdiğim zamanı. - false (adjective) : yanlış, sahte
On social media, false news spread quickly.
Sosyal medyada, yanlış haberler hızla yayılır. - fame (noun) ün, şöhret
Their sudden fame has brought unexpected challenges.
Aniden gelen şöhretleri, beklenmedik zorluklar getirdi. - familiar (adjective) : tanıdık, aşina, bildik
This place looks familiar to me from my past visits.
Bu mekan bana daha önceki ziyaretlerimden tanıdık geliyor. - family (adjective) :
- family (noun) : aile, ailevi, soy
She comes from a large family.
Büyük bir aileden geliyor. - famous (adjective) : ünlü, meşhur, tanınmış
She is a famous actress in Hollywood.
O, Hollywood’da ünlü bir aktris. - fan (noun) : hayran, vantilatör, yelpaze
I’m a big fan of romantic novels.
Romantik romanlarının büyük bir hayranıyım. - fancy (adjective) :
- fancy (verb) : düşlemek, istemek, şık, süslü
She doesn’t fancy watching movies today because she wants to read a book.
Bugün film izlemeyi istemiyor çünkü kitap okumak istiyor. - fantastic (adjective) : fantastik, harika, inanılmaz
She had a fantastic time at the concert.
Konserde harika vakit geçirdi. - fantasy (noun) fantezi, hayal, düş
His fantasy of becoming a superhero was comical for his family and friends.
Bir süper kahraman olma fantezisi ailesi ve arkadaşları için komikti. - far (adverb) : uzak, uzkta, uzağa
The school is not far from my house.
Okul evimden uzak değil. - far (adjective) : uzak, ötede, ileri düzeyde
The school is too far from my house, so I have to wake up early every morning.
Okul, evimden çok uzak olduğu için, erken kalkmam gerekiyor. - fare (noun) ücret, bilet ücreti
The fare for the festival was incredibly expensive that some people took a loan.
Festivalin ücreti o kadar pahalıydı ki bazı insanlar kredi çekti. - farm (noun) : çiftlik, çiftlik evi
They live on a farm with many animals.
Birçok hayvanın olduğu bir çiftlikte yaşıyorlar. - farm (verb) : çiftlik, çiftçilik yapmak, ekmek
They farm in the countryside and grow vegetables.
Kırsalda çiftçilik yapıyorlar ve sebzeler yetiştiriyorlar. - farmer (noun) : çiftçi, yetiştirici, çiftlik sahibi
The farmer wakes up early every morning.
Çiftçi her sabah erken uyanır. - farming (noun) : çiftçilik, yetiştiricilik
Farming requires hard work.
Çiftçilik, sıkı çalışma gerektirir. - fascinating (adjective) : büyüleyici, etkileyici, hayranlık uyandıran
The movie was fascinating from start to finish.
Film başından sonuna kadar büyüleyiciydi. - fashion (noun) : moda, tarz
She has always been interested in fashion.
Her zaman modaya ilgi duymuştur. - fashionable (adjective) : modaya uygun, şık, popüler
The store sells fashionable clothes, and they often have sales on the weekend.
Mağaza modaya uygun kıyafetler satar ve genellikle hafta sonu indirim olur. - fast (adjective) :
- fast (adverb) : hızlı, çabucak, çabuk, oruç
The fast train arrives in an hour.
Hızlı tren bir saat içinde varır. - fasten (verb) : bağlamak, tutturmak, iliklemek, sabitlemek
Please fasten your seatbelt; the plane is about to depart.
Lütfen emniyet kemerinizi bağlayın; uçak kalkmak üzere. - fat (adjective) : şişman, yağlı, tombul
The cat is fat because it eats too much.
Kedi çok yediği için şişman. - fat (noun) : yağ, en iyi üretim, en iyi kısım
Avocados are a good source of healthy fats.
Avokadolar sağlıklı yağların iyi bir kaynağıdır. - fatal (adjective) ölümcül, öldürücü, kritik
The doctor warned that ignoring the symptoms could have fatal consequences.
Doktor, semptomları görmezden gelmenin ölümcül sonuçları olabileceği konusunda uyardı. - fate (noun) kader, yazgı, akıbet
The fate of the missing ship remained a mystery for years until it was discovered on the ocean floor.
Kayıp geminin akıbeti, okyanus tabanında keşfedilene kadar yıllarca bir sır olarak kaldı. - father (noun) : baba, peder, ata
She called her father to ask for advice.
Tavsiye istemek için babasını aradı. - fault (noun) hata, fay, arıza
The earthquake occurred because of a shift in the fault line.
Deprem, fay hattındaki bir kayma nedeniyle meydana geldi. - favour (noun) : iyilik, lütuf, ayrıcalık, destek
Can I ask you a favour to help me carry this box?
Bir iyilik isteyebilir miyim, bu kutuyu taşımama yardım eder misin ? - favour (verb) kayırmak, desteklemek, tercih etmek
The teacher’s decision seemed to favour the other team.
Öğretmenin kararı diğer takımı destekliyor gibiydi. - favourable (adjective) olumlu, uygun, elverişli
The weather conditions were favourable for the outdoor event, with clear skies and mild temperatures.
Açık hava etkinliği için hava koşulları elverişliydi, açık gökyüzü ve ılıman sıcaklıklar vardı. - favourite (adjective) :
- favourite (noun) : favori, en sevilen
Pizza is his favourite food.
Pizza onun en sevdiği yemektir - fear (noun) : korku, endişe
She has a fear of heights.
Yükseklik korkusu var. - fear (verb) : korkmak, endişelenmek, çekinmek
She fears speaking in public, so she didn’t participated in this project.
O, topluluk önünde konuşmaktan korktuğu için bu projeye katılmadı. - feat (noun) başarı, ustalık, beceriklilik
Climbing Mount Everest without supplemental oxygen is considered an extraordinary feat.
Everest Dağı’na oksijen takviyesi olmadan tırmanmak olağanüstü bir başarı olarak kabul edilir. - feather (noun) tüy
The bird lost a bright blue feather while flying.
Kuş, uçarken parlak mavi bir tüy kaybetti. - feature (noun) : özellik, unsur
The key feature of this car is its fuel efficiency.
Bu arabanın ana özelliği yakıt verimliliğidir. - feature (verb) : içermek, öne çıkarmak, rol almak, göstermek
This app features new tools, so you need to update it.
Bu uygulama yeni araçlar içeriyor bu yüzden güncellemelisin. - February (noun) : Şubat ayı
February is the shortest month of the year.
Şubat, yılın en kısa ayıdır. - federal (adjective) federal, birleşik
In the United States, both state and federal laws apply to citizens.
ABD’de vatandaşlar için hem eyalet hem de federal yasalar geçerlidir. - fee (noun) ücret, harç, ödeme
The entrance fee to the museum is $10 which includes access to the exhibitions.
Müze, sergilere erişimi de içeren giriş ücreti 10 dolardır. - feed (verb) : beslemek, yem, besin
She feeds the cat twice a day.
Köpeği günde iki kez besler. - feed (noun) yem, yiyecek, besin
The farmer bought fresh feed for the chickens.
Çiftçi tavuklar için taze yem aldı. - feedback (noun) yorum, değerlendirme
We need your feedback to make the app better.
Uygulamayı daha iyi yapmak için geri bildiriminize ihtiyacımız var. - feel (verb) : hissetmek, duymak, dokunmak
He feels tired after working all day.
Bütün gün çalıştıktan sonra yorgun hissediyor. - feel (noun) his, duygu; hissetmek
The soft fabric has a comfortable feel to it.
Yumuşak kumaş, rahat bir his veriyor. - feeling (noun) : his, duygu, algı
I have a good feeling about this project.
Bu proje hakkında iyi bir hisse sahibim. - fellow (adjective) arkadaş, meslektaş
The fellow workers supported each other during the project.
İş arkadaşları proje boyunca birbirlerini destekledi. - female (adjective) :
- female (noun) : kadın, dişi
She was the only female member of the team.
O, takımın tek kadın üyesiydi. - feminist (adjective)
- feminist (noun) feminist, kadın hakları savunucusu
As a feminist, she advocates for equal opportunities and rights for women in all areas of life.
Bir feminist olarak, hayatın her alanında kadınlar için eşit fırsat ve hakları savunmaktadır. - fence (noun) : çit, parmaklık, engel
There is a tall fence around the house to provide privacy .
Mahremiyet sağlamak için ev çevresinde uzun bir çit var. - festival (noun) : festival, şenlik, bayram
We enjoyed the food at the cultural festival.
Kültürel festivaldeki yiyeceklerin tadını çıkardık. - fever (noun) ateş, hararet
Don’t underestimate a sudden fever; it can be a symptom of an infection.
Aniden çıkan ateşi hafife almayın; bu bir enfeksiyonun belirtisi olabilir. - few (adjective) :
- few (determiner) :
- few (pronoun) : bir kaç, az, azıcık
I have a few friends in this city.
Bu şehirde birkaç arkadaşım var. - fibre (noun) lif, elyaf
The fabric is made from natural fibres, making it both sustainable and durable.
Doğal liflerden üretilen kumaş hem sürdürülebilir hem de dayanıklıdır. - fiction (noun) : kurgu, kurmaca
I love reading science fiction novels.
Bilim kurgu romanları okumayı çok seviyorum. - field (noun) : alan, tarla
The farmer worked all day in the field.
Çiftçi tüm gün tarlada çalıştı. - fierce (adjective) ateşli, azılı, vahşi, kızgın, şiddetli
The fierce competition between the two companies drove them to innovate rapidly.
İki şirket arasındaki şiddetli rekabet onları hızla yenilik yapmaya itti. - fifteen (number) : on beş
There are fifteen students in the class.
Sınıfta on beş öğrenci var. - fifth (ordinal number) : beşinci
She lives on the fifth floor.
Beşinci katta yaşıyor. - fifty (number) : elli
I can run fifty meters in eight seconds.
O, elli metreyi sekiz saniyede koşabilir. - fight (noun) :
- fight (verb) : kavga etmek, mücadele, dövüş
The soldiers have to fight bravely to defend their country.
Askerler, ülkelerini savunmak için cesurca dövüşmek zorundalar. - fighting (noun) : kavga, dövüş, savaş, mücadele
There was a lot of fighting at school today.
Bugün okulda çok kavga vardı. - figure (noun) : rakam, şekil, figür
The artist painted a figure of a woman singing.
Sanatçı, şarkı söyleyen bir kadının figürünü çizdi. - figure (verb) anlamak, düşünmek; şekil, figür
I can’t figure out why he left so suddenly.
Neden birdenbire gittiğini anlayamıyorum. - file (noun) : dosya, klasör, belge, sıra
Please send me the file by email so that I can review it.
Lütfen dosyayı e-posta ile gönder böylece onu inceleyebilirim . - file (verb) dosyalamak, düzenlemek; dosya
You need to file a complaint if you want them to investigate.
İnceleme yapmalarını istiyorsanız bir şikayet dilekçesi sunmalısınız. - fill (verb) : doldurmak, doyurmak, şişirmek
Please fill the glass with water.
Lütfen bardağı su ile doldur. - film (noun) : film
She wants to make a short film.
Kısa bir film yapmak istiyor. - film (verb) : film yapmak, sahne çekmek
The director filmed a scene in a beautiful forest.
Yönetmen, güzel bir ormanda bir sahne çekti. - film (noun)
- film-maker (noun) film yapımcısı, prodüktör
The film-maker spent years researching the historical events depicted in his latest movie.
Film yapımcısı, son filminde tasvir edilen tarihi olayları araştırmak için yıllarını harcadı. - filter (noun)
- filter (verb) filtre, süzmek, süzülmek
You can use the app to filter your photos and give them a vintage look
Uygulamayı fotoğraflarınızı filtrelemek ve onlara vintage bir görünüm kazandırmak için kullanabilirsiniz - final (adjective) : son, final, nihai
He always wins the final stage of the game.
O her zaman oyunun son aşamasını kazanır. - final (noun) : sonuncu, son
The final chapter of the book left me speechless.
Kitabın son bölümü beni konuşmasız bıraktı. - finally (adverb) : sonunda, nihayet
I finally arrived at my destination after a long journey.
Uzun bir yolculuktan sonra nihayet varış noktama ulaştım - finance (noun)
- finance (verb) mali durum, finanse etmek
The company is struggling with its finances this year.
Şirket bu yıl mali durumu ile mücadele ediyor. - financial (adjective) : mali, finansal, parasal
The company has financial problems this year.
Şirketin bu yıl mali sorunları var. - find (verb) : bulmak, rastlamak, keşfetmek
Finding my keys is always a struggle.
Anahtarlarımı bulmak her zaman bir mücadeledir. - finding (noun) bulgu, sonuç
The police shared their findings with the public.
Polis bulgularını halkla paylaştı. - fine (adjective) : iyi, hoş, güzel
She feels fine after resting.
Dinlendikten sonra iyi hissediyor. - fine (noun)
- fine (verb) para cezası, ceza kesmek, hoş, ince
The company was fined heavily for violating environmental regulations.
Şirket, çevre yönetmeliklerini ihlal ettiği için ağır para cezasına çarptırıldı. - finger (noun) : parmak, muhbir
He raised her finger to get everyone’s attention.
Herkesin dikkatini çekmek için parmağını kaldırdı. - finish (verb) : sona ermek, bitirmek, tamamlamak
I need to finish my homework.
Ödevimi bitirmem gerekiyor. - finish (noun) : bitirmek, bitiş
The finish of the game was thrilling.
Oyunun sonu heyecan vericiydi. - fire (noun) : ateş, yangın, alev
I read a book by the fire.
Ateşin yanında kitap okudum. - fire (verb) : ateş etmek, işten çıkarmak
The company fired many workers last week.
Şirket geçen hafta birçok işçiyi işten çıkardı. - firearm (noun) ateşli silah, cep siahı
The police found an unlicensed firearm during the search of the suspect’s house.
Polis şüphelinin evinde yaptığı aramada ruhsatsız bir silah buldu. - firefighter (noun) itfaiyeci
A lot of firefighters have come to the rescue for the recent wildfires.
Son zamanlardaki orman yangınları için birçok itfaiyeci kurtarışa geldi. - firework (noun) havai fişek
We celebrated the new year with grand firework displays.
Yeni yılı görkemli havai fişek gösterileriyle kutladık. - firm (adjective) sıkı, katı, sağlam, kararlı
He stood firm in his beliefs and never shown any sign of waver.
İnançlarında kararlıydı ve hiçbir zaman tereddüt belirtisi göstermedi. - firm (noun) firma, işletme; sağlam, katı
The engineering firm is known for its innovative designs.
Mühendislik firması yenilikçi tasarımlarıyla tanınır. - firmly (adverb) sıkıca, kesin olarak
They held the rope firmly to prevent slipping as if their life depended on it .
Sanki hayatları buna bağlıymış gibi kaymayı önlemek için ipi sıkıca tuttular. - first (adverb) :
- first (determiner) :
- first (ordinal number) : birinci, ilk, önce
She is the first person to arrive to the party.
Partiye gelen ilk kişi o. - first (noun) : ilk, birinci
The first of the month is a busy time for the store.
Ayın ilk günü, mağaza için yoğun bir zamandır. - firstly (adverb) : ilk olarak, ilk önce
Firstly, I need to prepare the necessary documents for the meeting.
İlk olarak, toplantı için gerekli belgeleri hazırlamalıyım - fish (noun) : balık
She likes to eat grilled fish.
Izgara balık yemeyi sever. - fish (verb) : balık tutmak, balığa çıkmak
I like to fish by the lake every weekend.
Her hafta sonu gölde balık tutmayı severim - fishing (noun) : balıkçılık, balık tutma
Fishing is a relaxing activity for a lot of people.
Balık tutmak, pek çok insan için rahatlatıcı bir etkinliktir. - fit (adjective) :
- fit (verb) : uymak, uygun, denemek
This shirt doesn’t fit me anymore.
Bu gömlek artık bana uymuyor. - fit (noun) uymak, uygun, zinde
The jacket is a perfect fit, as if it was tailored specifically for her.
Ceket, sanki onun için özel olarak dikilmiş gibi tam uydu. - fitness (noun) : form,fitnes (spor)
Fitness is important for a healthy lifestyle.
Fitness, sağlıklı bir yaşam tarzı için önemlidir. - five (number) : beş
The meeting starts at five o’clock.
Toplantı saat beşte başlıyor. - fix (verb) : tamir etmek, düzeltmek
I need to fix my phone because it’s not working properly.
Telefonumu tamir etmem gerekiyor çünkü düzgün çalışmıyor. - fix (noun) çözüm, düzeltme; tamir etmek
We need a permanent fix for this issue to ensure that it doesn’t recur.
Bu sorun için tekrar etmemesini sağlamak için kalıcı bir çözüm gerekiyor. - fixed (adjective) : sabit, değişmez, belirli, durağan
She has a fixed schedule every week, and she always follows it strictly.
Her hafta sabit bir programı var ve onu daima sıkı bir şekilde takip eder. - fixture (noun) demirbaş, sabit eşya
The sink and other fixtures in the bathroom were replaced during the renovation.
Tadilat sırasında banyodaki lavabo ve diğer demirbaşlar değiştirildi. - flag (noun) : bayrak, sancak, işaret
The flag of the country is white and red.
Ülkenin bayrağı beyaz ve kırmızıdır. - flame (noun) alev, yangın
The fire’s bright flame warmed the room, and it was a perfect place to relax on.
Ateşin parlak alevi odayı ısıttı ve dinlenmek için mükemmel bir yerdi. - flash (noun)
- flash (verb) flaş ,çakmak, parlamak
Lightning flashed across the sky during the storm.
Fırtına sırasında gökyüzünde şimşek çaktı. - flat (noun) : daire, düzlük
She rented a flat near her school.
okulu yakınında bir daire kiraladı - flat (adjective) : düz, sade, yassı
The road ahead is flat.
İlerideki yol düz. - flavour (noun) tat, lezzet
As someone who was born in middle east, spices are a necessity for the flavour of the dish
Ortadoğu’da doğmuş biri olarak, baharatlar yemeğin lezzeti için bir gerekliliktir. - flaw (noun) kusur, hata, eksiklik
Despite the many flaws in the painting, the artist’s raw talent shone through.
Tablodaki birçok kusura rağmen, sanatçının ham yeteneği parlıyordu. - flawed (adjective) kusurlu, hatalı
Her argument, though passionate, was fundamentally flawed due to a lack of evidence.
Argümanı tutkulu olsa da, kanıt eksikliği nedeniyle temelde kusurluydu. - flee (verb) kaçmak, sıvışmak, terketmek
As the wildfire spread rapidly, residents had no choice but to flee their homes.
Orman yangını hızla yayılırken, bölge sakinlerinin evlerini terk etmekten başka çaresi kalmadı. - fleet (noun) filo, donanma, filo
The naval fleet was deployed to patrol the contested waters in the region.
Deniz filosu bölgedeki tartışmalı sularda devriye gezmek üzere görevlendirildi. - flesh (noun) et, kan, insan doğası
The wound was superficial, barely cutting through the flesh.
Yara yüzeyseldi, eti zar zor kesiyordu. - flexibility (noun) esneklik, yumuşaklık
Flexibility in the workplace is becoming increasingly valued by employees worldwide.
İşyerinde esneklik, dünya çapında çalışanlar tarafından giderek daha fazla değer görmektedir. - flexible (adjective) esnek, uyumlu
She is very flexible and can adapt to new situations easily.
O çok esnektir ve yeni durumlara kolayca uyum sağlayabilir. - flight (noun) : uçuş, uçma, kaçış
She booked a flight for her vacation.
Tatil için bir uçuş rezervasyonu yaptı. - float (verb) yüzmek, süzülmek
The leaves began to float gently on the surface of the water.
Yapraklar su yüzeyinde yavaşça süzülmeye başladı. - flood (noun) :
- flood (verb) : sel, su basmak,bolluk
After the heavy rain, the flood came and quickly filled the streets.
Şiddetli yağmurdan sonra, sel oldu ve sokakları hızlı bir şekilde doldurdu. - floor (noun) : zemin, kat, taban
Their apartment is on the third floor.
Daireleri üçüncü katta. - flour (noun) : un
The flour is in the kitchen cupboard, and it’s stored in a sealed container
Un, mutfak dolabında ve hava geçirmez bir kapta saklanıyor. - flourish (verb) gelişmek, büyümek, serpilmek
The small bakery began to flourish once it started using social media for promotion.
Küçük fırın, tanıtım için sosyal medyayı kullanmaya başladıktan sonra gelişmeye başladı. - flow (noun) :
- flow (verb) : akmak, akış, dolaşım
The flow of water was strong today, making it difficult to cross the river safely.
Bugün su akışı çok güçlüydü, bu yüzden nehri güvenli bir şekilde geçmek zor oldu. - flower (noun) : çicek, çiçek açma, süs
The garden is full of colorful flowers.
Bahçe renkli çiçeklerle dolu. - flu (noun) : grip, bulanık
Some people get the flu during the winter season.
Kış mevsiminde bazı insanlar grip olur. - fluid (noun) sıvı, akıcı, değişken
The doctor advised her to increase her fluid intake to stay hydrated.
Doktor, susuz kalmaması için sıvı alımını artırmasını tavsiye etti. - fly (verb) : uçmak, uçurmak, uçuşmak
Birds fly south for the winter.
Kuşlar kış için güneye uçarlar. - fly (noun) : uçuş, sinek
There is a fly buzzing around the kitchen.
Mutfakta dolaşıp duran bir sinek var. - flying (adjective) :
- flying (noun) : uçma, uçuş, uçan
Flying is one of the fastest ways to travel long distances.
Uçmak, uzun mesafelerde seyahat etmenin en hızlı yollarından biridir. - focus (noun) :
- focus (verb) : odaklanmak, odak noktası
He is focusing on his new business idea.
O, yeni iş fikrine odaklanıyor. - fold (verb) : katlamak, sarmak, bükmek
She carefully folded the letter to avoid tearing the paper.
Kağıdın yırtılmasını önlemek için mektubu dikkatlice katladı. - fold (noun) kat, kıvrım
There was a small fold in the corner of the paper.
Kağıdın köşesinde küçük bir kat vardı. - folding (adjective) katlanır
The folding chairs were easy to store after the event.
Katlanır sandalyeler etkinlikten sonra kolayca saklandı. - folk (adjective) :
- folk (noun) : halk, geleneksel
The folk dance was performed at the festival.
Halk oyunu festivalde sergilendi. - follow (verb) : takip etmek, uymak, sürdürmek
The dog followed its owner home.
Köpek sahibini eve kadar takip etti. - following (adjective) : ardından gelen, müteakip, sonraki
The following evening, they left for their vacation.
Sonraki akşam, tatile çıktılar. - following (noun) : aşağıdaki,ertesi
The following day, we went to the beach and enjoyed the sound of the waves.
Ertesi gün sahile gittik ve dalgaların sesini dinledik. - following (preposition) sonra, takiben, ardından
The students met in the library following their morning class.
Öğrenciler sabah derslerinden sonra kütüphanede buluştular. - fond (adjective) düşkün, seven, güzel
They reminisced their past fond memories while looking at the photo album.
Fotoğraf albümüne bakarken geçmişteki güzel anılarını hatırladılar. - food (noun) : yemek, yiyecek, gıda
The restaurant is famous for its Italian food.
Restoran, İtalyan yemekleri ile ünlüdür. - fool (noun) aptal, ahmak
Only a fool would ignore such clear warnings from a sage.
Sadece bir aptal bir bilgenin bu kadar açık olan uyarılarını görmezden gelir. - foot (noun) : ayak, adım
He broke his foot while running for the bus.
Otobüse doğru koşarken ayağını kırdı. - footage (noun) görüntü, çekim karesi
The director decided to include previously unseen footage in the film’s re-release.
Yönetmen, filmin yeniden gösteriminde daha önce görülmemiş görüntülere yer vermeye karar verdi. - football (noun) : futbol
He plays football every weekend.
Her hafta sonu futbol oynar. - for (preposition) : için, nedeniyle, amacıyla
This gift is for you.
Bu hediye senin için. - forbid (verb) yasaklamak, men etmek
Some religions forbid the consumption of alcohol or some types of meat
Bazı dinler alkol veya bazı et türlerinin tüketimini yasaklar. - force (noun) :
- force (verb) : kuvvet, şiddet
The wind had great force, causing significant damage to buildings.
Şiddetli rüzgar binalarda ciddi hasara neden oldu. - forecast (noun)
- forecast (verb) tahmin, tahmin etmek, öngörmek
Unfortunately economists forecast a decrease in employment rates.
Ne yazık ki, ekonomistler istihdam oranlarında bir düşüş öngörüyor. - foreign (adjective) : yabancı, yurt dışı
She speaks five foreign languages fluently.
Beş yabancı dili akıcı bir şekilde konuşuyor. - foreigner (noun) yabancı, el, ecnebi
As a foreigner in the country, he made a conscious effort to learn the local customs and language.
Ülkedeki bir yabancı olarak yerel gelenekleri ve dili öğrenmek için bilinçli bir çaba sarf etti. - forest (noun) : orman
He loves to explore the forest near his house.
Evinin yakınlarındaki ormanı keşfetmeyi sever. - forever (adverb) : sonsuza kadar, daima, ebediyen
This memory of her will stay with me forever.
Onun bu anısı sonsuza kadar benimle kalacak. - forge (verb) yapmak, oluşturmak, ilerletmek, taklit etmek
Counterfeiters attempted to forge banknotes, but the security features made it nearly impossible.
Kalpazanlar banknotları taklit etmeye çalıştılar, ancak güvenlik özellikleri bunu neredeyse imkansız hale getirdi. - forget (verb) : unutmak, ihmal etmek
Don’t forget your keys.
Anahtarlarını unutma. - forgive (verb) affetmek
She promised to forgive him if he apologized.
Özür dilerse onu affedeceğine söz verdi. - fork (noun) : çatal, yol ayrımı
Please use a fork to eat your salad.
Lütfen salatanı yemek için bir çatal kullan. - form (noun) :
- form (verb) : biçim, şekil, oluşturmak
Please fill out this form.
Lütfen bu formu doldurun. - formal (adjective) : resmi, balo
His formal behavior at the dinner impressed everybody.
Akşam yemeğindeki resmi davranışı, herkesi etkiledi. - format (noun) biçim, format
Please use the correct format for the report before handing it in.
Lütfen teslim etmeden önce rapor için doğru biçimi kullanın. - formation (noun) oluşum, formasyon
Researchers studied the formation of the mountains and how long it took.
Araştırmacılar dağların oluşumunu ve ne kadar sürdüğünü incelediler. - former (adjective) eski, önceki
The former president was invited to speak at the event.
Eski başkan etkinlikte konuşmaya davet edildi. - formerly (adverb) önceden, eskiden
She’s a house wife now but she was formerly known as a talented singer.
Şu anda ev hanımı ama eskiden yetenekli bir şarkıcı olarak tanınıyordu. - formula (noun) formül, reçete, çözüm
The scientist spent years developing a formula that could revolutionize the energy industry.
Bilim adamı, enerji endüstrisinde devrim yaratabilecek bir formül geliştirmek için yıllarını harcadı. - formulate (verb) formüle etmek, açık ve kesin ifade etmek
The committee met to formulate a comprehensive plan for the upcoming project.
Komite, yaklaşan proje için kapsamlı bir plan formüle etmek üzere toplandı. - forth (adverb) ileri, doğru
The knight rode forth into the unknown, determined to fulfill his quest.
Şövalye, görevini yerine getirmeye kararlı bir şekilde bilinmeyene doğru atını sürdü. - forthcoming (adjective) açık sözlü, cana yakın, yaklaşan,
The professor was remarkably forthcoming about the challenges of the course, ensuring students were fully prepared for the workload ahead.
Profesör, kursun zorlukları konusunda son derece açık sözlü davranarak öğrencilerin önlerindeki iş yüküne tamamen hazırlıklı olmalarını sağladı. - fortunate (adjective) şanslı, talihli
He is quite fortunate that the person who found his lost wallet wasn’t evil.
Kayıp cüzdanını bulan kişi kötü biri olmadığı için çok şanslı. - fortunately (adverb) : neyse ki, çok şükür
Fortunately, no one was killed in the accident.
Neyse ki, kazada kimse ölmedi. - fortune (noun) servet, şans
The family lost their fortune in the stock market crash.
Aile, borsa çöküşünde servetini kaybetti. - forty (number) : kırk
There are forty students in the class.
Sınıfta kırk öğrenci var. - forum (noun) forum, toplantı
Yesterday, we attended the international forum our university hosted.
Dün, üniversitemizin ev sahipliği yaptığı uluslararası foruma katıldık. - forward (adverb) : ileriye doğru, ileriye
The team pushed forward in spite of the challenges.
Takım, zorluklara rağmen ileriye doğru ilerledi. - forward (adjective) ileri, açık, ileriye doğru
The forward movement of the car stopped suddenly.
Arabanın ileri hareketi aniden durdu. - fossil (noun) fosil
The archeologists continue to find dinosaur fossils even now.
Arkeologlar günümüzde bile dinozor fosilleri bulmaya devam ediyor. - foster (verb) beslemek, geliştirmek, evlat edinmek
The government launched a new initiative to foster innovation in renewable energy technologies through grants and partnerships.
Hükümet, hibeler ve ortaklıklar yoluyla yenilenebilir enerji teknolojilerinde inovasyonu teşvik etmek için yeni bir girişim başlattı. - found (verb) kurmak, tesis etmek
He founded a charity to help homeless people.
Evsizlere yardım etmek için bir hayır kurumu kurdu. - foundation (noun) temel, vakıf, kuruluş
Trust is the foundation of a strong relationship whether romantically or friendly.
Güven, ister romantik ister arkadaşça olsun, güçlü bir ilişkinin temelidir. - founder (noun) kurucu
Nobody has seen the founder of the company yet, even during work dinners.
Şirketin kurucusunu henüz iş yemeklerinde bile gören olmadı. - four (number) : dört
They have four children.
Dört çocukları var. - fourteen (number) : on dört
They arrived fourteen minutes late.
On dört dakika geç geldiler. - fourth (ordinal number) : dördüncü
April is the fourth month of the year.
Nisan, yılın dördüncü ayıdır. - fraction (noun) kesir, parça
A fraction of his memory is intact although still weak.
Hafızasının bir kısmı sağlam ama yine de zayıf. - fragile (adjective) narin, kırılgan, hassas
The vase, a fragile heirloom passed down through generations, was carefully wrapped before being transported.
Nesilden nesile aktarılan kırılgan bir yadigâr olan vazo, taşınmadan önce özenle sarıldı. - fragment (noun) parça, kırıntı
The glass slipped out of her hand and shattered into tiny fragments.
Cam elinden kaydı ve küçük parçalara ayrıldı. - frame (noun) :
- frame (verb) : çerçeve, çerçevelemek
The painting is in a gold frame and hangs in the center of her home.
Tablo altın çerçeveli olup evinin ortasında asılıdır. - framework (noun) çerçeve, yapı
A solid framework for modern buildings is a necessity for new projects.
Modern binalar için sağlam bir yapı, yeni projeler için bir zorunluluktur. - franchise (noun) bayilik, bayi
Owning a well-known fast-food franchise can be lucrative, but it also requires strict adherence to the parent company’s standards.
Tanınmış bir fast-food franchise’ına sahip olmak kazançlı olabilir, ancak aynı zamanda ana şirketin standartlarına sıkı sıkıya bağlı kalmayı da gerektirir. - frankly (adverb) açıkça, açık açık
She spoke frankly about the challenges of balancing a demanding career with her personal life, earning respect from her peers.
Zorlu bir kariyeri özel hayatıyla dengelemenin ve akranlarının saygısını kazanmanın zorlukları hakkında açık yüreklilikle konuştu. - fraud (noun) dolandırıcılık, sahtekârlık
With the artificial intelligence surfacing; committing fraud has become easier .
Yapay zekanın ortaya çıkmasıyla; dolandırıcılık yapmak daha kolay oldu. - free (adjective) : özgür, ücretsiz, serbest
The entrance is free.
Giriş ücretsiz. - free (adverb) : özgür, serbestçe, bedava
He decided to travel free and explore new places.
Serbest bir şekilde seyahat etmeye ve yeni yerler keşfetmeye karar verdi. - free (verb) serbest bırakmak, özgürleştirmek
They worked hard to free the bird from the cage.
Kuşu kafesten kurtarmak için çok uğraştılar. - freedom (noun) özgürlük
Many people fought for their freedom during the revolution.
Birçok insan devrim sırasında özgürlükleri için savaştı. - freely (adverb) özgürce, serbestçe
Everybody should be able to access information freely.
Herkes bilgilere özgürce erişebilmeli. - freeze (verb) : donmak, dondurmak
The lake freezes in the winter, and it becomes thick enough to walk on.
Göl kışın donar üzerine çıkacak kadar kalın hale gelir. . - frequency (noun) sıklık, frekans
The frequency of train delays has increased this month.
Tren gecikmelerinin sıklığı bu ay arttı. - frequent (adjective) sık, sıkça
He immediately recognised the frequent customer and prepared her order.
Sık gelen müşteriyi hemen tanıdı ve siparişini hazırladı. - frequently (adverb) : sık sık, çoğunlukla, devamlı
We meet frequently to discuss the project, and we come up with new ideas.
Projeyi tartışmak için sık sık bir araya geliriz, ve birlikte yeni fikirler üretiriz. - fresh (adjective) : taze, yeni
I love eating fresh fruit in the morning.
Sabahları taze meyve yemeyi çok severim. - Friday (noun) : Cuma
We have a meeting on Friday.
Cuma günü bir toplantımız var. - fridge (noun) : buzdolabı, dolap
I put the leftover meal in the fridge.
Artan yemeği buzdolabına koydum. - friend (noun) : arkadaş
She is my best friend.
O, benim en iyi arkadaşım. - friendly (adjective) : arkadaşça, samimi, dostça
Our neighbors are very friendly.
Komşularımız çok arkadaş canlısı. - friendship (noun) : dostluk, arkadaşlık, ahbaplık
Their friendship lasted many years even if they live in different cities.
Farklı şehirlerde yaşasalar da onların dostluğu birçok yıl sürdü. - frighten (verb) : korkutmak, ürkütmek, dehşete düşürmek
Don’t frighten the dog! It can bite you.
Köpeği korkutma! Seni ısırabilir. - frightened (adjective) : korkmuş, ürkmüş, tedirgin
He looked frightened when he saw the spider.
Örümceği görünce korkmuş gibi görünüyordu. - frightening (adjective) : korkutucu, ürkütücü, dehşet verici
The loud thunder is frightening, especially during a stormy night.
Yüksek gök gürültüsü, özellikle fırtınalı bir gecede korkutucudur. - frog (noun) : kurbağa, kopça
The frog’s croak was very loud in the quiet night.
Kurbağanın vızıltısı, sessiz gecede oldukça gürültülüydü. - from (preposition) : itibaren, -dan, -den, beri
I got a letter from my brother.
Abimden bir mektup aldım. - front (adjective) :
- front (noun) : ön, cephe, öndeki
The front door is painted red.
Ön kapı kırmızıya boyanmış. - frozen (adjective) : donmuş, dondurulmuş, buz tutmuş
I found a frozen bird outside, and I take it to the home.
Dışarıda donmuş bir kuş buldum ve onu eve getirdim. - fruit (noun) : meyve, ürün
Oranges are his favorite fruit.
Portakallar onun en sevdiği meyvedir. - frustrated (adjective) engellenmiş, sinirli, hayalleri suya düşmüş, yıkılmış
Feeling frustrated by her lack of progress, she sought guidance from a mentor to help her overcome the obstacles.
İlerleme kaydedemediği için hayal kırıklığına uğradığını hissettiğinde, engelleri aşmasına yardımcı olması için bir akıl hocasından rehberlik istedi. - frustrating (adjective) hayal kırıklığına uğratıcı, moral bozucu, sinir bozucu
It was frustrating to see the software crash repeatedly despite following all the troubleshooting steps.
Tüm sorun giderme adımlarını izlemesine rağmen yazılımın tekrar tekrar çöktüğünü görmek sinir bozucuydu. - frustration (noun) hüsran, hayal kırıklığı, hüsran
Her frustration grew as she encountered setback after setback while trying to launch her startup.
Girişimini başlatmaya çalışırken aksilik üstüne aksilikle karşılaştıkça hayal kırıklığı arttı. - fry (verb) : kızartmak, kavurmak, yağda pişirmek
They like to fry fish on the grill during family gatherings.
Aile toplantılarında balıkları ızgarada kızartmayı severler. - fuel (noun) : yakıt, akaryakıt, enerji kaynağı
The plane runs on jet fuel to keep it flying.
Uçak, havada kalmasını sağlamak için jet yakıtıyla çalışıyor. - fuel (verb) körüklemek, beslemek, yakıt sağlamak
His passion for art fuels his creativity by coming up with unique ideas.
Sanata olan tutkusu, ona benzersiz fikirler ürettirerek yaratıcılığını besliyor. - fulfil (verb) gerçekleştirmek, yerine getirmek
Her hopes to fulfil her dreams of becoming a nurse was ruined.
Hemşire olma hayallerini gerçekleştirme umutları mahvoldu. - full (adjective) : tam dolu, dolu, geniş
The glass is full of water.
Bardak su ile dolu. - full-time (adjective)
- full-time (adverb) tam zamanlı
If you’re interested, we have an open position for a full-time teacher.
İlgileniyorsanız, tam zamanlı bir öğretmen için açık bir pozisyonumuz var. - fully (adverb) tamamen , tam olarak
The project is not yet fully complete as there are still a few critical tasks.
Proje henüz tam olarak tamamlanmadı çünkü hala birkaç önemli görev var. - fun (noun) : eğlence, alay, şaka
Playing volleyball with friends is fun.
Arkadaşlarla voleybol oynamak eğlencelidir. - fun (adjective) : zevkli, eğlenceli
She has always full of fun ideas.
O, her zaman eğlence dolu fikirlere sahiptir. - function (noun) : fonksiyon, etkinlik
The function begins at 7 p.m. and lasts until the the next day.
Etkinlik saat 19.00’da başlıyor ve ertesi güne kadar sürer. - function (verb) görev yapmak, çalışmak; işlev
The machine isn’t functioning properly and needs to be repaired.
Makine düzgün çalışmıyor ve onarılması gerekiyor. - functional (adjective) işlevsel, fonksiyonel
The minimalist design of the apartment prioritized functional elements over purely aesthetic ones.
Dairenin minimalist tasarımı, tamamen estetik unsurlardan ziyade işlevsel unsurlara öncelik veriyordu. - fund (noun)
- fund (verb) fon, finanse etmek, kaynak
A charity fund was established to help the flood victims.
Sel mağdurlarına yardım için bir hayır fonu kuruldu. - fundamental (adjective) temel, zorunlu
Respect is a fundamental value in any healthy relationship.
Saygı, sağlıklı bir ilişkinin temel bir değeridir. - fundamentally (adverb) temelde, esas olarak
The main topic of the essay is fundamentally about women rights.
Makalenin ana konusu esas olarak kadın haklarıyla ilgili. - funding (noun) finansman, kaynak
Lack of funding caused the research to stop.
Finansman eksikliği, araştırmanın durmasına neden oldu. - fundraising (noun) bağış toplama, para toplama
The school’s fundraising campaign successfully raised enough money to build a new library for the students.
Okulun bağış kampanyası, öğrenciler için yeni bir kütüphane inşa etmek için yeterli parayı başarıyla topladı. - funeral (noun) cenaze, cenaze töreni, defin
The funeral was a somber yet beautiful ceremony that celebrated the life and legacy of the deceased.
Cenaze merhumun hayatını ve mirasını kutlayan kasvetli ama güzel bir törendi. - funny (adjective) : eğlenceli, komik, tuhaf
The movie was very funny.
Film çok komikti. - fur (noun) : kürk, post, tüy
The cat has soft fur, so I want to touch it desperately.
Kedinin yumuşak tüyleri olduğu için ona aşırı dokunmak istiyorum. - furious (adjective) öfkeli, kızgın
You’re furious right now, calm down before writing your resignation letter.
Şu anda öfkelisin, istifa mektubunu yazmadan önce sakin ol. - furniture (noun) : mobilya, eşya
She loves shopping for stylish furniture.
Şık mobilyalar almak için alışveriş yapmayı çok sever. - further (adjective) : uzaktaki, daha fazla, başka bir
The teacher gave further instructions after the lesson.
Öğretmen, dersten sonra daha fazla talimat verdi. - further (adverb) : daha fazla, ayrıca
I will go further into the topic tomorrow.
Yarından itibaren konuya daha fazla gireceğim. - furthermore (adverb) ayrıca, üstelik
The evidence is weak; furthermore, it’s unreliable.
Kanıtlar zayıf ayrıca güvenilir değil. - future (noun) : gelecek, gelecek zaman
They are thinking about their future careers.
Gelecek kariyerleri hakkında düşünüyorlar. - future (adjective) : gelecek, ileriki
He is planning for her future career.
Gelecek kariyerini planlıyor. - gain (noun)
- gain (verb) kazanmak, elde etmek; kazanç
She hopes to gain more experience in her field.
Kendi alanında daha fazla deneyim kazanmayı umuyor. - gallery (noun) : galeri, salon
They visited a beautiful art gallery during their trip to Paris.
Paris gezileri sırasında güzel bir sanat galerisini ziyaret ettiler. - gallon (noun) galon, mil
The farmer explained that a single cow could produce several gallons of milk each day under optimal conditions.
Çiftçi, tek bir ineğin en uygun koşullar altında her gün birkaç galon süt üretebileceğini açıkladı. - gambling (noun) kumar, kumar oynayan, kumarhane
Gambling addiction is a serious issue that can lead to financial ruin and strained personal relationships.
Kumar bağımlılığı, mali yıkıma ve gergin kişisel ilişkilere yol açabilecek ciddi bir sorundur. - game (noun) : oyun, maç
She started a new video game.
Yeni bir video oyununa başladı. - gaming (noun) oyun oynama
The gaming industry is rapidly growing, have you seen the recent 3D animations?
Oyun endüstrisi hızla büyüyor, son 3D animasyonları gördünüz mü? - gang (noun) çete, grup
The gang planned a robbery but was caught by the police.
Çete bir soygun planladı ama polis tarafından yakalandı. - gap (noun) : boşluk, açıklık, ara
There is a gap between the two buildings.
İki bina arasında bir boşluk var. - garage (noun) : garaj, oto tamirhane, araba park yeri
He parked his bike in the garage to keep it safe.
Bisikletini garaja park etti, böylece güvenli kalır. - garden (noun) : bahçe, park
We had breakfast in the garden.
Bahçede kahvaltı yaptık. - gas (noun) : benzin, gaz
The gas prices have increased recently.
Benzin fiyatları son zamanlarda arttı. - gate (noun) : kapı, geçit
The gate to the garden was open.
Bahçenin kapısı açıktı. - gather (verb) : toplamak,toplanmak
She gathers flowers every morning from the garden.
Her sabah bahçeden taze çiçekler toplar. - gathering (noun) toplanma, toplantı, meclis
The family gathering was filled with laughter, delicious food, and heartfelt stories shared around the table.
Aile toplantısı kahkahalar, lezzetli yemekler ve masanın etrafında paylaşılan samimi hikâyelerle doluydu. - gay (adjective) eşcinsel
Although scared, he came out as gay to his family last month.
Korkmuş olmasına rağmen, geçen ay ailesine eşcinsel olduğunu açıkladı. - gaze (noun)
- gaze (verb) uzun uzun bakmak, bakış, gözünü dikmek, nazar
Her gaze lingered on the horizon, where the setting sun painted the sky in shades of pink and orange.
Bakışları, batmakta olan güneşin gökyüzünü pembe ve turuncu tonlarına boyadığı ufukta oyalandı. - gear (noun) dişli, vites, techizat, eşya
The climber carefully inspected all of his gear, including ropes and harnesses, to ensure safety before embarking on the challenging ascent.
Dağcı, zorlu tırmanışa başlamadan önce güvenliği sağlamak için halatlar ve koşum takımları da dahil olmak üzere tüm teçhizatını dikkatle inceledi. - gender (noun) cinsiyet
It’s a company that promotes gender equality in the workplace, look it up if you want.
İşyerinde cinsiyet eşitliğini teşvik eden bir şirket bu, bir araştır istersen. - gene (noun) gen
Genes play a crucial role in determining physical and emotional traits .
Genler, fiziksel ve duygusal özellikleri belirlemede önemli bir rol oynar. - general (adjective) : genel, tahmini
The general mood in the office was negative after the meeting.
Toplantıdan sonra ofisteki genel hava olumsuzdu. - generally (adverb) : genellikle, çoğunlukla, genel olarak
Generally, people enjoy the holidays, because it’s a time to relax.
Genellikle insanlar tatillerden hoşlanır çünkü bu dinlenmenin zamanıdır. - generate (verb) üretmek, sağlamak
Solar panels generate electricity from sunlight.
Güneş panelleri güneş ışığından elektrik üretir. - generation (noun) : nesil, kuşak, üretim
Each generation faces different challenges such as technology, work or socially.
Her nesil farklı zorluklarla karşılaşır; teknoloji, iş ve sosyal olmak gibi. - generic (adjective) genel, kapsamlı, üretken
The generic advice given in the seminar, while helpful to some, lacked the specificity needed for addressing individual challenges.
Seminerde verilen genel tavsiyeler bazılarına yardımcı olsa da, bireysel zorlukları ele almak için gereken özgüllükten yoksundu. - generous (adjective) : cömert, eli açık, bol
He gave me a generous gift for my birthday.
Doğum günüme çok cömert bir hediye verdi. - genetic (adjective) genetik
To treat genetic disorders, research upon gene therapy should become more prevalent.
Genetik bozuklukları tedavi etmek için gen terapisi üzerine araştırmalar daha yaygın hale gelmelidir. - genius (noun) dahi, deha
Fyodor Dostoyevsky can be considered a literary genius based on his novels.
Fyodor Dostoyevski, romanlarına dayanarak edebi bir deha olarak kabul edilebilir. - genocide (noun) soykırım, katliam
The international community has a moral obligation to intervene in cases of genocide, ensuring that such atrocities are never repeated.
Uluslararası toplum, soykırım vakalarına müdahale ederek bu tür vahşetlerin asla tekrarlanmamasını sağlamak gibi ahlaki bir yükümlülüğe sahiptir. - genre (noun) tür , kategori
My favorite genre of music is smooth and relaxing jazz.
Favori müzik türüm yumuşak, rahatlatıcı cazdır. - gentle (adjective) : nazik, kibar, yumuşak
She gave the baby a gentle hug to show love and comfort.
O, bebeğe sevgi ve huzur göstermek için nazikçe sarıldı. - gentleman (noun) : centilmen, beyefendi
The gentleman opened the door for her by showing respect and courtesy.
Centilmen, kapıyı onun için saygı ve kibarlık göstererek açtı . - genuine (adjective) içten, gerçek, hakiki
The painting in her living room was confirmed to be a genuine Monet.
Oturma odasındaki resmin hakiki bir Monet olduğu doğrulandı. - genuinely (adverb) gerçekten, hakikaten, içtenlikle
The audience was genuinely impressed by the ballet performance.
Seyirci bale performansından gerçekten etkilendi. - geography (noun) : coğrafya
She is studying geography to pass the exam.
Sınavı geçmek için coğrafya çalışıyor. - gesture (noun) jest, hareket, işaret
She communicated her feelings through sincere gestures, her EQ is quite high.
Duygularını samimi jestlerle iletti, EQ’su oldukça yüksek. - get (verb) : elde etmek, almak, edinmek, getirmek
Can you get me a cup of warm milk?
Bana bir bardak ılık süt getirebilir misin? - ghost (noun) : hayalet, ruh, gölge
The house is said to be haunted by ghosts.
Evin hayaletlerin musallat olduğu söyleniyor. - giant (adjective) :
- giant (noun) : dev, devasa, kocaman
There was a giant spider in the corner making everyone feel uneasy.
Köşede dev bir örümcek vardı bu da herkesin huzursuz hissetmesine neden oldu . - gift (noun) : hediye, yetenek
He has a gift for playing the violin.
Keman çalma konusunda doğal bir yeteneği var. - gig (noun) konser, kısa süreli iş
His first acting gig to gain extra money was in a commercial.
Ekstra para kazanmak için ilk oyunculuk işi bir reklamda oldu. - girl (noun) : kız
The little girl is playing with her dolls.
Küçük kız, bebekleriyle oynuyor. - girlfriend (noun) : kız arkadaş
He introduced his girlfriend to his parents.
Kız arkadaşını ailesiyle tanıştırdı. - give (verb) : vermek, ödemek
Please give me your phone number.
Lütfen bana telefon numaranı ver. - glad (adjective) : memnun, mutlu, sevinçli
We are glad that you made the effort to come.
Gelmek için çaba harcadığınıza sevindik. - glance (noun)
- glance (verb) bakış, göz atmak, bakmak
She stole a quick glance at her watch, hoping the meeting would conclude before her next appointment.
Toplantının bir sonraki randevusundan önce sonuçlanmasını umarak saatine hızlıca bir göz attı. - glass (noun) : bardak, cam, kadeh
He drinks a glass of juice before bed.
Yatmadan önce bir bardak meyve suyu içer. - glimpse (noun) kısa bakış, göz atma, gözüne ilişme
Through the dense forest, she caught a fleeting glimpse of a deer before it disappeared into the shadows.
Sık ormanın içinde, gölgelerin arasında kaybolmadan önce bir geyiğe kısa bir bakış attı. - global (adjective) : küresel, dünya çapında, evrensel
The global economy is going through a turbulent period.
Küresel ekonomi çalkantılı bir dönemden geçiyor. - globalization (noun) küreselleşme
Globalization evidently affects cultural exchanges such as international trade.
Küreselleşme, uluslararası ticaret gibi kültürel alışverişleri açıkça etkiliyor. - globe (noun) dünya, dünya küresi
Travelling across the globe is a childhood dream of hers.
Dünya çapında seyahat etmek onun çocukluk hayali. - glorious (adjective) şanlı, muhteşem, mükemmel
The couple woke up early to witness the glorious sunrise over the snow-capped mountains.
Çift, karla kaplı dağların üzerindeki görkemli gün doğumuna tanık olmak için erkenden uyandı. - glory (noun) görkem, şan, ihtişam
The glory of the ancient ruins stood as a testament to the architectural genius of the past civilizations.
Antik kalıntıların görkemi, geçmiş uygarlıkların mimari dehasının bir kanıtı olarak duruyordu. - glove (noun) : eldiven
He bought new gloves for skiing to keep his hands warm .
Kayak yapmak için yeni elini sıcak tutan eldiven aldı. - go (verb) : gitmek, geçmek, girmek
They go to work every morning.
Her sabah işe giderler. - go (noun) : sıra, deneme, yarış
After a long go, we finished the race crossing the finish line.
Bitiş çizgisini geçerek uzun bir yarışı bitirdik. - goal (noun) : hedef, amaç
His goal is to become fluent in several languages.
Onun amacı birkaç dili akıcı bir şekilde konuşabilmek. - god (noun) : tanrı, ilah
A lot of people believe in God.
Birçok insan Tanrı’ya inanır - gold (adjective) :
- gold (noun) : altın, yaldız
She wore a gold necklace for the party.
Parti için altın bir kolye taktı. - golden (adjective) altın, altın rengi
She took a photo of the sunset which casted a golden hue over the mountains.
Dağların üzerine altın tonunda renk düşüren gün batımının fotoğrafını çekti. - golf (noun) : golf, kan kırmızısı
He plays golf every Saturday with his friends.
O her cumartesi arkadaşlarıyla golf oynar. - good (adjective) : iyi, güzel, yararlı
The weather is good for a picnic today.
Bugün piknik için hava iyi. - good (noun) : iyilik, menfaat
He believes in the power of good over evil.
O, iyiliğin kötülüğe karşı üstünlüğüne inanır. - goodbye (exclamation) :
- goodbye (noun) : veda, hoşça kal, güle güle
He hates saying goodbye at airports.
Havaalanlarında veda etmekten nefret eder. - goodness (noun) iyilik, erdem
He was a pessimist, he couldn’t believe the goodness in people’s hearts.
O bir karamsardı, insanların kalplerindeki iyiliğe inanamadı. - goods (noun) : ürünler, mallar
The truck is carrying heavy goods, and it is difficult to move quickly.
Kamyon ağır mallar taşıyor bu da hızlı hareket etmeyi zorlaştırıyor. - gorgeous (adjective) göz alıcı, muhteşem
She looked absolutely gorgeous in that navy coloured velvet dress.
O lacivert kadife elbise içinde kesinlikle muhteşem görünüyordu. - govern (verb) yönetmek, düzenlemek, idare etmek
The prime minister must govern the country wisely.
Başbakan, ülkeyi akıllıca yönetmelidir. - governance (noun) yönetim, denetim
Effective governance requires transparency, accountability, and a commitment to serving the public interest.
Etkili yönetişim şeffaflık, hesap verebilirlik ve kamu yararına hizmet etme taahhüdü gerektirir. - government (noun) : devlet, hükümet
We discussed the government’s new policy in the meeting.
Toplantıda hükümetin yeni politikasını tartıştık. - governor (noun) vali
The governor from the TV series The Walking Dead is a weak antagonist.
The Walking Dead dizisindeki vali zayıf bir kötü karakter. - grab (verb) kapmak, yakalamak
She grabbed her bag and rushed out the door.
Çantasını kaptı ve kapıdan dışarı fırladı. - grace (noun) lutüf, zarafet
She moved across the dance floor with such grace that the audience was completely mesmerized.
Dans pistinde öylesine zerafetli bir şekilde hareket etti ki seyirciler tamamen büyülendi. - grade (noun) : sınıf, not
The teacher gave me a grade for my homework.
Öğretmen, ödevim için bana bir not verdi. - grade (verb) not vermek, düzeltmek, sınıflandırmak
The teacher spent the weekend grading exams.
Öğretmen, hafta sonunu sınavları notlandırarak geçirdi. - gradually (adverb) yavaş yavaş, kademeli olarak
The economy is gradually recovering after the crisis.
Ekonomi, krizden sonra yavaş yavaş toparlanıyor. - graduate (noun) :
- graduate (verb) : mezun, mezun olmak, mezuniyet
They celebrated the graduation of their son.
Oğullarının mezuniyetini kutladılar. - grain (noun) : tahıl, tohum, zerre, granül
Rice is a type of grain that is consumed as a staple food in many cultures.
Pirinç bir tür birçok kültürde temel bir gıda olarak tüketilen tahıldır. - grand (adjective) görkemli, etkileyici, ihtişamlı
The palace had a grand staircase in the main hall.
Sarayın ana salonunda görkemli bir merdiven vardı. - grandfather (noun) : büyükbaba, dede
She visits her grandfather every Sunday.
Her pazar büyükbabasını ziyaret eder. - grandmother (noun) : büyükanne, nine
My grandmother makes the best cookies.
Büyükannem en iyi kurabiyeleri yapar. - grandparent (noun) : büyük ebeveyn, büyükbaba veya büyükanne
He listens to his grandparents’ stories.
Büyükanne ve büyükbabasının hikayelerini dinler. - grant (noun)
- grant (verb) vermek, hibe, bağışlamak, hibe etmek
The university granted her a scholarship for her achievements.
Üniversite, başarılarından dolayı ona bir burs verdi. - graphic (adjective) grafik, görsel
Her delayed report contained graphic illustrations to explain the data.
Gecikmiş raporunda verileri açıklamak için grafik çizimler vardı. - graphics (noun) grafikler, görseller
He was responsible for creating the high-quality graphics for the website.
Web sitesi için yüksek kaliteli grafikler oluşturmaktan sorumluydu. - grasp (noun)
- grasp (verb) kavramak, anlayış, pençe, el
He struggled to grasp the complex mathematical concepts but eventually mastered them through consistent effort.
Karmaşık matematiksel kavramları kavramakta zorlandı ama sonunda tutarlı bir çabayla bu kavramlarda ustalaştı. - grass (noun) : çim, çimen
We walked on the soft grass in the park.
Biz parkta yumuşak çimenlerin üzerinde yürüdük. - grateful (adjective) : minnettar, müteşekkir, teşekkür borçlu
She felt grateful to her parents when they visited her.
Ailesinin onu ziyaret etmesine minnettar oldu. - grave (adjective) önemli, vahim
The CEO’s sudden resignation was a grave matter that sent shockwaves through the entire company, prompting an urgent board meeting.
CEO’nun ani istifası tüm şirkette şok etkisi yarattı ve önemli bir yönetim kurulu toplantısı yapılmasına neden oldu. - grave (noun) mezar, çukur, kabir
The soldiers gathered around the grave of their fallen comrade, paying their respects in solemn silence.
Askerler ölen yoldaşlarının mezarı etrafında toplanmış, büyük bir sessizlik içinde saygılarını sunuyorlardı. - gravity (noun) yer çekimi, ciddilik, ağırlık
The gravity of the situation became increasingly evident as the storm intensified, and evacuation orders were issued for all coastal residents.
Fırtına şiddetlendikçe durumun ciddiyeti daha da belirginleşti ve tüm kıyı sakinleri için tahliye emirleri çıkarıldı. - great (adjective) : harika, büyük, mükemmel
She did a great job on the project.
Projede harika bir iş çıkardı. - greatly (adverb) büyük ölçüde, fazlasıyla
We’d greatly appreciate your assistance had you known the necessary tools.
Gerekli araçları bilseydiniz yardımınız için fazlasıyla minnettar olurduk. - green (adjective) :
- green (noun) : yeşil, taze, yeşillik, yeşil alan
The park is full of green trees.
Park yeşil ağaçlarla dolu. - greenhouse (noun) sera
The greenhouse provides a controlled temperature and humidity for the plants.
Sera, bitkiler için kontrollü bir sıcaklık ve nem sağlar. - greet (verb) : selamlaşmak, karşılamak
I greeted them warmly when they arrived at the party.
Onlar partiye geldiğinde, onları sıcak bir şekilde selamladım. - grey (adjective) :
- grey (noun) : gri
The sky is grey; looks like it’ll rain.
Gökyüzü gri; yağmur yağacak gibi gözüküyor. - grid (noun) ızgara, şebeke, yerleşim
The city’s outdated power grid frequently caused blackouts during periods of high demand, leading to public outcry for infrastructure upgrades.
Şehrin eski elektrik şebekesi, talebin yüksek olduğu dönemlerde sık sık elektrik kesintilerine neden oluyor, bu da altyapı iyileştirmeleri için halkın tepkisine yol açıyordu. - grief (noun) keder, üzüntü, dert
The sudden loss of her closest friend left her enveloped in a deep grief that took months to even begin to process.
En yakın arkadaşını aniden kaybetmesi, onu işlemeye başlaması bile aylar süren derin bir kederle sarmaladı. - grin (noun)
- grin (verb) sırıtmak, sırıtış
His mischievous grin suggested that he had something exciting planned, though he wasn’t ready to share the details just yet.
Yaramaz sırıtışı heyecan verici bir şeyler planladığını düşündürse de henüz detayları paylaşmaya hazır değildi. - grind (verb) öğütmek, ezilmek
The workers continued to grind the precious minerals into a fine powder, carefully following the strict protocols for safety and efficiency.
İşçiler, güvenlik ve verimlilik için katı protokolleri dikkatle takip ederek değerli mineralleri öğütmeye devam ettiler. - grip (noun)
- grip (verb) kavramak, pençe, kontrol, sap
As the storm raged on, he tightened his grip on the steering wheel, determined to navigate the treacherous road safely.
Fırtına şiddetlendikçe direksiyonu daha sıkı kavrıyor, tehlikeli yolda güvenli bir şekilde ilerlemeye karar veriyordu. - grocery (noun) bakkal, market
Could you pick up some flour and eggs from the grocery on your way home?
Eve giderken marketten biraz un ve yumurta alabilir misiniz? - gross (adjective) brüt, bariz, iğrenç, kaba,
The restaurant’s hygiene practices came under scrutiny when an inspection revealed gross violations of health and safety standards.
Restoranın hijyen uygulamaları, yapılan bir denetimde sağlık ve güvenlik standartlarının bariz bir şekilde ihlal edildiğinin ortaya çıkmasıyla inceleme altına alındı. - ground (noun) : yer, zemin
It was lying on the ground under the tree.
O ağacın altında yerde yatıyordu. - group (noun) : grup, topluluk, küme
A group of students visited the museum.
Bir grup öğrenci müzeyi ziyaret etti. - grow (verb) : büyümek, yetişmek, büyütmek, yetiştirmek
He wants to grow his own vegetables.
Kendi sebzelerini yetiştirmek istiyor. - growth (noun) : büyüme, gelişme, artış
The plant’s growth is slow in winter due to the lack of sunlight.
Bitkinin kışın büyümesi güneş ışığının eksikliğden yavaştır. - guarantee (noun)
- guarantee (verb) garanti etmek, garanti
The store offers a one-year guarantee on all appliances.
Mağaza, tüm cihazlar için bir yıllık garanti sunuyor. - guard (noun) :
- guard (verb) : muhafız, korumak
He guards the entrance to the museum and ensures the safety of visitors .
Müzenin girişini koruyor ve ziyaretçilerin güvenliğini sağlıyor. - guerrilla (noun) gerilla, çeteci, çete
The guerrilla fighters utilized their knowledge of the dense forest terrain to launch unexpected attacks against the occupying forces.
Gerilla savaşçıları, işgalci güçlere karşı beklenmedik saldırılar düzenlemek için yoğun orman arazisi hakkındaki bilgilerini kullandılar. - guess (noun) :
- guess (verb) : tahmin etmek, tahmin, varsayımda bulunmak, varsayım
My guess is that it will snow tomorrow.
Tahminim yarın kar yağacağı yönünde. - guest (noun) : misafir, konuk
You invited a guest to the dinner last night, didn’t you?
Dün akşam yemeğine bir misafir davet ettin, değil mi? - guidance (noun) yönlendirme, yol gösterme, rehberlik, kılavuz
The students greatly benefited from the professor’s guidance, which included personalized feedback and detailed explanations of complex topics.
Öğrenciler, profesörün kişiselleştirilmiş geri bildirim ve karmaşık konuların ayrıntılı açıklamalarını içeren rehberliğinden büyük ölçüde yararlandılar. - guide (noun) :
- guide (verb) : rehber, kılavuz, rehberlik etmek
She works as a tour guide during the summer.
O yaz boyunca tur rehberi olarak çalışır. - guideline (noun) kılavuz, yönerge
Follow the instructions of the guideline while operating the machine.
Makineyi çalıştırırken kılavuzun talimatlarını takip edin. - guilt (noun) suçluluk, suç, suçluluk duygusu
Her overwhelming sense of guilt led her to apologize profusely and offer to make amends for her mistake.
Karşı konulmaz suçluluk duygusu, bolca özür dilemesine ve hatasını telafi etmeyi teklif etmesine yol açtı. - guilty (adjective) : suçlu, kabahatli, suç işleyen
He felt guilty about breaking the vase because it was a gift from his mother.
Vazoyu kırdığı için suçluluk hissetti çünkü annesinden aldığı bir hediyeydi. - guitar (noun) : gitar
He plays the guitar in a band.
Bir grupta gitar çalıyor. - gun (noun) : silah, tabanca
He accidentally left his gun at the police station.
O silahını yanlışlıkla karakolda bıraktı. - gut (noun) bağırsak, mide
Research has shown that a healthy gut microbiome plays a crucial role in maintaining overall well-being and immunity.
Araştırmalar, sağlıklı bir bağırsak mikrobiyomunun genel refah ve bağışıklığın korunmasında çok önemli bir rol oynadığını göstermiştir. - guy (noun) : adam, kişi
They say that guy is very talented in singing.
Onlar o adamın şarkı söylemede çok yetenekli olduğunu söylüyor. - gym (noun) : spor salonu
She goes to the gym three times a week.
Haftada üç kez spor salonuna gider. - habit (noun) : alışkanlık, huy
He has a habit of waking up early.
Erken uyanma alışkanlığı var. - habitat (noun) yaşam alanı
Global warming and climate change threatens the habitats of many species.
Küresel ısınma ve iklim değişikliği birçok türün yaşam alanlarını tehdit ediyor. - hail (verb) dolu, dolu yağmak, çağırmak, selamlamak, alkışlamak
The city was caught off guard as hail the size of golf balls damaged cars and rooftops during the sudden storm.
Ani fırtına sırasında golf topu büyüklüğündeki dolu arabalara ve çatılara zarar verince şehir hazırlıksız yakalandı. - hair (noun) : saç, kıl, saçlar, tüy
She has long, curly hair.
Uzun, kıvırcık saçları var. - half (determiner) :
- half (noun) :
- half (pronoun) : yarım, buçuk, yarı
The glass is half empty.
Bardağın yarısı boş. - half (adverb) : kısmen, yarısı, buçuk
She was half asleep during the meeting.
Toplantı sırasında kısmen uyuyordu. - halfway (adverb) yarı yolda, yetersiz, yarım yamalak
She paused halfway up the mountain trail to catch her breath and admire the breathtaking view below.
Nefes almak ve aşağıdaki nefes kesici manzarayı seyretmek için dağ yolunun yarısında durakladı. - hall (noun) : salon, hol
They waited in the hall before the meeting started.
Toplantı başlamadan önce salonda beklediler. - halt (noun)
- halt (verb) durmak, durdurmak, kesmek, durma, duraklama
The train came to a sudden halt due to technical issues, leaving passengers stranded for hours.
Tren teknik sorunlar nedeniyle aniden durdu ve yolcular saatlerce mahsur kaldı. - hand (noun) : el, yardım, taraf
Wash your hands before eating.
Yemekten önce ellerinizi yıkayın. - hand (verb) : vermek, el uzatmak, teslim etmek
Can you hand me that pen? I need it to take some notes.
Bana o kalemi verebilir misin? Not almak için ihtiyacım var. - handful (noun) avuç, avuç dolusu, ele avuca sığmayan
Only a handful of people were invited to the exclusive event, making it an intimate and special occasion.
Sadece bir avuç insanın davet edildiği bu özel etkinlik, samimi ve özel bir ortam yarattı. - handle (noun)
- handle (verb) idare etmek, başa çıkmak, sap
She knows how to handle difficult customers.
Zor müşterilerle nasıl başa çıkacağını biliyor. - handling (noun) taşıma, kullanma, kullanım
Proper handling of fragile items is essential to ensure they arrive intact at their destination.
Kırılgan eşyaların doğru şekilde taşınması, varış noktalarına sağlam bir şekilde ulaşmalarını sağlamak için çok önemlidir. - handy (adjective) kullanışlı, yatkın, becerikli
This compact, multi-purpose tool is incredibly handy for camping trips and outdoor adventures.
Bu kompakt, çok amaçlı alet kamp gezileri ve açık hava maceraları için son derece kullanışlıdır. - hang (verb) : asmak, sallanmak, takmak
The clothes are hanging on the line, and drying in the sun after being washed.
Çamaşırlar ipte asılı, yıkandıktan sonra güneşte kuruyor. - happen (verb) : olmak, meydana gelmek, rastlamak
What happened to you? You look tired
Sana ne oldu? Yorgun görünüyorsun - happily (adverb) : mutlu bir şekilde
They lived happily ever after.
Onlar sonsuza dek mutlu bir şekilde yaşadılar. - happiness (noun) : mutluluk, neşe, sevinç
They are always in search of happiness.
Her zaman mutluluğun peşindedirler. - happy (adjective) : mutlu, memnun, kutlu
They are happy with their new home.
Yeni evlerinden memnunlar. - harassment (noun) taciz, rahatsızlık, sıkma
The company implemented strict policies to address and prevent harassment in the workplace, ensuring a safer environment for employees.
Şirket, işyerinde tacizi ele almak ve önlemek için katı politikalar uygulayarak çalışanlar için daha güvenli bir ortam sağlamıştır. - harbour (noun) liman, sığınak
The grand ship docked at the harbour where many merchants sold fish.
Büyük gemi, birçok tüccarın balık sattığı limana yanaştı. - hard (adjective) :
- hard (adverb) : zor, sert, sıkı
She asked a lot of hard questions.
Çok zor sorular sordu. - hardly (adverb) : zar zor, nadiren
I hardly ever eat fast food because I prefer homecooked meals.
Neredeyse hiç fast food yemem çünkü evde pişirilmiş yemekler tercih ederim - hardware (noun) donanım, hırdavat, teçhizat
The tech store specializes in selling both computer hardware, such as processors and graphics cards, and software solutions.
Teknoloji mağazası hem işlemci ve grafik kartı gibi bilgisayar donanımları hem de yazılım çözümleri satma konusunda uzmanlaşmıştır. - harm (noun)
- harm (verb) zarar, zarar vermek
Pollution can harm marine life significantly.
Kirlilik deniz yaşamına önemli ölçüde zarar verebilir. - harmful (adjective) zararlı
Smoking is extremely harmful to your health.
Sigara içmek sağlığınız için son derece zararlıdır. - harmony (noun) uyum, ahenk
The choir’s performance was breathtaking, as their voices blended in perfect harmony, creating a mesmerizing experience for the audience.
Koronun performansı nefes kesiciydi, sesleri mükemmel bir uyum içinde harmanlanarak izleyiciler için büyüleyici bir deneyim yarattı. - harsh (adjective) sert, acımasız, haşin, ağır
The harsh criticism he received from the reviewers only motivated him to improve his skills and prove them wrong.
Eleştirmenlerden aldığı sert eleştiriler onu sadece becerilerini geliştirmek ve yanıldıklarını kanıtlamak için motive etti. - harvest (noun)
- harvest (verb) hasat, ürün, hasat etmek, hasat zamanı
The farmers worked tirelessly during the harvest season, collecting crops that would sustain their community throughout the winter.
Çiftçiler hasat mevsimi boyunca yorulmak bilmeden çalışarak kış boyunca topluluklarını geçindirecek mahsulleri topladılar. - hat (noun) : şapka
She put on a hat to protect her from the sun.
Onu güneşten korumak için bir şapka taktı. - hate (verb) : nefret etmek, sevmemek, iğrenmek
He hates waking up early.
Erken uyanmaktan nefret eder. - hate (noun) : nefret, kin
They spread hate and fear through their words and actions .
Nefret ve korkuyu sözleriyle ve davranışlarıyla yaydılar. - hatred (noun) nefret, düşmanlık, kin
The deep-seated hatred between the rival factions led to decades of conflict and mistrust.
Rakip gruplar arasındaki köklü nefret, onlarca yıl süren çatışmalara ve güvensizliğe yol açtı. - haunt (verb) aklından çıkmamak, ziyaret etmek, takılmak, peşini bırakmamak
The memory of his past failures continued to haunt him, despite his many recent achievements.
Geçmişteki başarısızlıklarının hatırası, yakın zamanda elde ettiği birçok başarıya rağmen peşini bırakmadı. - have (to modal verb) : zorunda, zorunda olmak
I have to finish my homework tonight.
Bu gece ödevimi bitirmek zorundayım. - have (verb) : sahip olmak, olmak, yapmak, etmek
I have two cats and a dog.
İki kedim ve bir köpeğim var. - have auxiliary (verb) : geçmişte olmuş bir olayın konuşulduğu/yazıldığı zamanda hâlâ önemli olduğunu gösteren geçmiş zaman ortaçlarıyla birlikte bileşik kipler kuran yardımcı fiil
I have been ill for five days.
Beş gündür hastayım. - hazard (noun) tehlike, risk, riske etmek
The leaking chemicals posed a serious hazard to the nearby wildlife, prompting an urgent cleanup effort.
Sızan kimyasallar yakındaki vahşi yaşam için ciddi bir tehlike oluşturdu ve acil bir temizleme çabasına yol açtı. - he (pronoun) : o (erkek)
He is going to the store.
O, mağazaya gidiyor. - head (noun) : kafa, baş, müdür
The statue has a small head.
Heykelin küçük bir başı var. - head (verb) : yönetmek, gitmek
They headed towards the city center, running to catch the bus before it left..
Şehir merkezine doğru ilerlediler, otobüsü kaçırmamak için koştular. - headache (noun) : baş ağrısı, baş belası, dert
He took a pill to relieve his headache.
Baş ağrısını hafifletmek için bir hap aldı. - headline (noun) : manşet, başlık, önemli haber
The headline read, ‘Breaking News,’catching everyone’s attention immediately.
Manşette, “Son Dakika Haberleri” yazıyordu, herkesin dikkatini anında çekti. - headquarters (noun) merkez, genel merkez
The headquarters of the matcha company is located in China.
Matcha şirketinin merkezi Çin’de bulunuyor. - heal (verb) iyileşmek, iyileştirmek
The old spiritual lady used herbal remedies to heal the skin rash.
Yaşlı spiritüel kadın cilt döküntüsünü iyileştirmek için bitkisel ilaçlar kullandı. - health (noun) : sağlık, sağlık durumu, sıhhat
Take care of your mental health.
Zihinsel sağlığınıza dikkat edin. - healthcare (noun) sağlık hizmeti
Access to quality healthcare is a fundamental human right no matter where.
Kaliteli sağlık hizmetine erişim, nerede olursa olsun temel bir insan hakkıdır. - healthy (adjective) : sağlıklı, sağlam, sağlığa yararlı
Eating vegetables helps you stay healthy.
Sebze yemek sağlıklı kalmanıza yardımcı olur. - hear (verb) : duymak, dinlemek, işitmek
Can you hear the music playing?
Çalan müziği duyabiliyor musun? - hearing (noun) işitme, duyma, duruşma
The court scheduled a hearing for the case next week.
Mahkeme, dava için gelecek hafta bir duruşma planladı. - heart (noun) : kalp, yürek, gönül
She has a kind heart and always helps others.
O, iyi bir kalbe sahiptir ve her zaman başkalarına yardım eder. - heat (noun) :
- heat (verb) : sıcaklık, ısıtmak
The heat was unbearable during the summer.
Yaz boyunca sıcaklık dayanılmazdı. - heating (noun) : ısıtma, kalorifer
The house has central heating, so it ensures that every room stays warm.
Evin merkezi ısıtması var bu da her odanın sıcak kalmasını sağlıyor. - heaven (noun) cennet
They believe in life after death in heaven.
Öldükten sonra cennette bir yaşam olduğuna inanıyorlar. - heavily (adverb) : şiddetli, ağır bir şekilde
It was raining heavily yesterday, and it is difficult to go outside.
Dün çok şiddetli yağmur yağıyordu bu da dışarıya çıkmayı zorlaştırdı. - heavy (adjective) : ağır, çok
This box is too heavy for him to carry.
Bu kutu onun taşıması için çok ağır. - heel (noun) topuk
The shoe’s heel broke while she was walking.
Yürürken ayakkabısının topuğu kırıldı. - height (noun) : yükseklik, boy
His height is 1.90 meters.
Onun boyu 1.90 metre. - heighten (verb) artmak, artırmak, büyütmek, yükselmek
The suspenseful music in the film served to heighten the audience’s anticipation for the climactic scene.
Filmdeki gerilim dolu müzik, seyircinin en heyecanlı sahneye yönelik beklentisini artırmaya hizmet ediyordu. - helicopter (noun) : helikopter
The helicopter landed on the roof quietly by touching down with precision.
Helikopter çatıya hassas bir şekilde yere temas ederek indi. - hell (noun) cehennem
The movie showed scenes of war that looked like hell on earth.
Filmde, yeryüzündeki cehennemi andıran savaş sahneleri gösterildi. - hello (exclamation) :
- hello (noun) : merhaba
I said hello to my neighbor this morning.
Bu sabah komşuma merhaba dedim. - helmet (noun) kask, miğfer
Motorcyclists must wear helmets by law or there are consequences.
Motosiklet sürücüleri yasa gereği kask takmak zorundadır, aksi takdirde sonuçları olur. - help (noun) :
- help (verb) : yardım etmek, yardım, yardımcı, imdat
Can you help me with this problem?
Bu problemle bana yardım edebilir misin? - helpful (adjective) : yardımsever, hayırsever
The staff at the hotel were very helpful.
Oteldeki personel çok yardımseverdi. - hence (adverb) bu nedenle, bundan dolayı
She has always been a talented artist, hence the high demand for her paintings.
Her zaman yetenekli bir sanatçı olmuştur, bu nedenle resimlerine olan talep yüksektir. - her (determiner) :
- her (pronoun) : o, onu, ona, onun, kendisi
Her car is parked outside.
Onun arabası dışarıda park edilmiş. - herb (noun) bitki, ot
Oregano is a common herb used in Turkish cuisine.
Kekik, Türk mutfağında kullanılan yaygın bir ottur. - here (adverb) : burada, buraya
Come here and sit down.
Buraya gel ve otur. - heritage (noun) miras, atalık,
The castle, with its intricate carvings and ancient architecture, stands as a testament to the rich cultural heritage of the region.
Karmaşık oymaları ve antik mimarisiyle kale, bölgenin zengin kültürel mirasının bir kanıtı olarak duruyor. - hero (noun) : kahraman, er, cengaver
She felt like a hero after winning the competition.
Yarışmayı kazandıktan sonra bir kahraman gibi hissetti. - hers (pronoun) : onunki
The idea was completely hers from the beginning.
Fikir başından itibaren tamamen onunkiydi. - herself (pronoun) : kendisi
She bought the house for herself.
Evi kendisi için aldı. - hesitate (verb) tereddüt etmek, çekinmek
She hesitated before answering the difficult question.
Zor soruyu cevaplamadan önce tereddüt etti. - hey (exclamation) : selam
Hey, that’s my seat!
Hey, o benim koltuğum! - hi (exclamation) : merhaba, selam
Hi, nice to meet you!
Merhaba, tanıştığımıza memnun oldum! - hidden (adjective) gizli, saklı
In the fairy tale, they discovered a hidden island full of waterfalls.
Masalda, şelalelerle dolu gizli bir ada keşfederler. - hide (verb) : saklamak, saklanmak, gizlemek, gizlenmek
He hid his anger and smiled.
Öfkesini sakladı ve gülümsedi. - hierarchy (noun) hiyerarşi, sıradüzen
The corporate hierarchy often favors those at the top, leaving employees at the bottom with limited opportunities for advancement.
Kurumsal hiyerarşi genellikle en tepedekileri kayırır ve en alttaki çalışanlara sınırlı ilerleme fırsatları bırakır. - high (adjective) : yüksek, üst
The mountain is very high.
Dağ çok yüksek. - high (adverb) : yüksek, yükseğe
He jumped high to catch the ball.
Topu yakalamak için yükseğe sıçradı. - high (noun) zirve, coşku, yükseklik
The stock market reached a new high this month.
Bu ay borsa yeni bir zirveye ulaştı. - high (adjective)
- highlight (noun) :
- highlight (verb) : vurgulamak, önemli nokta
The teacher highlighted the important points.
Öğretmen önemli noktaları vurguladı. - highly (adverb) : son derece, şiddetle, çok
This book is highly recommended by many readers for its compelling storyline.
Bu kitap, okuyucular tarafından ilgi uyandıran hikayesiyle şiddetle tavsiye edilir. - high-profile (adjective) çok bilinen, tanınan, dikkat çeken, yüksek profilli
The trial of the high-profile celebrity attracted media attention worldwide, sparking debates on privacy and justice.
Yüksek profilli ünlünün davası dünya çapında medyanın ilgisini çekmiş, mahremiyet ve adalet tartışmalarına yol açmıştır. - highway (noun) otoyol, karayolu
Rest areas are available along the highway if you need it, have a nice journey!
İhtiyacınız olursa otoyol boyunca dinlenme alanları mevcuttur, iyi yolculuklar! - hilarious (adjective) çok komik, eğlendirici
The comedian’s performance was hilarious; I couldn’t stop laughing.
Komedyenin performansı çok komikti; gülmekten kendimi alamadım. - hill (noun) : tepe, bayır
The hill is covered with trees.
Tepe ağaçlarla kaplıdır. - him (pronoun) : onu, kendine
They invited him to the party.
Onu partiye davet ettiler. - himself (pronoun) : kendisi
He is too shy to introduce himself.
Kendini tanıtmak için çok utangaçtır. - hint (noun)
- hint (verb) ima, ipucu, ima etmek
The author skillfully dropped subtle hints throughout the novel, foreshadowing the unexpected plot twist at the end.
Yazar, roman boyunca ustalıkla ince ipuçları vererek romanın sonundaki beklenmedik olay örgüsünü önceden haber veriyor. - hip (noun) kalça
He placed his hands on his hips and sighed deeply after the long day.
Ellerini kalçalarına koydu ve uzun bir günün ardından derin bir iç çekti. - hire (verb) : işe almak, kiralamak
We hired a car for our trip, for it is easier to explore different places.
Seyahatimiz için bir araba kiraladık farklı yerleri keşfedebilmek için. - hire (noun) kiralama, işe alım; kiralamak
Their first hire was a talented software engineer.
İlk işe aldıkları kişi yetenekli bir yazılım mühendisiydi. - his (determiner) : onun
This is his book.
Bu onun kitabı. - his (pronoun) : onunki, onun
The car parked outside is his.
Dışarıda park etmiş olan araba onunki. - historian (noun) tarihçi
You’re not a historian, stop giving me a lecture on ancient civilizations.
Sen tarihçi değilsin, bana antik medeniyetler hakkında ders vermeyi bırak. - historic (adjective) : tarihi, önemli tarihi olayla ilgili
The historic site attracts many tourists because of its rich history .
Tarihi yer, zengin hikayesiyle birçok turisti çeker. - historical (adjective) : tarihsel, tarihe ait, geçmişle ilgili
The museum displays many historical artifacts if you want to visit it.
Eğer müzeye gitmek istersen birçok tarihi eseri sergiliyor. - history (noun) : tarih, geçmiş, hikaye
The city has a rich history.
Şehir zengin bir tarihe sahip. - hit (noun) :
- hit (verb) : vurmak, darbe, vuruş
He intentionally hit the ball too hard.
Topa bilerek çok hızlı vurdu. - hobby (noun) : hobi, merak
Her hobby is knitting.
Hobisi örgü örmektir. - hockey (noun) : hokey, dışkı
Field hockey requires good teamwork.
Çim hokeyi iyi bir takım çalışması gerektirir. - hold (verb) : tutmak, yapmak, sahip olmak
Please hold the door for me.
Lütfen kapıyı benim için tut. - hold (noun) hakimiyet, tutuş, etki
The teacher’s inspiring words had a powerful hold over the students.
Öğretmenin ilham verici sözleri öğrenciler üzerinde güçlü bir etki bıraktı. - hole (noun) : çukur, delik
There is a small hole in my shirt.
Gömleğimde küçük bir delik var. - holiday (noun) : tatil, bayram, izin
Today is a national holiday.
Bugün ulusal bir tatil. - hollow (adjective) içi boş, çukur, içten olmayan
The tree was old and hollow, making it perfect for birds.
Ağaç yaşlı ve içi boştu, bu da kuşlar için mükemmeldi. - holy (adjective) kutsal
The book is holy to their religion and treated with great respect.
Kitap dinleri için kutsaldır ve büyük saygıyla muamele edilir. - home (adverb) :
- home (noun) : ev, evdeki, eve
Their home is very comfortable.
Evleri çok rahat. - home (adjective) : ev sahibi, yerinde
The home team won the match with a huge lead.
Ev sahibi takım maçı büyük bir farkla kazandı. - homeland (noun) vatan, anavatan, memleket
After years of living abroad, she felt a deep longing to return to her homeland and reconnect with her roots.
Yıllarca yurtdışında yaşadıktan sonra, anavatanına dönmek ve kökleriyle yeniden bağlantı kurmak için derin bir özlem duydu. - homeless (adjective) evsiz
This shelter provides meals for homeless people, would you like to contribute?
Bu barınak evsizlere yemek sağlıyor, katkıda bulunmak ister misin? - homework (noun) : ev ödevi, ödev
She helps her brother with his homework.
Kardeşine ödevinde yardım ediyor. - honest (adjective) : dürüst, samimi, doğru
He gave an honest answer to the question by providing a sincere response .
Soruyu dürüstçe, samimi bir yanıt ekleyerek, cevapladı. - honesty (noun) dürüstlük, doğruluk
Honesty is the most valuable trait in any kind of relationship.
Dürüstlük her türlü ilişkide en değerli özelliktir. - honour (noun)
- honour (verb) onur, onurlandırmak
It was an honour to meet the famous scientist.
Ünlü bilim insanıyla tanışmak bir onurdu. - hook (noun) kanca, çengel, kopça
The fisherman used a sharp hook to catch the fish but to no avail.
Balıkçı balığı yakalamak için keskin bir kanca kullandı ama işe yaramadı. - hook (verb) takmak, yakalamak, çekmek
The gripping first chapter of the novel immediately hooked readers, making it impossible to put the book down.
Romanın sürükleyici ilk bölümü okuyucuları hemen kendine çekti ve kitabı elden bırakmayı imkansız hale getirdi. - hope (verb) : umut etmek, ummak
I hope you have a great day.
Umarım harika bir gün geçirirsin. - hope (noun) : umut, ümit
He gave me hope that everything would be okay.
Bana her şeyin iyi olacağına dair umut verdi. - hopeful (adjective) umutlu, umut verici
Despite the setbacks, the team remained hopeful that their innovative project would eventually gain the support it needed.
Aksiliklere rağmen ekip, yenilikçi projelerinin eninde sonunda ihtiyaç duyduğu desteği alacağı konusunda umutlu olmaya devam etti. - hopefully (adverb) umarım, inşallah
Hopefully, the weather won’t disappoint you on your wedding day.
Umarım hava düğün gününüzde sizi hayal kırıklığına uğratmaz. - horizon (noun) ufuk, ufuk çizgisi
As the sun dipped below the horizon, the sky erupted in vibrant shades of orange, pink, and purple, creating a breathtaking view.
Güneş ufkun altına inerken gökyüzü turuncu, pembe ve morun canlı tonlarına bürünerek nefes kesici bir manzara oluşturdu. - horn (noun) boynuz, anten, korna
The loud blast of the car horn startled the pedestrians, who quickly stepped back onto the sidewalk.
Arabanın kornasının yüksek sesle çalınması yayaları ürküttü ve yayalar hızla kaldırıma geri çekildiler. - horrible (adjective) : korkunç, dehşet verici, berbat
The weather was horrible yesterday with heavy rain and strong winds .
Dün hava, yoğun yağmurlu ve şiddetli rüzgarlıydı, çok korkunçtu . - horror (noun) : korku, dehşet, felaket
The movie, filled with was full of horror, kept them on edge of their seats.
Filmin korkuyla dolu olması onları koltuklarında tuttu. - horse (noun) : at, beygir, aygır
Horses are social animals.
Atlar sosyal hayvanlardır. - hospital (noun) : hastane
He works in a big city hospital.
Büyük bir şehir hastanesinde çalışıyor. - host (noun) : sunucu, ev sahibi, konuk eden kişi
She is the host of a famous TV show, known for her engaging interviews.
O, ünlü bir televizyon programının sunucusudur etkileyici röportajları ile tanınır. - host (verb) ev sahipliği yapmak, konuk ağırlamak
The museum is currently hosting a rare art exhibition.
Müze şu anda nadir bir sanat sergisine ev sahipliği yapıyor. - hostage (noun) rehin, rehine
The negotiators worked tirelessly to ensure the safe release of the hostages taken during the tense standoff.
Müzakereciler, gergin açmaz sırasında alınan rehinelerin güvenli bir şekilde serbest bırakılmasını sağlamak için yorulmadan çalıştılar. - hostile (adjective) düşmanca, tehlikeli, muhalif
The explorers encountered a hostile environment in the desert, where extreme temperatures and scarce resources tested their endurance.
Kaşifler, aşırı sıcakların ve kıt kaynakların dayanıklılıklarını test ettiği çölde düşmanca bir ortamla karşılaştı. - hostility (noun) düşmanlık, direnç
The hostility between the two political factions escalated into violent protests that disrupted the city’s normal operations.
İki siyasi grup arasındaki düşmanlık, şehrin normal işleyişini sekteye uğratan şiddetli protestolara dönüştü. - hot (adjective) : sıcak, ateşli, kızgın
She likes to drink hot tea in the morning.
Sabahları sıcak çay içmeyi sever. - hotel (noun) : otel
We stayed at a small hotel outside of town.
Şehir dışında küçük bir otelde kaldık. - hour (noun) : saat
She studies English for an hour every day.
Her gün bir saat İngilizce çalışır. - house (noun) : ev, konut, hane
They bought a new house in the village.
Köyde yeni bir ev satın aldılar. - house (verb) barındırmak, ev sahipliği yapmak
The library houses a rare collection of historical books.
Kütüphane, nadir bir tarihi kitap koleksiyonu barındırıyor. - household (noun) hane halkı, ev halkı
Each household was given a survey to fill out.
Her hane doldurması için bir anket aldı. - housing (noun) konut, barınma
There is a shortage of housing in many big cities.
Birçok büyük şehirde konut sıkıntısı var. - how (adverb) : nasıl, ne kadar
How was your day?
Günün nasıldı? - however (adverb) : yine de, her nasılsa, her halükarda
The test was difficult; however, I passed.
Sınav zordu; ancak geçtim. - huge (adjective) : çok büyük, kocaman
The elephant is a huge animal.
Fil çok büyük bir hayvandır. - human (adjective) :
- human (noun) : insan, insani
Humans need oxygen to survive.
İnsanlar hayatta kalmak için oksijene ihtiyaç duyar. - humanitarian (adjective) yardımsever, insani, insancıl
The organization launched a large-scale humanitarian mission to deliver food and medical supplies to wartorn regions.
Kuruluş, savaştan zarar gören bölgelere gıda ve tıbbi malzeme ulaştırmak üzere geniş çaplı bir insani yardım misyonu başlattı. - humanity (noun) insanlık, insaniyet, merhamet
Acts of kindness, no matter how small, serve as a reminder of the innate goodness and compassion within humanity.
Ne kadar küçük olursa olsun nezaket eylemleri, insanlığın doğasında var olan iyilik ve şefkatin bir hatırlatıcısıdır. - humble (adjective) mütevazı, alçak gönüllü
Despite his enormous success, he remained humble, often crediting his achievements to the support of his team and family.
Muazzam başarısına rağmen alçakgönüllülüğünü korudu ve başarılarını sık sık ekibinin ve ailesinin desteğine borçlu olduğunu belirtti. - humorous (adjective) esprili, komik, mizahi
He told a very humorous story that made everyone laugh.
Herkesi güldüren çok komik bir hikaye anlattı. - humour (noun) mizah, espri anlayışı
British humour is often subtle and dry.
İngiliz mizahı genellikle ince ve kurudur. - hundred (number) : yüz (sayı)
There are hundred students in the school.
Okulda yüz öğrenci var. - hunger (noun) açlık
The government must take action to alleviate hunger in impoverished areas.
Hükümet yoksul bölgelerdeki açlığı hafifletmek için harekete geçmeli. - hungry (adjective) : aç, acıkmış, karnı aç
She didn’t eat breakfast, so she’s hungry now.
Kahvaltı yapmadı, bu yüzden şimdi aç. - hunt (verb) : avlamak, takip etmek, peşinden gitmek
The animals, driven by their natural instincts, hunt for food in the wild.
Hayvanlar, doğal içgüdüleriyle doğada yiyecek avlarlar. - hunt (noun) arama, av, avcılık, avlama; avlanmak
They joined the hunt for rare butterflies in the forest.
Ormanda nadir kelebekleri avlama etkinliğine katıldılar. - hunting (noun) avlanma, avcılık
Hunting is not allowed in this national park.
Bu milli parkta avlanmaya izin verilmiyor. - hurricane (noun) : kasırga, fırtına
A hurricane, with strong winds and heavy rainfall, is heading towards the coast.
Güçlü rüzgarlar ve yoğun yağmurlar eşliğinde bir kasırga kıyıya doğru ilerliyor. - hurry (noun) :
- hurry (verb) : acele, acele etmek
We need to hurry to catch the bus, or we’ll miss it.
Otobüsü yakalamak için acele etmeliyiz yoksa onu kaçırırız. - hurt (adjective) :
- hurt (verb) : incitmek, acımak
Did you hurt yourself while playing?
Oynarken kendini incittin mi? - hurt (noun) üzüntü, acı, zarar
The injury caused him a lot of hurt, so he didn’t go to the work.
Yaralanma ona çok acı verdiğinden işe gitmedi. - husband (noun) : koca, eş
She and her husband live in Istanbul.
O ve kocası İstanbul’da yaşıyorlar. - hydrogen (noun) hidrojen
Scientists are exploring hydrogen as a clean and renewable energy source to combat climate change and reduce reliance on fossil fuels.
Bilim insanları, iklim değişikliğiyle mücadele etmek ve fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak için temiz ve yenilenebilir bir enerji kaynağı olarak hidrojeni araştırıyor. - hypothesis (noun) hipotez, varsayım
The next stage was to conduct experiments to test the hypothesis.
Bir sonraki aşama, hipotezi test etmek için deneyler yapmaktı. - I (pronoun) : ben
I am learning English.
Ben İngilizce öğreniyorum. - ID (noun) kimlik belgesi
He dropped his wallet along with his ID near the town square.
Cüzdanını kimliğiyle birlikte kasaba meydanının yakınında düşürdü. - IT (noun) : bilgi teknolojileri, bilişim teknolojisi
The main responsibility of the IT department is related with computers.
Bilgi teknolojileri departmanının temel sorumluluğu bilgisayarlarla ilgilidir. - ice (noun) : buz, dondurma
The lake is covered with ice in winter.
Göl kışın buzla kaplanır. - ice cream (noun) : dondurma
I love eating ice cream in the summer.
Yazın dondurma yemeyi severim. - icon (noun) ikon, simge
Click on the printer icon to print the document, here let me help you.
Belgeyi yazdırmak için yazıcı simgesine tıklayın, işte size yardımcı olmama izin verin. - idea (noun) : fikir, düşünce, amaç
Do you have any idea about the problem?
Sorun hakkında bir fikrin var mı? - ideal (adjective) : ideal, üstün
This house is an ideal place for a family to live.
Bu ev, bir ailenin yaşaması için ideal bir yer. - ideal (noun) ilke, ideal, mükemmel örnek
She believes honesty is the most important ideal in life.
Dürüstlüğün hayattaki en önemli ilke olduğuna inanıyor. - identical (adjective) tıpatıp aynı, özdeş
Although the twins hated it, their mother made them wear identical outfits.
İkizler bundan nefret etse de anneleri onlara tıpatıp aynı kıyafetlerden giydirdi. - identification (noun) belirleme, kimlik tespiti, tanımlama
The officer requested identification from the driver to verify their identity and confirm their vehicle’s registration.
Memur, sürücünün kimliğini doğrulamak ve aracının ruhsatını teyit etmek için kendisinden kimlik istedi. - identify (verb) : teşhis etmek, belirlemek
Can you identify the man in the photograph?
Fotoğraftaki adamı teşhis edebilir misin? - identity (noun) : kimlik, benlik, şahsiyet
She revealed her true identity after keeping it hidden for so long.
Uzun bir süre sakladıktan sonra gerçek kimliğini açıkladı. - ideological (adjective) ideolojik, fikirsel
The ideological differences between the two parties made compromise nearly impossible, leading to political gridlock.
İki parti arasındaki ideolojik farklılıklar uzlaşmayı neredeyse imkansız hale getirerek siyasi tıkanıklığa yol açtı. - ideology (noun) ideoloji, düşünbilim
The new government sought to impose its ideology on the education system, sparking debates among scholars and parents alike.
Yeni hükümet kendi ideolojisini eğitim sistemine empoze etmeye çalışarak hem akademisyenler hem de ebeveynler arasında tartışmalara yol açtı. - idiot (noun) ahmak, aptal, soytarı
His reckless behavior during the meeting made him look like an idiot in front of his colleagues and superiors.
Toplantı sırasındaki pervasız davranışları, meslektaşları ve amirleri önünde aptal gibi görünmesine neden oldu. - if (conjunction) : eğer, ise, ama
Call me if you need help.
Eğer yardıma ihtiyacın olursa beni ara. - ignorance (noun) cahillik, cehalet, bilgisizlik
The spread of misinformation often stems from ignorance, as people fail to verify facts before sharing them.
Yanlış bilginin yayılması genellikle cehaletten kaynaklanır, çünkü insanlar gerçekleri paylaşmadan önce doğrulamakta başarısız olurlar. - ignore (verb) : görmezden gelmek, dikkate almamak, yok saymak
They decided to ignore the warning, by thinking it wasn’t serious.
Uyarıyı, ciddi olmadığını düşünerek görmezden gelmeye karar verdiler. - ill (adjective) : hasta, rahatsız
She has been ill for a few days.
Birkaç gündür hasta. - illegal (adjective) : yasadışı, kanunsuz
It is illegal to park in the handicapped parking space.
Engelli park yerine park etmek yasaktır. - illness (noun) : hastalık, rahatsızlık
His illness prevented him from attending the meeting.
Hastalığı toplantıya katılmasına engel oldu. - illusion (noun) yanılsama, illüzyon
It was the first time I had seen a mirage; the illusion looked incredibly real.
İlk defa bir serap görüyordum; illüzyon inanılmaz derecede gerçekçi görünüyordu. - illustrate (verb) açıklamak, resimlemek
The teacher used diagrams to illustrate the concept.
Öğretmen, kavramı açıklamak için diyagramlar kullandı. - illustration (noun) çizim, örnek, şematik açıklama
The book includes an illustration of the solar system.
Kitap, güneş sisteminin bir çizimini içeriyor. - image (noun) : görsel, imaj, imge
The image on the screen is not clear.
Ekrandaki görüntü net değil. - imagery (noun) imge, tasvir
The poet’s vivid imagery painted a picture of the serene countryside, complete with rolling hills and chirping birds.
Şairin canlı tasvirleri, inişli çıkışlı tepeler ve cıvıl cıvıl kuşlarla dolu sakin bir kırsal bölge resmi çiziyor. - imaginary (adjective) : hayalî, hayal ürünü, uydurma
The monster in the story was imaginary that added to the suspense and intrigue.
Hikayedeki canavar gerilimi ve merakı artıran hayalî ürünüydü. - imagination (noun) hayal gücü, imgelem
Children often have a wild and vivid imagination.
Çocuklar genellikle çılgın ve canlı bir hayal gücüne sahiptir. - imagine (verb) : hayal etmek, düşünmek, düşlemek
Imagine a world without war.
Savaşsız bir dünya hayal et. - immediate (adjective) : acil, hızlı, hemen, derhal
Her immediate response was very helpful as it provided quick solutions.
Hızlı cevabı çok yardımcı oldu çünkü bu, probleme hızlı çözümler sundu. - immediately (adverb) : çabucak, hemen
Please call me immediately if there is an emergency.
Acil bir durum olursa lütfen hemen beni ara. - immense (adjective) engin, uçsuz buçaksız, büyük
The project required an immense amount of resources and manpower, but the results far exceeded expectations.
Proje muazzam miktarda kaynak ve insan gücü gerektirdi, ancak sonuçlar beklentileri çok aştı. - immigrant (noun) : göçmen, yabancı
The immigrants faced numerous challenges to adjust to their new surroundings.
Göçmenler birçok zorlukla karşılaştı yeni çevrelerine uyum sağlamak için. - immigration (noun) göç, göçmenlik
Immigration policies vary from country to country and it’s a sensitive topic.
Göçmenlik politikaları ülkeden ülkeye değişir ve hassas bir konudur. - imminent (adjective) yakın, an meselesi, eli kulağında
The dark clouds gathered ominously, signaling an imminent storm that would soon sweep across the coastline.
Kara bulutlar uğursuz bir şekilde toplanmış, yakında kıyı şeridini kasıp kavuracak bir fırtınanın sinyallerini veriyordu. - immune (adjective) bağışık, bağışıklık, etkilenmeyen
It wasn’t a surprise that the protagonist was immune to the infection.
Ana karakterin enfeksiyona karşı bağışık olması şaşırtıcı değildi. - impact (noun) :
- impact (verb) : etki, etkilemek
The new law, which was passed by the government, will impact many people.
Hükümet tarafından çıkarılan yeni yasa, birçok insanı etkileyecek. - impatient (adjective) sabırsız, tahammülsüz
Don’t be impatient; good things take time.
Sabırsız olmayın; iyi şeyler zaman alır. - implement (verb) uygulamak, yerine getirmek
She implemented various teaching methods throughout her teaching years.
Öğretmenlik yılları boyunca çeşitli öğretim yöntemleri uyguladı - implementation (noun) uygulama, hayata geçirme
The successful implementation of the new software significantly improved the efficiency of the company’s operations.
Yeni yazılımın başarıyla uygulanması şirketin operasyonlarının verimliliğini önemli ölçüde artırdı. - implication (noun) ima, çıkarım, sonuç
That statement of yours have serious implications, it could impact others.
Bu ifadenizin ciddi imaları var, başkalarını etkileyebilir. - imply (verb) ima etmek, çıkarım yapmak
Her silence implied that she agreed with the decision.
Onun sessizliği, karara katıldığını ima ediyordu. - import (noun) :
- import (verb) : ithal etmek, ithal
The country imports goods from many countries.
Ülke, birçok ülkeden mal ithal ediyor. - importance (noun) : önem, ehemmiyet, kıymet
He knows the importance of good visuals as they can impact the results.
O, iyi görselin önemini bilir çünkü bu, bir projenin sonucunu etkileyebilir. - important (adjective) : önemli, mühim, ciddi
Family is important to him.
Aile onun için önemlidir. - impose (verb) koymak, dayatmak, zorla kabul ettirmek, yüklemek
They didn’t want to impose their opinions on others.
Fikirlerini başkalarına dayatmak istemediler. - impossible (adjective) : imkansız, olasılıksız, mümkün olmayan
It’s impossible to finish this project in one day.
Bu projeyi bir günde bitirmek imkansız. - impress (verb) etkilemek, iz bırakmak
His cooking skills always impress everyone at the party.
Yemek yapma yetenekleri partide herkesi her zaman etkiler. - impressed (adjective) etkilenmiş, hayran kalmış
I’m really impressed by your presentation, so I will give you a promotion.
Sunumunuzdan gerçekten çok etkilendim, bu yüzden size terfi vereceğim. - impression (noun) : izlenim, etki, düşünce, intiba
The painting left a lasting impression on me.
Tablo bende kalıcı bir izlenim bıraktı. - impressive (adjective) : etkileyici, dikkate değer, hayranlık uyandırıcı
His performance in the play was very impressive.
Oyundaki performansı çok etkileyiciydi. - imprison (verb) hapsetmek, tutuklamak, hapse atmak
The activist was unfairly imprisoned for speaking out against the corrupt regime, sparking international outrage.
Aktivist, yozlaşmış rejime karşı konuştuğu için haksız yere hapsedildi ve uluslararası öfkeye yol açtı. - imprisonment (noun) hapis, hapsedilme hapis cezası
The sentence of life imprisonment without parole was a reflection of the gravity of the crime.
Şartlı tahliye olmaksızın ömür boyu hapis cezası, suçun ciddiyetinin bir yansımasıydı. - improve (verb) : geliştirmek, artırmak, iyileştirmek
She wants to improve her English skills.
İngilizce becerilerini geliştirmek istiyor. - improvement (noun) : iyileşme,ilerleme
She made a lot of improvement in her studies.
Çalışmalarında çok ilerleme kaydetti. - in (adverb) :
- in (preposition) : içinde, -de,-da, içine
The keys are in the drawer.
Anahtarlar çekmecenin içinde. - inability (noun) yetersizlik, yeteneksizlik, acizlik
The patient’s inability to communicate verbally made the healthcare team rely on nonverbal cues to understand her needs.
Hastanın sözlü iletişim yetersizliği, sağlık ekibinin ihtiyaçlarını anlamak için sözsüz ipuçlarına güvenmesine neden oldu. - inadequate (adjective) yetersiz, eksik
The report revealed that the city’s infrastructure was inadequate to handle the growing population and increased traffic.
Rapor, şehrin altyapısının artan nüfus ve artan trafikle başa çıkmakta yetersiz kaldığını ortaya koydu. - inappropriate (adjective) uygunsuz, yakışıksız
His inappropriate comments during the meeting were met with discomfort and disapproval from his colleagues.
Toplantı sırasında yaptığı uygunsuz yorumlar meslektaşları tarafından rahatsızlık ve onaylamama ile karşılandı. - incentive (noun) teşvik, özendirme
For a better future; they provide incentives for renewable energy projects.
Daha iyi bir gelecek için; yenilenebilir enerji projeleri için teşvikler sağlıyorlar. - inch (noun) inç, çok küçük mesafe
The picture frame is 12 inches wide for standardsized photos.
Resim çerçevesi standart boyutlardaki fotoğraflar için 12 inç genişliğindedir. - incidence (noun) vaka, oran, sıklık
The incidence of infectious diseases has risen in the region due to poor sanitation and lack of healthcare access.
Kötü temizlik koşulları ve sağlık hizmetlerine erişim eksikliği nedeniyle bölgede bulaşıcı hastalıkların görülme sıklığı artmıştır. - incident (noun) olay, vak’a, hadise
There was a minor incident at the meeting yesterday.
Dün toplantıda küçük bir olay oldu. - inclined (adjective) meyilli, eğilimli, eğimli, yatkın
She was naturally inclined toward artistic pursuits, often spending hours painting or sketching.
Doğuştan sanatsal uğraşlara meyilliydi, sık sık resim yaparak veya eskiz çizerek saatler geçirirdi. - include (verb) : katmak, içermek, kapsamak
The price includes breakfast.
Fiyata kahvaltı dâhildir. - included (adjective) : dahil olan, dahil, içeren
Breakfast is included in the hotel price.
Kahvaltı otel fiyatına dahil. - including (preposition) : dahil, kapsayan
There are five people, including the teacher, in the classroom.
Öğretmen dahil olmak üzere sınıfta beş kişi var. - inclusion (noun) katılma, dahil olma, içerme
The inclusion of diverse perspectives in the discussion led to more innovative and wellrounded solutions.
Farklı bakış açılarının tartışmaya dahil olması, daha yenilikçi ve çok yönlü çözümlerin ortaya çıkmasını sağladı. - income (noun) gelir, kazanç
Students often have a limited income while studying.
Öğrenciler, öğrenim görürken genellikle sınırlı bir gelire sahiptir. - incorporate (verb) dahil etme, birleştirmek
The new features of the game will be incorporated into the next update.
Oyunun yeni özellikleri bir sonraki güncellemeye dahil edilecek. - incorrect (adjective) yanlış, hatalı
It’s normal to have several incorrect answers; don’t expect it to be perfect.
Birkaç yanlış cevap olması normaldir; mükemmel olmasını beklemeyin. - increase (noun) :
- increase (verb) : artmak, artış
There has been an increase in fuel prices this month.
Bu ay yakıt fiyatlarında bir artış oldu. - increasingly (adverb) giderek daha fazla, artan bir şekilde
People are becoming increasingly aware of climate change.
İnsanlar giderek daha fazla iklim değişikliğinin farkına varıyor. - incredible (adjective) : inanılmaz, şaşırtıcı
The view from the mountain is absolutely incredible.
Dağdan manzara kesinlikle inanılmaz. - incredibly (adverb) : inanılmaz şekilde, inanılmaz derecede
The team performed incredibly well and secured a well-deserved victory.
Takım inanılmaz şekilde iyi performans gösterdi ve hak edilen bir zafer kazandı. - incur (verb) uğramak, üstüne çekmek (tepki), girmek
The company incurred significant financial losses after failing to anticipate market changes.
Şirket, pazardaki değişiklikleri öngöremeyince önemli mali kayıplara uğradı. - indeed (adverb) : gerçekten, doğrusu, gerçekten de
It was indeed a difficult decision to make before choosing the best of action.
En iyi eylemi seçmeden önce gerçekten zor bir karar verildi. - independence (noun) bağımsızlık, özgürlük, hürriyet
The struggle for independence was long, challenging and woeful.
Bağımsızlık mücadelesi uzun, zorlu ve kederliydi. - independent (adjective) : bağımsız, özgür
He wants to be independent and live on his own.
Bağımsız olmak ve kendi başına yaşamak istiyor. - index (noun) dizin, endeks, fihrist, işaret
You can look at the back of the book for easy reference; there’s an index.
Kolayca referans almak için kitabın arkasına bakabilirsiniz; bir dizin var. - indicate (verb) : belirtmek, göstermek, işaret etmek
The sign indicates the direction to the park, so visitors find their way easily.
İşaret, parka giden yönü gösterir, böylelikle ziyaretçiler yerlerini kolaylıkla bulur. - indication (noun) belirti, gösterge
Her crystal-like tears were an indication of her sorrow and broken heart.
Kristal gibi olan gözyaşları, üzüntüsünün ve kırık kalbinin bir göstergesiydi. - indicator (noun) gösterge, sinyal lambası
The rising unemployment rate was a clear indicator of the economic challenges facing the nation.
Artan işsizlik oranı, ülkenin karşı karşıya olduğu ekonomik zorlukların açık bir göstergesiydi. - indictment (noun) itha, suçlama, iddianame
The grand jury issued an indictment against the business executive, accusing him of embezzlement and fraud.
Büyük jüri, şirket yöneticisi hakkında zimmetine para geçirmek ve dolandırıcılıkla suçlayan bir iddianame yayınladı. - indigenous (adjective) yerli, özgü, doğal
The indigenous people of the region have a deep connection to the land and its natural resources.
Bölgenin yerli halkı toprak ve doğal kaynaklarıyla derin bir bağa sahiptir. - indirect (adjective) : dolaylı, dolaylı yoldan, direkt olmayan
She made an indirect suggestion about the issue.
Sorun hakkında dolaylı bir öneride bulundu. - individual (adjective) :
- individual (noun) : birey, bireysel
Every individual has their own unique talents.
Her bireyin kendine özgü yetenekleri vardır. - indoor (adjective) : iç mekan, kapalı alanla ilgili
The indoor pool is open to the visitors every day.
Kapalı havuz her gün ziyaretçilerin kullanımına açıktır. - indoors (adverb) : içeride, içeriye doğru
It is too cold to play outdoors, let’s stay indoors where it’s warm and cozy.
Dışarısı çok soğuk, sıcak ve konforlu olan içeride kalalım. - induce (verb) başlatmak, ikna etmek, teşvik etmek, neden olmak
The doctor used medication to induce labor when the pregnancy extended beyond its expected duration.
Doktor, hamilelik beklenen sürenin ötesine uzadığında doğumu başlatmak için ilaç kullanmıştır. - indulge (verb) şımarmak, şımartmak, teslim olmak, bulaşmak(bir şeye)
She decided to indulge in a spa day, treating herself to massages and facials after a stressful week.
Stresli bir haftanın ardından kendini masaj ve yüz bakımıyla şımartarak bir spa günü geçirmeye karar verdi. - industrial (adjective) sanayiye ait, endüstriyel
New regulations aim to significantly reduce industrial pollution.
Yeni düzenlemeler sanayi kirliliğini önemli ölçüde azaltmayı hedefliyor. - industry (noun) : endüstri, sanayi
The airconditioner industry has grown rapidly in recent years.
Klima endüstrisi son yıllarda hızlı bir şekilde büyüdü. - inequality (noun) eşitsizlik, sapma
The film sheds light on the inequality faced by women in the workplace, calling for systemic change.
Film, kadınların işyerinde karşılaştıkları eşitsizliğe ışık tutuyor ve sistemik değişim çağrısında bulunuyor. - inevitable (adjective) kaçınılmaz, beklenen, malum
If you believe that change is inevitable, then you are on the right path.
Değişimin kaçınılmaz olduğuna inanıyorsanız, o zaman doğru yoldasınız. - inevitably (adverb) kaçınılmaz olarak
Inevitably, the team had to adjust to the new regulations after the coach change.
Koç değişikliğinden sonra takım kaçınılmaz olarak yeni düzenlemelere uyum sağlamak zorunda kaldı. - infamous (adjective) adı kötüye çıkmış, rezil, ünlü
The dictator was infamous for his brutal regime, which oppressed citizens and silenced dissent.
Diktatör, vatandaşlara baskı uygulayan ve muhalefeti susturan acımasız rejimiyle ünlüydü. - infant (noun) bebek, çocuk, acemi
The infant slept soundly in her crib, wrapped snugly in a soft, warm blanket.
Bebek beşiğinde mışıl mışıl uyuyor, yumuşak ve sıcak bir battaniyeye sarılıyordu. - infect (verb) hastalık bulaştırmak, bulaşmak, enfekte etmek
The virus can infect a large number of people in a short period if proper precautions are not taken.
Virüs, uygun önlemler alınmadığı takdirde kısa sürede çok sayıda insana bulaşabilir. - infection (noun) enfeksiyon, bulaşıcı hastalık
Proper handwashing can prevent the spread of infections.
Doğru el yıkama enfeksiyonların yayılmasını önleyebilir. - infer (verb) sonuç/anlam çıkarmak, çıkarım yapmak
We can infer that the suspect is cleared of her accusation based on the evidence.
Kanıtlara dayanarak şüphelinin suçlamadan aklandığı çıkarımını yapabiliriz. - inflation (noun) enflasyon
As you can see, high inflation can erode the purchasing power of money.
Gördüğünüz gibi, yüksek enflasyon paranın satın alma gücünü aşındırabilir. - inflict (verb) vermek, yüklemek, uğratmak, bırakmak
The war inflicted immense suffering on the civilian population, leaving many homeless and destitute.
Savaş sivil nüfusa büyük acılar yaşatmış, pek çok kişiyi evsiz ve yoksul bırakmıştır. - influence (noun) :
- influence (verb) : etki, etkilemek
The influence of social media is growing every day.
Sosyal medyanın etkisi her geçen gün artıyor. - influential (adjective) etkili, nüfuzlu, söz sahibi, hatırlı
As an influential leader, her decisions shaped the future of the organization and inspired others to follow her vision.
Etkili bir lider olarak aldığı kararlar kurumun geleceğini şekillendirmiş ve vizyonunu takip etmeleri için diğerlerine ilham vermiştir. - info (noun) bilgi, haber
I applaud how she said that she ‘needs more info’ before making a decision.
Karar vermeden önce ‘daha fazla bilgiye ihtiyacı olduğunu’ söylemesini alkışlıyorum. - inform (verb) bilgilendirmek, haber vermek
Please inform me if there are any changes to the schedule.
Programda bir değişiklik olursa lütfen beni bilgilendirin. - informal (adjective) : resmi olmayan, gayriresmi
This is just an informal meeting, so you don’t have to dress formally.
Bu sadece gayriresmi bir toplantı, bu yüzden resmi giyinmek zorunda değilsin. - information (noun) : bilgi, danuşma, haber
I need more information about the course.
Kurs hakkında daha fazla bilgiye ihtiyacım var. - infrastructure (noun) altyapı
The country’s weak infrastructure is vulnerable to severe damage in case of an earthquake.
Ülkenin zayıf altyapısı, bir deprem durumunda ciddi hasara karşı savunmasızdır. - ingredient (noun) : malzeme, içerik, bileşen
The recipe calls for fresh ingredients and ensures the dish has the best flavor.
Tarif, taze malzemeler gerektirir, bu da yemeğin en iyi lezzette olmasını sağlar. - inhabitant (noun) yerli, sakin
The inhabitants of the village are tightly connected with their customs.
Köy sakinleri geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır. - inherent (adjective) kendi yapısında var olan, doğasında olan
The risks are inherent in the nature of the job, which requires workers to operate in hazardous conditions.
Riskler, çalışanların tehlikeli koşullarda çalışmasını gerektiren işin doğasında vardır. - inherit (verb) miras yoluyla almak, miras kalmak
It’s written in the letter of will that she will inherit her grandmother’s jewelry.
Vasiyet mektubunda büyükannesinin mücevherlerini miras alacağı yazıyor. - inhibit (verb) yavaşlatmak, engellemek, güçleştirmek
Fear of failure can inhibit a person from taking risks in life.
Başarısızlık korkusu, kişinin hayatta risk almasını engelleyebilir. - initial (adjective) ilk, başlangıçtaki
The initial results of the study were promising for her experiment.
Deneyi için çalışmanın ilk sonuçları umut vericiydi - initially (adverb) başlangıçta, ilk olarak
Initially, he found the new job difficult, but now he enjoys it.
Başlangıçta yeni işi zor buldu, ama şimdi seviyor. - initiate (verb) başlamak, başlatmak
The government plans to initiate a nationwide campaign to raise awareness about climate change.
Hükümet, iklim değişikliği konusunda farkındalığı artırmak için ülke çapında bir kampanya başlatmayı planlıyor. - initiative (noun) girişim, öncülük, teşebbüs
The company launched a new initiative to reduce waste.
Şirket, atıkları azaltmak için yeni bir girişim başlattı. - inject (verb) enjekte etmek, iğne yapmak
The nurse carefully injected the medicine into the patient’s arm, ensuring minimal discomfort.
Hemşire ilacı hastanın koluna dikkatlice enjekte ederek en az rahatsızlık vermesini sağladı. - injection (noun) iğne, enjeksiyon
The patient winced slightly as the nurse administered the injection in his upper arm.
Hemşire hastanın üst koluna enjeksiyonu yaparken hasta hafifçe irkildi. - injure (verb) : yaralamak, incitmek, zarar vermek
The player was injured during the match in the second half.
Oyuncu maçın ikinci yarısında yaralandı. - injured (adjective) : yaralı, incinmiş, hasar görmüş
The injured man ,who was in severe pain, was taken to the hospital.
Şiddetli ağrı içinde olan yaralı adam hastaneye kaldırıldı. - injury (noun) : yara, zarar, yaralanma
He suffered a leg injury during the match.
Maç sırasında bacak yaralanması geçirdi - injustice (noun) adaletsizlik, haksızlık, hayıf
The protesters marched through the streets to demand an end to social and economic injustice.
Protestocular sosyal ve ekonomik adaletsizliğe son verilmesi talebiyle sokaklarda yürüdüler. - ink (noun) mürekkep
They specifically asked for a pen with black ink to sign the document.
Belgeyi imzalamak için özellikle siyah mürekkepli bir kalem istediler. - inmate (noun) mahkum, tutuklu
The prison program focused on helping inmates gain new skills and prepare for life after their release.
Cezaevi programı, mahkumların yeni beceriler kazanmalarına ve tahliye sonrası hayata hazırlanmalarına yardımcı olmaya odaklanmıştır. - inner (adjective) iç, dahili
His inner strength helped him overcome many challenges.
İç gücü, birçok zorluğun üstesinden gelmesine yardımcı oldu. - innocent (adjective) : masum, suçsuz, saf
After a thorough investigation, he was proven to be innocent of all charges.
Kapsamlı bir soruşturmanın ardından, tüm suçlamalardan masum olduğu kanıtlandı. - innovation (noun) yenilik, inovasyon
The boss finally introduced an innovation that might improve work efficiency.
Patron sonunda iş verimliliğini artırabilecek bir yenilik getirdi. - innovative (adjective) yenilikçi
Her innovative ideas transformed the industry into the success it has today.
Yenilikçi fikirleri sektörü bugün sahip olduğu başarıya dönüştürdü. - input (noun) katkı, girdi, veri girişi
The new system requires user input to function continuously without faltering.
Yeni sistem, aksamadan sürekli çalışabilmesi için kullanıcı girdisi gerektiriyor. - inquiry (noun)
- insect (noun) : böcek, haşere
There’s an insect flying around the room.
Odada uçan bir böcek var. - insert (verb) yerleştirmek, eklemek, sokmak
You need to insert your card into the ATM first to withdraw money.
Para çekmek için önce kartınızı ATM’ye yerleştirmeniz gerekiyor. - insertion (noun) ekleme, yerleştirme
The insertion of the new clause in the contract significantly altered its terms.
Yeni maddenin sözleşmeye eklenmesi, sözleşmenin şartlarını önemli ölçüde değiştirdi. - inside (adjective) :
- inside (adverb) :
- inside (noun) :
- inside (preposition) : içeri, içeride
It’s snowing; let’s go inside the house.
Kar yağıyor, hadi evin içine gidelim. - insider (noun) sirket yetkilisi, üye, içeriden biri
The journalist’s report was based on information provided by an insider within the company.
Gazetecinin raporu şirket içinden bir kişinin verdiği bilgilere dayanıyordu. - insight (noun) içgörü, derin anlayış
Her book offers a deep insight into life during the war.
Kitabı, savaş sırasındaki hayata dair bir derinlemesine bir içgörü sunuyor. - insist (verb) ısrar etmek
He insists that we should arrive early for the meeting.
Toplantıya erken varmamız gerektiğinde ısrar ediyor. - inspect (verb) teftiş etmek, denetlemek, incelemek
The quality control team was instructed to carefully inspect every product before it left the factory.
Kalite kontrol ekibine, fabrikadan çıkmadan önce her ürünü dikkatle incelemeleri talimatı verildi. - inspection (noun) denetleme, inceleme, muayene, teftiş
The annual safety inspection revealed several violations that needed immediate attention.
Yıllık güvenlik teftişinde acil müdahale gerektiren birkaç ihlal tespit edildi. - inspector (noun) müfettiş, denetçi
The inspector’s report on the new building was full of safety violations.
Müfettişin yeni binayla ilgili raporu güvenlik ihlalleriyle doluydu. - inspiration (noun) ilham, fikir
The breathtaking scenery of the mountains served as an inspiration for her latest painting.
Dağların nefes kesen manzarası son resmi için ilham kaynağı oldu. - inspire (verb) ilham vermek, esinlenmek
The movie was inspired by true events, and bringing historical moments to life.
Film, tarihsel anları canlandırarak gerçek olaylardan ilham alındı. - install (verb) kurmak, yerleştirmek
You need to install the app on your phone to use it.
Uygulamayı kullanmak için telefonunuza yüklemeniz gerekiyor. - installation (noun) kurulum, montaj
Everybody was surprised that I did the installation of the computer by myself.
Bilgisayarın kurulumunu tek başıma yapmama herkes şaşırdı. - instance (noun) örnek, vaka, durum
This is another instance of poor customer service.
Bu, kötü müşteri hizmetlerinin başka bir örneğidir. - instant (adjective) anlık, hemen olan, hazır
She keeps telling me that she’s the number one hater of instant noodles.
Bana sürekli hazır noodle’ın bir numaralı nefret edeni olduğunu söylüyor. - instantly (adverb) hemen, anında
The famous actor was instantly recognised by his fans at the airport.
Ünlü oyuncu, hayranları tarafından havaalanında anında tanındı. - instead (adverb) : yerine, aksine
Let’s stay home instead of going out.
Dışarı çıkmak yerine evde kalalım. - instinct (noun) içgüdü, his, sezgi
The mother’s instinct told her that something wasn’t right, even though everything seemed fine on the surface.
Görünürde her şey yolunda görünse de annenin içgüdüleri ona bir şeylerin yolunda gitmediğini söylüyordu. - institute (noun) enstitü, kurum
The institute offers courses in various fields of study for diverse learning.
Enstitü, çeşitli çalışma alanlarında farklı öğrenim için kurslar sunuyor. - institution (noun) kurum, kuruluş
This financial institution provides loans to small businesses.
Bu finans kurumu küçük işletmelere kredi sağlar. - institutional (adjective) kurumsal, geleneksel
The report emphasized the need for institutional reforms to address the root causes of corruption.
Rapor, yolsuzluğun temel nedenlerini ele almak için kurumsal reformlara duyulan ihtiyacı vurguluyordu. - instruct (verb) emretmek, görevlendirmek, talimat vermek
The lawyer instructed her client to remain silent during the questioning process.
Avukat, müvekkiline sorgulama süreci boyunca sessiz kalması talimatını verdi. - instruction (noun) : talimat, yönerge
Please read the instructions carefully before using the device.
Cihazı kullanmadan önce talimatları dikkatlice okuyunuz. - instructor (noun) : eğitmen, öğretmen
The yoga instructor showed us how to perform the exercises.
Yoga eğitmeni bize hareketleri nasıl yapacağımızı gösterdi. - instrument (noun) : enstrüman, alet, çalgı
The violin is a popular musical instrument.
Keman, popüler bir müzik entstrümanıdır. - instrumental (adjective) etkili, araçsal
Her expertise in finance was instrumental in securing the funding needed for the project.
Finans alanındaki uzmanlığı, proje için gerekli finansmanın sağlanmasında etkili oldu. - insufficient (adjective) yetersiz, verimsiz, az
The funds allocated for the project were insufficient to cover all the necessary expenses.
Proje için tahsis edilen fonlar gerekli tüm harcamaları karşılamak için yetersizdi. - insult (noun)
- insult (verb) hakaret, hakaret etmek
Deliberately insulting someone’s beliefs not only damages relationships but also reveals a lack of understanding and empathy.
Birinin inançlarına kasıtlı olarak hakaret etmek sadece ilişkilere zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda anlayış ve empati eksikliğini de ortaya çıkarır. - insurance (noun) sigorta
The company provides life insurance to all employees.
Şirket, tüm çalışanlara hayat sigortası sağlıyor. - intact (adjective) sağlam, dokunulmamış
Despite facing several obstacles during negotiations, the CEO managed to keep the company’s reputation intact.
Müzakereler sırasında çeşitli engellerle karşılaşmasına rağmen CEO, şirketin itibarını sağlam tutmayı başardı. - intake (noun) alım, giriş
During training, the athletes closely monitored their caloric intake to ensure optimal energy levels for performance.
Antrenman sırasında sporcular, performans için en uygun enerji seviyelerini sağlamak amacıyla kalori alımlarını yakından takip ettiler. - integral (adjective) integral, ayrılmaz, bütünsel
Effective communication is an integral part of any successful team, ensuring that all members stay informed and motivated.
Etkili iletişim her başarılı ekibin ayrılmaz bir parçasıdır ve tüm üyelerin bilgilendirilmesini ve motive olmasını sağlar. - integrate (verb) entegre etmek, birleştirmek
Our school principal makes efforts to integrate the two departments.
Okul müdürümüz iki bölümü birleştirmek için çaba sarf ediyor. - integrated (adjective) bütünleşmiş, entegre
Modern cities often rely on integrated transportation systems to minimize traffic congestion and promote environmental sustainability.
Modern şehirler, trafik sıkışıklığını en aza indirmek ve çevresel sürdürülebilirliği teşvik etmek için genellikle entegre ulaşım sistemlerine güvenir. - integration (noun) birleşme, entegrasyon, bütünleşme
Successful integration of immigrants into society requires mutual effort from both the newcomers and the local community.
Göçmenlerin topluma başarılı bir şekilde entegrasyonu, hem yeni gelenlerin hem de yerel toplumun karşılıklı çabasını gerektirir. - integrity (noun) bütünlük, dürüstlük, erdemlik
As a journalist, maintaining integrity is crucial, ensuring that reports are accurate, unbiased, and fair to all parties involved.
Bir gazeteci olarak, haberlerin doğru, tarafsız ve ilgili tüm taraflar için adil olmasını sağlamak için dürüstlüğü korumak çok önemlidir. - intellectual (adjective) entelektüel, aydın
They invited many intellectuals from around the world to the conference.
Konferansa dünyanın dört bir yanından birçok entelektüel davet ettiler. - intellectual (noun) entelektüel, düşünsel
Intellectual discussions often challenge participants to consider alternative perspectives and question their own assumptions.
Entelektüel tartışmalar genellikle katılımcıları alternatif perspektifleri değerlendirmeye ve kendi varsayımlarını sorgulamaya zorlar. - intelligence (noun) : zeka, akıl, istihbarat
The test is designed to accurately measure your level of intelligence.
Test, doğru bir şekilde zekâ seviyenizi ölçemek için tasarlanmıştır. - intelligent (adjective) : zeki, dahi
He is very intelligent and solves problems quickly.
Çok zeki ve problemleri çabucak çözüyor. - intend (verb) : niyet etmek, planlamak
They intend to start the project in March to complete it within six months.
Projeye, Mart ayında altı ay içinde tamamlamaya başlamayı planlıyorlar. - intended (adjective) planlanan, amaçlanan, kasıtlı
This gift is intended for your birthday, so don’t open it.
Bu hediye doğum günün için planlandı bu yüzden onu açma. - intense (adjective) yoğun, şiddetli
The heat was so intense that they couldn’t stay outside.
Isı o kadar yoğundu ki dışarıda kalamadılar. - intensify (verb) yoğunlaştırmak, koyulaştırmak
The government’s efforts to combat climate change have intensified, with stricter regulations and increased investment in green technologies.
Hükümetin iklim değişikliğiyle mücadele çabaları, daha sıkı düzenlemeler ve yeşil teknolojilere artan yatırımlarla yoğunlaştı. - intensity (noun) yoğunluk, koyuluk, şiddet
The intensity of the storm caused widespread power outages and significant damage across the region.
Fırtınanın şiddeti, bölge genelinde yaygın elektrik kesintilerine ve önemli hasara neden oldu. - intensive (adjective) yoğun, koyu, aşırı
Learning a new language through intensive courses often yields faster results but requires significant effort and commitment.
Yoğun kurslar yoluyla yeni bir dil öğrenmek genellikle daha hızlı sonuç verir ancak önemli ölçüde çaba ve bağlılık gerektirir. - intent (noun) niyet, amaç
Despite the criticism, his intent was to inspire change, not to provoke controversy or divide opinions.
Eleştirilere rağmen, amacı tartışmalara yol açmak ya da fikirleri bölmek değil, değişime ilham vermekti. - intention (noun) : niyet, amaç, kast
His genuine intention was to help to the local community and its members.
Onun samimi niyeti, yerel topluma ve onun üyelerine yardımcı olmaktı. - interact (verb) etkileşimde bulunmak, iletişim kurmak
Do pair work activities; children learn best when they interact with their peers.
Çift çalışma etkinlikleri yapın; çocuklar akranlarıyla iletişim kurduklarında en iyi şekilde öğrenirler. - interaction (noun) etkileşim
The main theme of his thesis focused on the interaction between language and culture.
Tezinin ana teması dil ve kültür arasındaki etkileşime odaklanmaktadır. - interactive (adjective) interaktif, etkileşimli
Online courses have become increasingly interactive, incorporating live discussions and hands-on projects to engage students.
Çevrimiçi kurslar, öğrencilerin ilgisini çekmek için canlı tartışmalar ve uygulamalı projeler içererek giderek daha interaktif hale geldi. - interest (noun) :
- interest (verb) : ilgi, faiz, çıkar, ilgisini çekmek
His main interest is playing football.
Onun asıl ilgi alanı futbol oynamaktır. - interested (adjective) : ilgili, meraklı
Are you interested in water sports?
Su sporlarına ilginiz var mı? - interesting (adjective) : ilginç, ilgi çekici, enteresan
The book was very interesting.
Kitap çok ilginçti. - interface (noun) arayüz, etkileşim
The new smartphone’s user-friendly interface was designed to ensure accessibility for people of all age groups.
Yeni akıllı telefonun kullanıcı dostu arayüzü, her yaş grubundan insanın erişebilirliğini sağlamak üzere tasarlanmıştır. - interfere (verb) müdahale etmek, karışmak, engellemek
Parents should encourage independence in their children rather than constantly interfering in their decision-making processes.
Ebeveynler, çocuklarının karar alma süreçlerine sürekli müdahale etmek yerine bağımsızlıklarını teşvik etmelidir. - interference (noun) müdahale, karışma, çatışma
His constant interference in his daughter’s personal life created tension in their relationship.
Kızının özel hayatına sürekli müdahale etmesi ilişkilerinde gerginlik yarattı. - interim (adjective) geçici, müvakkat
An interim government was established to oversee the country until the elections could be held.
Seçimler yapılana kadar ülkeyi yönetmek üzere geçici bir hükümet kuruldu. - interior (adjective)
- interior (noun) iç, iç kesim, iç mekan
As they ventured further into the country’s interior, the landscapes became more remote and untouched.
Ülkenin içlerine doğru ilerledikçe, manzaralar daha uzak ve el değmemiş hale geldi. - intermediate (adjective) orta seviye, orta, ara
The course is designed for intermediate learners who already have a basic understanding of the subject.
Bu kurs, konu hakkında temel bir anlayışa sahip olan orta düzeydeki öğrenciler için tasarlanmıştır. - internal (adjective) iç, dahili
Internal injuries can be harder to detect than external ones.
İç yaralanmalar, dış yaralanmalardan daha zor tespit edilebilir. - international (adjective) : uluslararası, milletlerarası
They attended an international conference in Paris.
Paris’te uluslararası bir konferansa katıldılar. - internet (noun) : internet
I found this recipe on the internet.
Bu tarifi internette buldum. - interpret (verb) yorumlamak, tercüme etmek
Can you interpret this diagram for me? I need to understand the information.
Bu diyagramı benim için açıklayabilir misin? Bilgiyi anlamam gerekiyor. - interpretation (noun) yorumlama, yorum, tercüme
The literature teacher asked the students to make an interpretation of the poem.
Edebiyat öğretmeni öğrencilerden şiirin bir yorumunu yapmalarını istedi. - interrupt (verb) bölmek, kesmek, araya girmek
The phone call interrupted the meeting causing everyone to pause and listen.
Telefon görüşmesi toplantıyı bölüp herkesin durup dinlemesine neden oldu. - interval (noun) ara, aralık
There will be a short interval before the cameras start rolling again.
Kameralar tekrar çalışmaya başlamadan önce kısa bir ara olacak. - intervene (verb) araya girmek, müdahale etmek
The teacher had to intervene when the students’ debate turned into a heated argument.
Öğrencilerin tartışması hararetli bir tartışmaya dönüştüğünde öğretmen müdahale etmek zorunda kaldı. - intervention (noun) müdahale, girişim
Medical intervention was necessary to save the patient’s life after the sudden cardiac arrest.
Ani kalp durmasının ardından hastanın hayatını kurtarmak için tıbbi müdahale gerekmiştir. - interview (noun) :
- interview (verb) : röportaj, görüşme, görüşmek, röportaj yapmak
I have a job interview tomorrow.
Yarın bir iş görüşmem var. - intimate (adjective) samimi, yakından, içten
They shared an intimate conversation, discussing their fears, dreams, and hopes for the future.
Korkularını, hayallerini ve geleceğe dair umutlarını tartışarak samimi bir sohbet gerçekleştirdiler. - into (preposition) : içine, haline, -e, -ye
Pour the milk into the glass.
Sütü bardağın içine dökün. - intriguing (adjective) merak uyandırıcı, ilgi çekici
The plot of the mystery novel was so intriguing that she couldn’t put it down until she finished it.
Gizemli romanın konusu o kadar ilgi çekiciydi ki bitirene kadar elinden bırakamadı. - introduce (verb) : tanıtmak, tanıştırmak, sunmak
I’d like to introduce you to my friend.
Sizi arkadaşımla tanıştırmak isterim. - introduction (noun) : giriş, tanıtım
The book’s introduction gives an overview of its themes.
Kitabın girişi, temalarının genel bir özetini sunuyor. - invade (verb) istila etmek, saldırmak
In the movie, the violent aliens invaded the world and caused chaos.
Filmde, şiddet yanlısı uzaylılar dünyayı istila etti ve kaos yarattı. - invasion (noun) istila, saldırı, ihlal
I’m sure you know that the invasion of privacy is a serious concern these days.
Mahremiyetin ihlalinin günümüzde ciddi bir endişe kaynağı olduğunu bildiğinizden eminim. - invent (verb) : icat etmek, uydurmak
Who invented the light bulb?
Ampulü kim icat etti? - invention (noun) : icat, buluş
The telephone is an important invention in the history.
Telefon, tarihte önemli bir icattır. - invest (verb) : yatırım yapmak, harcamak, yatırımla ilgilenmek
She has decided that she wants to invest her savings in stocks.
O, birikimlerini hisse senetlerine yatırmak istediğne karar verdi. - investigate (verb) : araştırmak, incelemek, soruşturmak
He was officially hired by the company to investigate the fraud case.
Dolandırıcılık davasını araştırmak için şirket tarafından resmen işe alındı - investigation (noun) soruşturma, inceleme, araştırma
The cause of the fire is still under investigation.
Yangının sebebi hâlâ araştırılıyor. - investigator (noun) araştırmacı, müfettiş, dedektif
Private investigators are often hired to gather evidence in cases where discretion is essential.
Özel dedektifler genellikle gizliliğin önemli olduğu davalarda kanıt toplamak için işe alınır. - investment (noun) yatırım
Buying this house was a good investment as its value can increase over time.
Bu evi satın almak iyi bir yatırımdı çünkü değeri zamanla artabilir. . - investor (noun) yatırımcı
She became a successful investor in the stock market without even knowing how.
Nasıl olduğunu bile bilmeden borsada başarılı bir yatırımcı oldu. - invisible (adjective) görünmez, fark edilmez
Social biases are often invisible yet deeply ingrained, influencing behavior and decisionmaking unconsciously.
Sosyal önyargılar genellikle görünmezdir ancak derinlere kök salmıştır, davranışları ve karar verme süreçlerini bilinçsizce etkiler. - invitation (noun) : davet, davetiye
He sent me an invitation to his wedding.
Bana düğününe davetiye gönderdi. - invite (verb) : davet etmek, çağırmak, davetiye çıkarmak
We will invite all our friends to the party.
Bütün arkadaşlarımızı partiye davet edeceğiz. - invoke (verb) başlatmak, başvurmak, (tanrıya) yakarmak
In times of difficulty, people often invoke spiritual guidance to find strength and clarity.
Zor zamanlarda insanlar genellikle güç ve açıklık bulmak için manevi rehberliğe başvururlar. - involve (verb) : içermek, kapsamak, gerektirmek
The project will involve several stages, from planning to execution.
Proje, planlamadan uygulamaya kadar birkaç aşamayı kapsayacak. - involved (adjective) : karışmış, katılmış
The police officer was not involved in the event as afirmed by the investigation.
Soruşturma sonucunda onaylandığı için polis memuru olaya karışmamıştı. - involvement (noun) ilgi, uğraş, katılım
Her involvement in community service projects has earned her widespread admiration and respect.
Toplum hizmeti projelerine katılımı ona yaygın bir hayranlık ve saygı kazandırmıştır. - iron (noun) :
- iron (verb) : ütü yapmak, demir
The iron fence around the garden is very strong and designed to last for years.
Bahçenin etrafındaki demir çit çok sağlam ve yıllarca dayanacak şekilde tasarlanmıştır. - ironic (adjective) ironik, alaycı, alaylı
It’s ironic that the firefighter’s house was the one that caught fire during the storm.
Fırtına sırasında yangın çıkan evin itfaiyecinin evi olması çok ironik. - ironically (adverb) ironik bir biçimde, inorikçe
Ironically, the man who claimed to detest technology became a renowned software developer.
İronik bir şekilde, teknolojiden nefret ettiğini iddia eden adam ünlü bir yazılım geliştiricisi oldu. - irony (noun) alay, ironi
The irony of the situation was not lost on anyone: the thief’s car was stolen during his getaway.
Durumdaki ironi kimsenin gözünden kaçmadı: Hırsızın arabası kaçışı sırasında çalındı. - irrelevant (adjective) alaksız, ilgisiz, konu dışı
His comment about the weather was entirely irrelevant to the discussion about corporate strategy.
Hava durumu hakkındaki yorumu, şirket stratejisi hakkındaki tartışmayla tamamen alakasızdı. - island (noun) : ada
We spent our vacation on a tropical island.
Tatilimizi tropik bir adada geçirdik. - isolate (verb) yalnız bırakmak, izole etmek
Unfortunately, the patient had to be isolated to prevent the spread of the disease.
Ne yazık ki, hastalığın yayılmasını önlemek için hasta izole edilmek zorunda kaldı. - isolated (adjective) yalnız, ıssız, uzak
They live in an isolated village near the mountains far from the city.
Şehirden uzakta, dağların yakınında ıssız bir köyde yaşıyorlar. - isolation (noun) izolasyon, izole olma
Prolonged isolation from society can have a profound impact on an individual’s mental health.
Toplumdan uzun süreli izolasyon, bireyin ruh sağlığı üzerinde derin bir etkiye sahip olabilir. - issue (noun) : konu, sorun
The main issue discussed in the meeting was the budget.
Toplantıdaki tartışılan ana konu bütçeydi. - issue (verb) yayımlamak, bildirmek, çıkarmak
The government will issue new passports next year.
Hükümet gelecek yıl yeni pasaportlar yayımlayacak. - it (pronoun) : onu, o
I found a wallet; it is brown.
Bir cüzdan buldum; o kahverengi. - item (noun) : madde, eşya, malzeme
Each item on the list must be checked carefully.
Listedeki her bir madde dikkatlice kontrol edilmelidir. - its (determiner) : onun, kendi, onunki
I have a cat; its paw is soft.
Bir kedim var; onun patisi yumuşak. - itself (pronoun) : kendisi
The cat cleaned itself after eating.
Kedi yemek yedikten sonra kendini temizledi. - jacket (noun) : ceket, kap
Is this your jacket?
Bu senin ceketin mi? - jail (noun)
- jail (verb) hapishane, hapse atmak
He was sent to jail for committing serious crimes against the law.
Yasalara karşı ciddi suçlar işlediği için hapse gönderildi. - jam (noun) : sıkışıklık, reçel
I like to eat toast with strawberry jam for breakfast.
Kahvaltıda kızarmış ekmeğin üzerine çilek reçeli sürmeyi severim. - January (noun) : Ocak ayı
January is the first month of the year.
Ocak, yılın ilk ayıdır. - jazz (noun) : caz, palavra, ruh
He loves listening to jazz music in the evening.
Akşamları jazz müziği dinlemeyi çok sever. - jeans (noun) : kot, kot pantalon
She bought a new pair of jeans.
Yeni bir kot pantolon aldı. - jet (noun) jet uçağı
The talented pilot smoothly took the jet off from the runway.
Yetenekli pilot jeti pistten sorunsuz bir şekilde kaldırdı. - jewellery (noun) : mücevher, takı
She wore beautiful gold jewellery to the wedding.
Düğüne güzel altın takılar taktı. - job (noun) : iş, meslek, görev
My wife started her new job today.
Eşim bugün yeni işine başladı. - join (verb) : katılmak, birleştirmek, katmak
Please join us for dinner.
Lütfen yemeğe bize katılın. - joint (adjective)
- joint (noun) ortak, eklem
After the marriage, they opened a joint bank account for their business.
Evlendikten sonra, işleri için ortak bir banka hesabı açtılar. - joke (noun) :
- joke (verb) : şaka, şaka yapmak
He always tells funny jokes.
Her zaman komik şakalar yapar. - journal (noun) : günlük, dergi
He kept a journal during his travels by documenting his experiences.
Seyahatleri boyunca deneyimlerini kaydettiği bir günlük tuttu. - journalism (noun) gazetecilik
Ever since she was a little girl she wanted to study journalism at the university.
Küçük bir kız çocuğu olduğundan beri üniversitede gazetecilik okumak istiyordu. - journalist (noun) : gazeteci, gazeteci yazar
The journalist interviewed the actor for the magazine.
Gazeteci, dergi için aktörü röportaj yaptı. - journey (noun) : seyahat, yolculuk, gezi
We had a pleasant journey.
Keyifli bir yolculuk geçirdik. - joy (noun) neşe, mutluluk, sevinç
Holidays are a time of joy and celebration when families come together.
Tatiller, ailelerin bir araya gelerek neşe ve kutlama zamanıdır. - judge (noun) :
- judge (verb) : değerlendirmek, hakim
The judge gave a fair ruling and took all the evidence into consideration.
Hakim tüm delilleri dikkate aldı ve adil bir karar verdi. - judgement (noun) karar, yargı
I trust her judgement when it comes to financial matters.
Finansal konularda onun kararına güveniyorum. - judicial (adjective) yargı, hukuki, adli
The judicial system must be impartial to ensure fair treatment and justice for all citizens.
Tüm vatandaşlar için adil muamele ve adaletin sağlanması için yargı sistemi tarafsız olmalıdır. - juice (noun) : meyve suyu
I prefer apple juice.
Elma suyunu tercih ederim. - July (noun) : Temmuz ayı
The festival is in July.
Festival Temmuz ayında. - jump (noun) :
- jump (verb) : zıplamak, zıplayış
The children jumped over the puddles in the park.
Çocuklar parkta su birikintilerinin üzerinden zıpladılar. - junction (noun) kavşak, ağız
The accident occurred at the junction where two major highways intersected.
Kaza, iki ana otoyolun kesiştiği kavşakta meydana gelmiştir. - June (noun) : Haziran ayı
School ends in June.
Okul Haziran ayında biter. - junior (adjective) alt kademe, genç, kıdemsiz
He is a junior employee in the company just starting his career in the field.
Şirkette alt kademe bir çalışanıdır ve bu alanda kariyerine yeni başladı. . - jurisdiction (noun) yargı, yargı yetkisi, yetki
Expanding the court’s jurisdiction allowed for the prosecution of crimes previously ignored.
Mahkemenin yetki alanının genişletilmesi, daha önce göz ardı edilen suçların kovuşturulmasına olanak sağlamıştır. - jury (noun) jüri
The jury for the master’s thesis deliberated for hours before reaching a verdict.
Yüksek lisans tezi jürisi bir karara varmadan önce saatlerce müzakere etti. - just (adverb) : sadece, yalnızca, az önce
I just finished my homework.
Ödevimi henüz bitirdim. - just (adjective) yalnız, sadece, tek
It is only just that everyone has the same opportunities to succeed.
Herkesin başarılı olmak için aynı fırsatlara sahip olması adil olan tek şeydir. - justice (noun) adalet
Everyone deserves equal justice under the law regardless of their status.
Herkes, statüsüne bakılmaksızın,kanun önünde eşit adaleti hak eder. - justification (noun) gerekçe, haklı çıkarma, sebep, savunma
The manager demanded a detailed justification for the unexpected increase in expenses.
Müdür, harcamalardaki beklenmedik artış için ayrıntılı bir gerekçe talep etti. - justify (verb) haklı çıkarmak, savunmak
He tried to justify his actions, but nobody agreed.
Hareketlerini haklı çıkarmaya çalıştı, ama kimse kabul etmedi. - keen (adjective) : büyük ilgi duyan, hevesli, yoğun
She pursued her keen interest in science by studying it at university.
Bilime olan yoğun ilgisini üniversitede okuyarak sürdürdü. - keep (verb) : tutmak, korumak, sağlamak
Keep your room clean.
Odanı temiz tut. - key (adjective) :
- key (noun) : anahtar, kilit, tuş
Do you have the key to the office?
Ofisin anahtarı sende mi? - key (verb) : girmek (bilgisayara), anahtar (kullanarak açmak)
Can you key in the data for me?I need your help to input the information.
Veriyi benim için girebilir misin? Bilgileri girmeme yardım etmen gerekiyor - keyboard (noun) : klavye
The keyboard on my computer was broken when I came home.
Eve geldiğimde bilgisayarımın klavyesi bozulmuştu. - kick (noun) :
- kick (verb) : tekme, tekme atmak
She gave him a kick to wake him up, so he was mad at her.
Onu uyandırmak için ona bir tekme attı bu yüzden ona sinirliydi. - kid (noun) : çocuk, velet
The kid played outside all evening.
Çocuk bütün akşam dışarıda oynadı. - kidnap (verb) çocuk kaçırmak, kaçırmak
Many movies depict dramatic scenarios where heroes rescue individuals who have been kidnapped
Birçok film, kahramanların kaçırılan kişileri kurtardığı dramatik senaryoları tasvir eder - kidney (noun) böbrek, huy, tip
Excessive salt consumption can put strain on your kidneys, leading to long-term health issues.
Aşırı tuz tüketimi böbreklerinizi zorlayarak uzun vadede sağlık sorunlarına yol açabilir. - kill (verb) : öldürmek, katletmek
The hunter tried to kill the deer.
Avcı, geyiği öldürmeye çalıştı. - killing (noun) : öldürme, cinayet
The police are investigating the killing of the man every single day.
Polis, adamın öldürülmesini her geçen gün araştırıyor. - kilometre (noun) : kilometre
He ran five kilometres this morning.
Bu sabah beş kilometre koştu. - kind (noun) : tür, çeşit, cins
What kind of music do you like?
Ne tür müzik seversin? - kind (adjective) : nazik, kibar, yardımsever
I sincerely appreciate your kind words; they helped me.
Nazik sözleriniz için içtenlikle teşekkür ederim; bana yardımcı oldu. - king (noun) : kral, şah
The king ruled the kingdom with wisdom.
Kral, krallığını bilgelikle yönetti. - kingdom (noun) krallık, saltanat, kraliyet
The ancient kingdom was known for its impressive architecture and strong army.
Antik krallık etkileyici mimarisi ve güçlü ordusuyla tanınıyordu. - kiss (noun) :
- kiss (verb) : öpmek, öpücük
He kissed his mother goodbye before he left the home.
Evden ayrılmadan önce annesine elveda öpücüğü verdi. - kit (noun) kitap seti, takım, set
Wait here, let me get the first aid kit from the kitchen for your wound.
Burada bekle, yaran için mutfaktan ilk yardım setini getireyim. - kitchen (noun) : mutfak
She is cooking in the kitchen.
Mutfakta yemek yapıyor. - knee (noun) : diz, diz kısmı
She hurt her knee while playing football.
Futbol oynarken dizini incitti. - knife (noun) : bıçak, çakı
Be careful with that knife; it’s very sharp.
O bıçakla dikkatli ol; çok keskin. - knock (verb) : kapı çalmak, tıklamak
He knocked on the door before entering.
Girmeden önce kapıyı çaldı. - knock (noun) : tıklama, vurma
The knock woke me up from my nap in the middle of the afternoon.
Vurma sesi öğlen ortasında beni şekerlememden uyandırdı. - know (verb) : bilmek, tanımak, ayırt etmek
I know the answer.
Cevabı biliyorum. - knowledge (noun) : bilgi, ilim
Reading books helps to expand your knowledge.
Kitap okumak, bilginizi genişletmeye yardımcı olur. - lab (noun) : laboratuvar
The students conducted the experiment in the lab.?
Öğrenciler, deneyi laboratuvarda gerçekleştirdi. - label (noun) :
- label (verb) : etiket, etiketlemek
They can track down the killer because his DNA is labeled on the police file.
Katilin izini sürebiliyorlar çünkü polis dosyasında DNA’sı etiketli. - laboratory (noun) : laboratuvar
The laboratory is equipped with modern and new tools.
Laboratuvar modern ve yeni araçlarla donatılmıştır. - labour (noun) iş gücü, doğum sancısı, çalışma
The project required hours of hard labour to complete all the necessary tasks.
Proje, saatler süren yoğun iş gücüyle tüm işleri tamamlamayı gerektirdi. - lack (noun) :
- lack (verb) : eksiklik, sahip olmamak
There is a lack of clean water in some areas, so it is really hard to live there.
Bazı bölgelerde temiz su eksikliği var, bu yüzden buralarda yaşamak zordur. - lad (noun) delikanlı, genç
The lad demonstrated an exceptional understanding of the complex mathematical problem.
Delikanlı karmaşık matematik problemini olağanüstü bir şekilde anladığını gösterdi. - ladder (noun) merdiven, basamak
Her father used a ladder to fix the broken light bulb and she helped him.
Babası kırık ampulü tamir etmek için bir merdiven kullandı ve o da ona yardım etti. - lady (noun) : bayan, hanımefendi
The lady at the counter helped me with my shopping.
Kasadaki kadın, alışverişime yardımcı oldu. - lake (noun) : göl, koyu kırmızı boya
We spent the afternoon by the lake.
Öğleden sonrayı göl kenarında geçirdik. - lamp (noun) : lamba, ampul
He turned off the lamp before going to bed.
Yatmadan önce lambayı kapattı. - land (noun) : kara, arazi, toprak
We want to buy a plot of land to build a house.
Bir ev inşa etmek için bir arsa satın almak istiyoruz. - land (verb) : karaya çıkmak, iniş yapmak
The plane will land in ten minutes.
Uçak on dakika içinde iniş yapacak. - landing (noun) iniş, iskele
After the long, exhausting flight, the landing was a relief for the passengers.
Uzun ve yorucu bir uçuşun ardından iniş yolcular için bir rahatlama oldu. - landlord (noun) ev sahibi, toprak sahibi
The landlord demanded immediate payment, citing a breach of the rental agreement.
Ev sahibi, kira sözleşmesinin ihlal edildiğini gerekçe göstererek derhal ödeme yapılmasını talep etti. - landmark (noun) sınır işareti, dönüm noktası
The Supreme Court ruling became a landmark decision in the history of civil rights.
Yüksek Mahkeme kararı, sivil haklar tarihinde bir dönüm noktası oldu. - landscape (noun) manzara, peyzaj
The mountain landscape is breathtakingly beautiful.
Dağ manzarası nefes kesici güzellikte. - lane (noun) şerit, yol
He kept changing lanes to steer clear of the traffic, but it didn’t work.
Trafik sıkışıklığından sıyrılmak için şerit değiştirip durdu ama işe yaramadı. - language (noun) : dil, lisan
English is an international language.
İngilizce uluslararası bir dildir. - lap (noun) etap, tur, kucak
As the race entered its final lap, the competitors pushed themselves to their physical limits.
Yarış son turuna girerken, yarışmacılar kendilerini fiziksel sınırlarına kadar zorladılar. - laptop (noun) : diz üstü bilgisayar, laptop
I always carry my laptop to work.
İşe her zaman laptopumu götürürüm. - large (adjective) : büyük, iri
She made a large pizza for dinner.
Akşam yemeği için büyük bir pizza yaptı. - large (adjective)
- largely (adverb) büyük ölçüde, çoğunlukla
The city’s economy is largely based on tourism, so we love here.
Şehrin ekonomisi büyük ölçüde turizme dayalıdır bu yüzden burayı severiz. - large-scale (adjective) büyük ölçekli, büyük çapta, büyük
The large-scale deforestation in the region has had catastrophic environmental consequences.
Bölgedeki büyük ölçekli ormansızlaşmanın felaket boyutunda çevresel sonuçları oldu. - laser (noun) lazer, lazer ışını
The surgeon utilized a highly precise laser to perform the delicate procedure.
Cerrah, hassas prosedürü gerçekleştirmek için son derece hassas bir lazer kullandı. - last (determiner) : son, geçen, en son
I am watching the last episode of the show.
Programın son bölümünü izliyorum. - last (adverb) : en son, sonuncu
They arrived last at the concert.
Konsere en son onlar geldiler. - last (noun) :
- last (verb) : sürmek, yetmek
The effects of the medicine lasted for several hours.
İlaçların etkisi birkaç saat sürdü. - late (adjective) :
- late (adverb) : geç, son, gecikmiş
It’s late; we should go home.
Geç oldu; eve gitmeliyiz. - lately (adverb) son zamanlarda, geçenlerde
Lately, I’ve been wanting to read more classical books from around the world.
Son zamanlarda dünyanın dört bir yanından daha fazla klasik kitap okumak istiyorum. - later (adverb) : daha sonra, sonra, sonradan
I’ll call you later.
Seni daha sonra arayacağım. - later (adjective) : sonraki, sonradan
The later chapters of the book are more thrilling..
Kitabın sonraki bölümleri daha heyecan verici. - latest (adjective) : en son
Have you heard the latest news which everyone is talking about the boss?
Patronla ilgili en son herkesin konuştuğu haberi duydun mu? - latest (noun) en son, son
Have you heard the latest news about the event? It’s generating a lot of buzz.
Etkinlikle ilgili en son haberi duydun mu? Çok fazla ilgi uyandırıyor. - latter (adjective)
- latter (noun) ikinisi, sonuncusu, sonraki
The latter chapters of the book delve into philosophical questions about existence.
Kitabın sonraki bölümleri varoluşla ilgili felsefi soruları irdeliyor. - laugh (noun) :
- laugh (verb) : gülmek, kahkaha, gülüş
They laughed at the joke.
Fıkraya güldüler. - laughter (noun) : kahkaha, gülme
Her laughter filled the room with joy.
Onun kahkahası, odayı neşeyle doldurdu. - launch (noun)
- launch (verb) başlatmak, fırlatmak, lansman
The rocket was successfully launched into space.
Roket başarıyla uzaya fırlatıldı. - law (noun) : yasa, kanun
The law requires that all vehicles stop at red lights.
Yasa, tüm araçların kırmızı ışıklarda durmasını gerektirir. - lawn (noun) çimen, çayır, çimenlik
The meticulously manicured lawn was a testament to the homeowner’s dedication to perfection.
Titizlikle bakımlı çimler, ev sahibinin mükemmelliğe olan bağlılığının bir kanıtıdır. - lawsuit (noun) dava, hukuk davası, duruşma
The high-profile lawsuit attracted widespread media attention, as it involved allegations of corporate fraud.
Yüksek profilli dava, kurumsal dolandırıcılık iddialarını içerdiği için medyanın geniş ilgisini çekti. - lawyer (noun) : avukat, hukukçu
The lawyer defended her client in the court.
Avukat, müvekkilini mahkemede savundu. - lay (verb) : koymak, yumurtlamak, yerleştirmek
He is laying bricks to build a wall by ensuring each one is securely placed.
Duvar yapmak için tuğlaların her birini güvenli bir şekilde yerleştiriyor. - layer (noun) : tabaka, katman, kat
Add a layer of paint to finish the job, so the final coat looks smooth and even.
İşi bitirmek için bir kat boya ekleyin böylelikle son kat düzgün ve eşit görünür. - layout (noun) düzen, plan, düzenleme
The layout of the manuscript was meticulously designed to ensure readability and aesthetic appeal.
El yazmasının düzeni, okunabilirliği ve estetik çekiciliği sağlamak için titizlikle tasarlandı. - lazy (adjective) : tembel, üşengeç
He was lazy and didn’t want to do any work.
Tembeldi ve hiç iş yapmak istemiyordu. - lead (verb) : öncülük etmek, yönlendirmek
She will lead the team in the new project.
Yeni projede takımı yönlendirecek. - lead (noun) : öncülük etmek, yol göstermek
Sam leads the basketball team and motivates the players before the match.
Sam basketbol takımına önderlik ediyor ve oyuncuları maç öncesi motive eder - leader (noun) : lider, öncü
The leader gave an inspiring speech to the team.
Lider, takıma ilham verici bir konuşma yaptı. - leadership (noun) liderlik, önderlik
Good leadership is essential for the success of any team.
İyi liderlik, herhangi bir ekibin başarısı için önemlidir. - leading (adjective) : önde gelen, başlıca, önder
The company is a leading producer of electronics.
Şirket, elektronik eşyaların önder üreticisidir. - leaf (noun) : yaprak
A single green leaf was on the ground and nature shows the spring spirit.
Yerde tek bir yeşil yaprak doğanın ilkbahar ruhunuı gösterir. - leaflet (noun) broşür, kitapçık, el ilanı
They distributed leaflets about the new year event next week.
Gelecek haftaki yeni yıl etkinliği hakkında broşürler dağıttılar. - league (noun) lig, birlik
Our school has joined the local debate league participating in various events.
Okulumuz yerel tartışma ligine katıldı ve çeşitli etkinliklere katılıyor. - leak (noun)
- leak (verb) sızdırmak, sızıntı, akmak, bilgi sızdırmak
Engineers worked tirelessly to fix the leak in the pipeline, which was causing significant environmental damage.
Mühendisler, çevreye önemli ölçüde zarar veren boru hattındaki sızıntıyı gidermek için yorulmadan çalıştılar. - lean (verb) yaslanmak, eğilmek
Don’t lean too far out of the window; it’s dangerous.
Pencereden çok fazla sarkma; tehlikeli. - leap (noun)
- leap (verb) sıçramak, sıçrayış, atlama
The discovery of penicillin marked a significant leap in medical science.
Penisilinin keşfi tıp biliminde önemli bir sıçramaya işaret ediyordu. - learn (verb) : öğrenmek, haber almak
I want to learn English.
İngilizce öğrenmek istiyorum - learning (noun) : öğrenim, öğrenme
He is passionate about learning new languages.
Yeni diller öğrenmeye tutkulu. - least (adverb) :
- least (determiner) :
- least (pronoun) : en az, en ufak, en küçük şey
He tried his least to help but couldn’t do much.
Yardım etmeye en az çabasını gösterdi ama pek bir şey yapamadı. - leather (noun) : deri
The bag is made from real animal skin leather.
Çanta gerçek hayvan derisinden yapılmıştır. - leave (verb) : ayrılmak, bırakmak, terketmek
Can you please leave a message?
Lütfen mesaj bırakır mısınız? - leave (noun) izin, ayrılma
The soldier was on leave for the holidays spending time with his family.
Asker, tatil için izindeydi ve ailesiyle vakit geçiriyordu. . - lecture (noun) :
- lecture (verb) : ders, ders anlatmak
The professor gave a lecture on economics. ?
Profesör, ekonomi hakkında bir ders verdi. - left (adjective) :
- left (adverb) :
- left (noun) : sol, sola, soldaki
She writes with her left hand.
Sol eliyle yazıyor. - leg (noun) : bacak, but
The kid injured his leg while playing.
Çocuk oynarken bacağını yaraladı. - legacy (noun) miras, eski
The philosopher’s intellectual legacy continues to influence modern thought and debate.
Filozofun entelektüel mirası modern düşünce ve tartışmaları etkilemeye devam ediyor. - legal (adjective) : yasal, hukuki
The contract is not legal without a signature.
İmza olmadan sözleşme yasal değildir. - legend (noun) efsane
According to legend, the castle in the middle of the forest is haunted.
Efsaneye göre ormanın ortasındaki şato periliymiş. - legendary (adjective) efsanevi, harika, dillere destan
The legendary musician’s final performance was an unforgettable experience for the audience.
Efsanevi müzisyenin son performansı dinleyiciler için unutulmaz bir deneyim oldu. - legislation (noun) yasama, yasa, mevzuat
The new legislation aims to address systemic inequalities in the education system.
Yeni mevzuat, eğitim sistemindeki sistemik eşitsizlikleri ele almayı amaçlıyor. - legislative (adjective) kanun yapan, yasayan, yasamalı
The legislative process is often lengthy, requiring extensive debate and consultation.
Yasama süreci genellikle uzundur, kapsamlı tartışma ve istişare gerektirir. - legislature (noun) parlemento, yasama meclisi
Members of the legislature debated the controversial bill for several hours before reaching a decision.
Parlemento üyeleri bir karara varmadan önce tartışmalı tasarıyı birkaç saat boyunca tartıştı. - legitimate (adjective) meşru, yasal, haklı
The journalist raised legitimate concerns about the government’s lack of transparency in recent policy decisions.
Gazeteci, hükümetin son politika kararlarındaki şeffaflık eksikliğine ilişkin haklı endişelerini dile getirdi. - leisure (noun) : boş zaman, eğlence, serbest zaman
Leisure activities help people relax through tough times.
Boş zaman aktiviteleri insanların zor zamanlarda rahatlamasına yardımcı olur. - lemon (noun) : limon, limon rengi
She squeezed the lemon to make lemonade.
O, limonatayı yapmak için limonu sıktı. - lend (verb) : ödünç vermek, borç vermek
Can you lend me a pen for a moment?
Bir dakika için bana bir kalem ödünç verebilir misin? - length (noun) : uzunluk, boy, mesafe
He measured the length of the rope and it was the right size for the task at hand.
İpin uzunluğunu ölçtü ve işi için doğru uzunlukta olduğundan emin oldu. - lengthy (adjective) uzun, çok uzun
The negotiations were so lengthy that many participants began to question whether an agreement would ever be reached.
Müzakereler o kadar uzun sürdü ki birçok katılımcı bir anlaşmaya varılıp varılamayacağını sorgulamaya başladı. - lens (noun) mercek, lens
She adjusted the camera lens before taking the group photo for their graduation.
Mezuniyetleri için grup fotoğrafı çekmeden önce kamera lensini ayarlamış. - lesbian (adjective) lezbiyen, eşcinsel, midilli
The film portrays the struggles and triumphs of a young lesbian couple navigating societal prejudice.
Film, genç bir lezbiyen çiftin toplumsal önyargılarla mücadelesini ve zaferlerini anlatıyor. - less (adverb) :
- less (determiner) :
- less (pronoun) : daha az, daha küçük şey, aşağı
There is less sugar in this cake than I expected.
Bu kekte beklediğimden daha az şeker var. - lesser (adjective) daha az, küçük
While his contribution to the project was lesser in scope, it was equally critical to its success.
Projeye katkısı kapsam olarak daha az olsa da, başarısı için aynı derecede kritikti. - lesson (noun) : ders, ibret
We have a math lesson at 10 AM.
Saat 10’da matematik dersimiz var. - let (verb) : izin vermek, bırakmak, kiraya vermek
Let your shoes dry completely.
Ayakkabılarınızı tamamen kurumaya bırakın. - lethal (adjective) öldürücü, ölümcül
The toxin produced by the snake is so lethal that even a small dose can cause instant paralysis.
Yılanın ürettiği toksin o kadar ölümcüldür ki, küçük bir doz bile anında felce neden olabilir. - letter (noun) : mektup
She wrote a letter to her grandmother.
Büyükannesine bir mektup yazdı. - level (noun) : seviye, kademe
The water level in the lake is rising.
Göldeki su seviyesi yükseliyor. - level (adjective) : düz,seviye
The level field is perfect for playing soccer.
Düz alan futbol oynamak için mükemmel. - level (verb) düzleştirmek, yerle bir etmek, seviyeyi ayarlamak
They used a ruler to level the picture on the wall.
Duvara asılan resmi düzleştirmek için bir cetvel kullandılar. - liable (adjective) yükümlü, sorumlu, mükellef
Companies are liable for any damages caused by their products if negligence can be proven in court.
İhmalin mahkemede kanıtlanabilmesi halinde şirketler ürünlerinin neden olduğu zararlardan sorumludur. - liberal (adjective)
- liberal (noun) liberal, özgürlükçü, cömert
She has always been a liberal thinker, advocating for progressive policies in education and healthcare.
Her zaman liberal bir düşünür olmuş, eğitim ve sağlık alanında ilerici politikaları savunmuştur. - liberation (noun) özgürlük, kurtuluş
After decades of authoritarian rule, the nation celebrated its long-awaited liberation with public festivities.
Onlarca yıl süren otoriter yönetimin ardından ulus, uzun zamandır beklenen özgürlüğünü halka açık şenliklerle kutladı. - liberty (noun) özgürlük, hürriyet, izin
The constitution guarantees every citizen the liberty to express their opinions without fear of persecution.
Anayasa, her vatandaşın zulüm korkusu olmadan fikirlerini ifade etme özgürlüğünü garanti altına alıyor. - library (noun) : kütüphane, kitaplık
I borrowed this book from the library.
Bu kitabı kütüphaneden ödünç aldım. - licence (noun) ehliyet, ruhsat, lisans
You need a driving licence to operate a car on public roads.
Arabayı yolda kullanmak için ehliyete ihtiyacın var. - license (verb) ruhsatlandırmak, ruhsat vermek, lisans almak
The company was officially licensed to distribute its software across multiple countries after years of legal hurdles.
Şirket, yıllarca süren yasal engellerin ardından yazılımını birçok ülkede dağıtmak için resmi olarak ruhsat aldı. - lie (verb) : yalan söylemek, yatmak, uzanmak
He lied about his age.
Yaşı hakkında yalan söyledi. - lie (noun) :
- lie (verb) : yalan söylemek, yalan
He told a lie to avoid trouble and any unnecessary conflicts.
Sorundan kaçınmak ve gereksiz çatışmalardan uzak olmak için bir yalan söyledi. - life (noun) : hayat, yaşam, ömür
Life is full of surprises.
Hayat sürprizlerle doludur. - lifelong (adjective) hayat boyu, yaşam boyu
Her lifelong passion for environmental conservation inspired countless others to join the movement.
Çevrenin korunmasına yönelik yaşam boyu süren tutkusu, sayısız kişiye harekete katılmaları için ilham verdi. - lifestyle (noun) : yaşam biçimi, yaşam tarzı
She adopted a healthier lifestyle by exercising regularly.
Düzenli egzersiz yaparak daha sağlıklı bir yaşam tarzı benimsedi. - lifetime (noun) ömür, ömür boyu, yaşam süresi
The warranty is valid for the product’s lifetime, make sure you don’t lose it!
Garantiniz ürünün ömrü boyunca geçerlidir, sakın kaybetmeyin! - lift (noun) :
- lift (verb) : kaldırmak, asansör
I asked him to lift the heavy box for me.
Ağır kutuyu benim için kaldırmasını istedim. - light (adjective) :
- light (noun) : ışık, aydınlık, nur
Turn off the light and go to sleep.
Işığı kapat ve uyu. - light (adjective) : hafif, yumuşak
The light breeze made the evening enjoyable.
Hafif rüzgar, akşamı keyifli kıldı. - light (noun) : ışın, ışık
The light in the kitchen is very bright.
Mutfaktaki ışık çok parlak. - light (verb) :
- lighting (noun) aydınlatma, ışıklandırma
She likes it when the lighting of the room is dim, as it makes the atmosphere more romantic.
Odanın aydınlatmasının loş olmasını seviyor, çünkü atmosferi daha romantik hale getiriyor. - like (preposition) : gibi, benzer, aynı
She looks like her mother.
Annesi gibi görünüyor. - like (verb) : beğenmek, hoşlanmak, sevmek
I like to read books in my free time.
Boş zamanlarımda kitap okumayı severim. - like (noun) : beğeni, ilgi
Her likes include music and painting which she enjoys in her free time to relax.
Boş zamanlarında dinlenmek için müzik ve resim onun ilgi alanıdır. - likelihood (noun) ihtimal, olasılık, gerçekleşme olasılığı
The likelihood of achieving a breakthrough increased significantly after the discovery of this new technique.
Bu yeni tekniğin keşfinden sonra bir atılım gerçekleştirme olasılığı önemli ölçüde arttı. - likely (adjective) : muhtemelen, büyük ihtimalle
It is likely that she will arrive late.
Onun geç kalması muhtemel. - likewise (adverb) aynı şekilde
The first project was successful; likewise, the second also achieved its goals.
İlk proje başarılı oldu; aynı şekilde ikinci proje de hedeflerine ulaştı. - limb (noun) uzuv, bacak, dal
The climber suffered severe injuries, including a fractured limb, after falling from a great height.
Dağcı, yüksekten düştükten sonra bir uzvunun kırılması da dahil olmak üzere ciddi yaralanmalara maruz kalmıştır. - limit (noun) :
- limit (verb) : sınır, limit, sınırlamak
There is a limit to how much we can spend, so we need to budget carefully.
Ne kadar harcayabileceğimizin bir sınırı var, bu yüzden dikkatlice bütçe yapmalıyız. - limitation (noun) sınırlama, kısıtlama
There are no limitations to the consumption of food at the event; enjoy to your heart’s desire.
Etkinlikte yiyecek tüketiminde hiçbir sınırlama yok; gönlünüzce tadını çıkarın. - limited (adjective) sınırlı, kısıtlı
This offer is only available for a limited time, so take advantage of it quickly.
Bu teklif sadece sınırlı bir süre için geçerlidir bu yüzden hızlıca değerlendirin. - line (noun) : çizgi, satır, astar, kuyruk
Please stand in line.
Lütfen sırada durun. - line (verb) kaplamak, doldurmak, sıralamak, hizalamak
People lined the streets eagerly waiting to watch the parade.
İnsanlar heyacanla bekleyerek, geçit törenini izlemek için sokakları doldurdu. - line (noun)
- linear (adjective) doğrusal, çizgisel
The relationship between supply and demand is rarely linear, as numerous external factors can influence market behavior.
Çok sayıda dış faktör piyasa davranışını etkileyebildiğinden arz ve talep arasındaki ilişki nadiren doğrusaldır. - line-up (noun) saf, dizi
The students were asked to form a line-up in the hallway before entering the classroom.
Öğrencilerden sınıfa girmeden önce koridorda bir sıra oluşturmaları istenmiştir. - linger (verb) oyalanmak, durmak, başı boş gezmek
He lingered by the door, clearly reluctant to leave the comforting warmth of the house.
Kapının yanında oyalandı, evin rahatlatıcı sıcaklığından ayrılmak istemediği belliydi. - link (noun) :
- link (verb) : bağlantı, bağlamak, bağlı olmak
Click the link to view the full article.
Tam makaleyi görmek için bağlantıya tıklayın. - lion (noun) : aslan
The lion is the king of the jungle.
Aslan ormanın kralıdır. - lip (noun) : dudak
The cold wind had made her lips dry, leaving them chapped.
Soğuk rüzgar, dudaklarını kuru hale getirmiş ve onları çatlatmıştı. - liquid (adjective) :
- liquid (noun) : sıvı, sıvı olan, akışkan
The bottle is filled with a red liquid, which has a sweet and tangy taste.
Şişe tatlı ve ekşi bir tada sahip kırmızı bir sıvı ile dolu. - list (noun) :
- list (verb) : liste, listelemek, listeye yazmak
He made a list of his plans.
Planlarının bir listesini yaptı. - listen (verb) : dinlemek, kulak asmak
He likes to listen to music while working.
Çalışırken müzik dinlemeyi sever. - listener (noun) : dinleyici, dinleyen
She was a great listener and always understood my problems.
O, harika bir dinleyiciydi ve her zaman sorunlarımı anladı. - listing (noun) liste, listeleme, liste hazırlama
After being added to the stock exchange listing, the company saw a dramatic increase in its share price
Şirket, borsa listesine eklendikten sonra hisse fiyatında dramatik bir artış gördü - literacy (noun) okuryazarlık, ebedi kültür
The government’s new initiative aims to improve digital literacy among rural populations, enabling them to access vital resources online.
Hükümetin yeni girişimi, kırsal nüfus arasında dijital okuryazarlığı geliştirmeyi ve hayati kaynaklara çevrimiçi olarak erişmelerini sağlamayı amaçlıyor. - literally (adverb) kelimenin tam anlamıyla, gerçekten
I literally jumped out of my seat when I saw who was at the door.
Kapıda kimin olduğunu gördüğümde kelimenin tam anlamıyla yerimden fırladım. - literary (adjective) edebi
Having deep appreciation for literary works doesn’t make you a literary expert.
Edebi eserlere karşı derin bir takdir duymak sizi edebiyat uzmanı yapmaz. - literature (noun) : edebiyat, literatür, yazın
She enjoys studying English literature, and reading classic novels.
İngiliz edebiyatı çalışmayı ve klasik romanları okumayı sever. - litre (noun) litre
Don’t drink a litre of water immediately after the workout; it can overwhelm your stomach.
Antrenmandan hemen sonra bir litre su içmeyin; midenizi rahatsız edebilir. - litter (noun) çöpler, atıklar
Nobody pays any mind to the sign ‘please don’t leave litter on the beach’.
Kimse ‘lütfen plaja çöp bırakmayın’ tabelasına aldırış etmiyor. - little (adjective) :
- little (determiner) :
- little (pronoun) : biraz, küçük, az
When I was a little girl, I loved ice cream.
Küçük bir kızken dondurmayı çok severdim. - little (adverb) : biraz, azıcık
She was little interested in the meeting.
Toplantıya çok az ilgiliydi. - live (verb) : yaşamak, hayatta kalmak
He wants to live in a big city.
Büyük bir şehirde yaşamak istiyor. - live (adjective) :
- live (adverb) : canlı, hareketli
The event will be broadcast live on TV as it is comfortable to watch it at home.
Evde izlemek daha rahat olduğu için etkinlik televizyonda canlı yayınlanacak. - lively (adjective) hareketli, canlı
The kids were so lively after eating all that candy.
Çocuklar o kadar çok şeker yedikten sonra çok hareketliydi. - liver (noun) ciğer, karaciğer
Excessive alcohol consumption can cause irreversible damage to the liver, leading to lifethreatening conditions.
Aşırı alkol tüketimi karaciğerde geri dönüşü olmayan hasarlara yol açarak yaşamı tehdit eden durumlara neden olabilir. - living (adjective) :
- living (noun) : yaşayan, yaşam, canlı
She is a living example of kindness and spread positivity wherever she goes.
O, nezaketin ve gittiği her yerde pozitiflik yaymanın yaşayan bir örneğidir. - load (noun)
- load (verb) yük, yüklemek
She struggled to carry the heavy load of laundry, struggling with its weight.
O, ağır çamaşır yükünü taşımakta zorlandı ve ağırlığıyla mücadele etti. - loan (noun) kredi, borç
The bank approved their loan application after reviewing their documents.
Banka, belgelerini inceledikten sonra kredi başvurularını onayladı. - lobby (noun)
- lobby (verb) kulis, lobi, hol
The environmental activists lobbied parliament extensively to pass stricter climate change legislation.
Çevre aktivistleri, daha sıkı iklim değişikliği yasalarının kabul edilmesi için parlamentoda yoğun lobi faaliyetleri yürüttü. - local (adjective) : yerel, lokal, yerli, bölgesel
The restaurant serves delicious local cuisine.
Restoran lezzetli yerel yemekler servis etmektedir. - local (noun) : yerel kişi, yerel halk
The locals know the best places to eat and often recommend hidden gems.
Yerel halk yemek için en iyi yerleri ve genellikle gizli lezzet noktalarını bilir. - locate (verb) : konumlandırmak, yerini belirlemek, yerleştirmek
Can you locate the nearest hospital?I need to find the closest one.
En yakın hastaneyi bulabilir misiniz? En yakınını bulmam gerekiyor - located (adjective) : bulunan, yerleşmiş, konumlanmış
Their office, which has a great view of the city, is located in a tall building.
Ofisleri, şehri harika bir şekilde görebileceğiniz yüksek bir binada bulunuyor. - location (noun) : konum, yer, mekan
The location of the new store is perfect, and it easy access for customers.
Yeni mağazanın yeri mükemmel ve müşteriler için kolay erişim sağlanıyor. - lock (noun) :
- lock (verb) : kilitlemek, kilit
She put the key in the lock and turned it.
Anahtarı kilide soktu ve çevirdi. - log (noun)
- log (verb) tomruk, kütük, günlük, ağaç kesmek, günlük tutmak
A large log blocked the hiking trail after the storm.
Fırtınadan sonra büyük bir kütük yürüyüş yolunu kapattı. - logic (noun) mantık
The decision to invest in sustainable energy is grounded in sound economic logic and long-term benefits.
Sürdürülebilir enerjiye yatırım yapma kararı, sağlam bir ekonomik mantığa ve uzun vadeli faydalara dayanmaktadır. - logical (adjective) mantıklı, mantıksal
It is logical to save money for emergencies, so he doesn’t waste his money.
Acil durumlar için para biriktirmek mantıklıdır bu yüzden para harcamaz. - logo (noun) logo
He wants to redesign the company’s logo to modernize the brand.
Markayı modernize etmek için şirketin logosunu yeniden tasarlamak istiyor. - lonely (adjective) : yalnız, terkedilmiş, ıssız
The house looks lonely at the end of the street.
Ev, sokağın sonunda yalnız görünüyor. - long (adjective) :
- long (adverb) : uzun, uzun zamandır, çoktan
The cat’s tail is long.
Kedinin kuyruğu uzundur. - long (adjective)
- long (adjective)
- long-standing (adjective) uzun süreli, uzun süredir devam eden
Her long-standing dedication to human rights advocacy earned her widespread respect and admiration.
İnsan hakları savunuculuğuna olan uzun süreli bağlılığı ona geniş çapta saygı ve hayranlık kazandırmıştır. - long-term (adjective)
- long-term (adverb) uzun vadeli
Investing in education has long-term benefits for your future.
Eğitime yatırım yapmanın geleceğin için uzun vadeli faydaları vardır. - long-time (adjective) uzun süreli, uzun süredir devam eden, uzun vadeli
As a long-time supporter of the arts, she has donated generously to various cultural institutions over the years.
Sanatın uzun süredir destekçisi olarak, yıllar boyunca çeşitli kültür kurumlarına cömertçe bağışta bulunmuştur. - look (verb) : bakmak, görünmek
When I called the cat’s name, it looked at me.
Kedinin adını söylediğimde bana baktı. - look (noun) : görünüş, bakış
She gave him a curious look when he told the story.
Hikayeyi anlatırken ona meraklı bir bakış attı. - loom (verb) belirmek, uzakta belirmek
Dark clouds loomed over the city, signaling an approaching storm.
Şehrin üzerinde beliren kara bulutlar yaklaşan bir fırtınanın sinyalini veriyordu. - loop (noun) döngü, çember
The feedback loop between customer reviews and product development ensures continuous improvement.
Müşteri yorumları ve ürün geliştirme arasındaki geri bildirim döngüsü sürekli iyileştirme sağlıyor. - loose (adjective) bol, serbest, gevşek
The shirt was too loose and didn’t fit well, so I decided to return it
Gömlek çok boldu ve iyi oturmadı, bu yüzden geri vermeye karar verdim. - lord (noun) efendi, lord, hükümdar
In medieval times, a lord owned most of the land.
Orta Çağ’da bir lord, toprağın çoğuna sahipti. - lorry (noun) : kamyon, alçak
The lorry carried the furniture to the new house.
Kamyon, mobilyaları yeni eve taşıdı. - lose (verb) : kaybetmek, kaçırmak, kaybolmak
I lose my keys all the time.
Anahtarlarımı hep kaybederim. - loss (noun) : kayıp, zarar, yitirme
The team’s loss in the final was disappointing because they had worked for months to win.
Takımın finaldeki kaybı hayal kırıklığı yarattı çünkü kazanmak için aylarca çalışmışlardı. - lost (adjective) : kayıp, eksik, kaybolan
She found a lost wallet near the park.
Parkın yakınında kayıp bir cüzdan buldu. - lot (adverb) :
- lot (determiner) :
- lot (pronoun) : çok, bir sürü
She has a lot of friends in the city.
Şehirde çok arkadaşı var. - lottery (noun) piyango
She won a large sum from the lottery ticket that was sold at the convenience store.
Marketten satılan piyango biletinden büyük bir miktar kazandı. - loud (adjective) :
- loud (adverb) : yüksek sesli, parlak, gürültülü
The music was too loud for me to concentrate.
Müzik, konsantre olmam için çok gürültülüydü. - loudly (adverb) : yüksek sesle, gürültüyle
She laughed loudly at the comedian’s joke.
Komedyenin şakasına yüksek sesle güldü. - love (noun) :
- love (verb) : aşk, sevgi, sevmek
He wrote her love poems.
Ona aşk şiirleri yazdı. - lovely (adjective) : güzel, şirin, hoş
The sunset was absolutely lovely.
Gün batımı kesinlikle güzeldi. - low (adjective) :
- low (adverb) : düşük, ucuza
Her energy was low after the long day.
Uzun bir günün ardından enerjisi düşüktü. - low (noun) düşük seviye, düşük, dip
Sales hit a new low during the winter months.
Satışlar kış aylarında yeni bir dip seviyeye ulaştı - lower (verb) düşürmek, alçaltmak
They are trying to lower the speed limit in the city.
Şehirdeki hız limitini düşürmeye çalışıyorlar. - loyal (adjective) sadık, vefalı
Her son always wanted a puppy that would be loyal and friendly.
Oğlu her zaman sadık ve arkadaş canlısı bir köpek yavrusu istiyordu. - loyalty (noun) sadakat, bağlılık
Loyalty to the brand was evident as customers continued to support it despite recent controversies.
Müşteriler son tartışmalara rağmen markayı desteklemeye devam ettikçe markaya olan bağlılık da belirginleşti. - luck (noun) : şans, baht
His luck changed when he got a new job.
Şansı, yeni bir işe girdiğinde değişti. - lucky (adjective) : uğurlu, şanslı
I feel lucky to have such good friends.
Bu kadar iyi arkadaşlarım olduğu için şanslı hissediyorum. - lunch (noun) : öğle yemeği
I need to prepare my lunch.
Öğle yemeğimi hazırlamam gerekli. - lung (noun) akciğer
The doctor said her lungs were clear after the examination.
Doktor, muayeneden sonra akciğerlerinin temiz olduğunu söyledi. - luxury (adjective) :
- luxury (noun) : lüks, gösteriş, pahalı şeyler
Staying in a five-star hotel is a luxury for most people.
Beş yıldızlı otelde kalmak çoğu insan için için bir lükstür. - lyric (noun) şarkı sözü
I wrote the lyrics for the band’s main single from the latest album.
Grubun son albümünden ana şarkısının sözlerini ben yazdım. - machine (noun) : makine
She works like a machine.
Bir makine gibi çalışır. - machinery (noun) makine aksamı, mekanizma
The factory’s machinery was upgraded to meet modern safety and efficiency standards.
Fabrikanın makine aksamı modern güvenlik ve verimlilik standartlarını karşılayacak şekilde yenilendi. - mad (adjective) : kızgın, çılgın
She went mad and disbelief when she heard the shocking news.
Haberi duyunca çılgına ve inanamazlıkla deliye döndü. - magazine (noun) : magazin, dergi
The magazine is about the latest fashion clothes.
Dergi son moda kıyafetler hakkındadır. - magic (adjective) :
- magic (noun) : sihir, sihirli
The magician performed amazing magic tricks.
Sihirbaz harika sihir numaraları yaptı. - magical (adjective) büyülü, sihirli
The concert was a magical experience, leaving the audience spellbound by the artist’s incredible talent.
Konser büyülü bir deneyimdi ve izleyicileri sanatçının inanılmaz yeteneği karşısında büyüledi. - magistrate (noun) sulh hakimi, sulh yargıcı
In smaller towns, the magistrate often takes on multiple roles, from resolving disputes to overseeing public safety.
Daha küçük kasabalarda, sulh hakimi genellikle anlaşmazlıkları çözmekten kamu güvenliğini denetlemeye kadar birçok rol üstlenir. - magnetic (adjective) manynetik, mıknatıslı
Her magnetic personality drew people to her, making her a natural leader in any group setting.
Manyetik kişiliği insanları kendisine çekiyor ve onu her türlü grup ortamında doğal bir lider yapıyordu. - magnificent (adjective) muhteşem, görkemli, şahane
The ancient palace is a magnificent example of his famous architecture.
Antik saray, ünlü mimarisinin muhteşem bir örneği. - magnitude (noun) büyüklük, boyut, ehemmiyet, boyut
The earthquake’s magnitude was so severe that it caused widespread devastation across the region.
Depremin büyüklüğü o kadar şiddetliydi ki bölge genelinde yaygın bir yıkıma neden oldu. - mail (noun) :
- mail (verb) : posta, postalamak
I received a letter through the mail today. ?
Bugün posta ile bir mektup aldım. - main (adjective) : ana, başlıca, esas
Our main aim is to design new items.
Ana amacımız yeni ürünler tasarlamaktır. - mainland (noun) ana kara, kara parçası
After years on the island, she yearned to return to the mainland and reconnect with her roots.
Adada geçirdiği yılların ardından anakaraya dönmeyi ve kökleriyle yeniden bağ kurmayı arzuluyordu. - mainly (adverb) : ağırlıklı olarak, başlıca, çoğunlukla, esasen
The movie is mainly for children, and there are lots of humor.
Film ağırlıklı olarak çocuklar içindir ve bolca mizah vardır. - mainstream (adjective)
- mainstream (noun) ana akım, ana görüş, talimat
Mainstream media outlets often struggle to cover niche topics that don’t appeal to a broad audience.
Ana akım medya kuruluşları genellikle geniş bir kitleye hitap etmeyen niş konuları ele almakta zorlanır. - maintain (verb) sürdürmek, korumak, bakım yapmak
They worked hard to maintain the old building.
Eski binayı korumak için çok çalıştılar. - maintenance (noun) bakım, koruma, nafaka
Proper maintenance of the equipment is essential to ensure its longevity and optimal performance.
Ekipmanın uzun ömürlü olmasını ve optimum performans göstermesini sağlamak için uygun bakımın yapılması şarttır. - major (adjective) : ana, büyük, asıl, branş
They made a major contribution to the project.
Projeye büyük bir katkı sağladılar. - majority (noun) çoğunluk
A majority of voters supported the new law reflecting the public’s approval.
Seçmenlerin çoğunluğu yeni yasayı destekledi, bu halkın onayını yansıtıyor. - make (verb) : yapmak, sağlamak, yaptırmak
His mother makes delicious desserts.
Onun annesi lezzetli tatlılar yapar. - make (noun) marka, yapım, üretim
What make is your car? I’m thinking of buying a similar one.
Arabanın markası ne?Benzer bir tane almayı düşünüyorum. - make-up (noun) makyaj, makyaj malzemesi
She applied a natural make-up look for the upcoming event at her house.
Evinde yapılacak olan etkinlik için doğal bir makyaj görünümü uyguladı. - making (noun) yapma, üretim
The making of the sculpture for the art gallery was a meticulous process.
Sanat galerisi için heykelin yapımı titiz bir süreçti. - male (adjective) :
- male (noun) : erkek, bay
The male actor received the award for his outstanding performance.
Erkek oyuncu, olağanüstü performansı için ödül aldı. - mall (noun) : alışveriş merkezi
We spent the afternoon at the mall, and grabbing a quick bite to eat.
Öğleden sonrayı alışveriş merkezinde geçirdik, ve hızlıca bir şeyler atıştırdık. - man (noun) : adam, erkek, insan
The man is a courageous soldier.
Adam cesur bir asker. - manage (verb) : yönetmek, işletmek
She had to manage her time wisely to meet all her deadlines.
Tüm son tarihleri yetiştirebilmek için zamanını akıllıca yönetmek zorundaydı. - management (noun) : yönetim, idare, işletme
Good management is key to a successful business.
İyi yönetim, başarılı bir işin anahtarıdır. - manager (noun) : menajer, yönetici
The manager organized the team’s schedule for the week.
Yönetici, takımın haftalık programını organize etti. - mandate (noun) manda, yetki
The newly elected government received a clear mandate from the people to implement educational reforms.
Yeni seçilen hükümet, eğitim reformlarını hayata geçirmek için halktan açık bir yetki aldı. - mandatory (adjective) zorunlu, mecburi
Attending the safety training session was mandatory for all employees, regardless of their role.
Görevleri ne olursa olsun tüm çalışanlar için güvenlik eğitimine katılmak zorunluydu. - manifest (verb) göstermek, ortaya koymak
Her dedication to her craft was manifested in the countless hours she spent perfecting her performance.
Zanaatına olan bağlılığı, performansını mükemmelleştirmek için harcadığı sayısız saatle kendini gösteriyordu. - manipulate (verb) manipüle etmek, hareket ettirmek, kullanmak, işlemek
She was accused of manipulating her colleagues to gain an unfair advantage in the promotion process.
Terfi sürecinde haksız bir avantaj elde etmek için meslektaşlarını manipüle etmekle suçlandı. - manipulation (noun) manipülasyon, işleme, kullanma
The manipulation of genetic material has led to groundbreaking advancements in medicine.
Genetik materyalin manipülasyonu tıp alanında çığır açan gelişmelere yol açmıştır. - manner (noun) : durum, hal, davranış
He always behaves in a polite manner.
O, her zaman nazik bir davranışla hareket eder. - manufacture (verb) üretmek, imal etmek
The factory manufactures high-quality postmodern furniture.
Fabrika yüksek kaliteli postmodern mobilyalar üretiyor.. - manufacturing (noun) üretim, imalat
Manufacturing processes have become more automated over the past years.
Üretim süreçleri son yıllarda daha da otomatikleşti. - manuscript (noun) el yazısı, taslak, müsvedde, el yazması
The author’s unpublished manuscript was discovered in an attic, shedding new light on her early work.
Yazarın yayınlanmamış el yazması bir tavan arasında keşfedildi ve erken dönem çalışmalarına yeni bir ışık tuttu. - many (determiner) :
- many (pronoun) : çok, bir çoğu, bir yığın
There aren’t many people at the event.
Etkinlikte çok fazla insan yok. - map (noun) : harita, plan
She travelled all over the world map.
Dünya haritasının her yerini seyahat etti. - map (verb) haritalamak
Scientists worked to map the entire ocean floor.
Bilim insanları tüm okyanus tabanını haritalamak için çalıştılar. - marathon (noun) maraton, uzun mesafe koşusu
Will you join the annual marathon event at the bosphorus bridge?
Boğaziçi Köprüsü’ndeki yıllık maraton etkinliğine katılacak mısınız? - March (noun) : mart ayı
She was born on March 30th.
30 Mart’ta doğdu. - march (noun)
- march (verb) marş, mart ayı, ilerlemek, yürümek
The activists organized a peaceful march to protest the government’s environmental policies.
Aktivistler hükümetin çevre politikalarını protesto etmek için barışçıl bir yürüyüş düzenledi. - margin (noun) marj, kenar boşluğu, pay, fark
The profit margin on this product is quite high compared to the others.
Bu ürünün kar marjı diğerlerine kıyasla oldukça yüksek. - marginal (adjective) marjinal, önemsiz, düşük
Farmers in marginal areas face greater challenges due to poor soil quality and erratic weather conditions.
Marjinal bölgelerdeki çiftçiler, düşük toprak kalitesi ve düzensiz hava koşulları nedeniyle daha büyük zorluklarla karşılaşmaktadır. - marine (adjective) denize ait, denizle ilgili
The marine ecosystem is under threat from pollution and overfishing, putting countless species at risk.
Deniz ekosistemi kirlilik ve aşırı avlanma nedeniyle tehdit altında ve sayısız canlı türü risk altında. - mark (noun) :
- mark (verb) : işaretlemek, işaret
She got a good mark on her exam.
Sınavında iyi bir not aldı. - marker (noun) işaretleyici, kalem
The teacher wrote the questions on the board with a red marker.
Öğretmen soruları tahtaya kırmızı kalemle yazdı. - market (noun) : market, pazar, piyasa
I go to the market every weekend.
Her hafta sonu markete gidiyorum. - market (verb) : pazarlamak, satış yapmak
They market their products on social media.
Ürünlerini sosyal medyada pazarlıyorlar. - marketing (noun) : pazarlama, satış stratejisi
She works in the marketing department and promotes the company’s products.
O, pazarlama departmanında şirketin ürünlerini tanıtmaya çalışıyor. - marketplace (noun) pazar yeri, pazar
Traditional marketplaces remain vibrant hubs of culture and commerce in many parts of the world.
Geleneksel pazar yerleri dünyanın pek çok yerinde kültür ve ticaretin canlı merkezleri olmaya devam ediyor. - marriage (noun) : evlilik
Marriage is an important step in life that brings two people together.
Evlilik hayatta önemli bir adımdır ve iki insanı birbirine bağlar. - married (adjective) : evli
They stayed married for 50 years.
50 yıl evli kaldılar. - marry (verb) : evlenmek, evlendirmek
They plan to marry next summer.
Gelecek yaz evlenmeyi planlıyorlar. - martial (adjective) savaşla ilgili, askeri, dövüş
The martial music sent chills down her spine during her brother’s military parade .
Kardeşinin askeri geçit töreni sırasında dövüş müziği onun tüylerini diken diken etti. - mask (noun) make, örtü,
She wore a mask to the masquerade ball, concealing her identity with an elaborate design.
Maskeli baloda kimliğini özenli bir tasarımla gizleyen bir maske taktı. - mass (adjective)
- mass (noun) yığın, seri, kitlesel
There was a mass of people at the concert, and they were impatient.
Konserde bir insan yığını vardı ve onlar sabırsızdı. - massacre (noun) katliam, ezmek,
The novel depicts the emotional aftermath of a historical massacre from the perspective of a survivor.
Roman, tarihi bir katliamın duygusal sonuçlarını hayatta kalan bir kişinin bakış açısından anlatıyor. - massive (adjective) büyük, devasa, kocaman
She received a massive amount of support from her friends.
Arkadaşlarından büyük bir destek aldı. - master (noun)
- master (verb) usta, ustalaşmak
It took years for her to master the art of painting.
Resim sanatında ustalaşması yıllar aldı. - match (noun) :
- match (verb) : maç,karşılaşma, eşleştirmek, karşılaştırmak
They watched a football match last sunday.
Geçen pazar günü bir futbol maçı izlediler. - matching (adjective) eşleşen, uygun, eş
She wore a dress with matching shoes for the evening event.
Akşamki davet için elbisesiyle uyumlu ayakkabılar giydi. - mate (noun)
- mate (verb) arkadaş, eş, eşleşmek, çiftleşmek
They decided to mate the two horses to produce a stonger breed.
Daha güçlü bir cins üretmek için iki atı çiftleştirmeye karar verdiler. - material (noun) : madde, materyal
This fabric is the perfect material for making a dress.
Bu kumaş, elbise yapmaya uygun mükemmel bir malzeme. - material (adjective) madde, maddi, fiziksel
He has no interest in material wealth after he is married.
Evlendikten sonra maddi zenginliğe ilgisi kalmadı. - mathematical (adjective) matematiksel, matematik
Solving complex mathematical equations requires both logical reasoning and creativity.
Karmaşık matematiksel denklemleri çözmek hem mantıksal muhakeme hem de yaratıcılık gerektirir. - mathematics (noun) : matematik, matematiksel hesaplamalar
She finds mathematics difficult but enjoys the challenge.
Matematiği zor buluyor ama bu zorluğu seviyor. - maths (noun) : matematik
She excels in maths and always scores high marks.
O, matematikte çok başarılıdır ve her zaman yüksek notlar alır. - matter (noun) :
- matter (verb) : önemli olmak, madde, mesele
It doesn’t matter how many mistakes you make, as long as you learn from them.
Ne kadar hata yaptığınız önemli değil, yeter ki onlardan ders alın. - mature (adjective)
- mature (verb) olgun, olgunlaşmak
She has matured significantly over the years, becoming a thoughtful and independent individual.
Yıllar içinde önemli ölçüde olgunlaşmış, düşünceli ve bağımsız bir birey haline gelmiştir. - maximize (verb) büyütmek, yükseltmek, üst düzeye çıkartmak
Strategic investments in renewable energy will help maximize long-term environmental benefits.
Yenilenebilir enerjiye yapılacak stratejik yatırımlar, uzun vadede çevresel faydaların en üst düzeye çıkarılmasına yardımcı olacaktır. - maximum (adjective)
- maximum (noun) maksimum, azami, en yüksek
The temperature will reach a maximum of 23°C today.
Sıcaklık bugün maksimum 23°C’ye ulaşacak. - May (noun) : mayıs ayı
Flowers start to blossom in May.
Mayıs ayında çiçekler açılmaya başlar. - may modal (verb) : -e bilmek (ihtimal)
We may go to the beach tomorrow.
Yarın plaja gidebiliriz. - maybe (adverb) : belki, olabilir
Maybe they’ll come tomorrow.
Belki yarın gelirler. - mayor (noun) belediye başkanı
She was elected as the first female mayor of the city by a landslide.
Şehrin ilk kadın belediye başkanı olarak büyük bir farkla seçildi. - me (pronoun) : ben, beni, bana
She gave me some money.
Bana biraz para verdi. - meal (noun) : öğün, yemek
She prepared a delicious meal.
Lezzetli bir yemek hazırladı. - mean (verb) : kastetmek, anlamına gelen, ifade etmek
What does this word mean?
Bu kelime ne anlama geliyor? - meaning (noun) : anlam, kasıt, manâ
The book has a deep meaning.
Kitabın derin bir anlamı var. - meaningful (adjective) manidar, anlamlı, önemli
Their conversation was brief but meaningful, leaving a lasting impression on both of them.
Sohbetleri kısa ama anlamlıydı ve her ikisi üzerinde de kalıcı bir etki bıraktı. - means (noun) araç, yöntem, vasıta
Exams are not the only means of assessing a student’s success.
Sınavlar, bir öğrencinin başarısını değerlendirmenin tek yolu değildir. - meantime (noun) bu arada, bu süre içerisinde, ara
In the meantime, they worked on smaller projects to keep the business afloat.
Bu arada, işi ayakta tutmak için daha küçük projeler üzerinde çalıştılar. - meanwhile (adverb) : bu arada, o esnada
She was drinking tea; meanwhile, it was raining at the same time.
O çay içerken; bu sırada yağmur yağıyordu. - measure (noun) :
- measure (verb) : ölçmek, ölçü
The doctor needs to measure your height to ensure accurate records .
Doktor boyunuzu doğru kayıtlar tutmak için ölçmesi gerekiyor. - measurement (noun) ölçüm, ölçü, ölçme
Astronomers make measurements of how far away other planets and stars are.
Gökbilimciler, diğer gezegenlerin ve yıldızların ne kadar uzakta olduğunun ölçümlerini yaparlar. - meat (noun) : et, zevk, öz
She is a vegeterian, she doesn’t eat meat.
O bir vejeteryan, et yemez. - mechanic (noun) tamirci, araba tamircisi
Just ask a mechanic about the problem you’re having with the air conditioning.
Klimanızla ilgili yaşadığınız sorunu bir tamirciye sorun. - mechanical (adjective) mekanik, makineye ait
This kid has a mechanical aptitude; he seems to enjoy repairing things.
Bu çocuğun mekanik bir yeteneği var; tamir etmekten hoşlanıyor gibi görünüyor. - mechanism (noun) mekanizma, işleyiş
The antique boutique had a clock with intricate and delicate mechanism.
Antika butiğinde karmaşık ve hassas bir mekanizmaya sahip bir saat vardı. - medal (noun) madalya
They displayed their medals on the custom made wall specifically for them.
Madalyalarını, onlar için özel olarak yapılmış duvara astılar. - media (noun) : medya, basın
The media has covered the event extensively.
Medya, etkinliği kapsamlı bir şekilde haber yaptı. - medical (adjective) : medikal, tıbbi, tıp
She is studying for a medical degree at the university.
Üniversitede tıp diploması için okuyor. - medication (noun) ilaç
Her pharmacist friend explained how to use the prescribed medication properly.
Eczacı arkadaşı reçeteli ilacı nasıl düzgün kullanacağını anlattı. - medicine (noun) : ilaç, tıp
She is studying to become a doctor in medicine.
O, tıp doktoru olabilmek için çalışıyor. - medieval (adjective) ortaçağ, ortaçağa ait
Medieval literature often reflects the societal values and challenges of the time.
Ortaçağ edebiyatı genellikle dönemin toplumsal değerlerini ve zorluklarını yansıtır. - meditation (noun) meditasyon, tefekkür, derin düşünme
Meditation has been shown to reduce stress and improve mental clarity when practiced regularly.
Meditasyonun düzenli olarak uygulandığında stresi azalttığı ve zihinsel berraklığı artırdığı gösterilmiştir. - medium (adjective) : orta boy, orta
The steak should be cooked to a medium level.
Biftek orta seviyede pişirilmelidir. - medium (noun) araç, orta, vasıta
Television is a powerful medium for advertising.
Televizyon, reklamcılık için güçlü bir araçtır. - meet (verb) : tanışmak, karşılamak, görüşmek, buluşmak
My friend and I meet once a week.
Arkadaşım ve ben haftada bir kez buluşuruz. - meeting (noun) : toplantı, buluşma, görüşme
I was almost late for the meeting.
Toplantı için neredeyse geç kaldım. - melody (noun) melodi, şarkı, ezgi
She hummed a cheerful melody while preparing breakfast, setting a positive tone for the day.
Kahvaltı hazırlarken neşeli bir melodi mırıldanarak gün için olumlu bir hava yarattı. - melt (verb) eritmek, erimek, çözülmek
The snow melted away with the arrival of spring.
Kar, baharın gelişiyle eridi. - member (noun) : üye, taraf
He’s a member of the chess club.
O, satranç klubünün bir üyesi. - membership (noun) üyelik
Were you able to cancel your membership at the gym after trying for months?
Aylarca uğraştıktan sonra spor salonundaki üyeliğinizi iptal edebildiniz mi? - memo (noun) not, bildiri
The manager sent out a memo reminding employees of the upcoming deadline for project submissions.
Yönetici, çalışanlara proje teslimleri için yaklaşan son tarihi hatırlatan bir not gönderdi. - memoir (noun) anı yazısı, anı, inceleme yazısı
In her memoir, the author shares poignant memories of her childhood during the war.
Yazar, anılarında savaş sırasındaki çocukluğuna dair dokunaklı anılarını paylaşıyor. - memorable (adjective) unutulmaz, akılda kalıcı
Their memorable vacation in Milan was still fresh in their minds; they talk about it all the time.
Milano’daki unutulmaz tatilleri hala akıllarında tazeydi; sürekli bundan bahsediyorlar. - memorial (noun) anıt, abide, bildiri, anma töreni
The memorial stands as a solemn tribute to those who lost their lives in the battle.
Anıt, savaşta hayatını kaybedenler için ciddi bir saygı duruşu olarak duruyor. - memory (noun) : hafıza, anı, bellek
I have a great memory for faces.
Yüzleri hatırlama konusunda harika bir hafızam var. - mental (adjective) : zihinsel, akli
The puzzle is good for mental exercise to improve problem-solving skills.
Bulmaca, problem çözmeyi geliştirmek ve zihinsel egzersiz için iyidir. - mention (verb) : bahsetmek, değinmek, zikretmek
He didn’t mention anything about his plans for the weekend.
Hafta sonu planlarından bahsetmedi. - mention (noun) : bahsetme, anma, söz etme
There was no mention of the delay in the email.
E-postada gecikmeden bahsedilmedi. - mentor (noun) rehber, akıl hocası, mentor
A good mentor can provide valuable guidance and insight, helping you navigate your career with confidence.
İyi bir mentor, kariyerinizde güvenle ilerlemenize yardımcı olacak değerli rehberlik ve içgörü sağlayabilir. - menu (noun) : menü, yemek listesi
The menu doesn’t have many options.
Menüde çok fazla seçenek yok. - merchant (noun) tüccari tacir, ticari
Local merchants have expressed concerns about the impact of the new shopping mall on their businesses.
Yerel tüccarlar yeni alışveriş merkezinin işletmeleri üzerindeki etkisi konusunda endişelerini dile getirdiler. - mercy (noun) merhamet, insaf
The king granted mercy to the prisoner, sparing him from a harsh punishment.
Kral mahkuma merhamet ederek onu ağır bir cezadan kurtardı. - mere (adjective) az, saf, yalnız, temel
She achieved incredible success despite having mere basic resources and very little support in the beginning.
Başlangıçta sadece temel kaynaklara ve çok az desteğe sahip olmasına rağmen inanılmaz bir başarı elde etti. - merely (adverb) yalnızca, sadece, tümüyle
He wasn’t angry; he was merely surprised by her unexpected arrival.
Kızgın değildi; sadece onun beklenmedik gelişine şaşırmıştı. - merge (verb) birleşmek, birleştirmek, dönüşmek
The two companies decided to merge their operations to create a more competitive entity in the market.
İki şirket, piyasada daha rekabetçi bir yapı oluşturmak için faaliyetlerini birleştirmeye karar verdi. - merger (noun) birleşme, yutma
Critics raised concerns that the merger might lead to reduced competition and higher prices for consumers.
Eleştirmenler, birleşmenin rekabetin azalmasına ve tüketiciler için daha yüksek fiyatlara yol açabileceğine dair endişelerini dile getirdi. - merit (noun) erdem, liyaket, hak
The proposal was evaluated based on its merits rather than the reputation of the presenter.
Öneri, sunucunun itibarından ziyade esasına göre değerlendirildi. - mess (noun) : karışıklık, dağınıklık, karmaşa
Cleaning up this mess will take hours because everything is scattered.
Bu dağınıklığı temizlemek saatler alacak çünkü her şey dağılmış durumda. - message (noun) : mesaj, haber
You never respond to my messages.
Mesajlarıma hiç cevap vermiyorsun. - metal (noun) : metal, maden
The table is made of metal.
Masa metalden yapılmış. - metaphor (noun) metafor, mecaz
The poem ‘The Road Not Taken’, uses metaphors about choices and regret.
‘Gidilmeyen Yol’ şiiri, seçimler ve pişmanlıklar üzerine metaforlar kullanır. - method (noun) : yöntem, metod
She explained her study method to the class.
Çalışma yöntemini sınıfa açıkladı. - methodology (noun) metedoloji, yöntem, yöntem bilimi
Scientists are constantly refining their methodologies to adapt to new challenges in their fields.
Bilim insanları, alanlarındaki yeni zorluklara uyum sağlamak için metodolojilerini sürekli olarak geliştirmektedir. - metre (noun) : metre
The Eiffel Tower is 300 meters tall.
Eyfel Kulesi 300 metre boyundadır. - middle (adjective) :
- middle (noun) : orta, ortalama
She sat in the middle of the room.
Odanın orta kısmına oturdu. - midnight (noun) : gece yarısı
I love midnight snacks.
Gece yarısı atıştırmalıklarını severim. - midst (noun) orta, merkez
In the midst of the chaos, she managed to remain calm and focused on finding a solution.
Kaosun ortasında sakin kalmayı başardı ve bir çözüm bulmaya odaklandı. - might modal (verb) : -e bilmek (ihtimal)
I might go for a walk later, depending on the weather.
Hava durumuna bağlı olarak, daha sonra yürüyüşe çıkabilirim. - migration (noun) göç, göçmenlik
Economic instability in the region has led to a significant migration of people seeking better opportunities.
Bölgedeki ekonomik istikrarsızlık, daha iyi fırsatlar arayan insanların önemli ölçüde göç etmesine yol açmıştır. - mild (adjective) : ılıman, yumuşak, hafif
The weather is mild today, not too hot or cold.
Hava bugün ılıman, ne çok sıcak ne de soğuk. - mile (noun) : kilometre
The beach was miles away from our house.
Plaj evimizden kilometrelerce uzaktaydı. - militant (adjective)
- militant (noun) militan, saldırgan tip, muharip
She adopted a militant stance on environmental issues, advocating for immediate and radical action.
Çevre sorunları konusunda militan bir duruş benimsedi, acil ve radikal eylemleri savundu. - military (adjective)
- military (noun) askeri; ordu
He served in the military for ten years.
On yıl boyunca orduda görev yaptı. - militia (noun) milis, milis kuvvetleri
The government deployed militia forces to the border to prevent unauthorized crossings.
Hükümet, izinsiz geçişleri önlemek için sınıra milis güçleri konuşlandırdı. - milk (noun) : süt
Most people are allergic to milk.
Çoğu insan süte alerjiktir. - mill (noun) değirmen, fabrika, milyon
The abandoned cotton mill was transformed into a contemporary art gallery, attracting visitors from around the world.
Terk edilmiş pamuk fabrikası, dünyanın dört bir yanından ziyaretçilerin ilgisini çeken çağdaş bir sanat galerisine dönüştürüldü. - million (number) : milyon
I told you a million times!
Sana milyonlarca kez söyledim! - mind (noun) :
- mind (verb) : zihin, kafa, önemsemek, fikir
She always tries to change his mind when he hears different opinions.
Farklı görüşler duyduğunda her zaman fikrini değiştirmeye çalışır. - mine (pronoun) : benimki
The book on the table is mine.
Masadaki kitap benimki. - mine (noun) : maden ocağı, madencilik sahası
The workers went into the coal mine and prepared to start their shift.
İşçiler vardiyalarına başlamak üzere kömür madenine girdi. - miner (noun) madenci
Some valuable minerals deep within the earth were extracted by the miners.
Toprağın derinliklerindeki bazı değerli mineraller madenciler tarafından çıkarılmıştır. - mineral (noun) mineral, maden
Calcium is a vital mineral for bone strength.
Kalsiyum, kemik sağlığı için hayati bir mineraldir. - minimal (adjective) asgari, minimal, minimum, en küçük
The design of the house was strikingly minimal, with clean lines and an absence of unnecessary decoration.
Evin tasarımı, temiz çizgiler ve gereksiz dekorasyonun yokluğu ile çarpıcı bir şekilde minimaldi. - minimize (verb) küçültmek, en aza indirmek
To minimize errors, the company implemented a rigorous quality control system.
Hataları en aza indirmek için şirket titiz bir kalite kontrol sistemi uyguladı. - minimum (adjective)
- minimum (noun) minimum, asgari, en az
The minimum age requirement for this job is 18.
Bu iş için asgari yaş gereksinimi 18’dir. - mining (noun) maden, madencilik, maden kazma
Mining activities in the region have significantly damaged the local ecosystem.
Bölgedeki madencilik faaliyetleri yerel ekosisteme önemli ölçüde zarar vermiştir. - minister (noun) bakan, vekil
The minister announced new policies to improve education.
Bakan, eğitimi iyileştirmek için yeni politikaları açıkladı. - ministry (noun) bakanlık, hizmet, bakanlık görevi
The Ministry of Health announced a new initiative to combat childhood obesity.
Sağlık Bakanlığı çocukluk çağı obezitesiyle mücadele için yeni bir girişim başlattığını duyurdu. - minor (adjective) küçük, önemsiz, reşit olmayan
There are some minor issues to address before the project is complete.
Proje tamamlanmadan önce ele alınması gereken bazı küçük sorunlar var. - minority (noun) azınlık, reşit olmama
Protecting minority rights is essential in a democratic society.
Demokratik bir toplumda azınlık haklarının korunması esastır. - minute (noun) : dakika, an
Can you please wait a minute?
Lütfen bir dakika bekler misiniz? - minute (adjective) dakika, an, mimik
She froze for a minute, unable to process the gravity of the situation.
Durumun ciddiyetini kavrayamadığı için bir dakika boyunca donup kaldı. - miracle (noun) mucize, harika şey, alamet
The recovery of the child after such a severe accident was nothing short of a miracle.
Böylesine ağır bir kazadan sonra çocuğun iyileşmesi mucizeden başka bir şey değildir. - mirror (noun) : ayna, yansıtmak
He looked at her reflection in the mirror.
Aynada yansımasına baktı. - miserable (adjective) perişan, sefil, acınası
Without the girl he loves right by his side, he’ll be miserable at best.
Sevdiği kız yanında olmadan, en iyi ihtimalle perişan olacaktır. - misery (noun) sefalet, ızdırap, acı
The novel depicts the misery of war through the eyes of an innocent child.
Roman, savaşın sefaletini masum bir çocuğun gözünden anlatıyor. - misleading (adjective) yanıltıcı, aldatıcı, kandırma, yanlış
The advertisement was criticized for being misleading and exaggerating the product’s benefits.
Reklam, yanıltıcı olduğu ve ürünün faydalarını abarttığı gerekçesiyle eleştirildi. - miss (verb) : özlemek, kaçırmak, eksik olmak
I really miss her when she goes away.
Gittiğinde onu çok özlerim. - missile (noun) füze, ok, merak
The missile struck its target with alarming precision, causing widespread destruction.
Füze hedefini endişe verici bir hassasiyetle vurdu ve geniş çaplı bir yıkıma neden oldu. - missing (adjective) : kayıp, eksik, kaybolan
The missing cat was found yesterday.
Kaybolan kedi dün bulundu. - mission (noun) görev, misyon, heyet
The team’s mission is to provide clean water to rural areas.
Ekibin görevi, kırsal bölgelere temiz su sağlamaktır. - mistake (noun) : yanlış, hata, yanılgı
This was a huge mistake.
Bu büyük bir hataydı. - mistake (verb) yanılmak, karıştırmak, yanlış anlamak
Don’t mistake my kindness for weakness.
Nazikliğimi zayıflıkla karıştırma - mix (noun) :
- mix (verb) : karıştırmak, karışım
You need to mix these colors to get purple.
Mor renk için bu renkleri karıştırmalısın. - mixed (adjective) karışık, karma, karışmış
She felt mixed emotions about moving to a new city.
Yeni bir şehre taşınma konusunda karışık duygular hissetti. - mixture (noun) : karışım, bileşim
This medicine is a mixture of natural herbs.
Bu ilaç doğal bitkilerin bir karışımıdır. - mob (noun) çete, kalabalık, güruh
The angry mob gathered in front of the courthouse, demanding justice.
Öfkeli kalabalık adliyenin önünde toplanmış, adalet talep ediyordu. - mobile (adjective) :
- mobile (noun) : mobil, seyyar, hareketli
Her mobile nature makes her adaptable to new situations.
Hareketli yapısı, onu yeni durumlara uyumlu hale getiriyor. - mobility (noun) haraketlilik, haraket kabiliyeti
Her job required a high degree of mobility, as she was constantly traveling between countries.
Sürekli ülkeler arasında seyahat ettiği için işi yüksek derecede hareketlilik gerektiriyordu. - mobilize (verb) seferber etmek, harakete geçirmek, devreye sokmak
The community quickly mobilized resources to help those affected by the natural disaster.
Topluluk, doğal afetten etkilenenlere yardım etmek için kaynakları hızla seferber etti. - mode (noun) mod, tarz
The device he bought recently from the internet has a night mode feature.
Yakın zamanda internetten satın aldığı cihazın bir gece modu özelliği vardır. - model (noun) : model, örnek, manken
She is a famous fashion model.
O ünlü bir manken. - model (verb) modellemek, örnek almak, kalıbını çıkarmak
The artist modeled the sculpture in clay before casting it in bronze.
Sanatçı, bronza dökmeden önce heykeli kilden modelledi. - moderate (adjective) ılıman, ılımlı, orta dereceli
His views on politics are moderate, which allows him to mediate between opposing parties.
Siyaset konusundaki görüşleri ılımlı, bu da karşıt partiler arasında arabuluculuk yapmasına olanak sağlıyor. - modern (adjective) : modern, çağdaş, bugünkü
We live in a modern day.
Modern bir günde yaşıyoruz. - modest (adjective) mütevazı, alçakgönüllü
His modest demeanor won him incredible respect among many coworkers.
Mütevazı tavrı, birçok iş arkadaşı arasında ona inanılmaz bir saygı kazandırmıştır. - modification (noun) değiştirme, küçük değişiklik
The architect suggested a minor modification to improve the building’s structural integrity.
Mimar, binanın yapısal bütünlüğünü iyileştirmek için küçük bir değişiklik önerdi. - modify (verb) değiştirmek, modifiye etmek
The software allows users to modify the settings to their preferences.
Yazılım, kullanıcıların ayarları tercihlerine göre değiştirmesine olanak tanır. - moment (noun) : an
You should stay in the moment.
Anda kalmalısın. - momentum (noun) hız, momentum, ivme
The team gained momentum after scoring their first goal and dominated the rest of the match.
Takım ilk golünü attıktan sonra ivme kazandı ve maçın geri kalanını domine etti. - Monday (noun) : pazartesi
Everyone starts work on monday.
Herkes pazartesi günü işe başlar. - money (noun) : para, nakit
She has a lot of money in her bank account.
Banka hesabında çok para var. - monitor (noun)
- monitor (verb) monitör, ekran, izlemek
The nurse monitored the patient’s vital signs.
Hemşire, hastanın hayati belirtilerini izledi. - monk (noun) keşiş, rahip
Medieval monks often transcribed ancient texts, preserving much of the knowledge we have today.
Ortaçağ rahipleri genellikle eski metinleri yazıya dökerek bugün sahip olduğumuz bilgilerin çoğunu korumuşlardır. - monkey (noun) : maymun, yumurcak
The monkey swung from tree to tree in the jungle.
Maymun ormanda bir ağaçtan diğerine sallandı. - monopoly (noun) tekelcilik, tekel düzeni, tekel
The tech giant’s dominance in the market was criticized as a modern-day monopoly.
Teknoloji devinin pazardaki hakimiyeti modern zaman tekeli olarak eleştirildi. - monster (noun) canavar
She dressed up as the monster from the movie Spirited Away for Halloween.
Cadılar Bayramı için Spirited Away filmindeki canavar gibi giyinmiştir. - month (noun) : ay
This is the coldest month of the year.
Bu yılın en soğuk ayı. - monthly (adjective) aylık, ayda bir
The company has a monthly meeting to discuss the progress of its trading activities.
Şirket, ticari faaliyetlerinin ilerleyişini görüşmek üzere aylık toplantılar düzenliyor. - monument (noun) anıt, anıt eser
They built a grand monument to honor the martyrs during the independence war.
Bağımsızlık savaşı sırasında şehitleri anmak için görkemli bir anıt inşa ettiler. - mood (noun) : ruh hali, duygu durumu
Music has the power to instantly shift and improve your mood.
Müziğin ruh halinizi anında değiştirme ve iyileştirme gücü vardır. - moon (noun) : ay, uydu
The moon shone brightly in the night sky.
Ay, gece gökyüzünde parlak bir şekilde ışıldıyordu. - moral (adjective)
- moral (noun) ahlaki, manevi, ahlak
The story teaches a moral lesson about honesty.
Hikâye, dürüstlük hakkında ahlaki bir ders veriyor. - morality (noun) ahlak, etik, ahlaklı olma
The novel explores the complex relationship between morality and personal ambition.
Roman, ahlak ve kişisel hırs arasındaki karmaşık ilişkiyi irdeliyor. - more (adverb) :
- more (determiner) :
- more (pronoun) : daha, daha fazla, daha çok
She needs more sugar in her tea.
Çayında daha fazla şekere ihtiyacı var. - moreover (adverb) üstelik, dahası
He is an excellent singer; moreover, his acting skills are unmatchable.
O mükemmel bir şarkıcı; ayrıca oyunculuk yeteneği de eşsiz. - morning (noun) : sabah
I’m not a morning person.
Sabah insanı değilim. - mortgage (noun) ipotek
Has the bank approved your mortgage application yet?
Banka ipotek başvurunuzu onayladı mı? - mosque (noun) camii
Please visit Hagia Sophia and the Blue Mosque when you land in Istanbul! You won’t regret it.
İstanbul’a indiğinizde lütfen Ayasofya ve Sultanahmet Camii’ni ziyaret edin! Pişman olmayacaksınız. - most (adverb) :
- most (determiner) :
- most (pronoun) : en, en çok, çoğu
He has the most annoying personality.
En sinir bozucu kişiliğe sahip. - mostly (adverb) : çoğunlukla, genelde
She mostly enjoys reading books in the evening.
O, akşamları çoğunlukla kitap okumaktan hoşlanır. - mother (noun) : anne, valide
Mothers can do anything.
Anneler her şeyi yapabilir. - motion (noun) hareket, önerge
The motion of the ocean waves calmed her racing heart and eased her feelings.
Okyanus dalgalarının hareketi onun yarışan kalbini sakinleştirdi ve duygularını yatıştırdı. - motivate (verb) motive etmek, teşvik etmek
The book about his success story motivated many young entrepreneurs.
Başarı hikayesini anlatan kitap birçok genç girişimciye motivasyon sağladı. - motivation (noun) motivasyon
Unfortunately, your lack of motivation led to your poor performance on the exam.
Ne yazık ki motivasyon eksikliğiniz sınavda kötü bir performans göstermenize yol açtı. - motive (noun) güdü, motif, neden, gerekçe
The detective struggled to uncover the motive behind the seemingly random crime.
Dedektif, rastgele gibi görünen suçun ardındaki nedeni ortaya çıkarmak için mücadele etti. - motor (adjective)
- motor (noun) motor, otomobil, motorlu
The car’s motor needs regular maintenance.
Arabanın motoru düzenli bakıma ihtiyaç duyar. - motorcycle (noun) : motorsiklet
He rides his motorcycle to work every day.
Her gün işe motosikletle gider. - motorist (noun) sürücü, şoför,
The motorist was fined for exceeding the speed limit in a school zone.
Sürücü, okul bölgesinde hız sınırını aştığı için para cezasına çarptırılmıştır. - mount (verb) monte etmek, tırmanmak, oturtmak
The pressure began to mount as the deadline approached.
Son tarih yaklaştıkça baskı artmaya başladı. - mountain (noun) : dağ
They reached the peak of the mountain.
Dağın zirvesine ulaştılar. - mouse (noun) : fare, sıçan
The mouse ran away from the cat.
Fare kediden kaçtı. - mouth (noun) : ağız
The dentist asked her to rinse her mouth.
Diş hekimi ondan ağzını durulamasını istedi. - move (verb) : taşınmak, hareket etmek, ilerlemek
They moved the table to a different place.
Masayı farklı bir yere taşıdılar. - move (noun) : hamle, taşınma
The move to a new house was stressful with all the packing .
Yeni bir eve taşınmak tüm eşyaları toplamaktan stresliydi. - movement (noun) : hareket, devinim
Physical movement is essential for good health.
Fiziksel hareket, iyi sağlık için önemlidir. - movie (noun) : film, sinema
We went to watch a popular movie together.
Birlikte popüler bir film izlemeye gittik. - moving (adjective) duygusal, dokunaklı, hareketli, hareket eden
Andy had to say goodbye to his toys in the movie; it was such a moving ending.
Andy filmde oyuncaklarına veda etmek zorunda kaldı; çok dokunaklı bir sondu. - much (adverb) :
- much (determiner) :
- much (pronoun) : fazla, çok, çok şey
I haven’t got much money left.
Fazla param kalmadı. - mud (noun) : çamur, balçık
The kids had a great time playing in the mud.
Çocuklar çamurda oynayarak keyifli vakit geçirdi. - multiple (adjective) çoklu, birden fazla, birçok
She speaks multiple languages fluently.
Birden fazla dili akıcı bir şekilde konuşuyor. - multiply (verb) çarpma işlemi yapmak, çoğalmak
Bacteria can multiply rapidly in warm conditions.
Bakteriler, sıcak koşullarda hızla çoğalabilir. - mum (noun) : anne
My mum is my best friend.
Annem benim en yakın arkadaşım - municipal (adjective) kentsel, belediye
The municipal government introduced new policies to promote sustainable urban development.
Belediye yönetimi sürdürülebilir kentsel kalkınmayı teşvik etmek için yeni politikalar uygulamaya koymuştur. - murder (noun) :
- murder (verb) : öldürmek, cinayet
The novel is about a mysterious murder that takes place in a small town.
Roman, küçük bir kasabada gerçekleşen gizemli bir cinayet hakkında. - muscle (noun) : kas
Stretching helps relax your muscles and improves flexibility.
Esneme hareketleri kaslarınızı rahatlatır ve esnekliği artırır. - museum (noun) : müze
They went on a museum trip.
Bir müze gezisine çıktılar - music (noun) : müzik
I enjoy listening to rock music.
Rock müzik dinlemekten keyif alıyorum. - musical (adjective) : müzikal, müzikli, hoş
The movie has a great musical score.
Filmin harika bir müzikal derecesi var. - musical (noun) : müzikal, müzikli tiyatro
A Broadway musical is a great experience and filled with catchy songs.
Broadway müzikali harika bir deneyimdir ve dikkat çekici şarkılarla doludur.. - musician (noun) : müzisyen, şarkıcı
The musician played a beautiful song on the piano.
Müzisyen, piyanoda güzel bir şarkı çaldı. - must (modal verb) : -malı/-meli (gereklilik belirten yardımcı fiil)
It is getting late, so I must go home.
Geç oluyor, bu yüzden eve gitmeliyim. - mutual (adjective) ortak, müşterek, karşılıklı
Their mutual respect for each other’s work led to a highly successful collaboration.
Birbirlerinin çalışmalarına duydukları karşılıklı saygı, son derece başarılı bir işbirliğine yol açtı. - my (determiner) : benim
My brother is a teacher.
Kardeşim bir öğretmendir. - myself (pronoun) : kendim
I prepared dinner myself tonight.
Bu akşam yemeği kendim hazırladım. - mysterious (adjective) gizemli, esrarengiz, bilinmeyen
She received a mysterious message with no sender information.
Gönderen bilgisi olmayan gizemli bir mesaj aldı. - mystery (noun) : gizem, sır, muamma
The cause of the fire is still a mystery, and it seems hard to uncover the truth.
Yangının sebebi hâlâ bir gizem. ve gerçeği ortaya çıkarmak çok zor görünüyor. - myth (noun) mit, efsane
The book ‘Women Who Run with the Wolves’ has many mits and stories.
Kurtlarla Koşan Kadınlar’ kitabında birçok mitler ve hikayeler var. - nail (noun) : çivi, tırnak
His nails are very clean and well-trimmed, and he takes good care of himself.
Tırnakları çok temiz ve düzgün kesilmiş ve kendisinin kişisel bakımına dikkar eder. - naked (adjective) çıplak, yalın
The stars were so faint that they were barely visible to the naked eye.
Yıldızlar o kadar sönüktü ki çıplak gözle zar zor görülebiliyorlardı. - name (noun) :
- name (verb) : isim, ad, isim koymak
The dog’s name is Alex
Köpeğin adı Alex - namely (adverb) yani, şöyle ki, gibi
The report identified the main challenges, namely, lack of funding and inadequate staffing.
Rapor, finansman eksikliği ve personel yetersizliği gibi temel zorlukları tespit etti. - narrative (adjective) :
- narrative (noun) : anlatım, hikâye, öyküleyici
The narrative style of the book is unique.
Kitabın anlatım tarzı benzersizdir. - narrow (adjective) : dar, sınırlandırmak
The path was too narrow for two people to walk side by side.
The path was too narrow for two people to walk side by side. - narrow (verb) daraltmak, daralmak, kısmak
They need to narrow the list of candidates for the position.
Pozisyon için aday listesini daraltmaları gerekiyor. - nasty (adjective) kötü, iğrenç, çirkin
She was hurt by the nasty comment he made about her outfit for the night.
O geceki kıyafeti hakkında yaptığı çirkin yorum onu incitmişti. - nation (noun) : ulus, millet, devlet
Turkiye is a nation with a rich history and full of diverse cultures.
Türkiye, zengin bir tarihe sahip bir ulustur ve farklı kültürlerle doludur. - national (adjective) : ulusal, milli
The national flag was raised during the ceremony.
Tören sırasında ulusal bayrak çekildi. - national (noun) vatandaş, yurttaş
The embassy provides services to its nationals abroad.
Büyükelçilik, yurtdışındaki vatandaşlarına hizmet sunar. - nationwide (adjective) ülke çapında, ülke çapındaki, yurt geneli
The new policy aims to provide affordable healthcare to citizens nationwide.
Yeni politika, ülke çapında vatandaşlara uygun fiyatlı sağlık hizmeti sağlamayı amaçlıyor. - native (adjective) :
- native (noun) : anadil, yerli, doğal
The natives of this island have unique traditions.
Bu adanın yerlilerinin kendine has gelenekleri var. - natural (adjective) : doğal, natürel, doğuştan
She had a natural talent for dancing.
Dans etmek için doğal bir yeteneği vardı. - naturally (adverb) : doğal olarak, doğuştan, kendiliğinden
This fruit ripens naturally under the sun by absorbing the warmth.
Bu meyve güneş altında ısıyı emerek doğal olarak olgunlaşır. - nature (noun) : doğa, tabiat, yapı
She loves spending time in nature.
Doğada vakit geçirmeyi seviyor. - naval (adjective) denizcilik, deniz harp, bahri
The naval fleet was deployed to secure international waters during the conflict.
Deniz filosu çatışma sırasında uluslararası suların güvenliğini sağlamak üzere konuşlandırıldı. - navigation (noun) navigasyon, yön bulma
The navigation system in the car isn’t very accurate; it made us lose our way.
Arabadaki navigasyon sistemi pek doğru değildi; yolumuzu kaybetmemize neden oldu. - near (adjective) :
- near (adverb) :
- near (preposition) : yakın, yakında, hemen hemen
Her school is near the library.
Okulu kütüphanenin yanında. - nearby (adjective)
- nearby (adverb) yakın, yakında
Fortunately we found a cozy café nearby to relax after the exhausting hike.
Neyse ki yorucu yürüyüşün ardından rahatlamak için yakınlarda şirin bir kafe bulduk. - nearly (adverb) : hemen hemen, yaklaşık olarak, neredeyse
It’s nearly impossible to finish this project in two days.
Bu projeyi iki günde bitirmek neredeyse imkansız. - neat (adjective) düzenli, tertipli, temiz
He keeps his desk neat, with everything in its place.
Masasını düzenli tutar, her şey yerli yerindedir. - necessarily (adverb) : mutlaka, zorunlu olarak, illa ki
This doesn’t necessarily mean he is guilty.
Bu, onun mutlaka suçlu olduğu anlamına gelmez. - necessary (adjective) : gerekli, gereken, zorunlu
It is necessary to bring your ID for registration.
Kayıt için kimliğinizi getirmeniz gerekli. - necessity (noun) gereklilik, ihtiyaç, zorunluluk
In some countries, having a car is a necessity due to the lack of public transportation.
Bazı ülkelerde toplu taşımanın yetersizliğinden; araba sahibi olmak zorunluluk haline gelmiştir. - neck (noun) : boyun, yaka, boğaz
She wore a scarf around her neck to keep warm.
Sıcak kalmak için boynuna bir atkı taktı. - need (verb) : gerekmek, ihtiyacı olmak
This plant needs extra care.
Bu bitkinin ekstra bakıma ihtiyacı var. - need (noun) : ihtiyaç, gereksinim, ihtiyacı olmak
Her need for attention was obvious.
Dikkat ihtiyacı barizdi. - need (modal verb) : gerekmek, ihtiyaç duymak, lazım olmak
Do I need to bring my passport or is there any other identification required?
Pasaportumu getirmem gerekiyor, yoksa başka bir kimlik mi gerekiyor? - needle (noun) : iğne, şırınga, ibre
The needle of the compass points north to determine the direction.
Pusulanın iğnesi yönünüzü bulmak için daima kuzeyi gösterir. - negative (adjective) : negatif, olumsuz
Don’t put negative thoughts in her head.
Kafasına olumsuz düşünceler sokma. - negative (noun) olumsuz, negatif
The test result came back as a negative.
Test sonucu negatif çıktı. - neglect (noun)
- neglect (verb) ihmal, ihmal etmek, bakımsızlık
Neglecting one’s mental health can have serious long-term consequences.
Kişinin ruh sağlığını ihmal etmesinin uzun vadede ciddi sonuçları olabilir. - negotiate (verb) müzakere etmek, görüşmek, pazarlık etmek
They negotiated the terms of the contract before finalizing the deal.
Anlaşmayı sonuçlandırmadan önce sözleşmenin şartlarını görüştüler. - negotiation (noun) müzakere, görüşme
The negotiation between the two companies lasted for several weeks but it was successful in the end.
İki şirket arasındaki müzakere birkaç hafta sürdü ancak sonunda başarılı oldu. - neighbour (noun) : komşu
Our neighbour is a friendly lady.
Komşumuz cana yakın bir bayan. - neighbourhood (noun) : mahalle, çevre, komşuluk alanı
This neighbourhood is very quiet and safe.
Bu mahalle çok sessiz ve güvenli. - neighbouring (adjective) komşu, yakın, çevre
The neighbouring countries signed a treaty to strengthen economic ties and promote peace.
Komşu ülkeler ekonomik bağları güçlendirmek ve barışı teşvik etmek için bir anlaşma imzaladı. - neither (determiner) :
- neither (pronoun) : hiçbiri, ikisi de değil
Neither of the options is suitable for this situation.
Hiçbiri bu durum için uygun değil. - neither (adverb) : hiçbiri, ne… ne de
She was very upset because they neither called nor attended the party.
Çok üzgündü çünkü ne partiyi aradılar ne de partiye katıldılar. - nerve (noun) sinir, cesaret, damar, cüret
It takes a lot of nerve to speak in public.
Herkesin önünde konuşmak büyük cesaret ister. - nervous (adjective) : endişeli, gergin, sinirli
He felt nervous before giving the presentation.
Sunum yapmadan önce gergin hissetti. - nest (noun) yuva, delik, küme
The company created a nest of opportunities for young entrepreneurs to flourish.
Şirket, genç girişimcilerin gelişmesi için bir fırsat yuvası yarattı. - net (noun) : ağ, file, balık ağı, internet
The net helps catch the butterflies without causing any harm..
Ağ, kelebeklere zarar vermeden onları yakalamaya yardımcı olur. - net (adjective) açık, kesintisiz, net
After deducting all expenses, the company reported a net profit of $2 million, which was higher than expected.
Tüm masraflar düşüldükten sonra şirket, beklenenin üzerinde 2 milyon dolar net kâr elde etti. - network (noun) : ağ, şebeke
The company has a strong network of partners around the world.
Şirketin dünyada güçlü bir ortak ağı var. - neutral (adjective) tarafsız, nötr, doğal
As the mediator, I had to remain neutral during the conflict and argument.
Arabulucu olarak, çatışma ve tartışma sırasında tarafsız kalmak zorunda kaldım. - never (adverb) : hiç, asla, katiyen, hiçbir zaman
I love homemade food, I never eat out.
Ev yapımı yemekleri severim, asla dışarıda yemem. - nevertheless (adverb) yine de, buna rağmen
The team was inexperienced; nevertheless, they won the match.
Takım tecrübesizdi; yine de maçı kazandılar. - new (adjective) : yeni, taze, modern, acemi, keşfedilmemiş
My job has a lot of new opportunities.
İşimin birçok yeni fırsatı var. - newly (adverb) yeni, yeni olarak
It’s heartbreaking that their newly renovated house has burnt down during the recent wildfires.
Yeni yenilenen evlerinin son orman yangınları sırasında yanmış olması yürek parçalayıcı. - news (noun) : haber, haberler, havadis
I woke up to horrible news this morning.
Bu sabah korkunç bir haber ile uyandım. - newsletter (noun) haber bülteni, bülten,
She carefully crafted the newsletter to ensure it was engaging and informative, using eye-catching visuals and well-researched content to capture the readers’ attention.
Okuyucuların dikkatini çekmek için göz alıcı görseller ve iyi araştırılmış içerik kullanarak bültenin ilgi çekici ve bilgilendirici olmasını sağlamak için özenle hazırladı. - newspaper (noun) : gazete
She solves the puzzles in the newspaper.
Gazetedeki bulmacaları çözer. - next (to preposition) : yanında, neredeyse
He sat next to me in the class.
Sınıfta benim yanıma oturdu. - next (adjective) :
- next (adverb) : sonraki, ertesi, daha sonra
We’ll never know what happened next.
Sonrasında ne olduğunu asla bilmeyeceğiz. - next (noun) : bir sonraki, sıradaki, yanında
The next in line will receive their ticket shortly.
Sıradakiler biletlerini kısa sürede alacaklar. - nice (adjective) : sevimli, hoş, güzel
The weather is so nice today, let’s go out!
Hava bugün çok hoş, hadi dışarı çıkalım! - niche (noun) mevki, uygun yer
He found his niche in the tech industry, focusing on developing niche software solutions for small businesses.
Küçük işletmeler için niş yazılım çözümleri geliştirmeye odaklanarak teknoloji endüstrisinde kendine bir yer buldu. - night (noun) : gece, akşam
She waited for him for hours that night.
O gece onun için saatlerce bekledi. - nightmare (noun) kâbus, karabasan
After watching the horror movie, she had a nightmare.
Korku filmini izledikten sonra bir kâbus gördü. - nine (number) : dokuz
My favorite number is nine.
Benim en sevdiğim sayı 9’dur. - nineteen (number) : on dokuz
My father was nineteen years old in this photo.
Babam bu fotoğrafta 19 yaşındaydı. - ninety (number) : doksan
My grandma passed away at the age of ninety.
Büyükannem doksan yaşında vefat etti. - no (determiner) :
- no (exclamation) : hayır, yok, değil
There’s no milk in the fridge.
Buzdolabında hiç süt yok. - no one (pronoun) : kimse, hiç kimse, hiçbiri
No one knows the answer to this question.
Bu sorunun cevabını hiç kimse bilmiyor. - noble (adjective) soylu, asil, heybetli
His noble intentions were evident in his tireless efforts to provide education for underprivileged children.
Asil niyetleri, kimsesiz çocuklara eğitim sağlamak için yorulmak bilmeden gösterdiği çabalarda açıkça görülüyordu. - nobody (pronoun) : kimse, hiç kimse
Nobody agreed with me.
Kimse benimle aynı fikirde değildi. - nod (verb) kafa sallamak, başı ile onaylamak
She gave a slight nod to indicate her agreement with the proposed plan.
Önerilen plana katıldığını belirtmek için hafifçe başını salladı. - noise (noun) : gürültü, ses, parazit
The noise from the construction site was very distracting.
İnşaat alanından gelen gürültü çok rahatsız ediciydi. - noisy (adjective) : gürültülü, sesli
The classroom was very noisy before the teacher arrived.
Öğretmen gelmeden önce sınıf çok gürültülüydü. - nominate (verb) aday göstermek, görevlendirmek, atamak
The committee decided to nominate her for the prestigious international award due to her groundbreaking research.
Komite, çığır açan araştırmaları nedeniyle onu prestijli uluslararası ödüle aday göstermeye karar verdi. - nomination (noun) adaylık, aday gösterme, atanma
Her nomination for the award came as no surprise, given her significant contributions to the field.
Alana yaptığı önemli katkılar göz önüne alındığında ödüle aday gösterilmesi sürpriz olmadı. - nominee (noun) aday, vekil, temsilci
The nominee for the humanitarian award delivered an inspiring speech about the importance of community service.
İnsani yardım ödülü adayı, toplum hizmetinin önemi hakkında ilham verici bir konuşma yaptı. - non (adjective)
- none (pronoun) : hiçbiri
None of the students knew the answer to the question.
Hiçbir öğrenci sorunun cevabını bilmiyordu. - nonetheless (adverb) yine de, bununla birlikte
The weather was harsh; nonetheless, the team continued their trek to the summit.
Hava sertti; yine de ekip zirveye doğru yürüyüşüne devam etti. - non-profit (adjective) kar amacı gütmeyen, kar etmeyen
The non-profit organization provides free educational resources to children in underprivileged communities.
Kâr amacı gütmeyen kuruluş, imkanları kısıtlı topluluklardaki çocuklara ücretsiz eğitim kaynakları sağlıyor. - nonsense (noun) saçmalık, anlamsız, kuru gürültü
The politician dismissed the allegations as nonsense, claiming they were baseless and unfounded.
Politikacı iddiaları saçmalık olarak nitelendirerek asılsız ve temelsiz olduklarını iddia etti. - noon (noun) öğle, öğle vakti
The train is scheduled to arrive at precisely noon, so make sure you’re at the station on time.
Trenin tam olarak öğlen saatlerinde varması planlanıyor, bu nedenle zamanında istasyonda olduğunuzdan emin olun. - nor (adverb) :
- nor (conjunction) : ne de, -mez, -maz (olumsuz bağlaç)
He hasn’t eaten, nor has he slept after he is broke up with her.
Ondan ayrıldaıktan sonra ne yemek yedi ne de uyudu. - norm (noun) standart, norm
The norm is to wear suits or chic attire in this office; pay attention to the dress code!
Bu ofiste norm takım elbise veya şık kıyafetler giymektir; kıyafet kurallarına dikkat edin! - normal (adjective) : normal, olağan
It’s normal to feel nervous before an exam.
Bir sınavdan önce gergin hissetmek normaldir. - normal (noun) : normal, olağan durum
After the storm, everything went back to normal in USA.
Amerika’da fırtınadan sonra her şey normale döndü. - normally (adverb) : normalde, genelde
He normally walks to work, but today he took the bus.
O, normalde işe yürüyerek gider, ama bugün otobüse bindi. - north (adjective) :
- north (adverb) :
- north (noun) : kuzey, kuzey bölge, kuzeye doğru
They live in the north of the country.
Ülkenin kuzeyinde yaşıyorlar. - northern (adjective) : kuzey ait, kuzeyde bulunan
Northern countries are often cold due to their proximity to the Arctic Circle.
Kuzey ülkeleri genellikle genellikle Arctic Çemberi’ne yakın bulunduğundan soğuktur. - nose (noun) : burun, uçak burnu
The cat has a pink nose.
Kedinin pembe bir burnu var. - not (adverb) : değil, yok
I am not hungry.
Aç değilim. - notable (adjective) dikkate değer, önemli
Her notable achievements in the field of medicine earned her international recognition.
Tıp alanındaki kayda değer başarıları ona uluslararası tanınırlık kazandırdı. - notably (adverb) oldukça, başta olmak üzere, oldukça, özellikle
The project was a success, notably because of the team’s dedication and hard work.
Proje, özellikle ekibin özverisi ve sıkı çalışması sayesinde başarılı oldu. - note (noun) : not, dikkat, nota
Please take notes during the lesson.
Lütfen ders sırasında not alın. - note (verb) : not etmek, dikkat etmek
Please note the changes in the schedule, so you don’t miss any important events.
Lütfen programdaki değişiklikleri not edin böylelikle önemli olayları kaçırmazsınız. - notebook (noun) defter, not defteri
He bought different colored notebooks for each of them as a gift for the new year.
Her biri için yeni yıl hediyesi olarak farklı renkli defterler aldı. - nothing (pronoun) : hiçbir şey, hiç
I have nothing to say.
Söyleyecek hiçbir şeyim yok. - notice (noun) :
- notice (verb) : fark etmek, duyuru
Did you notice the sign on the door?
Kapıdaki tabelayı fark ettin mi? - notify (verb) bildirmek, haber vermek, bilgilendirmek
The airline notified all passengers about the flight delay via email and text messages, ensuring they had sufficient time to rearrange their schedules.
Havayolu, uçuş gecikmesi hakkında tüm yolcuları e-posta ve kısa mesaj yoluyla bilgilendirerek programlarını yeniden düzenlemeleri için yeterli zamana sahip olmalarını sağladı. - notion (noun) fikir, kavram, görüş
He has a clear notion of what he wants to achieve.
Ne başarmak istediği konusunda net bir fikri var. - notorious (adjective) adı çıkmış, kötü şöhretli, azılı
The area was notorious for its high crime rate, discouraging both tourists and locals from venturing there after dark.
Bölge yüksek suç oranıyla adı çıkmıştı ve hem turistleri hem de yerel halkı hava karardıktan sonra oraya gitmekten caydırıyordu. - novel (noun) : roman, yeni
She is reading a fascinating novel about historical events.
Tarihi olaylar hakkında büyüleyici bir roman okuyor. - novel (adjective) yeni, özgün, orjinal
The scientist proposed a novel solution to the problem of water scarcity, which involved using innovative desalination techniques.
Bilim adamı, su kıtlığı sorununa yenilikçi tuzdan arındırma tekniklerinin kullanılmasını içeren yeni bir çözüm önerdi. - novelist (noun) roman yazarı, romancı
The well-known novelist in the literary world has unfortunately passed away last week.
Edebiyat dünyasının ünlü romancısı maalesef geçen hafta hayatını kaybetti. - November (noun) : kasım ayı
They celebrate Thanksgiving in November.
Kasım ayında Şükran Günü’nü kutluyorlar. - now (adverb) : şimdi, hemen, şu anda, derhal
Everybody is unhealthy now compared to the past.
Geçmişe kıyasla şimdi herkes sağlıksız. - now (conjunction) : şimdi, madem ki
Now is the perfect time to start, and it is never late to begin.
Şimdi başlamak için mükemmel bir zaman ve başlamak için asla geç değildir. - nowadays (adverb) bu günlerde
Nowadays, many people work from home; it definitely has its own advantages and disadvantages.
Bu günlerde birçok kişi evden çalışıyor; bunun kesinlikle kendine göre avantajları ve dezavantajları var. - nowhere (adverb) : hiçbir yer
They drove for hours, but they ended up going nowhere.
Saatlerce sürdüler ama hiçbir yere gitmediler - nuclear (adjective) : nükleer, atomla ilgili
Nuclear weapons are a global threat and poses risks to countless lives.
Nükleer silahlar küresel bir tehdittir ve sayısız can için risk oluşturur. - number (noun) : sayı, rakam, numara, miktar
What’s your phone number?
Telefon numaran ne? - number (verb) : numaralandırmak, saymak
The teacher numbered the pages of the book.
Öğretmen, kitabın sayfalarını numaralandırdı. - numerous (adjective) çok sayıda, çeşitli, sayısız
She has numerous friends in different countries.
Farklı ülkelerde çok sayıda arkadaşı var. - nurse (noun) : hemşire, dadı, bakıcı, hastabakıcı
The nurse was very knowledgable.
Hemşire çok bilgiliydi. - nursery (noun) çocuk odası, fidanlık, bebek odası
The nursery at the hospital was equipped with state-of-the-art facilities to care for premature infants and provide them with the best possible start in life.
Hastanedeki bebek odası, prematüre bebeklerin bakımı ve hayata mümkün olan en iyi şekilde başlamalarını sağlamak için son teknoloji ürünü tesislerle donatılmıştı. - nursing (noun) hemşirelik, bakım, emzirme
She decided to pursue a nursing career because of her passion for helping others.
Başkalarına yardım etme tutkusu nedeniyle hemşirelik kariyeri yapmaya karar verdi. - nut (noun) : kabuklu yemiş, ceviz
She always carries a bag of nuts for a healthy snack.
Sağlıklı bir atıştırmalık olarak her zaman bir torba kabuklu yemiş taşır. - nutrition (noun) beslenme, besin, gıda
Proper nutrition helps in preventing diseases; don’t forget to have your meals!
Doğru beslenme hastalıkları önlemeye yardımcı olur; yemeklerinizi yemeyi unutmayın! - obesity (noun) obezite
Obesity is a growing health concern worldwide due to the overconsumption of junk food.
Obezite, sağlıksız yiyeceklerin aşırı tüketimi nedeniyle dünya çapında büyüyen bir sağlık sorunudur. - obey (verb) itaat etmek, uymak, dinlemek
Children are taught to obey their parents.
Çocuklara ebeveynlerine itaat etmeleri öğretilir. - object (noun) : nesne, cisim, obje, amaç, hedef
That object looks like its made from wood.
O nesne ahşaptan yapılmışa benziyor. - object (verb) itiraz etmek, itirazı olmak, karşı çıkmak
He objected to being treated like a little kid.
Küçük çocuk muamelesi görmeye itiraz etti. - objection (noun) itiraz, sakınca, mahzur
Despite her objection to the proposed budget cuts, she acknowledged the necessity of financial austerity during the economic crisis.
Önerilen bütçe kesintilerine itiraz etmesine rağmen, ekonomik kriz sırasında mali tasarrufun gerekliliğini kabul etti. - objective (adjective)
- objective (noun) amaç, hedef, nesnel
The company’s main objective is to gain customer satisfaction.
Şirketin temel amacı müşteri memnuniyeti kazanmaktır. - obligation (noun) yükümlülük, görev, mecburiyet
You are under no obligation to give consent.
Onay verme konusunda bir zorunluluğunuz bulunmamaktadır. - oblige (verb) zorlamak, zorunda bırakmak
The unexpected downpour obliged the hikers to take shelter in a nearby cabin, delaying their journey by several hours.
Beklenmedik sağanak yağış, yürüyüşçüleri yakındaki bir kulübeye sığınmak zorunda bırakarak yolculuklarını birkaç saat geciktirdi. - observation (noun) gözlem, inceleme, gözetim
Scientific research demands careful observation.
Bilimsel araştırmalar dikkatli gözlem gerektirir.. - observe (verb) gözlemlemek, izlemek, farketmek
We observed and took photos of the birds in their own habitat.
Kuşları kendi ortamlarında gözlemledik ve fotoğraflarını çektik. - observer (noun) gözlemci, izleyici, gözetmen
The weather observer reported a big storm approaching, take care of yourself.
Hava durumu gözlemcisi yaklaşan büyük bir fırtınayı bildirdi, kendinize iyi bakın. - obsess (verb) takıntı haline gelmek, aklına takılmak, kafasına takılmak
She began to obsess over her health after reading an article about hidden symptoms of serious illnesses, leading her to schedule multiple unnecessary doctor visits.
Ciddi hastalıkların gizli semptomları hakkında bir makale okuduktan sonra sağlığını takıntı haline getirmeye başladı ve bu da onu birçok gereksiz doktor ziyareti planlamaya yöneltti. - obsession (noun) takıntı, saplantı
His obsession with cleanliness became so extreme that he refused to let anyone enter his home without wearing protective shoe covers.
Temizlik konusundaki takıntısı o kadar aşırı bir hal almıştı ki, koruyucu galoş giymeden kimsenin evine girmesine izin vermiyordu. - obstacle (noun) engel
The fear of failure is the main obstacle to achieve your goals.
Başarısızlık korkusu, hedeflerinize ulaşmanızın önündeki en temel engeldir. - obtain (verb) elde etmek, edinmek, sağlamak
I’ve obtained some disappointing information about you.
Hakkınızda bazı hayal kırıklığı yaratan bilgiler edindim. - obvious (adjective) : açık, bariz
The solution to the problem is obvious as all the information points it clearly.
Problemin çözümü açıktır çünkü tüm bilgiler net bir şekilde buna işaret ediyor. - obviously (adverb) : açıkçası, belli ki, apaçık bir şekilde
She was obviously upset about the news, for her face showed her sadness.
Habere açıkçası üzüldü. çünkü yüz ifadesi üzgünlüğünü gösteriyordu. - occasion (noun) : vesile, durum
We’ve been close friends since we met on a special occasion.
Özel bir vesileyle tanıştımızdan beri yakın arkadaşız. - occasional (adjective) raslantı, ara sıra olan, nadiren
Although he lived a busy life, he made the occasional visit to his hometown to reconnect with old friends and family.
Yoğun bir yaşam sürmesine rağmen, eski arkadaşları ve ailesiyle yeniden bağlantı kurmak için ara sıra memleketini ziyaret ederdi. - occasionally (adverb) ara sıra, bazen, nadiren
They occasionally go out to take a walk near the river.
Ara sıra nehrin yakınında yürüyüşe çıkarlar. - occupation (noun) meslek, iş
He wants to change his occupation but is scared he won’t make enough money.
Mesleğini değiştirmek istiyor ancak yeterince para kazanamayacağından korkuyor. - occupy (verb) meşgul etmek, işgal etmek
The adults gossiped while the children occupied themselves with games.
Yetişkinler dedikodu yaparken çocuklar kendilerini oyunlarla meşgul etti. - occur (verb) : meydana gelmek, aklına gelmek
Accidents can occur at any time, so you should be careful.
Kaza her an meydana gelebilir bu yüzden dikkatli olmalısın. - occurrence (noun) meydana gelme, olay, oluşum
The frequent occurrence of earthquakes in the region has prompted the government to implement stricter building codes.
Bölgede sık sık depremlerin meydana gelmesi, hükümeti daha sıkı bina yönetmelikleri uygulamaya sevk etti. - ocean (noun) : okyanus, derya
The ocean waves were crashing against the rocks.
Okyanus dalgaları kayalara çarpıyordu. - o’clock (adverb) : saat geçmek
It’s almost 12 o’clock.
Saat neredeyse 12. - October (noun) : ekim ayı
People celebrate Halloween in October.
İnsanlar ekim ayında cadılar bayramını kutlar. - odd (adjective) : garip, farklı,tuhaf
It’s odd to see snow in summer when the temperatures are usually warm.
Genellikle sıcak havalar olurken yazın kar görmek garip. - odds (noun) ihtimal, şans, olasılık, anlaşmazlık
Against all odds, the small startup managed to secure a lucrative contract with a multinational corporation, ensuring its survival and growth.
Bu küçük girişim, tüm ihtimallere karşı çok uluslu bir şirketle kârlı bir sözleşme yapmayı başararak hayatta kalmayı ve büyümeyi garantiledi. - of (preposition) : olan, hakkında, -den, -nin
Pages of this book are torn apart.
Bu kitabın sayfaları parçalara ayrılmış. - off (adverb) :
- off (preposition) : kapalı, izinli, uzağa, dışında
The cat jumped off the table.
Kedi masadan atladı. - offence (noun) suç, hakaret, saldırı
His words were taken as an offence by many.
Sözleri birçok kişi tarafından gücendirme olarak alındı. - offend (verb) gücendirmek, kırmak, rencide etmek
She didn’t mean to offend anyone with her comments.
Yorumlarıyla kimseyi kırmak istemedi. - offender (noun) suçlu, kabahatli
The court has evidence against the defendant thus labeled him as an offender.
Mahkeme sanığın aleyhine deliller sunarak onu suçlu olarak nitelendirmiştir. - offensive (adjective) saldırgan, hakaret edici, itici
The army launched an offensive operation at dawn.
Ordu, şafakta bir saldırı operasyonu başlattı. - offer (noun) :
- offer (verb) : arz, öneri, teklif, teklif vermek
They offered to help with the project.
Yardımcı olmayı teklif ettiler. - offering (noun) teklif, ikram, sunu, adak
The company’s latest offering was an affordable electric vehicle that promised to revolutionize the automobile market.
Şirketin son teklifi, otomobil pazarında devrim yaratmayı vaat eden uygun fiyatlı bir elektrikli araçtı. - office (noun) : ofis, büro, makam
I left the documents at the office.
Belgeleri ofiste bıraktım. - officer (noun) : memur, polis memuru, subay
The police officer asked for identification.
Polis memuru kimlik istedi. - official (adjective) : resmi, yetkili
He holds an official position in the government.
Hükümette resmi bir makamda yer alır. - official (noun) yetkili, memur, görevli
She is a government official working in the finance department.
Kendisi, maliye departmanında çalışan bir devlet memuru. - offspring (noun) yavru, evlat, ürün
The bird fiercely defended her offspring from predators, demonstrating remarkable courage and resilience.
Kuş, yavrularını yırtıcılardan şiddetle koruyarak olağanüstü bir cesaret ve dayanıklılık sergiledi. - often (adverb) : sık sık, sıkça, çoğu kez
It often rains in the spring.
İlkbaharda sık sık yağmur yağar. - oh (exclamation) : aman, ay, of
Oh no! I spilled my tea.
Ay hayır! Çayımı döktüm. - oil (noun) : yağ, petrol, yağlıboya
They used olive oil in the salad.
Salatada zeytinyağı kullandılar. - OK (adjective) :
- OK (adverb) :
- OK (exclamation) : tamam, olur, iyi
Ok, we’ll talk later.
Tamam, sonra konuşuruz. - old (adjective) : eski, eskimiş, yaşlı
The old lady was very nice to us.
Yaşlı kadın bize karşı çok iyiydi. - old (adjective) :
- old-fashioned (adjective) : eski moda, demode, modası geçmiş
His ideas are a bit old-fashioned, so I don’t like him at all.
Onun fikirleri biraz eski moda bu yüzden ondan hiç hoşlanmıyorum. - on (adverb) :
- on (preposition) : üzerinde, üstünde
The book is on the table.
Kitap masanın üzerinde. - once (adverb) : bir kez, bir kere, bir defa
She visits her family once a week.
Haftada bir kez ailesini ziyaret ediyor. - once (conjunction) : -ince, -ir… -mez, bir kez, bir zamanlar
Once we arrived, we started the project without waiting him.
Varır varmaz onu beklemeden projeye başladık - one (determiner) :
- one (number) :
- one (pronoun) : bir
The baby is one year old.
Bebek bir yaşında. - ongoing (adjective) devam eden
There is an ongoing investigation on this matter, hopefully it will be resolved soon.
Bu konuda devam eden bir soruşturma var, umarım yakında çözülür. - onion (noun) : soğan
I need an onion for this recipe.
Bu tarif için bir soğana ihtiyacım var. - online (adjective) :
- online (adverb) : çevrimiçi, online olarak
Online education was difficult.
Online eğitim çok zordu. - only (adjective) :
- only (adverb) : sadece, yalnızca
I was the only person on the train.
Trendeki tek kişi bendim. - onto (preposition) : üzerine, üstüne
She climbed onto the roof to get a better view.
Daha iyi bir manzara görmek için çatıya çıktı. - open (adjective) :
- open (verb) : açık, açmak
The supermarket is open till 8.00 p.m.
Süpermarket akşam 8.00 kadar açıktır. - opening (noun) açılış, başlangıç, boşluk
The opening of the new museum attracted many visitors.
Yeni müzenin açılışı birçok ziyaretçi çekti. - openly (adverb) açıkça, alenen
I openly expressed my disagreement with her proposal, nobody can scare me.
Teklifine açıkça katılmadığımı ifade ettim, kimse beni korkutamaz. - opera (noun) opera
I’m sure with her beautiful voice she’ll soon perform in an opera just as she wishes.
Eminim ki güzel sesiyle yakında istediği gibi, bir operada sahne alacaktır. - operate (verb) işletmek, çalıştırmak, ameliyat yapmak
He knows how to operate heavy machinery.
Ağır makineleri nasıl çalıştıracağını biliyor. - operation (noun) : operasyon, ameliyat
A rescue operation is underway to save those who are in danger.
Bir kurtarma operasyonu tehlikede olanları kurtarmak için devam ediyor. - operational (adjective) hazır, işlevsel
The emergency response center was fully operational within hours after the earthquake, ensuring swift assistance to affected areas.
Acil müdahale merkezi, depremden sonraki saatler içinde tamamen faaliyete geçerek etkilenen bölgelere hızlı bir şekilde yardım edilmesini sağladı. - operator (noun) operatör, işletmeci
The operator provided clear instructions on how to use the equipment correctly.
Operatör ekipmanın nasıl doğru kullanılacağına dair net talimatlar verdi. - opinion (noun) : fikir, görüş
What’s your opinion about the matter?
Konu hakkındaki düşüncen nedir? - opponent (noun) rakip, muhalif, karşı taraf
The opponent argued against the proposed law.
Muhalif, önerilen yasaya karşı çıktı. - opportunity (noun) : fırsat, olanak
This is a great opportunity to learn and grow.
Bu, öğrenmek ve gelişmek için harika bir fırsat. - oppose (verb) karşı çıkmak, muhalefet etmek, engellemek
She opposed the idea during the meeting.
Toplantı sırasında fikre muhalefet etti. - opposed (adjective) karşıt, zıt, muhalif
She is strongly opposed to animal testing.
Hayvan deneylerine şiddetle karşıdır. - opposite (adjective) :
- opposite (adverb) :
- opposite (noun) :
- opposite (preposition) : zıt, karşısında, ters
The bank is opposite the post office.
Banka, postanenin karşısında. - opposition (noun) muhalefet, karşıtlık, itiraz
The new policy faced strong opposition from the public.
Yeni politika, halktan güçlü bir muhalefet ile karşılaştı. - opt (verb) tercih etmek, karar kılmak, seçmek
Faced with a hectic schedule, she opted for a more flexible job that allowed her to work remotely and spend time with her family.
Yoğun bir çalışma programıyla karşı karşıya kalınca, uzaktan çalışmasına ve ailesiyle vakit geçirmesine olanak tanıyan daha esnek bir iş seçti. - optical (adjective) optik, ışıksal, görüşsel
The laboratory is equipped with state-of-the-art optical instruments that allow researchers to study light properties in detail.
Laboratuvar, araştırmacıların ışık özelliklerini ayrıntılı olarak incelemelerine olanak tanıyan son teknoloji ürünü optik cihazlarla donatılmıştır. - optimism (noun) iyimserlik, olumlu düşünme, optimizm
Despite the economic downturn, his optimism about the future inspired his team to persevere and find innovative solutions.
Ekonomik gerilemeye rağmen, geleceğe dair iyimserliği ekibine sebat etme ve yenilikçi çözümler bulma konusunda ilham verdi. - optimistic (adjective) iyimser
Despite the challanges, she didn’t lose her optimistic attitude which boosted the team’s morale.
Zorluklara rağmen iyimser tavrını kaybetmedi ve bu da ekibin moralini yükseltti. - option (noun) : seçenek, tercih
There are several options to consider before making a decision.
Bir karar vermeden önce dikkate almanız gereken birkaç seçenek var. - or (conjunction) : veya, ya da
You can call me or send an email.
Beni arayabilir ya da e-posta gönderebilirsiniz. - oral (adjective) sözlü, ağızdan
The oral presentation required each student to summarize their research findings in front of a panel of professors.
Sözlü sunum, her öğrencinin araştırma bulgularını profesörlerden oluşan bir panel önünde özetlemesini gerektiriyordu. - orange (adjective) :
- orange (noun) : portakal, turuncu
I would like a glass of orange juice, please.
Bir bardak portakal suyu istiyorum, lütfen. - orchestra (noun) orkestra
How fascinating was the orchestra yesterday! The harmony between the violin and piano was insane.
Dünkü orkestra ne kadar da büyüleyiciydi! Keman ve piyano arasındaki uyum inanılmazdı. - order (noun) :
- order (verb) : sipariş, sipariş vermek, düzen, emir
I would like to order a pizza.
Bir pizza sipariş etmek istiyorum. - ordinary (adjective) : sıradan, normal, olağan
She looked ordinary, but she had an extraordinary talent.
Sıradan görünüyordu, ama olağanüstü bir yeteneğe sahipti. - organ (noun) organ, uzuv, org (müzik enstrümanı)
She donated her organs to save lives.
Hayat kurtarmak için organlarını bağışladı. - organic (adjective) organik, doğal
She switched to an organic skincare routine to improve her complexion.
Cildini iyileştirmek için organik bir cilt bakımı rutinine geçti. - organization (noun) : organizasyon, kuruluş
The charity organization helps those in need.
Hayır kurumları, muhtaç olanlara yardımcı olur. - organizational (adjective) organizasyonel, örgütsel, kurumsal
The consultant identified several organizational inefficiencies that were hampering the company’s growth and recommended actionable solutions.
Danışman, şirketin büyümesini engelleyen çeşitli kurumsal verimsizlikleri tespit etti ve uygulanabilir çözümler önerdi. - organize (verb) : düzenlemek, kurmak
They are planning to organize a charity event next month.
Gelecek ay bir yardım etkinliği düzenlemeyi planlıyorlar. - organized (adjective) : düzenli, organize
The organized team quickly solved the problem.
Organize ekip sorunu hızla çözdü. - organizer (noun) : organizatör, ajanda, düzenleyici
The organizer of the event did a great job in the evening.
Etkinliğin organizatörü akşam harika bir iş çıkardı. - orientation (noun) oryantasyon, yönelim, yön
During the orientation meeting, the project manager explained the goals, deadlines, and responsibilities of each team member in detail.
Oryantasyon toplantısı sırasında, proje yöneticisi her bir ekip üyesinin hedeflerini, son teslim tarihlerini ve sorumluluklarını ayrıntılı olarak açıkladı. - origin (noun) köken, başlangıç, menşe
She is of French origin.
Fransız kökenlidir. - original (adjective) : orijinal, özgün
The artwork in the museum is truly original.
Müzikteki sanat eserleri gerçekten orijinal. - original (noun) : orijinal, özgün eser, asıl hali
This painting is an original piece, not a copy by a renowned artist.
Bu tablo ünlü bir sanatçının orijinal eseri kopya değil. - originally (adverb) : aslen, aslında, başlangıçta
This dish is originally from Spain which is known for its traditional ingredients.
Bu yemek aslen geleneksel malzemeleriyle bilinen İspanya’dan gelmektedir. - originate (verb) kaynaklanmak, yaratmak, başlatmak
The concept of democracy is believed to have originated in ancient Greece, influencing political systems worldwide.
Demokrasi kavramının antik Yunan’da ortaya çıktığına ve dünya çapındaki siyasi sistemleri etkilediğine inanılıyor. - other (adjective) :
- other (pronoun) : diğer, başka
Do you have any other questions?
Başka sorunuz var mı? - otherwise (adverb) aksi takdirde, yoksa, başka türlü
Wear a coat; otherwise, you’ll catch a cold.
Mont giy; yoksa üşüteceksin. - ought (verb) : -meli/-malı(gerekli olma durumu)
You ought to see a doctor about that cough.
Öksürük için bir doktora görünmelisin. - our (determiner) : bizim
We bought our house several years ago.
Evimizi yıllar önce satın aldık. - ours (pronoun) : bizimki, bizim olan
That car isn’t ours; it belongs to them in front of their house.
Onların evlerinin önündeki araba bizimki değil. - ourselves (pronoun) : kendimiz
We need to challenge ourselves to think differently.
Kendimizi farklı düşünmeye zorlamalıyız. - out (adverb) :
- out (preposition) : dışarı, dışarıya
She looked out the window.
Pencereden dışarı baktı. - outbreak (noun) salgın, patlama, patlak verme, başlama
The sudden outbreak of a new virus prompted governments to impose travel restrictions and implement public health measures.
Yeni bir virüsün aniden patlak vermesi, hükümetleri seyahat kısıtlamaları getirmeye ve halk sağlığı önlemlerini uygulamaya sevk etti. - outcome (noun) sonuç, netice, akıbet
The outcome of the election was unexpected.
Seçimin sonucu beklenmedikti. - outdoor (adjective) : açık hava, dış mekanla ilgili
The school has excellent outdoor sports facilities.
Okulun harika açık hava spor tesisleri var. - outdoors (adverb) : dışarıda, açık havada
Let’s eat lunch outdoors today, and enjoy the fresh air and warm weather.
Hadi bugün öğle yemeğini dışarıda yiyelim ve temiz ve sıcak havanın tadını çıkaralım. - outer (adjective) dış, dıştaki
The outer layer of the skin protects the body.
Cildin dış tabakası vücudu korur. - outfit (noun) kıyafet, giysi
His outfit was not appropriate for the formal event at all! It looked like he came straight out of bed.
Kıyafeti resmi etkinliğe hiç uygun değildi! Sanki yataktan yeni kalkmış gibi görünüyordu. - outing (noun) gezme, gezinti, tur
The family planned a weekend outing to the countryside, hoping to escape the chaos of city life and enjoy nature.
Aile, şehir hayatının kaosundan kaçmak ve doğanın tadını çıkarmak umuduyla kırsal kesime bir hafta sonu gezintisi planladı. - outlet (noun) çıkış yolu, çıkış, pazar
Writing became her creative outlet, allowing her to express emotions she found difficult to articulate in conversation.
Yazmak onun yaratıcı çıkış noktası oldu ve konuşurken ifade etmekte zorlandığı duyguları ifade etmesine olanak sağladı. - outline (noun)
- outline (verb) taslak, ana hat; taslağını çizmek, özetlemek
She provided an outline of the report.
Raporun bir taslağını sundu. - outlook (noun) görünüm,bakış açısı
His positive outlook on life helped him navigate even the most challenging circumstances with grace and determination.
Hayata olumlu bakışı, en zorlu koşullarda bile zarafet ve kararlılıkla yol almasına yardımcı oldu. - output (noun) çıktı, üretim
The factory increased its output to meet the rising demand due to social media exposure.
Fabrika, sosyal medya etkileşimi sayesinde artan talebi karşılamak için üretimini artırdı. - outrage (noun)
- outrage (verb) öfke, rezalet, hakaret, zulüm
The decision to cut funding for public education sparked outrage among parents and educators, leading to widespread protests.
Kamu eğitimine ayrılan fonun kesilmesi kararı, ebeveynler ve eğitimciler arasında öfkeye yol açarak yaygın protestolara neden oldu. - outside (adverb) : dışarıda, dışarıya
The children are playing outside.
Çocuklar dışarıda oynuyor. - outside (adjective) :
- outside (noun) :
- outside (preposition) : dışarıdaki, dışında, dışarıya
It was warm outside, so we decided to go for a walk.
Dışarıda hava sıcaktı, bu yüzden yürüyüşe çıkmaya karar verdik. - outsider (noun) aykırı tip, yabancı, dışlanmış
As an outsider in the tight-knit community, she initially struggled to gain their trust and acceptance.
Birbirine sıkı sıkıya bağlı bu topluluğa yabancı biri olarak, başlangıçta onların güvenini ve kabulünü kazanmakta zorlandı. - outstanding (adjective) olağanüstü, mükemmel
The outstanding performance of hers earned her a promotion at work.
Olağanüstü performansı ona işte terfi kazandırdı. - oven (noun) : ocak, fırın
The cookies are baking in the oven right now.
Kurabiyeler şu anda fırında pişiyor. - over (adverb) :
- over (preposition) : üzerinde, üzerinden, bitmiş, sonra
The meeting is over.
Toplantı bitti. - overall (adjective)
- overall (adverb) genel, tüm; genel olarak, toplamda
The overall performance of the team was impressive.
Takımın genel performansı etkileyiciydi. - overcome (verb) üstesinden gelmek, aşmak
If you manage to overcome your fear of speaking in public you can do anything.
Toplum önünde konuşma korkunuzu üstesinden gelmeyi başarırsanız her şeyi başarabilirsiniz. - overlook (verb) gözünden kaçırmak, görmezden gelmek
The manager apologized for overlooking the intern’s contributions and promised to recognize her efforts in the next meeting.
Yönetici, stajyerin katkılarını görmezden geldiği için özür diledi ve bir sonraki toplantıda çabalarını takdir edeceğine söz verdi. - overly (adverb) aşırı, fazlaca, aşırı derecede
Her overly cautious approach to decision-making often frustrated her colleagues, who preferred a more decisive strategy.
Karar alma sürecindeki aşırı temkinli yaklaşımı, daha kararlı bir stratejiyi tercih eden meslektaşlarını sık sık hayal kırıklığına uğratıyordu. - overnight (adverb) bir gecede, aniden
The company didn’t become successful overnight; it has our blood, sweat and tears.
Şirket bir gecede başarılı olmadı; kanımız, terimiz ve gözyaşlarımız var. - overseas (adjective)
- overseas (adverb) denizaşırı, yurt dışı
He wants to study overseas to gain international experience for his occupation.
Mesleği için uluslararası deneyim kazanmak amacıyla yurtdışında eğitim almak istiyor. - oversee (verb) denetlemek, bakmak, seyretmek
The project manager was tasked with overseeing the construction of the new facility, ensuring it adhered to the highest standards.
Proje müdürü, yeni tesisin inşaatını denetlemek ve en yüksek standartlara uyulmasını sağlamakla görevlendirilmişti. - overturn (verb) devirmek, bozmak, devrilmek
The court’s pledge to overturn the previous ruling was seen as a victory for human rights advocates.
Mahkemenin önceki kararı bozma sözü, insan hakları savunucuları için bir zafer olarak görüldü. - overwhelm (verb) boğmak, bunaltmak, mahçup etmek, şaşkına çevirmek
She felt overwhelmed by the sheer volume of tasks she had to complete before the deadline, leaving her mentally and physically exhausted.
Son teslim tarihinden önce tamamlaması gereken görevlerin çokluğu karşısında bunalmış hissetti ve bu durum onu zihinsel ve fiziksel olarak bitkin bıraktı. - overwhelming (adjective) ezici, bunaltıcı, çok büyük
The overwhelming response to the charity event far exceeded the organizers’ expectations, raising funds beyond their initial target.
Yardım etkinliğine gösterilen büyük ilgi, organizatörlerin beklentilerinin çok ötesine geçti ve başlangıçtaki hedeflerinin ötesinde fon toplandı. - owe (verb) borçlu olmak, minnettar olmak
I owe him fifty liras.
Ona elli lira borçluyum. - own (adjective) :
- own (pronoun) : kendi, sahip olmak
They own a house by the beach.
Sahilde bir eve sahipler. - own (verb) : sahip olmak
She owns several properties around the city.
Şehirde birkaç mülke sahip. - owner (noun) : sahip, mal sahibi
The owner of the café is very friendly.
Kafenin sahibi çok dost canlısıdır. - ownership (noun) sahiplik, mülkiyet
The previous owner had a hard time transferring the ownership of the property.
Önceki sahibi malın mülkiyetini devretmekte zorluk çekmişti. - oxygen (noun) oksijen
Divers carry extra oxygen tanks underwater in case of an emergency.
Dalgıçlar acil durumlar için su altında yedek oksijen tüpleri taşırlar. - pace (noun)
- pace (verb) hız, adım; adımlamak, hızını ayarlamak
He walked at a slow pace.
Yavaş bir tempoda yürüdü. - pack (verb) : paketlemek
Don’t forget to pack your clothes before the trip.
Seyahat öncesi eşyalarını paketlemeyi unutma. - pack (noun) : paket, çanta, sürü
The hikers carried a pack on their backs for their long journey.
Yürüyüşçüler uzun yolculukları için sırtlarında bir çanta taşıdı. - package (noun) : paket , koli, ambalaj
The package contains books and clothes for your delivery.
Paketin içinde teslimatın için kitaplar ve giysiler var. - package (verb) paketlemek, ambalajlamak
They packaged the products carefully before shipping.
Ürünleri göndermeden önce özenle paketlediler. - packet (noun) paket
Shall we plant the packet of tomato seeds in the garden now?
Domates çekirdeği paketini bahçeye şimdi ekelim mi? - pad (noun) yastık, ev, ped
She placed a thick gel pad under her wrist while typing to avoid strain and ensure maximum comfort during long work hours.
Uzun çalışma saatleri boyunca zorlanmayı önlemek ve maksimum konfor sağlamak için yazı yazarken bileğinin altına kalın bir jel ped yerleştirmiştir. - page (noun) : sayfa, içoğlanı
Please turn to page 10 in your textbooks.
Lütfen ders kitaplarınızda sayfa 10’a geçin. - pain (noun) : acı, ağrı
She was in a lot of pain after the accident.
Kaza sonrasında çok büyük ağrı içindeydi. - painful (adjective) : ağrılı, acı verici, üzücü
Losing the game was a painful experience.
Oyunu kaybetmek acı verici bir deneyimdi. - paint (noun) :
- paint (verb) : boyamak, resim yapmak, boya
They painted the house blue.
Evi maviye boyadılar. - painter (noun) : boyacı, ressam
The painter created a beautiful landscape on the canvas.
Resim sanatçısı, tuval üzerine güzel bir manzara yarattı. - painting (noun) : tablo, resim, ressamlık
The museum has a famous painting by Van Gogh.
Müzede Van Gogh’un ünlü bir tablosu vardır. - pair (noun) : çift, eş, iki parça
I bought a new pair of shoes.
Yeni bir çift ayakkabı aldım. - palace (noun) : saray
The palace was built in the 17th century.
Saray, 17. yüzyılda inşa edilmiştir. - pale (adjective) : solgun, soluk
Leave her alone, she looks pale because she’s sick.
Onu yalnız bırak. Hastalandığı için solgun görünüyor. - palm (noun) avuç içi, palmiye
She holds the future of the company in the palm of her hand, let’s see her next step.
Şirketin geleceğini avucunun içinde tutuyor, bir sonraki adımını görelim. - pan (noun) : tava, tencere
The pan is too hot to touch, so be careful not to burn yourself.
Tava dokunmak için çok sıcak bu yüzden kendinizi yakmamaya özen göstermelisiniz. - panel (noun) panel, oturum
The control panel allows you to adjust the settings.
Kontrol paneli, ayarları düzenlemenize olanak tanır. - panic (noun) panik, telaş
There was a panic among the passengers when the train stopped suddenly.
Tren aniden durduğunda yolcular arasında panik yaşandı. - pants (noun) : pantolon, paçalı don
He tore his pants while playing soccer.
Futbol oynarken pantolonunu yırttı. - paper (noun) : kağıt, gazete, evrak
He reads the paper every morning.
Her sabah gazeteyi okur. - parade (noun) geçit töreni
The council held a parade to celebrate the national children’s day all over the city.
Belediye, şehrin her yerinde ulusal çocuk gününü kutlamak için bir geçit töreni düzenledi. - paragraph (noun) : paragraf, fıkra
Please read the first paragraph of the book.
Lütfen kitabın ilk paragrafını okuyunuz. - parallel (adjective)
- parallel (noun) paralel, benzer
The two roads run parallel to each other, be careful not to go to the opposite lane.
İki yol birbirine paralel uzanıyor, karşı şeride geçmemeye dikkat edin. - parameter (noun) parametre, katsayı
In scientific research, it is crucial to clearly define each parameter to avoid discrepancies in experimental results.
Bilimsel araştırmalarda, deneysel sonuçlarda tutarsızlıkları önlemek için her parametrenin açıkça tanımlanması çok önemlidir. - parent (noun) : ebeveyn, anne-baba
She is going to visit her parents this weekend.
Bu hafta sonu ebeveynlerini ziyaret edecek. - parental (adjective) ebeveynsel, ebevenye ait
The parental guidance policy in the school aims to foster stronger collaboration between teachers and parents.
Okuldaki ebeveyn rehberliği politikası, öğretmenler ve ebeveynler arasında daha güçlü bir işbirliğini teşvik etmeyi amaçlamaktadır. - parish (noun) mahalle, cemaat, papaz
The small parish organized a charity event to raise funds for the restoration of its centuries-old church.
Küçük bir cemaat, asırlık kilisesinin restorasyonu için bağış toplamak amacıyla bir hayır etkinliği düzenledi. - park (noun) :
- park (verb) : park, otopark, parketmek
The children like to play in the park.
Çocuklar parkta oynamayı severler. - parking (noun) : otopark, park yeri
There’s a lot of parking space near the mall.
Alışveriş merkezinin yakınlarında çok fazla park yeri var. - parliament (noun) parlamento, meclis
She was elected as a member of parliament.
Parlamento üyesi olarak seçildi. - parliamentary (adjective) parlamenter
The parliamentary debate on climate change legislation lasted for hours, with members presenting diverse perspectives.
İklim değişikliği mevzuatına ilişkin parlamento tartışması, üyelerin farklı perspektifler sunmasıyla saatlerce sürdü.;İğüşi - part (noun) : kısım, parça, bölüm, rol
My part on the script is quite short.
Senaryodaki rolüm oldukça kısa. - partial (adjective) taraflı, kısmen, kısmi
The report was deemed unreliable as it provided only a partial account of the events, leaving out critical details.
Rapor, olayların sadece bir kısmını anlattığı ve kritik detayları atladığı için güvenilmez olarak değerlendirildi. - partially (adverb) kısmen, sınırlı olarak
The project was only partially completed due to unexpected delays in the supply chain and labor shortages.
Tedarik zincirindeki beklenmedik gecikmeler ve işgücü sıkıntısı nedeniyle proje ancak kısmen tamamlanabildi. - participant (noun) katılımcı, iştirakçi
There were over 100 participants in the conference.
Konferansta 100’den fazla katılımcı vardı. - participate (verb) : katılmak, yer almak, iştirak etmek
She likes to participate in the events whether it’s a sports competition or not.
Etkinliklerine katılmayı seviyor spor müsabakaları olsun ya da olmasın. - participation (noun) katılım, katılma
Her participation on the charity event helped raise a significant amount of money.
Yardım etkinliğine katılımı, önemli miktarda para toplanmasına yardımcı oldu. - particular (adjective) : özel, titiz, belirli
He is very particular about the details in her work.
O, işindeki ayrıntılara çok titiz. - particularly (adverb) : özellikle, bilhassa
I particularly enjoyed the dessert because it was rich in flavor.
Özellikle tatlıyı çok beğendim çünkü zengin bir lezzete sahipti. - partly (adverb) kısmen, bir dereceye kadar
The project was partly funded by the government.
Proje, kısmen hükümet tarafından finanse edildi. - partner (noun) : ortak, partner, eş
We are business partners with my friend.
Arkadaşımla iş ortağıyız. - partnership (noun) ortaklık, hissedarlık
Our companies should form a partnership to develop new technologies.
Şirketlerimiz yeni teknolojiler geliştirmek için bir ortaklık kurmalı. - part-time (adjective) yarı zamanlı
She works a part-time job, allowing her to pursue other interests during the day.
Yarı zamanlı bir işte çalışıyor, bu da ona gün içinde başka ilgi alanlarını takip etme olanağı sağlıyor. - part-time (adverb)
- party (noun) : parti, eğlence, taraf
The party continued until midnight.
Parti gece yarısına kadar devam etti. - pass (verb) : geçmek, geçirmek
He managed to pass the test with a high score.
Sınavı yüksek bir puanla geçmeyi başardı. - pass (noun) : pas, geçiş kartı, geçit
You need a pass to enter the building as it’s restricted access.
Binaya girmek için geçiş kartına ihtiyacınız var, çünkü burası sınırlı bir alandır. - passage (noun) geçit, pasaj; metin parçası
They found a secret passage behind the bookshelf.
Kitaplığın arkasında gizli bir geçit buldular. - passenger (noun) : yolcu, gezgin, işten kaytaran kimse
The bus passenger waited patiently for the next stop.
Otobüs yolcusu sabırla bir sonraki durağı bekledi. - passing (noun) geçiş, ölüm, vefat
The passing of the new legislation was met with mixed reactions, as it introduced sweeping changes to the education system.
Eğitim sistemine kapsamlı değişiklikler getiren yeni mevzuata geçiş karışık tepkilerle karşılandı. - passion (noun) : tutku, ihtiras, güçlü arzu
His passion for music is inspiring as he dedicates countless hours to it.
Müziğe olan tutkusu ilham verici çünkü o müziğe saatlerini harcar. - passionate (adjective) tutkulu, ihtiraslı
She’s passionate about environmental conservation, she volunteers at local cleanups.
Çevre koruma konusunda tutkuludur, yerel temizliklerde gönüllü olarak çalışmaktadır. - passive (adjective) pasif, edilgen, dingin
Instead of confronting the issue, he chose a passive approach, hoping the problem would resolve itself over time.
Sorunla yüzleşmek yerine, sorunun zamanla kendiliğinden çözüleceğini umarak pasif bir yaklaşım seçti. - passport (noun) : pasaport, giriş izni
He applied for a new passport yesterday.
Dün yeni bir pasaport için başvurdu. - password (noun) şifre
Please change your password regularly to ensure your accounts stay secure.
Hesaplarınızın güvenli kalmasını sağlamak için lütfen şifrenizi düzenli olarak değiştirin. - past (adjective) :
- past (noun) :
- past (preposition) : geçmiş, mazi, ötesinde, geçe
In the past, people wrote letters to their loved ones.
Geçmişte, insanlar sevdiklerine mektup yazardı. - past (adverb) : geçmiş
He looks back at the past with fond memories.
Geçmişe tatlı anılarla bakıyor. - pastor (noun) papaz, koruyucu, muhafız
The pastor delivered a heartfelt sermon that resonated deeply with the congregation, inspiring hope and reflection.
Papaz, cemaatte derin yankı uyandıran, umut ve düşünmeye sevk eden içten bir vaaz verdi. - patch (noun) yama, leke, parça, bahçe, bant
He carefully applied a patch to the torn fabric of his jacket, ensuring it blended seamlessly with the original material.
Ceketinin yırtık kumaşına dikkatlice bir yama uyguladı ve orijinal malzemeyle sorunsuz bir şekilde karışmasını sağladı. - patent (noun) patent, imtiyaz, buluş hakkı, buluş belgesi
The inventor secured a patent for his groundbreaking renewable energy device, protecting his intellectual property rights.
Mucit, çığır açan yenilenebilir enerji cihazı için patent alarak fikri mülkiyet haklarını korumuştur. - path (noun) : patika, yol, rota
The path leads to the river and offers a scenic view along the way.
Yol nehre çıkar ve yol boyunca manzaralı bir görüntü sunar. - pathway (noun) patika, yol, yaya geçidi
The winding pathway through the forest was lined with vibrant wildflowers, offering a picturesque setting for a leisurely walk.
Ormanın içinden geçen dolambaçlı patika, canlı kır çiçekleriyle kaplıydı ve pitoresk bir manzara sunuyordu. - patience (noun) sabır, tahammül
Gardening requires a lot of patience, especially when waiting for plants to grow.
Bahçıvanlık, özellikle bitkilerin büyümesini beklerken çok fazla sabır gerektirir. - patient (noun) : hasta, sabırlı
The doctor asked the patient to wait in the room.
Doktor, hastaya odada beklemesini söyledi. - patient (adjective) sabırlı, tahammüllü
You need to be patient when learning a new language.
Yeni bir dil öğrenirken sabırlı olmanız gerekir. - patrol (noun)
- patrol (verb) devriye, karakol, izci grubu, devriye gezmek, kol gezmek
The police conducted regular patrols in the neighborhood to deter criminal activity and ensure public safety.
Polis, suç faaliyetlerini caydırmak ve kamu güvenliğini sağlamak için mahallede düzenli devriyeler gerçekleştirdi. - patron (noun) patron, müdavim, koruyucu
The local coffee shop’s most loyal patrons are often seen occupying the same seats every morning, sipping their espressos.
Yerel kafenin en sadık müdavimleri, her sabah aynı koltuklarda espressolarını yudumlarken görülüyor. - pattern (noun) : desen, model, kalıp, şablon
The design has a unique geometric pattern.
Tasarım, benzersiz bir geometrik desene sahip. - pause (noun)
- pause (verb) duraklatmak, ara, duraklama
There was a long pause in the conversation as they waited for the news.
Haberi beklerken sohbette uzun bir duraklama oldu. - pay (verb) : ödemek, para vermek, karşılığını vermek
Thanks for paying for my meal.
Yemeğimi ödediğin için teşekkür ederim. - pay (noun) : ödeme, ödenek, maaş
Her monthly pay is enough to cover all her expenses.
Onun aylık ödeneği tüm masraflarını karşılamak için yeterli. - payment (noun) : ödeme, ücret, harç
Please confirm the payment receipt by checking the details.
Lütfen ödeme makbuzunu detayları kontrol edip onaylayın. - peace (noun) : huzur, barış
After a long day, she enjoyed a moment of peace.
Uzun bir günün ardından bir anlık huzurun tadını çıkardı. - peaceful (adjective) : huzurlu, barışçıl
The village is a peaceful place to live and has a beautiful nature.
Köy yaşamak için huzurlu güzel doğaya sahip bir yerdir. - peak (noun) zirve, tepe, doruk
The climbers finally reached the snow-covered peak after days of grueling effort, marveling at the breathtaking view below.
Dağcılar günlerce süren yorucu bir çabanın ardından nihayet karla kaplı zirveye ulaşmış ve aşağıdaki nefes kesici manzaraya hayran kalmışlardır. - peasant (noun) köylü, çiftçi, taşralı
In medieval times, peasants worked tirelessly in the fields, growing crops to sustain both their families and the landowners.
Ortaçağda köylüler tarlalarda yorulmadan çalışır, hem ailelerini hem de toprak sahiplerini geçindirmek için ürün yetiştirirlerdi. - peculiar (adjective) garip, özgü, özel
Her peculiar sense of humor often left others perplexed, though those who knew her well found it endearing.
Kendine özgü mizah anlayışı çoğu zaman diğerlerinin kafasını karıştırsa da onu iyi tanıyanlar bunu sevimli bulurdu. - peer (noun) akran, yaşıt
She received valuable feedback from her peers during the group activity.
Grup etkinliği sırasında akranlarından değerli geri bildirimler aldı. - pen (noun) : tükenmez kalem, kalem
I always carry a pen with me.
Her zaman yanımda tükenmez kalem taşırım. - penalty (noun) ceza, penaltı
The team received a penalty for a foul committed during the last minutes of the match.
Takım, maçın son dakikalarında yaptığı bir faul nedeniyle penaltı aldı. - pencil (noun) : kurşun kalem
Please use a pencil to fill out the form.
Lütfen formu doldurmak için kurşun kalem kullanın. - penny (noun) : kuruş, sent
Every penny counts when you’re saving for something important.
Önemli bir şey için biriktirirken her kuruş önemlidir. - pension (noun) emekli maaşı, pansiyon
After retiring, he lived comfortably on his pension.
Emekli olduktan sonra, emekli maaşıyla rahatça yaşadı. - people (noun) : insanlar, halk, millet
She enjoys meeting new people.
Yeni insanlarla tanışmaktan hoşlanır. - pepper (noun) : biber
Can you pass the pepper?
Biberi uzatabilir misin? - per (preposition) : her bir, başına
The cost is $5 per person.
Maliyet kişi başına 5 dolar. - per cent (adjective) :
- per cent (adverb) :
- per cent (noun) : yüzde
The price increased by 10 per cent last month.
Geçen ay fiyat yüzde 10 oranında arttı. - perceive (verb) algılamak, hissetmek
It’s funny how he perceives constructive criticism as a personal attack.
Yapıcı eleştiriyi kişisel bir saldırı olarak algılaması komik. - percentage (noun) : yüzde, oran
What percentage of the population is vaccinated?
Nüfusun yüzde kaçı aşılı? - perception (noun) algı, görüş
Cultural differences can affect our perception of certain situations.
Kültürel farklılıklar belirli durumlara ilişkin algımızı etkileyebilir. - perfect (adjective) : mükemmel, kusursuz, eksiksiz
She has perfect golden hair.
Onun mükemmel altın saçları var - perfectly (adverb) : mükemmel bir şekilde, tamamen, kusursuzca
The cake was baked perfectly if you want to taste it.
Eğer kekin tadına bakmak istersen, mükemmel bir şekilde pişmişti. - perform (verb) : sergilemek, rol yapmak, yerine getirmek
She had to perform on stage in front of a large audience.
Sahneye çıkarak büyük bir izleyici kitlesi önünde sergilemek zorundaydı. - performance (noun) : performans, gösteri, verim
His performance in the exam was excellent.
Sınavdaki performansı mükemmeldi. - perhaps (adverb) : belki, mutemelen
Perhaps we should reconsider the plan.
Belki planı yeniden gözden geçirmeliyiz. - period (noun) : dönem, süre, nokta
Please put a period at the end of the sentence.
Lütfen cümlenin sonuna bir nokta koyun. - permanent (adjective) kalıcı, daimi
The tattoo is permanent and cannot be removed easily.
Dövme kalıcıdır ve kolayca çıkarılamaz. - permanently (adverb) kalıcı olarak
The design changes for the website will be implemented permanently.
Web sitesi için yapılan tasarım değişiklikleri kalıcı olarak uygulanacaktır. - permission (noun) : izin, müsaade
You need permission to enter the building after hours.
Mesai sonrasında binaya giriş için izin alman gerekir. - permit (noun)
- permit (verb) izin vermek; izin belgesi
You need a permit to park here.
Burada park etmek için bir izin belgesine ihtiyacınız var. - persist (verb) ısrar etmek, sürdürmek, diretmek, devam etmek
Despite repeated failures, she continued to persist in her efforts to secure funding for her groundbreaking project.
Tekrarlanan başarısızlıklara rağmen, çığır açan projesi için finansman sağlama çabalarında ısrar etmeye devam etti. - persistent (adjective) ısrarlı, inatçı, direten
His persistent questioning during the meeting annoyed some participants but ultimately led to a more thorough discussion of the issues.
Toplantı sırasında ısrarlı soruları bazı katılımcıları rahatsız etse de sonuçta konuların daha kapsamlı bir şekilde tartışılmasına yol açtı. - person (noun) : kişi, insan, şahıs
She is a very kind person.
O, çok nazik bir insandır. - personal (adjective) : kişisel, özel, şahsi
Please keep this information personal.
Lütfen bu bilgiyi özel tutun. - personality (noun) : kişilik, şahsiyet, karakter
His personality shines through in his artwork.
Onun kişiliği, sanat eserlerinde parlıyor. - personally (adverb) : şahsen, bizzat, kişisel olarak
She handled the issue personally, and it was resolved effectively.
Konuyu şahsen ele aldı ve etkin bir şekilde çözüme kavuşturdu. - personnel (noun) personel, çalışanlar
The company announced that all personnel must attend the mandatory training session on workplace safety next week.
Şirket, tüm personelin önümüzdeki hafta işyeri güvenliği konusunda zorunlu eğitim oturumuna katılması gerektiğini duyurdu. - perspective (noun) perspektif, bakış açısı
From her perspective, the project was a success.
Onun bakış açısına göre, proje başarılıydı. - persuade (verb) : ikna etmek, inandırmak, kandırmak
The salesman persuaded me to buy the car by highlighting its features.
Satıcı beni arabayı almaya özelliklerini vurgulayarak ikna etti. - pet (noun) : evcil hayvan, ev hayvanı
She adopted a cute little pet from the animal shelter.
Hayvan barınaklarından tatlı bir küçük evcil hayvan sahiplenmişti. - petition (noun) dilekçe, talep, dua
The residents submitted a petition to the local government, demanding better public transportation options in their area.
Bölge sakinleri yerel yönetime bir dilekçe sunarak bölgelerinde daha iyi toplu taşıma seçenekleri talep etti. - petrol (noun) : petrol, benzin
Petrol is a major source of energy worldwide.
Petrol, dünya çapında ana enerji kaynaklarından biridir. - phase (noun) aşama, evre
Children go through many phases as they grow up.
Çocuklar büyürken birçok evreden geçerler. - phenomenon (noun) fenomen, olay, olgu
Global warming is a complex phenomenon affecting the entire planet.
Küresel ısınma, tüm gezegeni etkileyen karmaşık bir olgudur. - philosopher (noun) filozof, felsefeci, düşünür
As a philosopher, he spent decades exploring the nature of human existence and the complexities of ethical decision-making.
Bir filozof olarak onlarca yılını insan varlığının doğasını ve etik karar vermenin karmaşıklığını araştırarak geçirdi. - philosophical (adjective) felsefi, sakin, filozofik
She adopted a philosophical attitude toward the challenges in her life, believing that everything happens for a reason.
Hayatındaki zorluklara karşı felsefi bir tutum benimsedi ve her şeyin bir nedeni olduğuna inandı. - philosophy (noun) felsefe, filozofi
The company’s philosophy focuses on customer satisfaction.
Şirketin felsefesi, müşteri memnuniyetine odaklanır. - phone (noun) :
- phone (verb) : telefon, aramak
She phoned me to discuss the plans.
Planları tartışmak için beni aradı. - photo (noun) : fotoğraf, resim
We took our last photo at the graduation.
Mezuniyette son fotoğrafımızı çektik. - photograph (noun) : fotoğraf
He showed me his photograph album.
Bana fotoğraf albümünü gösterdi. - photograph (verb) : fotoğraf çekmek
I photograph nature during her travels.
Yolculuklarım sırasında doğayı fotoğraflarım. - photographer (noun) : fotoğrafçı
The photographer took our family picture at home.
Fotoğrafçı, aile resmimizi evde çekti. - photography (noun) : fotoğrafçılık
Photography is an art, skill and requires technical expertise.
Fotoğrafçılık bir sanat ve beceridir ve teknik uzmanlık gerektirir. - phrase (noun) : ifade, tabir, sözcük grubu
He used an interesting phrase in his speech.
Konuşmasında ilginç bir ifade kullandı. - physical (adjective) : fiziksel, bedensel, fiziki
He excels in physical activities like sports and exercise.
Spor ve egzersiz gibi fiziksel aktivitelerde çok başarılıdır. - physician (noun) hekim, doktor, şifacı
The physician carefully examined the patient, taking into account both physical symptoms and medical history before making a diagnosis.
Doktor, teşhis koymadan önce hem fiziksel semptomları hem de tıbbi geçmişi dikkate alarak hastayı dikkatle muayene etti. - physics (noun) : fizik
He is studying physics at university.
Üniversitede fizik okuyor. - piano (noun) : piyano
She plays the piano beautifully.
Piyanoyu güzel çalar. - pick (verb) : seçmek, toplamak, koparmak
She picked some fresh flowers from the garden.
Bahçeden birkaç taze çiçek topladı. - pick (noun) seçim, kazma
She made her pick among the available options.
Mevcut seçenekler arasından seçimini yaptı. - picture (noun) : resim, görüntü tasvir
Can you draw a picture of a house?
Bir evin resmini çizebilir misin? - picture (verb) gözünde canlandırmak, tasvir etmek
She pictured the scene in her mind before painting.
Resmetmeden önce sahneyi zihninde canlandırdı. - piece (noun) : parça, bölüm, eser
The last piece of the puzzle is missing.
Bulmacanın son parçası kayıp. - pig (noun) : domuz, pisboğaz tip
They feed pigs on their farm.
Çiftliklerinde domuz besliyorlar - pile (noun)
- pile (verb) yığın, yığmak
There was a pile of books on his desk.
Masanın üzerinde bir kitap yığını vardı. - pill (noun) hap
You need to take the pills the doctor prescribed for pain-relief once every day.
Doktorun ağrı kesici olarak reçete ettiği hapları her gün bir kez almanız gerekir. - pilot (noun) : pilot, kılavuz, deneme
The pilot landed the plane despite the strong winds.
Pilot, uçağı güvenli bir şekilde hedef yerine uçurdu. - pin (noun) :
- pin (verb) : raptiye, iğnelemek
The map was secured with a pin when we reviewed the directions.
Harita yönleri incelerken bir raptiye ile sabitlendi. - pink (adjective) :
- pink (noun) : pembe, karanfil
She painted her daughter’s room pink.
Kızının odasını pembeye boyadı. - pioneer (noun) öncü, ilk yerleşimci
As a pioneer in renewable energy, he developed innovative technologies that revolutionized the industry.
Yenilenebilir enerji alanında bir öncü olarak, sektörde devrim yaratan yenilikçi teknolojiler geliştirdi. Şirket, yenilenebilir enerji için devasa bir boru hattı inşa etti. - pioneer (verb)
- pipe (noun) : boru, pipo
The plumber fixed the broken pipe by using his tools carefully.
Tesisatçı, kırık boruyu aletlerini dikkatlice kullanarak tamir etti. - pipeline (noun) boru hattı, boru yolu
As part of their expansion plans, the city is building a new pipeline that will carry fresh water from the nearby river to meet growing demands.
Genişleme planlarının bir parçası olarak şehir, artan talepleri karşılamak için yakındaki nehirden tatlı su taşıyacak yeni bir boru hattı inşa ediyor. - pirate (noun) korsan, korsan gemisi
Legends of pirates and buried treasures continue to capture the imagination of adventurers and storytellers alike.
Korsan efsaneleri ve gömülü hazineler, maceracıların ve hikaye anlatıcılarının hayal gücünü yakalamaya devam ediyor. - pit (noun) çukur, mağara, iz
The construction workers discovered a hidden pit while digging for the foundation, which turned out to be an ancient burial site.
İnşaat işçileri temel için kazı yaparken gizli bir çukur keşfetti ve bu çukurun eski bir mezarlık olduğu ortaya çıktı. - pitch (noun) saha, perde (ses)
The football match was held on a muddy pitch.
Futbol maçı çamurlu bir sahada yapıldı. - pity (noun) acıma, yazık
It’s such a pity that you couldn’t attend the festival overseas with us.
Festivale bizimle birlikte yurtdışında katılamamanız çok yazık. - place (noun) : yer, mekân, statü
This park is a nice place to relax.
Bu park dinlenmek için hoş bir yer. - place (verb) : yerleştirmek, koymak, konumlandırmak
She carefully placed the vase to keep it steady on the shelf .
Vazoyu dikkatlice rafa koydu ki sağlam kalsın. - placement (noun) yerleştirme, konumlandırma
The placement of the artwork on the wall was carefully planned by the artist.
Sanat eserinin duvardaki konumlandırması sanatçı tarafından dikkatlice planlandı. - plain (adjective) sade, basit
The criminal was hiding in plain sight
Suçlu göz önünde saklanıyordu.? - plan (noun) :
- plan (verb) : plan, kroki, planlamak, plan yapmak
We have a plan to learn Spanish.
İspanyolca öğrenme planımız var. - plane (noun) : uçak
I prefer to travel by plane.
Uçakla seyahat etmeyi tercih ediyorum. - planet (noun) : gezegen, planet
There are eight planets in the solar system.
Güneş sisteminde sekiz gezegen vardır. - planning (noun) : planlama, tasarlama
Proper planning is essential for success as it helps you stay organized.
Size düzen sağladığı için doğru planlama başarı için önemlidir. - plant (noun) : bitki, fidan, fabrika
My friend always sings to her plants.
Arkadaşım bitkilerine hep şarkı söyler. - plant (verb) : bitki, ekmek
She watered the plant to keep it healthy.
O, bitkinin sağlıklı kalması için onu suladı. - plastic (adjective) :
- plastic (noun) : plastik, estetik, naylon
This bottle is made of recyclable plastic.
Bu şişe geri dönüştürülebilir plastikten yapılmıştır. - plate (noun) : tabak, plaka, levha
He served the food on a beautiful ceramic plate.
Yemeği güzel bir seramik tabakta servis etti. - platform (noun) : platform, sahanlık, tartışma ortamı
We waited for the train on the crowded platform.
Kalabalık platformda treni bekledik. - play (noun) :
- play (verb) : oynamak, çalmak, oyun, tiyatro
They watched a play at the theater.
Tiyatroda bir oyun izlediler. - player (noun) : oyuncu, çalan kimse, kumarbaz
The player scored the winning goal.
Oyuncu, galibiyet golünü attı. - plea (noun) savunma, bahane, rica, talep
The defendant’s lawyer made an emotional plea to the judge, asking for a reduced sentence due to his client’s difficult circumstances
Sanığın avukatı hakime duygusal bir savunma yaparak müvekkilinin içinde bulunduğu zor koşullar nedeniyle cezasında indirim yapılmasını talep etti - plead (verb) savunma yapmak, ileri sürmek, dilemek
The defendant pleaded his case with great conviction, arguing that there was insufficient evidence to support the charges against him.
Sanık, kendisine yöneltilen suçlamaları destekleyecek yeterli delil olmadığını savunarak davasını büyük bir inançla savunmuştur. - pleasant (adjective) : hoş, keyifli, zevkli
She has a very pleasant voice that everyone admires.
Onun, herkesin hayran olduğu çok hoş bir sesi var. - please (exclamation) : lütfen
Please, sit down and relax.
Lütfen, oturun ve rahatlayın. - please (verb) : tatmin olmak, memnun etmek
Please your teacher by doing your homework on time.
Ödevini zamanında yaparak öğretmenini memnun et. - pleased (adjective) : memnun, tatmin
She was pleased with her exam results.
Sınav sonuçlarından memnun oldu. - pleasure (noun) : zevk, keyif, memnuniyet
He took great pleasure in helping others whenever he could.
Başkalarına yardım etmekten her zaman büyük zevk aldı. - pledge (noun)
- pledge (verb) rehin, söz, yemin, yemin etmek, vaat etmek
During the ceremony, the students took a pledge to uphold the values of integrity and hard work throughout their academic journey.
Tören sırasında öğrenciler, akademik yolculukları boyunca dürüstlük ve sıkı çalışma değerlerini koruyacaklarına dair söz verdiler. - plenty (pronoun) : bol miktarda, yeterince, fazlasıyla
She gave me plenty of advice on how to handle the situation.
D urumu nasıl yönetmem gerektiği konusunda bana bol miktarda tavsiye verdi. - plot (noun) : konu, arazi parçası, arsa
The plot of the movie was very interesting and kept us engaged throughout.
Filmin konusu çok ilginçti ve bizi sonuna kadar içine çekti. - plot (verb) komplo kurmak, plan yapmak
They plotted and executed the plan really well.
Planı çok iyi planladılar ve uyguladılar. - plug (noun)
- plug (verb) tıkaç, fiş, priz
He accidentally pulled the plug from the socket, causing the entire room to go dark, and spent several minutes searching for a flashlight.
Yanlışlıkla fişi prizden çekerek tüm odanın karanlığa gömülmesine neden oldu ve birkaç dakikasını el feneri aramakla geçirdi. - plunge (verb) suya dalmak, düşmek, daldırmak
The diver plunged into the crystal-clear water from a dizzying height, creating a splash that echoed across the cliffs.
Dalgıç baş döndürücü bir yükseklikten kristal berraklığındaki suya daldı ve kayalıklarda yankılanan bir sıçrama yarattı. - plus (preposition) : artı, ayrıca, ek olarak
Five plus three equals eight which is the result of adding those two numbers.
Beş artı üç sekiz eder, bu ikisinin toplamanın sonucudur - plus (adjective)
- plus (conjunction)
- plus (noun) artı, ek olarak, avantaj
On the plus side, it rained so much; crops might actually grow.
İyi tarafından bakarsak, o kadar çok yağmur yağdı ki; ekinler gerçekten büyüyebilir. - pocket (noun) : cep, minyatür
He put his grapes in his pocket.
Üzümlerini cebine koydu. - poem (noun) : şiir
This poem is very emotional and touches the hearts of many.
Bu şiir, birçok kişinin kalbini dokunaklı bir şekilde etkiler. - poet (noun) : şair
The poet wrote many famous works that have been celebrated around the world.
Şair dünyaca ünlü bir çok eser yazdı. - poetry (noun) : şiir sanatı, şiirler
The poetry collection was very inspiring and encouraged deep reflection.
Şiir koleksiyonu çok ilham vericiydi ve derin bir düşünceye teşvik etti. - point (noun) : nokta, puan, amaç, husus
She made an interesting point during the discussion.
Tartışma sırasında ilginç bir noktaya değindi. - point (verb) : işaret etmek, göstermek
Can you kindly point out the mistake in my answer?
Lütfen hatanın nerede olduğunu gösterebilir misin? - pointed (adjective) sivri, keskin
The knife has a pointed blade.
Bıçağın sivri bir ağzı vardır. - poison (noun) :
- poison (verb) : zehir, zehirlemek
The poison acted quickly on the victim causing immediate symptoms.
Zehir, kurban üzerinde hızlı etkili oldu ve hemen semptomlara yol açtı. - poisonous (adjective) : zehirli, öldürücü, tehlikeli
Be careful; that insect is poisonous and can cause serious harm if touched.
Dikkatli ol, o böcek zehirli ve temas edilirse ciddi zarar verebilir. - pole (noun) direk, kutup, karşı gelişmiş
The flag was hoisted high on the pole, fluttering proudly in the wind during the national holiday parade.
Bayrak direğe çekildi ve ulusal bayram geçit töreni sırasında rüzgarda gururla dalgalandı. - police (noun) : polis, zabıta
She called the police to report the crime.
Suçu bildirmek için polisi aradı. - policeman (noun) : polis memuru
The policeman agreed not to take away a driver’s license.
Polis memuru ehliyetini almamayı kabul etti. - policy (noun) : politika, ilke, kural, sigorta poliçesi
This policy aims to reduce waste by encouraging recycling.
Bu politika atıkları azaltmayı geri dönüşümü teşvik ederek hedefliyor. - polite (adjective) : kibar, nazik
It’s important to be polite to others.
Başkalarına karşı nazik olmak önemlidir. - political (adjective) : siyasi, politik
Political decisions affect everyone, whether directly or indirectly.
Siyasi kararlar herkesi hem doğrudan hem dolaylı olarak etkiler. - politician (noun) : siyasetçi, politikacı
The politician promised to lower taxes for the middle class .
Siyasetçi vergileri orta sınıf için düşüreceğine söz verdi. - politics (noun) : politika, siyaset
Politics can be very complicated, involving multiple viewpoints and interests.
Politika, birçok bakış açısını ve çıkarları içerebilir ve çok karmaşık olabilir. - poll (noun) oyların sayımı, seçim, anket, sandık
After the polls closed, the election officials worked tirelessly to ensure that every single vote was accurately counted.
Sandıklar kapandıktan sonra, seçim görevlileri her bir oyun doğru bir şekilde sayıldığından emin olmak için yorulmadan çalıştılar. - pollution (noun) : kirlilik, kirlenme, çevre kirliliği
Air pollution is a serious problem in big cities.
Hava kirliliği büyük şehirlerde ciddi bir sorundur. - pond (noun) gölet, havuz
The children spent the afternoon by the pond, watching the ducks glide gracefully across the still water.
Çocuklar öğleden sonrayı göletin kenarında, ördeklerin durgun suda zarifçe süzülüşünü izleyerek geçirdiler. - pool (noun) : havuz, bilardo, birlik
The hotel has an indoor pool.
Otelin kapalı bir havuzu var. - poor (adjective) : fakir, zayıf, kötü
He works for a charity that helps poor people.
Yoksul insanlara yardım eden bir hayır kurumunda çalışıyor. - pop (adjective) :
- pop (noun) : patlatma, baba, gazoz
I heard a balloon pop during the party.
Parti sırasında bir balonun patladığını duydum. - pop (verb) patlamak, ağzına atmak, çıkmak
She popped a piece of candy into her mouth while flipping through the pages of her favorite book.
En sevdiği kitabın sayfalarını çevirirken ağzına bir parça şeker attı. - popular (adjective) : popüler, sevilen
She is a popular singer among teenagers.
Gençler arasında popüler bir şarkıcıdır. - popularity (noun) popülerlik, rağbet
They passed their opponents by popularity.
Rakiplerini popülerliğe göre geçtiler. - population (noun) : nüfus, popülasyon
The population of the city has grown rapidly in the past decade.
Şehrin nüfusu son on yılda hızla arttı. - port (noun) : liman, bağlantı noktası (bilgisayar)
This city has a large and busy port which handles cargo from around the world.
Bu şehrin dünya genelinden yük taşıyan büyük ve hareketli bir limanı var. - portfolio (noun) portföy, görev, dosya, evrak çantası
As a graphic designer, her portfolio showcased an impressive range of projects, from branding to web design.
Bir grafik tasarımcı olarak portföyünde markalaşmadan web tasarımına kadar etkileyici bir dizi proje sergiliyordu. - portion (noun) porsiyon, bölüm
Could you divide this report into several portions? It’s hard to comprehend this way.
Bu raporu birkaç bölüme ayırabilir misiniz? Bu şekilde anlaşılması zor. - portrait (noun) : portre, vesikalık resim
He had his portrait taken by a famous artist, who captured every detail.
Portresini, her detayı mükemmel şekilde yakalayan ünlü bir sanatçıya yaptırdı. - portray (verb) tasvir etmek, canlandırmak, resmetmek
The actor skillfully portrayed the complex emotions of a grieving father, earning widespread acclaim for his performance.
Aktör, kederli bir babanın karmaşık duygularını ustalıkla canlandırdı ve performansıyla büyük beğeni topladı. - pose (verb) poz vermek, sorun yaratmak
The family posed for their annual holiday picture.
Aile, yıllık tatil fotoğrafı için poz verdi. - position (noun) : pozisyon, mevkip
She applied for a good position at the company.
Şirketteki iyi bir pozisyonuna başvurdu. - position (verb) yerleştirmek, konumlandırmak
He positioned his chair before starting the meeting.
Toplantıya başlamadan önce sandalyesini konumlandırdı. - positive (adjective) : pozitif, olumlu
She has a positive attitude towards problems.
Sorunlara karşı olumlu bir tavrı var. - positive (noun) olumlu şey, pozitif
She always tries to see the positive in every situation.
Her durumda olumlu tarafı görmeye çalışır. - possess (verb) sahip olmak, mülk edinmek
The opera conductor must possess great knowledge in music
Opera şefi müzik konusunda büyük bir bilgi birikimine sahip olmalıdır - possession (noun) : mülkiyet, varlık
The house has been in their possession for generations.
Ev, nesiller boyunca onların mülkiyetinde kaldı. - possibility (noun) : ihtimal, olasılık
There’s a possibility of rain tomorrow.
Yarın yağmur yağma ihtimali var. - possible (adjective) : mümkün, olası
There are many possible solutions to the problem.
Sorunun birçok olası çözümü var. - possibly (adverb) : muhtemelen, belki, ihtimal dahilinde
She might possibly come to the meeting, depending on her schedule.
Toplantıya muhtemelen takvimine bağlı olarak gelebilir. - post (noun) :
- post (verb) : posta, gönderi, postalamak, göndermek
Did you post my letter?
Mektubumu gönderdin mi? - post (adjective)
- poster (noun) : poster, afiş
She hung a poster of his favorite band on the wall.
Duvara en sevdiği grubun posterini astı. - postpone (verb) ertelemek, ötelemek
Due to unforeseen circumstances, the organizers decided to postpone the conference until the following month.
Öngörülemeyen koşullar nedeniyle organizatörler konferansı bir sonraki aya ertelemeye karar verdi. - post-war (adjective) savaş sonrası, harp ertesi
The post-war economy was marked by rapid industrialization and significant social changes across the country.
Savaş sonrası ekonomiye hızlı sanayileşme ve ülke çapında önemli sosyal değişimler damgasını vurdu. - pot (noun) : tencere, saksı
The plant is in a clay pot, which helps to retain moisture.
Bitki bir nemi tutmasına yardımcı olan kil saksının içindedir. - potato (noun) : patates
We had baked potatoes for dinner.
Akşam yemeğinde fırında patates yedik. - potential (adjective)
- potential (noun) potansiyel, olası; potansiyel
This car has the potential to go up to 360 km/h
Bu araba 360 km/s’ye kadar çıkma potansiyeline sahiptir - potentially (adverb) potansiyel olarak
She is potentially the best candidate for the barista position at the cafe.
Kafedeki barista pozisyonu için potansiyel olarak en iyi adaydır. - pound (noun) : sterlin, pound (ağırlık birimi)
The book costs ten pounds.
Kitap on sterlin tutuyor. - pour (verb) : dökmek, boşaltmak, bardaktan boşanırcasına yağmak
She poured tea into the cups carefully by avoiding spilling.
O, dökmemeye dikkat ederek bardaklara çay doldurdu. - poverty (noun) : yoksulluk, fakirlik
Poverty is a serious issue in many countries affecting millions of people.
Yoksulluk birçok ülkede ciddi bir sorundur ve milyonlarca insanı etkilemektedir. - powder (noun) : toz, pudra, un, barut
The medicine comes in a small powder form, which must be dissolved in water.
İlaç, suda çözülmesi gereken küçük bir toz şeklinde geliyor. - power (noun) : güç, enerji, iktidar
The wind turbines generate power for the entire town.
Rüzgar türbinleri tüm kasaba için enerji üretiyor. - power (verb) güç sağlamak, çalıştırmak
This engine powers the latest model of the car.
Bu motor, arabanın en yeni modelini çalıştırıyor. - powerful (adjective) : güçlü, kuvvetli, etkili
The storm was quite powerful, and caused widespread damage.
Fırtına, bölge genelinde geniş çaplı hasara neden oldu ve oldukça güçlüydü. - practical (adjective) : pratik, uygulamalı, kullanışlı
This design is simple and practical, making it easy to use in everyday life.
Bu tasarım basit ve kullanışlıdır, günlük hayatta kullanımı kolaylaştırır. - practice (noun) : alıştırma, pratik, tatbikat
She has piano practice twice a week
Haftada iki kez piyano pratiği var. - practise (verb) : alıştırma yapmak, pratik yapmak
I practise speaking English everyday.
Her gün İngilizce konuşma alıştırması yapıyorum - practitioner (noun) doktor, uygulayan kimse, avukat
As a skilled medical practitioner, she dedicated her career to providing compassionate care to patients in underserved communities.
Yetenekli bir tıp doktoru olarak, kariyerini yetersiz hizmet alan topluluklardaki hastalara şefkatli bakım sağlamaya adamıştır. - praise (noun)
- praise (verb) övgü; övmek
The teacher praised her students for their hard work.
Öğretmen, sıkı çalışmalarından dolayı öğrencilerini övdü. - pray (verb) : dua etmek, yalvarmak
They prayed for peace and happiness, hoping for a better future for everyone.
Herkes için daha iyi bir gelecek umuduyla barış ve mutluluk için dua ettiler. - prayer (noun) : dua, ibadet
Her prayer was full of hope, reflecting her deep faith and optimism.
Onun duası derin inancını ve iyimserliğini yansıtarak umut doluydu. - preach (verb) vaaz vermek, telkin etmek, mesaj vermek
The pastor preached a message of forgiveness and unity during the Sunday service, touching the hearts of the congregation.
Papaz, Pazar ayini sırasında cemaatin kalbine dokunarak bağışlama ve birlik mesajı verdi. - precede (verb) önce gelmek, önceden olmak
Dear guests! A brief introduction will precede the main presentation. We thank you for your understanding.
Değerli konuklar! Ana sunumdan önce kısa bir tanıtım olacaktır. Anlayışınız için teşekkür ederiz. - precedent (noun) örnek, emsal, gelenek
There is no precedent for such a bold policy decision, making its outcome highly uncertain.
Böylesine cesur bir politika kararının emsali yoktur, bu da sonucu oldukça belirsiz hale getirmektedir. - precious (adjective) değerli, kıymetli
This necklace is quite precious for me; it passed down from my grandmother.
Bu kolye benim için oldukça değerli; büyükannemden bana miras kaldı. - precise (adjective) kesin, tam, net
The instructions were clear and precise, it leaves no room for confusion.
Talimatlar açık ve netti, kafa karışıklığına yer bırakmıyor. - precisely (adverb) tam olarak, kesinlikle
That’s precisely what I was thinking; we are on the same page.
Ben de tam olarak bunu düşünüyordum; aynı fikirdeyiz. - precision (noun) hassasiyet, kesinlik
In scientific research, achieving precision in measurements is paramount to ensure the accuracy and reliability of experimental results.
Bilimsel araştırmalarda, deneysel sonuçların doğruluğunu ve güvenilirliğini sağlamak için ölçümlerde hassasiyet elde etmek çok önemlidir. - predator (noun) yırtıcı, yırtıcı hayvan, avcı hayvan, menfaatçi kimse
The tiger, a solitary and skilled predator, relies on its stealth and power to ambush unsuspecting prey in the dense jungle.
Yalnız ve yetenekli bir yırtıcı olan kaplan, yoğun ormanda şüphelenmeyen avını pusuya düşürmek için gizliliğine ve gücüne güvenir. - predecessor (noun) ata, selef, önceki
The current CEO expressed gratitude for the groundwork laid by her predecessor, whose vision and dedication had transformed the company.
Mevcut CEO, vizyonu ve adanmışlığıyla şirketi dönüştüren selefi tarafından atılan temeller için minnettarlığını ifade etti. - predict (verb) : tahmin etmek, önceden haber vermek
Scientists can predict earthquakes with advanced technology.
Bilim insanları gelişmiş teknoloji ile depremleri tahmin edebilir. - predictable (adjective) tahmin edilebilir
The plot of the movie was so predictable, I guessed the ending within minutes.
Filmin konusu o kadar tahmin edilebilirdi ki, sonunu birkaç dakika içinde tahmin ettim. - prediction (noun) : tahmin, öngörü
The prediction was based on scientific data, which had been carefully analyzed.
Tahmin, dikkatlice analiz edilen bilimsel verilere dayanıyordu. - predominantly (adverb) ağırlıklı olarak, çoğunlukla
Although the book received predominantly positive reviews, a few critics argued that its narrative lacked depth and originality.
Kitap ağırlıklı olarak olumlu eleştiriler alsa da, bazı eleştirmenler anlatının derinlik ve özgünlükten yoksun olduğunu savundu. - prefer (verb) : tercih etmek, yeğlemek
They prefer to have milk in their tea.
Çaylarında süt olmasını tercih ediyorlar. - preference (noun) tercih, öncelik
Please consider personal preferences while designing the new uniforms.
Lütfen yeni üniformaları tasarlarken kişisel tercihleri göz önünde bulundurun. - pregnancy (noun) hamilelik, gebelik
Despite the physical and emotional challenges she faced during her pregnancy, she described it as one of the most transformative periods of her life.
Hamileliği sırasında karşılaştığı fiziksel ve duygusal zorluklara rağmen, bu dönemi hayatının en dönüştürücü dönemlerinden biri olarak tanımladı. - pregnant (adjective) hamile
She announced that she is pregnant with her first child.
İlk çocuğuna hamile olduğunu açıkladı. - prejudice (noun) önyargı, mani
His decision to move to the rural town was met with prejudice from locals who were skeptical of outsiders and resistant to change.
Kırsal kasabaya taşınma kararı, yabancılara şüpheyle yaklaşan ve değişime direnç gösteren yerel halk tarafından önyargıyla karşılandı. - preliminary (adjective) ilk, ön, ön hazırlık
Before the main experiment began, the scientists conducted several preliminary tests to identify any potential flaws in their methodology.
Ana deney başlamadan önce, bilim insanları metodolojilerindeki olası kusurları tespit etmek için birkaç ön test gerçekleştirdi. - premier (adjective) başbakan, birinci, kıdemli
As the country’s premier, she faced immense pressure to navigate the complex political landscape and address the pressing issues of the time.
Ülkenin başbakanı olarak, karmaşık siyasi manzarayı yönlendirmek ve zamanın acil sorunlarını ele almak için büyük bir baskıyla karşı karşıya kaldı. - premise (noun) öncül, önerme, ön kabul
The entire argument is built on the premise that economic growth is inherently linked to environmental sustainability, which some scholars challenge.
Tüm argüman, ekonomik büyümenin doğası gereği çevresel sürdürülebilirlikle bağlantılı olduğu önermesi üzerine inşa edilmiştir ve bazı akademisyenler buna karşı çıkmaktadır. - premium (noun) prim, çok kaliteli
The company’s premium product line is marketed toward consumers who value exceptional quality and are willing to pay a higher price.
Şirketin premium ürün serisi, olağanüstü kaliteye değer veren ve daha yüksek bir fiyat ödemeye razı olan tüketicilere yönelik olarak pazarlanmaktadır. - preparation (noun) hazırlık, hazırlama
The preparation for the conference took several weeks.
Konferans için hazırlıklar birkaç hafta sürdü. - prepare (verb) : hazırlamak, hazırlanmak
The teacher prepared a speech for the conference.
Konferans için bir konuşma hazırladı. - prepared (adjective) : hazırlıklı, hazır
Are you prepared to start the journey, and have you packed everything?
Yolculuğa başlamaya hazır mısın ve her şeyi hazırladın mı? - prescribe (verb) reçete yazmak, tavsiye vermek, emretmek, buyurmak
Many religious texts prescribe specific moral codes and ethical behaviors, guiding their followers on how to live a virtuous life.
Birçok dini metin, belirli ahlaki kurallar ve etik davranışlar öngörerek, takipçilerine erdemli bir yaşamın nasıl sürdürüleceği konusunda rehberlik eder. - prescription (noun) reçete, tavsiye, emir
He carefully followed the prescription given by his doctor, ensuring he took the medication at the exact intervals specified.
Doktoru tarafından verilen reçeteyi dikkatle takip etti ve ilaçları tam olarak belirtilen aralıklarla aldığından emin oldu. - presence (noun) mevcudiyet, varlık, buluma
The presence of police officers made the event feel safe.
Polis memurlarının varlığı, etkinliği güvenli hissettirdi. - present (adjective) :
- present (noun) : mevcut, halihazırdaki, hediye
She got him a special present for his birthday.
Doğum günü için özel bir hediye aldı. - present (verb) : sunmak, bulunmak
I would like to present our new project to the team.
Yeni projemizi ekibe sunmak istiyorum. - presentation (noun) : sunum, tanıtım, takdim
The presentation lasted for 30 minutes, covering all the key points clearly.
Sunum, tüm önemli noktaları açık bir şekilde kapsayarak 30 dakika sürdü. - presently (adverb) halen, haliyle, az sonra, hemen
Although he is presently living in London, he plans to move to New York next year.
Halen Londra’da yaşıyor olsa da önümüzdeki yıl New York’a taşınmayı planlıyor. - preservation (noun) koruma, korunma, muhafaza
The preservation of endangered species is critical not only for ecological balance but also for maintaining biodiversity on the planet.
Nesli tükenmekte olan türlerin korunması sadece ekolojik denge için değil, aynı zamanda gezegendeki biyolojik çeşitliliğin sürdürülmesi için de kritik öneme sahiptir. - preserve (verb) muhafaza etmek, korumak
We must preserve our natural resources for future generations.
Doğal kaynaklarımızı gelecek nesiller için korumalıyız. - preside (verb) başkanlık etmek, yönetmek
The judge was chosen to preside over the high-profile case, ensuring that the proceedings adhered strictly to the rule of law.
Yargıç, yüksek profilli davaya başkanlık etmek üzere seçildi ve yargılamaların hukukun üstünlüğüne sıkı sıkıya bağlı kalmasını sağladı. - presidency (noun) başkanlık, başkanlık dönemi
His presidency was marked by groundbreaking economic reforms, which revitalized the nation’s industries and infrastructure.
Başkanlık dönemine, ülkenin sanayi ve altyapısını yeniden canlandıran çığır açan ekonomik reformlar damgasını vurdu. - president (noun) : başkan, devlet başkanı
The president gave a speech about the economy today.
Başkan bugün ekonomi hakkında bir konuşma yaptı. - presidential (adjective) başkanlığa ilişkin, cumhurbaşkanlığına ait
In a rare move, the presidential office issued an official statement addressing the ongoing political crisis.
Nadir görülen bir hareketle, başkanlık ofisi devam eden siyasi krizi ele alan resmi bir açıklama yayınladı. - press (noun) :
- press (verb) : basmak, basın
Press the button to start the machine and wait a few seconds for it to warm up.
Makineyi başlatmak için düğmeye basın ve ısınması için birkaç saniye bekleyin. - pressure (noun) : basınç, baskı
The pressure in the pipes is too high, which could potentially cause a leak.
Boru içindeki basınç çok yüksek. potansiyel olarak bir sızıntıya yol açabilir. - prestigious (adjective) prestijli, saygın
Winning the Nobel Prize in Literature is considered one of the most prestigious achievements for any writer.
Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmak bir yazar için en prestijli başarılardan biri olarak kabul edilir. - presumably (adverb) galiba, tahminen, belki
Presumably, the delay in the project is due to unforeseen technical challenges that have yet to be resolved.
Galiba projedeki gecikme, henüz çözülmemiş olan öngörülemeyen teknik zorluklardan kaynaklanmaktadır. - presume (verb) varsaymak, tahmin etmek, farzetmek
I presume you’ve already completed the preliminary research for your dissertation, given how far along you are.
Ne kadar ilerlediğinize bakılırsa, teziniz için ön araştırmayı çoktan tamamladığınızı varsayıyorum. - pretend (verb) : numara yapmak, gibi davranmak, rol yapmak
Don’t pretend you don’t know, because it’s clear that you’ve heard about it!
Bilmiyormuş gibi yapma çünkü bunu duyduğun çok açık! - pretty (adjective) :
- pretty (adverb) : güzel, hoş, oldukça, epeyce
This house is pretty old but it’s still perfect.
Ev oldukça eski ama hala mükemmel. - prevail (verb) baskın çıkmak, üstün gelmek, yaygın olmak, egemen olmak
The negotiator’s calm demeanor and logical arguments ultimately allowed reason to prevail during the tense discussions.
Müzakerecinin sakin tavrı ve mantıklı argümanları, gergin tartışmalar sırasında nihayetinde mantığın galip gelmesini sağladı. - prevalence (noun) yaygınlık, geçerlilik
The report highlighted the prevalence of mental health disorders among young adults, emphasizing the need for better support systems.
Rapor, genç yetişkinler arasında ruh sağlığı bozukluklarının yaygınlığına dikkat çekerek daha iyi destek sistemlerine duyulan ihtiyacı vurguluyor. - prevent (verb) : engellemek, önlemek
Regular exercise can prevent many health problems.
Düzenli egzersiz birçok sağlık sorununu önleyebilir. - prevention (noun) önlem, önleme, engelleme, koruma
Regular exercise and a balanced diet are key to the prevention of chronic illnesses such as diabetes and heart disease.
Düzenli egzersiz ve dengeli beslenme, diyabet ve kalp hastalığı gibi kronik hastalıkların önlenmesinde kilit rol oynamaktadır. - previous (adjective) : önceki, geçmiş, evvelki
I learned from my previous mistakes and taught me valuable lessons.
Önceki hatalarımdan ders aldım ve bunlar bana değerli dersler öğretti. - previously (adverb) : önceden, daha önce, evvelce
He had never seen this place previously, so everything felt new to him.
Bu yeri daha önce hiç görmemişti, bu yüzden her şey ona yeni geliyordu. - prey (noun) av, kurban, yem, hedef
Scammers often target elderly individuals, who are more vulnerable to becoming prey to fraudulent schemes.
Dolandırıcılar genellikle, dolandırıcılık planlarının kurbanı olma konusunda daha savunmasız olan yaşlı bireyleri hedef almaktadır. - price (noun) : fiyat, bedel, paha
What’ss the price of this jacket?
Bu ceketin fiyatı nedir? - price (verb) fiyat belirlemek, fiyatlandırmak
The store manager will price the new items before placing them on the shelves.
Mağaza müdürü, yeni ürünleri raflara koymadan önce fiyatlandıracak. - pride (noun) gurur, onur, kibir
She takes great pride in what she does, she always strives for perfection.
Yaptığı işten büyük gurur duyuyor, her zaman mükemmellik için çabalıyor. - priest (noun) : rahip, papaz, din adamı
The priest led the ceremony at the church, guiding the congregation to the way.
Rahip kilisede töreni yönetti ve cemaatin yolu takip etmesini sağladı. - primarily (adverb) öncelikle, başlıca
Our company’s revenue comes primarily from online sales which is why social media is so important.
Şirketimizin geliri öncelikle çevrimiçi satışlardan geliyor, bu yüzden sosyal medya çok önemli. - primary (adjective) : temel, birincil
Health is my primary concern, as I want to maintain mental well-being.
Sağlık şu anda benim birincil endişem, çünkü zihinsel olarak iyi kalmayı istiyorum. - prime (adjective) birincil, en önemli, ilk, asıl
He was a prime suspect in a murder investigation.
Bir cinayet soruşturmasında baş şüpheliydi. - prince (noun) : prens
The young prince was loved by the people, who admired his kindness.
Genç prens, nezaketiyle halk tarafından seviliyordu. - princess (noun) : prenses
Every child in the kingdom admired the princess.
Krallıktaki her çocuk prensesi hayranlıkla izledi. - principal (adjective) ana, başlıca, asıl
Just as all mothers, her principal concern is the safety of her children.
Tüm anneler gibi onun da başlıca endişesi çocuklarının güvenliği. - principal (noun) okul müdürü, başlıca, asıl, rektör
The principal of the school emphasized the importance of fostering a culture of respect and inclusivity among students.
Okul müdürü, öğrenciler arasında saygı ve kapsayıcılık kültürünün geliştirilmesinin önemini vurgulamıştır. - principle (noun) prensib, ilke
Honesty is a core principle in their family.
Dürüstlük, ailelerinde temel bir prensiptir. - print (verb) : basmak, yazdırmak
Can you print this document for me?
Bu belgeyi benim için yazdırabilir misin? - print (noun) baskı, baskı deseni
She admired the floral print on the fabric.
Kumaş üzerindeki çiçek baskısına hayran kaldı. - printer (noun) : yazıcı, matbaacı
Our office printer is out of ink again.
Ofis yazıcımızın mürekkebi yine bitti. - printing (noun) : baskı, matbaacılık, yazdırma
This machine is used for color printing, and it produces high-quality images.
Bu makine renkli baskı için kullanılır ve yüksek kaliteli görüntüler üretir. - prior (adjective) önceki, önceden
Please ensure you have prior approval before making any schedule changes.
Lütfen herhangi bir program değişikliği yapmadan önce önceden onay aldığınızdan emin olun. - priority (noun) öncelik, öncelikli durum
She made it a priority to finish her assignments before the weekend.
Hafta sonundan önce ödevlerini bitirmeyi öncelik haline getirdi. - prison (noun) : hapishane, hapis
The criminal was sentenced to ten years in prison.
Suçlu on yıl hapis cezasına çarptırıldı. - prisoner (noun) : mahkum, tutuklu, esir
The prisoner was released after ten years, having served his full sentence.
Mahkûm on yıl sonra tamamen cezasını çekerek serbest bırakıldı. - privacy (noun) gizlilik, mahremiyet
She valued her privacy and preferred to live alone.
Mahremiyetine değer veriyor ve yalnız yaşamayı tercih ediyordu. - private (adjective) : özel, kişisel, gizli
This is a private property; no entry allowed without permission.
Burası özel mülktür; izinsiz giriş yasaktır. - privatization (noun) özelleştirme
Many believe that privatization of healthcare services risks excluding vulnerable populations from receiving adequate care.
Pek çok kişi sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin savunmasız nüfusları yeterli bakım hizmetinden mahrum bırakma riski taşıdığına inanmaktadır. - privilege (noun) ayrıcalık, imtiyaz
Having access to quality education should not be considered a privilege but rather a fundamental human right.
Kaliteli eğitime erişim bir ayrıcalık olarak değil, bir hak olarak görülmelidir. - prize (noun) : ödül, ikramiye, ganimet
She won the first prize in the photography contest.
Fotoğraf yarışmasında birincilik ödülünü kazandı. - probability (noun) olasılık, ihtimal
The probability of rain tomorrow is high, so don’t forget your umbrella.
Yarın yağmur yağma ihtimali yüksek, bu yüzden şemsiyenizi unutmayın. - probable (adjective) muhtemel, olası
The most probable explanation for his delay is that he missed the bus.
Gecikmesinin en olası açıklaması otobüsü kaçırmış olması. - probably (adverb) : muhtemelen, galiba, olasılıkla
It’s probably going to snow tomorrow.
Yarın muhtemelen kar yağacak. - probe (noun)
- probe (verb) soruşturma,yoklama, yoklamak
The investigative team launched a probe into the financial irregularities, uncovering a complex web of corruption.
Soruşturma ekibi mali usulsüzlüklerle ilgili bir soruşturma başlattı ve karmaşık bir yolsuzluk ağını ortaya çıkardı. - problem (noun) : problem, sorun, mesele
He has a problem with his computer.
Bilgisayarıyla ilgili bir sorun var. - problematic (adjective) sorunlu, problemli
His argumentative tone made discussions with him increasingly problematic, often leading to misunderstandings.
Tartışmacı üslubu, kendisiyle yapılan tartışmaları giderek sorunlu hale getiriyor ve çoğu zaman yanlış anlamalara yol açıyordu. - procedure (noun) prosedür, yöntem
The doctor explained the surgical procedure in detail.
Doktor, cerrahi prosedürü detaylı bir şekilde açıkladı. - proceed (verb) devam etmek, ilerlemek
The construction of the building can proceed after receiving the necessary permits.
Gerekli izinler alındıktan sonra binanın inşasına devam edilebilir. - proceeding (noun) dava, tutanak, zabıt, muamele
During the academic conference, the proceedings were recorded and later published for the benefit of those unable to attend.
Akademik konferans sırasında bildiriler kaydedildi ve daha sonra katılamayanların yararlanması için yayınlandı. - proceeds (noun) kazanç, gelir, verim
After the sale of the family estate, the proceeds were divided among the heirs in accordance with the terms of the will, leaving no room for disputes.
Aile mülkünün satışından sonra, gelirler mirasçılar arasında vasiyetnamenin şartlarına uygun olarak paylaştırıldı ve anlaşmazlıklara yer bırakılmadı. - process (noun) : süreç, işlem, yöntem
The hiring process took longer than expected.
İşe alım süreci beklenenden uzun sürdü. - process (verb) işlem, süreç
It takes time to process all the applications.
Tüm başvuruları işlemek zaman alır. - processing (noun) işleme, yapma, işlem
Industrial food processing often raises ethical and environmental concerns, particularly regarding the use of additives and large-scale resource consumption.
Endüstriyel gıda işleme, özellikle katkı maddelerinin kullanımı ve büyük ölçekli kaynak tüketimi ile ilgili etik ve çevresel kaygıları sıklıkla gündeme getirmektedir. - processor (noun) işlem, işlemci, işleyici
Modern computer processors are capable of performing billions of calculations per second, making them essential for cutting-edge technologies like artificial intelligence and quantum computing.
Modern bilgisayar işlemcileri saniyede milyarlarca hesaplama yapabilmektedir, bu da onları yapay zeka ve kuantum hesaplama gibi en ileri teknolojiler için gerekli kılmaktadır. - proclaim (verb) ilan etmek, açıklamak, açığa vurmak
He took to the stage to proclaim his unwavering commitment to the cause, stirring applause and admiration from the audience.
Bu amaca olan sarsılmaz bağlılığını ilan etmek için sahneye çıktı ve izleyicilerden alkış ve hayranlık uyandırdı. - produce (verb) : üretmek, neden olmak
This factory produces high-quality furniture.
Bu fabrika yüksek kaliteli mobilyalar üretiyor. - produce (noun) ürün, üretim, mahsul, sonuç
The farmer sold fresh produce at the market.
Çiftçi, pazarda taze ürün sattı. - producer (noun) : yapımcı, üretici
She is a famous producer in the film industry.
O, film sektöründe ünlü bir yapımcıdır. - product (noun) : ürün, mahsul
This is our latest product in the company.
Bu, şirketteki en son çıkan ürünümüz. - production (noun) : üretim, yapım, imalat
The production costs are too high, which is affecting the overall budget.
Üretim maliyetleri çok yüksek ve bu, genel bütçeyi etkiliyor. - productive (adjective) üretken, verimli
A productive discussion during the board meeting led to the implementation of innovative strategies aimed at reducing operational inefficiencies.
Yönetim kurulu toplantısı sırasında yapılan verimli bir tartışma, operasyonel verimsizlikleri azaltmayı amaçlayan yenilikçi stratejilerin uygulanmasına yol açtı. - productivity (noun) verimlilik, üretkenlik
While some argue that long working hours enhance productivity, studies consistently show that shorter, focused periods yield better results.
Bazıları uzun çalışma saatlerinin verimliliği artırdığını iddia etse de, araştırmalar sürekli olarak daha kısa, odaklanmış sürelerin daha iyi sonuçlar verdiğini göstermektedir. - profession (noun) : meslek, uzmanlık alanı
This profession requires a lot of patience as it involves dealing with hard clients.
Bu meslek zor müşterilerle içerdiği için çok sabır gerektirir. - professional (adjective) : profesyonel, mesleki, uzman
She is a professional photographer with years of experience.
O, yılların tecrübesine sahip profesyonel bir fotoğrafçıdır. - professional (noun) profesyonel, uzman
The event was organized by a team of professionals.
Etkinlik, bir profesyonel ekip tarafından organize edildi. - professor (noun) : profesör
The professor gave a lecture on classical literature.
Profesör klasik edebiyat üzerine bir ders verdi. - profile (noun) : profil, özgeçmiş, biyografi
He updated his LinkedIn profile to include his new job.
Yeni işini eklemek için LinkedIn profilini güncelledi. - profit (noun) : kâr, kazanç, gelir
He invested money to make a profit, hoping it would yield high returns.
Kâr elde etmek için para yatırdı, yüksek getiri umuyordu. - profitable (adjective) karlı, kazançlı
Investing in renewable energy has proven not only environmentally sustainable but also increasingly profitable as demand for green technologies rises.
Yenilenebilir enerjiye yatırım yapmanın sadece çevresel açıdan sürdürülebilir değil, aynı zamanda yeşil teknolojilere olan talep arttıkça giderek daha kârlı olduğu da kanıtlanmıştır. - profound (adjective) çok derin, büyük, temel
Her experience of living abroad had a profound impact on her worldview, shaping her into a more empathetic and open-minded individual.
Yurtdışında yaşama deneyimi, dünya görüşü üzerinde derin bir etki yaratarak onu daha empatik ve açık fikirli bir birey haline getirdi. - program (noun) : program, yazılım, plan
This program helps students learn coding step by step.
Bu program öğrencilerin adım adım kodlama öğrenmesine yardımcı oluyor. - program (verb) : programlamak, planlamak, kod yazmak
They programmed the robot to clean the floor efficiently.
Robotu etkili bir şekilde zemini temizlemesi için programladılar. - programme (noun) : program, dizi
The TV programme starts at 7 PM.
Televizyon programı saat 7’de başlıyor. - programming (noun) programlama
Programming requires logical thinking as well as problem-solving skills.
Programlama mantıksal düşünmenin yanı sıra problem çözme becerilerini de gerektirir. - progress (noun) : ilerleme, gelişme, devlet gezisi
She has made a lot of progress in her language skills.
Dil becerilerinde çok fazla ilerleme kaydetti. - progress (verb) ilerlemek, gelişmek
She has progressed significantly in her studies this semester.
Bu dönem çalışmalarında önemli ölçüde ilerleme kaydetti. - progressive (adjective) ilerici, yenilikçi
He is known for his progressive views and ideas on social issues.
Toplumsal konulardaki ilerici görüşleri ve fikirleriyle tanınır. - prohibit (verb) yasaklamak, önlemek, engel olmak
Everybody knows the law prohibits the use of mobile phones while driving.
Herkes, yasanın araba kullanırken cep telefonu kullanımını yasakladığını bilir. - project (noun) : proje, tasarı
They are working on a new project.
Yeni bir proje üzerine çalışıyorlar. - project (verb) yansıtmak, tasarlamak, planlamak
They projected the presentation onto the large screen.
Sunumu büyük ekrana yansıttılar. - projection (noun) projeksiyon, yansıtma, tahmin, çıkıntı
The economist’s projection of a global recession caused panic in financial markets, leading investors to take precautionary measures.
Ekonomistin küresel durgunluk tahmini finans piyasalarında paniğe yol açarak yatırımcıları ihtiyati tedbirler almaya yöneltti. - prominent (adjective) öne çıkan, ünlü, belirgin, seçkin, göze çarpan
Among the many scholars at the conference, Dr. Jones stood out as a prominent authority on climate change and environmental policy.
Konferanstaki pek çok akademisyen arasında Dr. Jones, iklim değişikliği ve çevre politikaları konusunda önde gelen bir otorite olarak göze çarpıyordu. - promise (noun) :
- promise (verb) : söz vermek, söz
I promise to help you with your homework tomorrow.
Yarın ödevinde sana yardım edeceğime söz veriyorum. - promising (adjective) umut verici, gelecek vaat eden
She is a promising young figure skater who has a bright future ahead of her.
Kendisi parlak bir geleceği olan, gelecek vaat eden genç bir artistik buz patencisi. - promote (verb) : tanıtmak, terfi ettirmek, teşvik etmek
The company wants to promote its new product.
Şirket, yeni ürününü tanıtmak istiyor. - promotion (noun) terfi, tanıtım
Have you heard that the store is offering a special promotion on electronics?
Mağazanın elektronik cihazlar için özel bir promosyon sunduğunu duydunuz mu? - prompt (verb) teşvik etmek, harekete geçirmek
The unexpected question from her prompted him to think deeply.
Kızın beklenmedik sorusu onu derinlemesine düşünmeye teşvik etti. - pronounce (verb) : telaffuz etmek, söylemek, ilan etmek
Can you teach me how to pronounce this word correctly?
Bana bu kelimeyi doğru bir şekilde nasıl telaffuz edeceğimi öğretebilir misin? - pronounced (adjective) belirgin, dikkat çekici, belli, bariz,
The patient’s pronounced symptoms of chronic fatigue syndrome prompted the doctor to recommend a comprehensive series of tests.
Hastanın belirgin kronik yorgunluk sendromu semptomları, doktoru kapsamlı bir dizi test önermeye sevk etti. - proof (noun) kanıt, delil
The theory remains unaccepted without experimental proof.
Teori, deneysel kanıt olmadan kabul görmüyor. - propaganda (noun) propoganda, yaymaca
The regime’s propaganda machine was highly effective in spreading its ideology, leaving little room for dissent or alternative perspectives.
Rejimin propaganda makinesi ideolojisini yaymada oldukça etkiliydi ve muhalefete ya da alternatif bakış açılarına çok az yer bırakıyordu. - proper (adjective) : uygun, düzgün, doğru, münasip
This is not the proper way to solve the problem.
Bu, problemi çözmenin uygun yolu değil. - properly (adverb) : düzgünce, düzgün bir şekilde
The machine is not working properly, and it needs immediate repair.
Makine düzgün çalışmıyor ve hemen onarım gerektiriyor. - property (noun) : mülk, mal, özellik, taşınmaz
This land is private property, and access is restricted to authorized individuals.
Bu arazi özel mülktür ve yetkilendirilmiş kişiler erişebilir. - proportion (noun) oran, miktar
It’s great that the proportion of students passing the exam has increased this year
Bu yıl sınavı geçen öğrenci oranının artması harika. - proposal (noun) teklif, öneri
The committee reviewed the proposal for the new policy.
Komite, yeni politika önerisini gözden geçirdi. - propose (verb) önermek, teklif etmek
He proposed to his girlfriend during their vacation.
Tatil sırasında kız arkadaşına evlenme teklifi etti. - proposition (noun) teklif, öneri, sav, iddia
The scientist’s proposition that microorganisms could be used to clean up oil spills was met with skepticism until proven effective in field tests.
Bilim adamının petrol sızıntılarını temizlemek için mikroorganizmaların kullanılabileceği yönündeki önerisi, saha testlerinde etkinliği kanıtlanana kadar şüpheyle karşılandı. - prosecute (verb) dava açmak, kovuşturma açmak, kovuşturmak, sürdürmek
Despite numerous setbacks, the journalist continued to prosecute the investigation, uncovering layers of corruption within the system.
Çok sayıda aksiliğe rağmen gazeteci soruşturmayı sürdürdü ve sistem içindeki yolsuzluk katmanlarını ortaya çıkardı. - prosecution (noun) kovuşturma, sürdürme, devam, savcılık
In many legal systems, the prosecution is required to disclose all evidence, including that which may be favorable to the defense.
Birçok hukuk sisteminde savcılığın, savunma lehine olabilecekler de dahil olmak üzere tüm kanıtları açıklaması gerekmektedir. - prosecutor (noun) savcı, davacı, dava yürüten kimse
As a seasoned prosecutor, she was known for her tenacity and commitment to ensuring justice was served, even in the most challenging cases.
Tecrübeli bir savcı olarak, en zorlu davalarda bile adaletin yerini bulmasını sağlama konusundaki azmi ve kararlılığıyla tanınıyordu. - prospect (noun) olasılık, umut, beklenti
The prospects for economic growth are encouraging.
Ekonomik büyüme beklentileri umut verici - prospective (adjective) müstakbel, muhtemel, olası, potansiyel
The real estate agent conducted a thorough tour of the property for prospective buyers, highlighting its unique features and competitive pricing.
Emlakçı, potansiyel alıcılar için mülkün benzersiz özelliklerini ve rekabetçi fiyatını vurgulayarak kapsamlı bir tur düzenledi. - prosperity (noun) refah, bolluk, ongunluk, bolluk
The nation enjoyed unprecedented prosperity during the economic boom, with rising incomes and increased access to education and healthcare.
Ekonomik patlama sırasında ülke, artan gelirler ve eğitim ve sağlık hizmetlerine artan erişimle eşi benzeri görülmemiş bir refah yaşadı. - protect (verb) : korumak, savunmak, gözetmek
Sunscreen can protect your skin from harmful UV rays.
Güneş kremi cildinizi zararlı UV ışınlarından koruyabilir. - protection (noun) koruma, muhafaza, savunma
Sunscreen provides protection against harmful UV rays.
Güneş kremi, zararlı UV ışınlarına karşı koruma sağlar. - protective (adjective) koruyucu, korumacı, himayeci
His overly protective nature sometimes annoyed his children, who felt he was stifling their independence.
Aşırı korumacı yapısı bazen bağımsızlıklarını engellediğini düşünen çocuklarını rahatsız ediyordu. - protein (noun) protein
People who go to the gym occasionally often consume protein shakes after workouts.
Spor salonuna ara sıra giden kişiler genellikle antrenmanlardan sonra protein shake’leri tüketiyor. - protest (noun) :
- protest (verb) : protesto, protesto etmek
People protested against the new law by expressing their dissatisfaction.
İnsanlar yeni yasaya karşı, memnuniyetsizliklerini dile getirerek protesto etti. - protester (noun) protestocu, gösterici
Thousands of protesters gathered in the city square to demand change.
Binlerce protestocu değişim talep etmek için şehir meydanında toplandı. - protocol (noun) protokol, güvenlik protokolleri
The diplomats adhered to strict protocol during the negotiation process, ensuring that all parties were treated with respect and equality.
Diplomatlar müzakere sürecinde sıkı bir protokole bağlı kalarak tüm taraflara saygı ve eşitlik çerçevesinde davranılmasını sağladılar. - proud (adjective) : gururlu, onurlu, kıvanç duyan
I am proud of my daughter’s achievements, as she has worked hard.
Kızımın başarılarından gurur duyuyorum, çünkü çok çalıştı. - prove (verb) : kanıtlamak, ispat etmek, göstermek
The evidences will prove who is guilty, as it clearly points to the culprit.
Deliller kimin suçlu olduğunu kanıtlayacak, çünkü açıkça suçluya işaret ediyor. - provide (verb) : sağlamak, donatmak
The company provides free lunch for its employees.
Şirket, çalışanlarına ücretsiz öğle yemeği sağlıyor. - province (noun) vilayet, il, eyalet
Delegating more power to local governments within each province has been proposed as a way to improve administrative efficiency.
Her ildeki yerel yönetimlere daha fazla yetki devredilmesi, idari verimliliği artırmanın bir yolu olarak önerilmiştir. - provincial (adjective) il, taşra, köylü, taşralı
The provincial government announced a series of initiatives aimed at improving infrastructure and public services in rural areas.
Eyalet hükümeti, kırsal alanlarda altyapı ve kamu hizmetlerinin iyileştirilmesini amaçlayan bir dizi girişim açıkladı. - provision (noun) karşılık, tedarik, temin, hüküm,
The contract included a provision allowing either party to terminate the agreement with a 30-day written notice, ensuring flexibility for unforeseen circumstances.
Sözleşmede, taraflardan birinin 30 günlük yazılı bildirimle anlaşmayı feshetmesine olanak tanıyan ve öngörülemeyen durumlar için esneklik sağlayan bir hüküm yer alıyordu. - provoke (verb) kışkırtmak, neden olmak, çıkarmak, yol açmak
His constant interruptions during the meeting provoked frustration among his colleagues, leading to a heated argument that derailed the discussion.
Toplantı sırasında sürekli sözünü kesmesi meslektaşları arasında hayal kırıklığı yarattı ve tartışmayı rayından çıkaran hararetli bir tartışmaya yol açtı. - psychiatric (adjective) psikiyatrik
Advances in psychiatric research have shed light on the biological factors contributing to mental illnesses, paving the way for more effective treatments.
Psikiyatrik araştırmalardaki ilerlemeler, akıl hastalıklarına katkıda bulunan biyolojik faktörlere ışık tutarak daha etkili tedavilerin önünü açmıştır. - psychological (adjective) psikolojik
There’s nothing I can do, her symptoms were more psychological than physical.
Yapabileceğim hiçbir şey yok, semptomları fiziksel olmaktan çok psikolojikti. - psychologist (noun) psikolog, ruhbilimci
She consulted a psychologist to help manage her anxiety.
Anksiyetesini yönetmek için bir psikoloğa danıştı. - psychology (noun) psikoloji, ruhbilim, ruh hali
Understanding consumer psychology is crucial for effective marketing.
Tüketici psikolojisini anlamak, etkili pazarlama için çok önemlidir. - pub (noun) : yerel bar, bar, meyhane, gazino
They decided to meet at the local pub after work.
İşten sonra yerel barda buluşmaya karar verdiler. - public (adjective) :
- public (noun) : halka açık, umumi, halk
The new park will be open to the public next month.
Yeni park gelecek ay halka açık olacak. - publication (noun) yayın, yayımlama
The publication of his novel brought him fame.
Romanının yayımlanması ona ün kazandırdı. - publicity (noun) tanıtım, reklam
The new product received a lot of publicity right before its launch.
Yeni ürün piyasaya sürülmeden hemen önce çok fazla tanıtım aldı. - publish (verb) : yayınlamak, basmak
The author plans to publish her novel next year.
Yazar, romanını gelecek yıl yayınlamayı planlıyor. - publishing (noun) yayıncılık, yayınlama
I believe that digital publishing has transformed the way we read books now.
Dijital yayıncılığın günümüzde kitap okuma şeklimizi değiştirdiğine inanıyorum. - pull (verb) : çekmek, asılmak
Pull the door to open it.
Kapıyı açmak için çek. - pull (noun) : çekme, çekiş, cazibe
Give the door a pull to open it, making sure it doesn’t get stuck.
Kapıyı açmak için bir çekerek açın, böylece takılmaz - pulse (noun) nabız, nabız atışı, darbe
With every pulse of the machine, the factory floor vibrated rhythmically, signaling the relentless pace of production.
Makinenin her darbesinde fabrika zemini ritmik bir şekilde titreşerek üretimin durmak bilmeyen hızını işaret ediyordu. - pump (noun)
- pump (verb) pompa, babet, hafif dans, pompalamak
She wore elegant black pumps to the gala, pairing them perfectly with her evening dress for a timeless look.
Galada zarif siyah topuklu babetler giydi ve zamansız bir görünüm için bunları gece elbisesiyle mükemmel bir şekilde eşleştirdi. - punch (noun)
- punch (verb) yumruk, yumruk atmak
He threw a powerful punch at his opponent, knocking him to the ground.
Rakibine güçlü bir yumruk atarak onu yere düşürdü. - punish (verb) : cezalandırmak
They will punish him according to the law, ensuring fairness is upheld.
Onu yasaya göre cezalandıracaklar, böylece adalet sağlanacak. - punishment (noun) : ceza, yaptırım
The punishment for stealing is severe as it serves as a strong deterrent.
Hırsızlık için ceza ağırdır, çünkü bu güçlü bir caydırıcıdır. - punk (noun) punk müzik türü, punk kültürel akımı
She used to enjoy listening to punk music from the 70s when she was 14 years -old.
14 yaşındayken 70’lerin punk müziğini dinlemekten zevk alırdı. - pupil (noun) öğrenci, göz bebeği
The teacher praised her pupils for their hard work.
Öğretmen, öğrencilerini sıkı çalışmaları için övdü. - purchase (noun)
- purchase (verb) satın alma; satın almak
They plan to purchase a new car next year.
Gelecek yıl yeni bir araba satın almayı planlıyorlar. - pure (adjective) saf, katıksız
The ring is made of pure gold.
Yüzük saf altından yapılmıştır. - purely (adverb) tamamen, sadece, yalnızca
Our meeting was purely informal; no official matters were discussed.
Toplantımız tamamen gayriresmiydi; resmi hiçbir konu görüşülmedi. - purple (adjective) :
- purple (noun) : mor
She wears purple dresses most of the time.
Çoğunlukla mor elbiseler giyer. - purpose (noun) : amaç, hedef
The main purpose of this project is to reduce waste.
Bu projenin ana amacı atığı azaltmaktır. - pursue (verb) takip etmek, peşinden gitmek
He decided to pursue a career in medicine.
Tıpta bir kariyer yapmaya karar verdi. - pursuit (noun) takip, peşinde olma, uğraşı
In pursuit of my dreams, I moved to a whole new country. I’ve got no regrets.
Hayallerimin peşinde; tamamen yeni bir ülkeye taşındım. Hiçbir pişmanlığım yok. - push (verb) : itmek, ittirmek
You need to push the button to start the machine.
Makineyi başlatmak için düğmeye basmanız gerekiyor. - push (noun) : itiş, baskı, hamle
He gave the car a push to start it, making sure it would start easily.
Arabayı çalıştırmak için bir itti, böylece kolayca çalışacağına emin oldu. - put (verb) : koymak, yerleştirmek, sokmak
I put my keys in my pocket.
Anahtarlarımı cebime koydum. - puzzle (noun) bulmaca, yap-boz
He enjoys solving crossword puzzles from the weekly newspaper.
Haftalık gazeteden kelime bulmaca çözmeyi seviyor. - qualification (noun) : nitelik, yeterlilik, vasıf, diploma
Do you have the qualifications for this job, such asnskills and experience?
Bu iş için yeteneklere ve tecrübe gibi niteliklere sahip misiniz? - qualified (adjective) : nitelikli, vasıflı, yetkin
Only qualified candidates will be selected for this position.
Bu pozisyon için yalnızca nitelikli adaylar seçilecektir. - qualify (verb) : hak kazanmak, nitelikli olmak
He qualified for the last round of the competition.
Yarışmanın son turuna katılmaya hak kazandı. - quality (noun) : nitelik, kalite
The quality of this fabric is excellent.
Bu kumaşın kalitesi mükemmel. - quantity (noun) : nicelik, miktar
We need a large quantity of paper for the project.
Proje için büyük miktarda kağıda ihtiyacımız var. - quarter (noun) : çeyrek
My brother ate a quarter of my birthday cake.
Abim doğumgünü pastamın çeyreğini yedi. - queen (noun) : kraliçe, (iskambilde) kız, (satrançta) vezir
The queen gave a speech during the national celebration.
Kraliçe, ulusal kutlama sırasında bir konuşma yaptı. - query (noun) sorgu, şüphe
She submitted a formal query to the customer service department, requesting clarification on the unexpected charges on her account.
Müşteri hizmetleri departmanına resmi bir sorgu göndererek hesabındaki beklenmedik ücretlerle ilgili açıklama talep etti. - quest (noun) araştırma, arayış
Her quest for knowledge took her to libraries, archives, and remote corners of the world in search of ancient manuscripts.
Bilgi arayışı onu kütüphanelere, arşivlere ve eski el yazmalarını bulmak için dünyanın ücra köşelerine götürdü. - question (noun) : soru, sorgu, şüphe
The students asked a difficult question.
Öğrenci zor bir soru sordu. - question (verb) : sorgulamak, soruşturmak
Don’t question my orders.
Emirlerimi sorgulama. - questionnaire (noun) anket, soru formu
Participants were asked to fill out a questionnaire about their shopping habits.
Katılımcılardan alışveriş alışkanlıkları hakkında bir anket doldurmaları istendi. - queue (noun) :
- queue (verb) : sıra, sıraya girmek
Please join the queue and wait for it patiently until it’s your turn.
Lütfen sıraya katılın ve sıranızı gelene kadar sabırla bekleyin. - quick (adjective) : hızlı, çabuk, seri
I took a quick shower before leaving.
Çıkmadan önce hızlı bir duş aldım. - quickly (adverb) : hızlıca, çabucak, seri bir şekilde
He quickly realised his mistake.
Hatasını hızlıca fark etti. - quiet (adjective) : sessiz, sakin, huzurlu
The library is a quiet place to work.
Kütüphane, çalışmak için sessiz bir yer. - quietly (adverb) : yavaşça, sessizce, usulca
She entered the room quietly so she wouldn’t wake the baby.
Bebeği uyandırmamak için odaya sessizce girdi. - quit (verb) : bırakmak, çıkmak, vazgeçmek, istifa etmek
She quit smoking after ten years, which was a big step for her health.
On yıl sonra sigarayı bıraktı, bu onun sağlığı için büyük bir adımdı. - quite (adverb) : tamamen, oldukça, epey
It’s quite cold outside today.
Bugün dışarısı oldukça soğuk. - quota (noun) kontenjan, kota, sınır
Many argue that setting a strict quota for university admissions based on demographics can either promote or hinder diversity, depending on its implementation.
Birçok kişi, üniversite kabullerinde demografik özelliklere dayalı katı bir kota belirlemenin, uygulamaya bağlı olarak çeşitliliği teşvik edebileceğini ya da engelleyebileceğini savunuyor. - quotation (noun) : alıntı, fiyat teklifi, tırnak işareti
This book is full of inspiring quotations, each one offering a unique perspective.
Bu kitap, her biri farklı bir bakış açısı sunan ilham verici alıntılarla dolu. - quote (noun) :
- quote (verb) : alıntı yapmak, alıntı
Alice quoted a line from the famous poem, which is my favorite one.
Alice, benim en sevdiğim ünlü şiirden bir dize alıntıladı. - race (noun) :
- race (verb) : yarışmak, yarışma
He won the marathon race with a record time.
Maraton yarışını rekor bir süreyle kazandı. - race (people) (noun) : ırk, soy, millet
The law protects people regardless of their race.
Yasa, insanların ırkına bakılmaksızın onları korur. - racial (adjective) ırksal
On the morning news I discussed the impact of racial discrimination on society.
Sabah haberlerinde ırksal ayrımcılığın toplum üzerindeki etkisini tartıştım. - racing (noun) : yarış, koşu, yarışçılık
The excitement of racing attracts many fans, who come from all over the world.
Yarışın heyecanını dünyanın dört bir yanından gelen birçok hayranı çeker. - racism (noun) ırkçılık
The campaign aims to raise awareness about the possible dangers of racism.
Kampanya, ırkçılığın olası tehlikeleri konusunda farkındalık yaratmayı amaçlıyor. - racist (adjective)
- racist (noun) ırkçı
With the new policy; racist remarks of any kind will get you fired no matter what.
Yeni politikayla; her türlü ırkçı yorum, ne olursa olsun işten atılmanıza neden olacak. - radar (noun) radar
She managed to stay under the radar for years, quietly building her company into a multimilliondollar enterprise.
Yıllarca radarın altında kalmayı başardı ve şirketini sessizce milyonlarca dolarlık bir kuruluşa dönüştürdü - radiation (noun) radyasyon
Be careful! Prolonged exposure to radiation is harmful for your health.
Dikkatli olun! Radyasyona uzun süre maruz kalmak sağlığınız için zararlıdır. - radical (adjective) radikal, köklü, keyifli
His radical ideas often clashed with the conservative values of his peers, making him a polarizing figure in the community.
Radikal fikirleri sık sık akranlarının muhafazakâr değerleriyle çatışıyor, bu da onu toplumda kutuplaştırıcı bir figür haline getiriyordu. - radio (noun) : radyo, telsiz
I listen to the radio on sundays.
Pazar günleri radyo dinlerim. - rage (noun) öfke, hiddet, moda
Unable to contain his rage, he stormed out of the room, slamming the door behind him in a dramatic display of frustration.
Öfkesini kontrol edemeyerek odadan fırladı ve dramatik bir hüsran gösterisiyle kapıyı arkasından çarptı. - raid (noun)
- raid (verb) baskın, baskın yapmak, saldırı, saldırmak
The police conducted a raid on the warehouse after receiving a tip-off about illegal activities taking place on the premises.
Polis, binada yasadışı faaliyetler yürütüldüğüne dair bir ihbar aldıktan sonra depoya baskın düzenledi. - rail (noun) demir yolu
The government is investing in the expansion of the national rail network.
Hükümet ulusal demir yolu ağının genişletilmesine yatırım yapıyor. - railway (noun) : demiryolu, tren
The railway connects major cities across the country.
Demiryolu ülke genelindeki büyük şehirleri birbirine bağlar. - rain (noun) :
- rain (verb) : yağmur, yağmak
The rain started after our lesson.
Dersimizden sonra yağmur başladı. - raise (verb) : kaldırmak, artırmak, yükselmek
She raised her hand to ask a question.
Soru sormak için elini kaldırdı. - rally (noun)
- rally (verb) ralli, miting, toplanmak
Thousands gathered at the rally to voice their support for environmental conservation and stricter climate policies.
Binlerce kişi çevrenin korunması ve daha sıkı iklim politikalarına desteklerini dile getirmek için mitingde toplandı. - random (adjective) rastgele, gelişigüzel
This survey includes random samples from different age groups. Can you help me share it?
Bu anket farklı yaş gruplarından rastgele örnekler içeriyor. Paylaşmama yardım edebilir misiniz? - range (noun) : aralık, yelpaze, mesafe
Their prices are in the affordable range, making it easy for everyone to buy.
Fiyatları, herkesin satın alması kolay olan uygun bir aralıktadır. - range (verb) değişmek, sıralanmak, yayılmak
Her interests range across various fields, including art and science.
İlgi alanları sanat ve bilim de dahil olmak üzere çeşitli alanlara yayılıyor. - rank (noun)
- rank (verb) rütbe, sıra; sıralamak, rütbesi olmak
He completed military school and earned a rank.
Askeri okulu bitirip rütbe aldı. - ranking (noun) sıralama, rütbeli
The university improved its global ranking this year, moving from 50th to 32nd place in the latest report.
Üniversite bu yıl küresel sıralamasını iyileştirerek son raporda 50. sıradan 32. sıraya yükseldi. - rape (noun)
- rape (verb) tecavüz, tecavüz etmek, ırzına geçmek
He was arrested and charged with multiple counts of rape, sparking public outrage and demands for swift justice.
Tutuklandı ve birden fazla tecavüz suçuyla suçlandı, halkın öfkesine ve hızlı adalet taleplerine yol açtı. - rapid (adjective) hızlı, çabuk
The company’s rapid expansion surprised its competitors.
Şirketin hızlı büyümesi rakiplerini şaşırttı. - rapidly (adverb) hızla, süratle
Technology is advancing rapidly in the modern world.
Modern dünyada teknoloji hızla ilerliyor. - rare (adjective) : nadir, ender, az bulunan
This flower is very rare in our country, and it can only be found in this yard.
Bu çiçek ülkemizde çok nadirdir ve sadece bu bahçede bulunabilir. - rarely (adverb) : nadiren, seyrek olarak
They rarely visit their hometown, perhaps only once or twice a year.
Memleketlerini nadiren, hatta belki yılda bir veya iki kez ziyaret ederler. - rat (noun) sıçan, fare
My friends in NYC set a lot of traps to catch the rats in the basement.
NYC’deki arkadaşlarım bodrumdaki fareleri yakalamak için bir sürü tuzak kurdular. - rate (noun) : oran, kur
The unemployment rate has decreased this year.
İşsizlik oranı bu yıl düştü. - rate (verb) değerlendirmek, derecelendirmek
Critics rate the film highly for its compelling storyline.
Eleştirmenler, ilgi çekici hikayesi nedeniyle filmi yüksek puanla değerlendiriyor. - rather (adverb) : oldukça, daha çok
The weather is rather cold for this time of year.
Yılın bu mevsimine göre hava oldukça soğuk. - rating (noun) derecelendirme, puan, izlenme oranı
Do you know which movie has received the highest rating this year?
Bu yıl hangi filmin en yüksek puanı aldığını biliyor musunuz? - ratio (noun) oran, orantı
The student-to-teacher ratio at the school is among the best in the country, ensuring personalized attention for each child.
Okuldaki öğrenci/öğretmen oranı ülkenin en iyileri arasında yer alıyor ve her çocuğa kişisel ilgi gösterilmesini sağlıyor. - rational (adjective) rasyonel, akılcı, mantıklı
He tried to remain rational in the face of adversity, carefully weighing his options before making any decisions.
Zorluklar karşısında rasyonel kalmaya çalıştı, herhangi bir karar vermeden önce seçeneklerini dikkatle tarttı. - raw (adjective) çiğ, ham, işlenmemiş
Eating raw vegetables can be beneficial for health.
Çiğ sebze yemek sağlık için faydalı olabilir. - ray (noun) ışın, doğru, vatoz
A single ray of sunlight pierced through the dense forest canopy, illuminating the vibrant green moss on the forest floor.
Tek bir güneş ışını yoğun orman örtüsünü delip geçerek orman zeminindeki canlı yeşil yosunları aydınlattı. - reach (verb) : ulaşmak, varmak
You can reach me by phone anytime.
Bana istediğiniz zaman telefondan ulaşabilirsiniz. - reach (noun) erişme, uzanma
The book was placed on a shelf beyond his reach.
Kitap, onun erişemeyeceği bir rafa konmuştu. - react (verb) : tepki vermek, karşı etki yapmak
How did she react to the news?
Haberlere nasıl tepki verdi? - reaction (noun) : reaksiyon, tepki
The medicine may cause an allergic reaction, so you should consult a doctor.
İlaç alerjik bir reaksiyona neden olabilir bu yüzden doktora danışmalısın. - read (verb) : okumak, okunmak, yorumlamak
Did you read the novel I recommended?
Önerdiğim romanı okudun mu? - reader (noun) : okuyucu, okur, eleştirmen
The author thanked the readers one by one.
Yazar okuyuculara tek tek teşekkür etti. - readily (adverb) kolaylıkla, isteyerek, seve seve
She readily agreed to help her friend move, knowing how stressful the process can be without extra hands.
Fazladan yardım olmadan bu sürecin ne kadar stresli olabileceğini bildiği için arkadaşının taşınmasına yardım etmeyi seve seve kabul etti. - reading (noun) : okuma, okumuşluk, bilgililik
Her reading habits are interesting.
Onun okuma alışkanlıkları ilginç. - ready (adjective) : hazır, istekli, razı
I’m ready for my last exam.
Son sınavım için hazırım. - real (adjective) : gerçek, asıl, hakiki
It was a real diamond ring.
Gerçek bir elmas yüzüktü. - realistic (adjective) gerçekçi, gerçeklere uygun
The painting is so realistic that it looks like a photograph.
Resim o kadar gerçekçi ki bir fotoğraf gibi görünüyor. - reality (noun) : gerçeklik, hakikat, gerçek durum
In reality, the problem is more comple with many factors contributing to it.
Gerçekte, problem birçok faktörün etkisi ile daha karmaşıktır. - realization (noun) paraya çevirme, farkına varma
The sudden realization that she had forgotten her passport at home sent her into a state of panic as she approached the airport.
Havaalanına yaklaşırken aniden pasaportunu evde unuttuğunu fark etmesi onu paniğe sürükledi. - realize (verb) : fark etmek, gerçekleştirmek
I didn’t realize how late it was until I looked at the clock.
Saate bakana kadar ne kadar geç olduğunu fark etmedim. - really (adverb) : gerçekten, cidden, aslında
Are you really coming to the party?
Cidden partiye geliyor musun? - realm (noun) alem, dünya, diyar
In the realm of science, groundbreaking discoveries are often the result of years of meticulous research and experimentation.
Bilim dünyasında çığır açan keşifler genellikle yıllar süren titiz araştırma ve deneylerin sonucudur. - rear (adjective)
- rear (noun) arka, arkadaki, arka taraf
The passengers seated in the rear of the plane were the last to deboard after landing, patiently waiting their turn.
Uçağın arka tarafında oturan yolcular inişten sonra uçaktan en son inenlerdi ve sabırla sıralarını bekliyorlardı. - reason (noun) : sebep, neden, akıl, gerekçe
The reason behind his desicion is unknown.
Kararının sebebi bilinmiyor. - reasonable (adjective) makul, akla yatkın
The hotel offers excellent accommodations at reasonable prices.
Otel, makul fiyatlarla mükemmel konaklama olanağı sunuyor. - reasonably (adverb) makul bir şekilde, oldukça, mantıklı olarak
She was reasonably confident about her chances of success for the competition.
Yarışmada başarılı olma şansı konusunda oldukça emindi. - reasoning (noun) muhakeme, düşünce, gerekçe
The detective’s reasoning behind accusing the suspect was based on a combination of circumstantial evidence and inconsistencies in the alibi.
Dedektifin şüpheliyi suçlamasının ardındaki gerekçesi, ikinci derece kanıtlar ve mazeretteki tutarsızlıkların bir kombinasyonuna dayanıyordu. - reassure (verb) yatıştırmak, güvence vermek, rahatlatmak, güven vermek
After the unexpected turbulence during the flight, the pilot’s calm voice reassured the passengers that everything was under control.
Uçuş sırasında yaşanan beklenmedik türbülansın ardından pilotun sakin sesi yolculara her şeyin kontrol altında olduğu konusunda güvence verdi. - rebel (noun) isyancı, asi, isyan etmek
The rebels organized a surprise attack on the government forces, demanding reforms and justice for their oppressed community.
İsyancılar, ezilen toplulukları için reform ve adalet talep ederek hükümet güçlerine sürpriz bir saldırı düzenledi. - rebellion (noun) isyan, ayaklanma, başkaldırma
Historians often debate the underlying causes of the rebellion, considering both economic and social factors.
Tarihçiler, hem ekonomik hem de sosyal faktörleri göz önünde bulundurarak isyanın altında yatan nedenleri sıklıkla tartışırlar. - rebuild (verb) yeniden inşa etmek
After the earthquake, the community worked together to rebuild their homes.
Depremden sonra; topluluk, evlerini yeniden inşa etmek için birlikte çalıştı. - recall (verb) hatırlamak, geri çağırmak
She wanted to send him a letter but couldn’t recall his phone number.
Ona bir mektup göndermek istedi ancak telefon numarasını hatırlayamadı. - receipt (noun) : makbuz, alındı belgesi
I lost the receipt for the groceries, which I needed to return some items.
Market alışverişinin makbuzunu, bazı ürünleri iade etmek için gerekirken, kaybettim. - receive (verb) : almak, ulaşmak, teslim almak
Did you receive the package I sent yesterday?
Dün gönderdiğim paketi aldın mı? - receiver (noun) alıcı, kabul eden kimse
In a radio system, the receiver picks up signals transmitted by the sender.
Bir radyo sisteminde, alıcı gönderici tarafından iletilen sinyalleri alır. - recent (adjective) : son, en son, güncel
Her recent work has been praised by critics.
Onun son çalışmaları eleştirmenler tarafından övgüyle karşılandı. - recently (adverb) : son zamanlarda, yeni, geçenlerde
I’ve been very busy recently with work and studies.
Son zamanlarda işle ve derslerle çok meşgulüm. - reception (noun) : resepsiyon
The hotel reception is open 24 hours a day.
Otel resepsiyonu günde 24 saat açıktır. - recession (noun) durgunluk, ekonomik durgunluk, gerileme
Regrettably our country has faced a severe recession after the financial crisis.
Ne yazık ki ülkemiz mali krizden sonra ciddi bir durgunlukla karşı karşıya kaldı. - recipe (noun) : tarif, yemek tarifi
Can you share the recipe for this delicious cake?
Bu lezzetli kekin tarifini paylaşabilir misin? - recipient (noun) alıcı, alan kimse
The recipient of the prestigious award expressed her gratitude during the acceptance speech, acknowledging the support of her colleagues and family.
Prestijli ödülün alıcısı, kabul konuşması sırasında meslektaşlarının ve ailesinin desteğine teşekkür ederek minnettarlığını dile getirdi. - reckon (verb) hesaplamak, tahmin etmek
I reckon it will take about two to three days to finish the project.
Projenin tamamlanmasının yaklaşık iki, üç gün süreceğini tahmin ediyorum. - recognition (noun) tanıma, kabul, takdir
My brother’s hard work has finally received the recognition it deserved.
Abimin sıkı çalışması sonunda hak ettiği takdiri aldı. - recognize (verb) : tanımak, fark etmek
I didn’t recognize him after all these years.
Onca yıldan sonra onu tanıyamadım. - recommend (verb) : tavsiye etmek, önermek
Can you recommend a good book to read?
Okumam için iyi bir kitap tavsiye edebilir misin? - recommendation (noun) : tavsiye, öneri, rehberlik
Do you have any book recommendations for my close friend?
Yakın arkadaşım için herhangi bir kitap tavsiyen var mı? - reconstruction (noun) yeniden yapılanma, imar, kalkınma
Post-war reconstruction efforts focused on revitalizing the economy and restoring infrastructure.
Savaş sonrası yeniden yapılanma çabaları ekonomiyi canlandırmaya ve altyapıyı onarmaya odaklandı. - record (noun) :
- record (verb) : kayıt, kayıt etmek, rekor
He broke the world record in the 200-meter sprint.
200 metre koşuda dünya rekorunu kırdı. - recording (noun) : kayıt, yazıcı, zabıt
The band released a live recording of their concert.
Grup, konserlerinin canlı bir kaydını yayınladı. - recount (verb) yeniden anlatmak, nakletmek
In her memoir, she recounts the challenges she faced during her pioneering research.
Anılarında öncü araştırması sırasında karşılaştığı zorlukları anlatıyor. - recover (verb) iyileşmek, geri kazanmak
After a week of rest, she began to recover from the flu.
Bir haftalık dinlenmenin ardından, gripten iyileşmeye başladı. - recovery (noun) iyileşme, toparlanma
I’ve been making a steady recovery after my surgery.
Ameliyatımdan sonra istikrarlı bir şekilde iyileşiyorum. - recruit (noun)
- recruit (verb) işe almak, yeni üye
As a new recruit, he underwent extensive training before starting his duties.
Yeni bir üye olarak, görevine başlamadan önce kapsamlı bir eğitimden geçti. - recruitment (noun) işe alım, askere alım
The recruitment process includes: interviews, skill assessments, demo lessons.
İşe alım süreci şunları içerir: mülakatlar, beceri değerlendirmeleri, demo dersleri. - recycle (verb) : geri dönüştürmek, değerlendirmek
We should recycle plastic bottles to reduce waste.
Atığı azaltmak için plastik şişeleri geri dönüştürmeliyiz. - red (adjective) :
- red (noun) : kırmızı, kızıl, kızarmış
Red lipstick really suits her.
Kırmızı ruj ona gerçekten yakışıyor. - reduce (verb) : azaltmak, indirgemek
The government aims to reduce air pollution by 10%.
Hükümet, hava kirliliğini %10 azaltmayı hedefliyor. - reduction (noun) azalma, düşüş
There has been a significant reduction in crime rates this year.
Bu yıl suç oranlarında önemli bir azalma oldu. - refer (verb) : başvurmakmak, bahsetmek
You can refer to the manual for detailed instructions.
Detaylı talimatlar için kılavuza başvurabilirsiniz. - referee (noun) hakem, referans veren kişi
A controversial desicion was made by the famous referee during the match.
Ünlü hakem maç sırasında tartışmalı bir karar verdi. - reference (noun) : referans, atıf
Can you provide a reference for this job, as I need it for my application?
Bu iş için bir referans sağlayabilir misiniz, çünkü başvurum için buna ihtiyacım var? - referendum (noun) referandum, halkoylaması
Critics argued that the referendum lacked sufficient public debate and transparency.
Eleştirmenler, referandumun yeterli kamusal tartışma ve şeffaflıktan yoksun olduğunu savundu. - reflect (verb) : yansıtmak, düşünmek
His actions reflect his values, which are built on honesty and integrity.
Onun davranışları dürüstlük ve doğruluk üzerine kurulu değerlerini yansıtır. - reflection (noun) refleks, yansıma, aksetme
His reflection on the philosophical implications of artificial intelligence was both profound and thought-provoking.
Yapay zekanın felsefi sonuçları üzerine düşüncesi hem derin hem de düşündürücüydü. - reform (noun)
- reform (verb) reform, ıslah, yenilik
The government implemented sweeping reforms to address systemic corruption within the bureaucracy.
Hükümet, bürokrasi içindeki sistemik yolsuzluğu gidermek için kapsamlı reformlar uyguladı. - refuge (noun) sığınak, iltica, barınak
During the storm, the travelers found refuge in an abandoned cabin, grateful for the unexpected shelter.
Fırtına sırasında gezginler, beklenmedik barınak için minnettar olarak terk edilmiş bir kulübeye sığınak edindiler. - refugee (noun) mülteci
Many refugees seek asylum in neighboring countries to escape persecution.
Birçok mülteci zulümden kaçmak için komşu ülkelere sığınma talebinde bulunuyor. - refusal (noun) ret, reddetme, inkâr
Her steadfast refusal to compromise on her principles earned her both admiration and criticism.
İlkelerinden taviz vermeyi kararlı bir şekilde reddetmesi ona hem hayranlık hem de eleştiri kazandırdı. - refuse (verb) : reddetmek, geri çevirmek
He refused the job offer because the salary was too low.
Maaş çok düşük olduğu için iş teklifini reddetti. - regain (verb) yeniden kazanmak, tekrar kavuşmak, geri dönmek
After months of rehabilitation, he managed to regain full mobility in his injured leg.
Aylar süren rehabilitasyonun ardından yaralı bacağı yeniden tam hareket kabiliyetine kavuştu. - regard (noun)
- regard (verb) dikkate almak, saymak; saygı, itibar
Please give my regards to your family.
Lütfen ailene saygılarımı ilet. - regardless (adverb) ne olursa olsun, her şeye rağmen
Regardless of the obstacles, she pursued her dream of becoming a doctor with unwavering determination.
Engellere rağmen, doktor olma hayalini kararlılıkla sürdürdü. - regime (noun) rejim, düzen, sistem
The regime’s downfall was precipitated by widespread public protests and international pressure.
Rejimin çöküşü yaygın halk protestoları ve uluslararası baskıyla hızlandırıldı. - region (noun) : bölge, alan
This region is famous for its beautiful landscapes.
Bu bölge, güzel manzaralarıyla ünlüdür. - regional (adjective) bölgesel, yöresel, yerel
The regional dialects in this country vary significantly.
Bu ülkedeki bölgesel lehçeler önemli ölçüde değişmektedir. - register (noun)
- register (verb) kaydolmak, kaydetmek; kayıt, sicil
You need to register for the conference by Friday.
Konferansa Cuma gününe kadar kaydolmanız gerekiyor. - registration (noun) kayıt, tescil
You need to complete the registration form before attending the event.
Etkinliğe katılmadan önce kayıt formunu doldurmanız gerekiyor. - regret (noun)
- regret (verb) pişman olmak; pişmanlık
He has no regrets about his career choices.
Kariyer seçimleriyle ilgili hiçbir pişmanlığı yok. - regular (adjective) : düzenli, düzgün, olağan
She maintains a regular schedule to stay organized.
Düzenli bir program yaparak organize kalıyor. - regularly (adverb) : düzenli olarak, belli aralıklarla
The trains run regularly every 30 minutes.
Trenler her 30 dakikada bir düzenli olarak çalışır. - regulate (verb) düzenlemek, kontrol etmek
New laws to regulate online data privacy have been introduced to the public
Çevrimiçi veri gizliliğini düzenlemeye dair yeni yasalar halka sunuldu. - regulation (noun) düzenleme, yönetmelik
The new regulations require all employees to wear identification badges.
Yeni düzenlemeler tüm çalışanların kimlik rozetleri takmasını gerektiriyor. - regulator (noun) regülatör, düzenleyici
As a regulator, the agency ensures that companies adhere to environmental laws to protect natural resources.
Bir düzenleyici olarak, kurum şirketlerin doğal kaynakları korumak için çevre yasalarına uymasını sağlar. - regulatory (adjective) düzenleyici
The company faced numerous regulatory challenges when expanding into international markets.
Şirket uluslararası pazarlara açılırken çok sayıda düzenleyici zorlukla karşılaştı. - rehabilitation (noun) rehabilitasyon, iyileştirme
The comprehensive rehabilitation program encompassed physical therapy, psychological counseling, and vocational training to facilitate the patient’s reintegration into society.
Kapsamlı rehabilitasyon programı, hastanın topluma yeniden entegrasyonunu kolaylaştırmak için fizik tedavi, psikolojik danışmanlık ve mesleki eğitimi kapsıyordu. - reign (noun)
- reign (verb) saltanat, egemenlik, hüküm sürmek
Queen Victoria’s reign witnessed unprecedented industrial, cultural, and scientific advancements that profoundly transformed British society.
Kraliçe Victoria’nın saltanatı, İngiliz toplumunu derinden dönüştüren benzeri görülmemiş endüstriyel, kültürel ve bilimsel gelişmelere tanık oldu. - reinforce (verb) güçlendirmek, pekiştirmek
The teacher used examples to reinforce the students’ understanding of the topic.
Öğretmen, öğrencilerin konuyu anlamalarını pekiştirmek için örnekler kullandı. - reject (verb) : reddetmek, kabul etmemek
The committee rejected the proposal, as it didn’t meet the necessary criteria.
Komite teklifi reddetti, çünkü gerekli kriterleri karşılamadı. - rejection (noun) ret, reddetme
The author’s manuscript faced multiple rejections before finally being accepted by a renowned publishing house.
Yazarın el yazması, sonunda ünlü bir yayınevi tarafından kabul edilmeden önce birçok kez reddedildi. - relate (verb) : ilişkilendirmek, ilişki kurmak
The two issues are closely related, as one directly impacts the other.
Bu iki konu birbirleriyle yakından ilişkilidir, biri diğerini doğrudan etkiler. - related (adjective) : ilişkili, ilgili
These problems are related to each other and will likely help with the others.
Bu problemler birbiriyle ilişkilidir ve diğerlerine de yardımcı olacaktır. - relation (noun) : ilişki, bağ, akrabalık
He has a good relation with his coworkers, and they often collaborate together.
Çalışma arkadaşlarıyla iyi bir ilişkisi var ve genellikle birlikte çalışırlar. - relationship (noun) : ilişki, bağ, yakınlık
They have a strong relationship based on trust and respect.
Onların güven ve saygıya dayalı güçlü bir ilişkisi var. - relative (adjective) :
- relative (noun) : göreceli, akraba
We’re visiting my relatives this weekend, and I’m excited to see them .
Bu hafta sonu akrabalarımı ziyaret ediyoruz ve onlarla görüşmek için heyecanlıyım. - relatively (adverb) nispeten, göreceli olarak
Students have found the exam relatively easy.
Öğrenciler sınavı nispeten kolay buldular. - relax (verb) : rahatlamak, dinlenmek, gevşemek
I listen to classical music to relax.
Rahatlamak için klasik müzik dinlerim - relaxed (adjective) : rahat, rahatlamış
They had a relaxed evening at home, and watched a movie together.
Evde rahat bir akşam geçirdiler ve birlikte film izlediler. - relaxing (adjective) : rahatlatıcı, dinlendirici
The sound of the waves is relaxing, and it helps me unwind after a long day.
Dalgaların sesi rahatlatıcıdır ve uzun bir günün ardından sakinleşmeme yardımcı olur. - release (noun) :
- release (verb) : salmak, serbest bırakma, piyasaya sürmek
She released the bird back into the wild, hoping it would find its way safely.
Kuşu tekrar doğaya saldı, güvenli bir şekilde yolunu bulacağını umarak. - relevance (noun) alaka, ilgi, uygunluk
The professor questioned the relevance of the student’s argument, suggesting it did not pertain to the topic under discussion.
Profesör, öğrencinin argümanının tartışılan konuyla ilgili olmadığını öne sürerek alakalı olup olmadığını sorguladı. - relevant (adjective) ilgili, alakalı
The most relevant files can be found using search engines.
En alakalı dosyalar arama motorları kullanılarak bulunabilir. - reliability (noun) güvenirlik, dayanıklık, emniyet
Consumers often prioritize the reliability of a product over its price, valuing long-term performance and durability.
Tüketiciler genellikle bir ürünün fiyatından çok güvenilirliğine öncelik verir, uzun vadeli performansına ve dayanıklılığına değer verir. - reliable (adjective) : güvenilir, sağlam
He is a reliable friend who helps me whenever I need support.
O, bana her zaman bana destek olup yardım eden güvenilir bir arkadaştır. - relief (noun) rahatlama, hafifleme
Eating honey can provide a temporary relief for your cough.
Bal yemek öksürüğünüz için geçici bir rahatlama sağlayabilir. - relieve (verb) rahatlatmak, hafifletmek
She drank every variation of herbal tea to relieve her sore throat.
Boğaz ağrısını hafifletmek için her çeşit bitki çayını içti. - relieved (adjective) rahatlamış, içi rahatlamış
It was suspicious how the other team seemed relieved after losing the game.
Diğer takımın oyunu kaybettikten sonra rahatlamış görünmeleri şüpheliydi. - religion (noun) : din, inanç
Freedom of religion is a basic human right that should be protected.
Din özgürlüğü, korunması gereken temel bir insan hakkıdır. - religious (adjective) : dindar, dini
Religious festivals are celebrated in many cultures
Dini bayramlar birçok kültürde kutlanır. - reluctant (adjective) isteksiz, gönülsüz, ağırdan alan
Despite his expertise, he was reluctant to take on the leadership role, citing personal reservations and a preference for collaborative work.
Uzmanlığına rağmen, kişisel çekinceleri ve işbirlikçi çalışma tercihini gerekçe göstererek liderlik rolünü üstlenmekte isteksizdi. - rely (verb) güvenmek, dayanmak
They rely heavily on public funding for their research.
Araştırmaları için büyük ölçüde kamu finansmanına güveniyorlar. - remain (verb) : kalmak, geriye kalmak, sürdürmek
Despite the challenges, he remained calm and found a way to move forward.
Zorluklara rağmen sakin kaldı ve ilerlemenin bir yolunu buldu. - remainder (noun) kalan, geri kalan, bakiye
The mathematician explained that the remainder is the amount left over after division when one number does not evenly divide another.
Matematikçi, kalanın, bir sayı diğerini eşit olarak bölmediğinde bölmeden sonra kalan miktar olduğunu açıkladı. - remains (noun) kalıntılar, kalanlar, izler
Archaeologists discovered the remains of an ancient civilization buried beneath the desert sands.
Arkeologlar, çöl kumlarının altında gömülü eski bir medeniyetin kalıntılarını keşfettiler. - remark (noun)
- remark (verb) yorum, görüş; söylemek, belirtmek
The teacher’s remarks were very encouraging.
Öğretmenin görüşleri çok teşvik ediciydi. - remarkable (adjective) dikkate değer, olağanüstü
The artist’s remarkable talent was evident in every piece of art she had on her walls.
Sanatçının olağanüstü yeteneği, duvarlarında bulunan her sanat eserinde açıkça görülüyordu. - remarkably (adverb) dikkate değer şekilde, olağanüstü bir şekilde
It’s surprising that the new software is remarkably user-friendly.
Yeni yazılımın dikkate değer şekilde kullanıcı dostu olması şaşırtıcı. - remedy (noun) çare, ilaç, çözüm
Traditional healers often prescribe herbal remedies to alleviate common ailments.
Geleneksel şifacılar, yaygın rahatsızlıkları hafifletmek için genellikle bitkisel ilaçlar reçete ederler. - remember (verb) : hatırlamak, anımsamak, yâadetmek
Do you remember where my phone is?
Telefonumun nerede olduğunu hatırlıyor musun? - remind (verb) : hatırlatmak, anımsatmak
This song reminds me of my childhood and brings back fond memories.
Bu şarkı bana çocukluğumu hatırlatıyor ve güzel anılarımı geri getiriyor. - reminder (noun) hatırlatma, hatırlatıcı şey
The monument stands as a poignant reminder of the sacrifices made by previous generations.
Anıt, önceki nesillerin yaptığı fedakarlıkların dokunaklı bir hatırlatıcısı olarak duruyor. - remote (adjective) : uzak, ıssız, ücra
The chances of success are remote, but not impossible with hard work.
Başarı şansı uzaktır ama yoğun çalışmayla imkansız değil. - removal (noun) kaldırma, giderme, uzaklaştırma
Environmental activists advocated for the removal of hazardous waste from the contaminated site.
Çevre aktivistleri, kirlenmiş alandan tehlikeli atıkların kaldırılmasını savundu. - remove (verb) : çıkarmak, uzaklaştırmak, sökmek
Please remove your shoes before entering the house.
Lütfen eve girmeden önce ayakkabılarınızı çıkarın. - render (verb) işlemek, kılmak, hale getirmek
The artist’s ability to render complex emotions through her paintings captivated audiences worldwide.
Sanatçının resimleriyle karmaşık duygular yansıtma yeteneği, dünya çapındaki izleyicileri büyüledi. - renew (verb) yenilemek, tazelemek, uzatmak
In an effort to combat climate change, the government has pledged to renew its commitment to sustainable energy initiatives.
Hükümet, iklim değişikliğiyle mücadele çabasıyla, sürdürülebilir enerji girişimlerine olan bağlılığını yenileme sözü verdi. - renowned (adjective) ünlü, meşhur, şöhretli
Her renowned culinary skills have earned her a Michelin star and international acclaim.
Ünlü mutfak becerileri ona bir Michelin yıldızı ve uluslararası beğeni kazandırdı. - rent (noun) :
- rent (verb) : kira, kiralamak
The rent for this apartment is quite high, especially for its location.
Bu dairenin kirası, özellikle de konumu için oldukça yüksek. - rental (noun) kiralama, kira, kiralık, kira bedeli
The surge in property prices has led many to consider long-term rentals as a more viable housing option.
Emlak fiyatlarındaki artış, birçok kişinin daha uygun bir konut seçeneği olarak uzun dönemli kiralamaları düşünmesine yol açtı. - repair (verb) : tamir etmek, düzeltmek
He repaired the car engine himself.
Araba motorunu kendisi tamir etti. - repair (noun) : tamir, onarım
He took the phone to the shop for repair because it wasn’t working properly.
Telefonu tamir için dükkana götürdü çünkü düzgün çalışmıyordu. - repeat (verb) : tekrar etmek, yinelemek
I asked students to repeat after me.
Öğrencilerden beni tekrar etmelerini istedim. - repeat (noun) : tekrar, yineleme
There was a repeat of the same mistake, which caused more problems.
Aynı hatanın tekrar edilmesi, daha fazla probleme yol açtı. - repeated (adjective) : tekrar eden, sürekli olan
His repeated efforts finally paid off after months of hard work.
Tekrar eden çabaları uzun aylardan sonra sonunda sonuç verdi. - replace (verb) : yenisi ile değiştirmek
We need to replace the old batteries with new ones.
Eski pilleri yenileriyle değiştirmemiz gerekiyor. - replacement (noun) yenisiyle değiştirme, yedek, değiştirme
The defective component was sent back to the manufacturer, who provided a replacement free of charge.
Arızalı parça üreticiye geri gönderildi ve üretici de ücretsiz olarak yenisiyle değiştirdi. - reply (noun) :
- reply (verb) : cevap vermek, yanıtlamak
She didn’t reply to my message for hours.
Saatlerce mesajıma cevap vermedi. - report (noun) : rapor, haber, tutanak
He sent the report homework via e-mail.
Rapor ödevini e-posta yoluyla attı. - report (verb) : bildirmek, rapor, rapor etmek
She reported the incident to the police immediately.
Olayı hemen polise bildirdi. - reportedly (adverb) bildirdiğine göre, söylendiğine göre
The politician has reportedly been involved in secret negotiations to resolve the ongoing conflict.
Siyasetçinin, devam eden çatışmayı çözmek için gizli görüşmelerde bulunduğu bildiriliyor. - reporter (noun) : haberci, muhabir,
The reporter covered the latest political developments.
Muhabir, son siyasi gelişmeleri haber yaptı. - reporting (noun) raporlama
He is responsible for the financial reporting of the department.
Departmanın mali raporlamasından sorumludur. - represent (verb) : temsil etmek, simgelemek
The red lines represent danger on the map, warning people to avoid the area.
Haritadaki kırmızı çizgiler tehlikeyi temsil eder ve bölgeye yaklaşmamaları için uyarır. - representation (noun) temsil, temsilcilik, beyan
The documentary aims to provide an accurate representation of the challenges faced by marginalized communities.
Belgesel, marjinalleştirilmiş toplulukların karşılaştığı zorlukların doğru bir temsilini sağlamayı amaçlıyor. - representative (adjective)
- representative (noun) temsilci; temsil eden
He is a sales representative for the company.
Şirketin satış temsilcisidir. - reproduce (verb) çoğaltmak, yeniden üretmek, türetmek
The artist aimed to reproduce the intricate details of the original masterpiece.
Sanatçı, orijinal şaheserin karmaşık ayrıntılarını yeniden üretmeyi amaçladı. - reproduction (noun) üreme, reprodüksiyon, çoğalma
The museum displayed a high-quality reproduction of the ancient manuscript.
Müze, antik el yazmasının yüksek kaliteli bir kopyasını sergiledi. - republic (noun) cumhuriyet
France is a republic where the president is elected by the citizens.
Fransa, cumhurbaşkanının vatandaşlar tarafından seçildiği bir cumhuriyettir. - reputation (noun) itibar, ün
The restaurant has gained a reputation for providing excellent service.
Restoran, mükemmel hizmet sunmasıyla ün kazanmıştır. - request (noun) : talep, istek
He made a request for extra study materials.
Ek çalışma materyalleri için bir talepte bulundu. - request (verb) : talep etmek, rica etmek
She requested a meeting with the manager to discuss the upcoming project.
Yöneticiyle bir toplantı talep etti ve yaklaşan proje için görüşmek istedi. - require (verb) : gerektirmek, gerek duymak
Plants require sunlight to grow, which is essential for their development.
Bitkiler büyümek için güneş ışığına gerek duyar, ki bu gelişmeleri için önemlidir. - requirement (noun) gereklilik, şart
A valid passport is a requirement for international travel.
Geçerli bir pasaport, uluslararası seyahat için bir gerekliliktir. - rescue (noun)
- rescue (verb) kurtarmak; kurtarma
The rescue operation was successful.
Kurtarma operasyonu başarılı oldu - research (noun) :
- research (verb) : araştırma, araştırma yapmak
The students are researching for their thesis.
Öğrenciler tezleri için araştırma yapıyorlar. - researcher (noun) : araştırmacı
The researchers presented their findings at the conference.
Araştırmacılar bulgularını konferansta sundu. - resemble (verb) benzemek
The new building’s design closely resembles that of the historic library.
Yeni binanın tasarımı tarihi kütüphanenin tasarımına çok benziyor. - reservation (noun) : rezervasyon, yer ayırtma
Do you have a reservation for the hotel tonight?
Bu gece otel için bir rezervasyonunuz var mı? - reserve (noun)
- reserve (verb) rezerv, ayırmak; rezerve etmek
We have a reserve of supplies for emergencies.
Acil durumlar için bir yedek malzememiz var. - reside (verb) ikamet etmek, oturmak
Many expatriates choose to reside in the city for its cultural diversity.
Birçok gurbetçi kültürel çeşitliliği nedeniyle şehirde ikamet etmeyi tercih ediyor. - residence (noun) ikamet, oturma, konut
The ambassador’s official residence is located in the diplomatic quarter.
Büyükelçinin resmi ikametgahı diplomatik bölgede yer alıyor. - resident (adjective)
- resident (noun) sakin, ikamet eden, yerleşik
They have been residents of this country for almost a decade.
Onlar neredeyse on yıldır bu ülkenin sakinleri olmuştur. - residential (adjective) yerleşim, meskun, ikâmetgâh
The residential area is known for its quiet streets and family-friendly environment.
Yerleşim alanı sakin sokakları ve aile dostu ortamıyla bilinir. - residue (noun) kalıntı, tortu, artık, kalan
After the chemical reaction, residue remained at the bottom of the flask.
Kimyasal reaksiyondan sonra, şişenin dibinde kalıntı kaldı. - resign (verb) istifa etmek, bırakmak
After deliberate consideration, she chose to resign as the team leader.
Planlı bir değerlendirmeden sonra, ekip liderliğinden istifa etmeyi seçti. - resignation (noun) istifa, tevekkül, çekilme
His resignation from the board was announced during the annual meeting.
Yıllık toplantıda yönetim kurulundan istifa ettiği duyuruldu. - resist (verb) karşı koymak, karşı durmak
The building has resisted the earthquakes well.
Bina depremlere iyi direndi. - resistance (noun) rezistans, direnç, karşı koyma
The community’s resistance to the new policy led to its eventual revision.
Topluluğun yeni politikaya karşı direnişi, sonunda revizyona yol açtı. - resolution (noun) karar, çözüm
He didn’t abide by his new year’s resolution; ‘to exercise more regularly.’
Yeni yıl kararına uymadı; ‘daha düzenli egzersiz yapmak.’ - resolve (verb) çözmek, karara bağlamak, halletmek
The team resolved every problem they encountered.
Ekip karşılaştıkları her sorunu çözdü. - resort (noun) tatil yeri; başvurma, çare
They spent their vacation at a luxurious beach resort.
Tatillerini lüks bir sahil beldesinde geçirdiler. - resource (noun) : kaynak, imkan
Water is an important natural resource, as it supports all forms of life
Su, tüm canlıların yaşamını sürdürebilmesi için önemli bir doğal kaynaktır. - respect (noun) :
- respect (verb) : saygı duymak, saygı
We should respect other people’s opinions when discussing topics.
Başka insanların fikirlerine, tartışırken saygı duymalıyız. - respective (adjective) saygılı, kendi, sırasıyla
The students returned to their respective homes after the conference.
Öğrenciler konferanstan sonra kendi evlerine döndüler. - respectively (adverb) sırasıyla, ayrı ayrı
he authors and their books are listed as follows: Smith’s “Journey” and Johnson’s “Adventure,” respectively.
Yazarlar ve kitapları şu sırayla listelenmiştir: Smith’in “Journey” ve Johnson’ın “Adventure”ı. - respond (verb) : cevap vermek, karşılık vermek
The teacher asked a question, but no one responded.
Öğretmen bir soru sordu, ancak kimse cevap vermedi. - response (noun) : cevap, tepki
Her response to the criticism was calm and thoughtful.
Eleştiriye verdiği tepki sakin ve düşünceliydi. - responsibility (noun) : sorumluluk, yükümlülük
It’s your responsibility to take care of your pet.
Evcil hayvanına bakmak senin sorumluluğun. - responsible (adjective) : sorumlu, güvenilir
She is responsible for organizing the event to ensure everything runs smoothly.
Etkinliği düzenlemek için her şeyin sorunsuz işlemesini sağlamakla sorumludur. - rest (noun) : kalan
The rest of the cake is in the fridge.
Kekin geri kalanı buzdolabında. - rest (verb) : dinlenmek
You should rest for a while after working so hard.
Bu kadar çok çalıştıktan sonra biraz dinlenmelisin. - restaurant (noun) : restoran, lokanta
She works as a chef in a five-star restaurant.
5 yıldızlı bir restoranda şef olarak çalışıyor. - restoration (noun) restorasyon, yenileme, iyileştirme
The restoration of the historic cathedral is expected to be completed by next year.
Tarihi katedralin restorasyonunun gelecek yıla kadar tamamlanması bekleniyor. - restore (verb) yeniden kurmak, eski haline getirmek, restore etmek
The museum plans to start restoring the ancient artifacts by next year.
Müze, gelecek yıla kadar antik eserleri restore etmeye başlamayı planlıyor. - restraint (noun) kısıtlama, tutma, sınırlama
The judge imposed a restraint on the defendant to prevent further contact with the victim.
Hakim, sanığa mağdurla daha fazla temas kurmasını engellemek için kısıtlama uyguladı. - restrict (verb) kısıtlamak, sınırlamak
They decided to restrict access to the confidential information.
Gizli bilgilere erişimi kısıtlamaya karar verdiler. - restriction (noun) kısıtlama, sınırlama, yasak
Sir! Can’t you see the no-smoking restriction inside the restaurant?
Beyefendi! Restoranın içindeki sigara yasağını göremiyor musunuz? - result (noun) : sonuç, netice
The result of this experiment is a failure.
Bu deneyin sonucu başarısız. - result (verb) : sonuçlanmak, neden olmak
The fight resulted in several injuries, and it required immediate treatment.
Kavga birçok yaralanmayla sonuçlandı ve acilen tedavi edilmesi gerekti. - resume (verb) sürdürmek, geri almak, yeniden başlamak
After a brief intermission, the orchestra will resume the concert.
Kısa bir aradan sonra orkestra konsere devam edecek. - retail (noun) perakende
The retail industry has been significantly impacted by online shopping trends.
Perakende sektörü, çevrimiçi alışveriş trendlerinden önemli ölçüde etkilendi. - retain (verb) tutmak, muhafaza etmek
Despite the changes, the building retains its original beauty.
Değişikliklere rağmen, bina orijinal güzelliğini koruyor. - retire (verb) : emekli olmak, geri çekilmek
My father plans to retire next year by considering his financial options.
Babam gelecek yıl, mali seçeneklerini düşünerek emekli olmayı planlıyor. - retired (adjective) : emekli, inzivaya çekilmiş
He is a retired police officer and now enjoys spending time with his family.
O, emekli bir polis memurudur ve şimdi ailesiyle vakit geçirmekten mutluluk duyuyor. - retirement (noun) emeklilik
He plans to travel the entire world during his retirement, starting from Europe.
Emekliliğinde Avrupa’dan başlayarak tüm dünyayı gezmeyi planlıyor. - retreat (noun)
- retreat (verb) geri çekilme, geri çekilmek, gerileme, inzivaya çekilme
The army decided to retreat to a more defensible position.
Ordu daha savunulabilir bir pozisyona çekilmeye karar verdi. - retrieve (verb) geri almak, kurtarmak, kavuşmak
The search team managed to retrieve the lost documents from the wreckage.
Arama ekibi enkazdan kaybolan belgeleri kurtarmayı başardı. - return (noun) :
- return (verb) : geri dönmek, geri vermek, dönüş
Return the book to the library until sunday.
Kitabı pazara kadar kütüphaneye geri verin. - reveal (verb) ortaya çıkarmak, açığa vurmak
The investigation revealed new evidence.
Soruşturma, yeni deliller ortaya çıkardı. - revelation (noun) vahiy, açığa vurma, ilham
The revelation of the company’s financial troubles shocked the investors.
Şirketin mali sıkıntılarının ortaya çıkması yatırımcıları şok etti. - revenge (noun) intikam, öç, rövanş
Seeking revenge often leads to a cycle of violence.
İntikam arayışı genellikle bir şiddet döngüsüne yol açar. - revenue (noun) gelir, hasılat, maliye
Higher taxes taken from the people are expected to boost government revenue.
Halktan alınan yüksek vergilerin hükümet gelirini artırması bekleniyor. - reverse (adjective)
- reverse (noun)
- reverse (verb) tersi, ters, geri, tersine çevirmek
To reverse the decision, the committee will need to meet again.
Kararın geri alınması için komitenin tekrar toplanması gerekecek. - review (noun) :
- review (verb) : incelemek, gözden geçirme
She spent the weekend reviewing her notes for the exam.
Hafta sonunu sınav için notlarını gözden geçirerek geçirdi. - revise (verb) : gözden geçirmek, tekrar yapmak
You need to revise for the exam tomorrow to improve your chances of success.
Yarınki sınav için, başarı şansını artırmak için tekrar yapman gerekiyor. - revision (noun) gözden geçirme, revizyon
The teacher provided a revision of the key concepts before the exam.
Öğretmen, sınavdan önce temel kavramların bir revizyonunu sağladı. - revival (noun) canlanma, uyanış, yeniden canlanma
The revival of the traditional festival brought the community together.
Geleneksel festivalin yeniden canlanması toplumu bir araya getirdi. - revive (verb) canlandırmak, yeniden canlandırmak
The paramedics worked tirelessly to revive the patient.
Paramedikler hastayı canlandırmak için yorulmadan çalıştılar. - revolution (noun) devrim, köklü değişiklik
Technological revolutions have transformed communication.
Teknolojik devrimler, iletişimi dönüştürdü. - revolutionary (adjective) devrimci, devrim, inkılâpçı
The scientist’s revolutionary discovery changed the field of medicine.
Bilim insanının devrim niteliğindeki keşfi tıp alanını değiştirdi. - reward (noun)
- reward (verb) ödül, mükâfat, ödüllendirmek
Hard work is often rewarded with success.
Sıkı çalışma genellikle başarı ile ödüllendirilir. - rhetoric (noun) retorik, belâgat, etkili konuşma
The politician’s speech was filled with persuasive rhetoric.
Politikacının konuşması ikna edici söylemlerle doluydu. - rhythm (noun) ritim, ahenk, melodi
The song has a catchy rhythm.
Şarkının akılda kalıcı bir ritmi var. - rice (noun) : pirinç, pilav
Let’s have rice with chicken for dinner.
Hadi akşam yemeği için tavuklu pilav yiyelim. - rich (adjective) : zengin, bol, varlıklı
Do you think rich people are happy?
Sence zengin insanlar mutlu mudur? - rid (verb) kurtulmak, temizlemek
It is impossible to rid a building permanently of pests.
Bir binayı kalıcı olarak zararlılardan kurtarmak imkansızdır. - ride (verb) : binmek, sürmek
I like to ride my bike on sunny days.
Güneşli günlerde bisiktetimi sürmeyi severim. - ride (noun) : sürüş, gezinti
The children are waiting for a ride.
Çocuklar, bir gezinti için bekliyorlar. - ridiculous (adjective) gülünç, saçma
Her excuse for being late was absolutely ridiculous; ‘her hair got stuck to the door knob.’
Geç kalma bahanesi kesinlikle saçmaydı; ‘saçları kapı koluna sıkışmış.’ - rifle (noun) tüfek
The hunter carried a high-powered rifle during the expedition.
Avcı, sefer sırasında yüksek güçlü bir tüfek taşıyordu. - right (adjective) :
- right (adverb) :
- right (noun) : doğru, tam, sağ, hak
She fought for women’s rights.
Kadın hakları için savaştı. - ring (noun) : yüzük, halka
The diamond ring on her finger is beautiful.
Parmağındaki elmas yüzük çok güzel. - ring (verb) : çalmak, zilin çalması
Did you hear the phone ring just now?
Az önce telefonun çaldığını duydun mu? - ring (noun) : yüzük, halka, zil sesi
He gave her a gold ring as a gift as a gift to show his love and appreciation.
Ona sevgisini ve minnettarlığını göstermek için hediye olarak altın bir yüzük verdi. - riot (noun) isyan, kargaşa, ayaklanma
The city experienced a riot following the controversial verdict.
Şehir, tartışmalı kararın ardından bir isyan yaşadı. - rip (verb) sökmek, yırtmak, koparmak
Be careful not to rip the fabric while sewing.
Dikiş sırasında kumaşı yırtmamaya dikkat edin. - rise (verb) : yükselmek, artmak
The sun rises in the east every morning.
Güneş her sabah doğuda doğar. - rise (noun) : artış, yükseliş, zam
The rise of technology has changed our lives in many ways.
Teknolojinin yükselişi hayatlarımızı birçok yönden değiştirdi. - risk (noun) :
- risk (verb) : risk, riske atmak
Smoking can risk your health, so it’s important to quit.
Sigara içmek sağlığınızı riske atabilir, bu yüzden bırakmak önemlidir. - risky (adjective) riskli, tehlikeli
Climbing without proper equipment is a risky endeavor, you must take it more seriously.
Uygun ekipman olmadan tırmanmak riskli bir girişimdir, bunu daha ciddiye almalısınız. - ritual (noun) ritüel, ayin, dini tören
In many cultures, the lighting of candles during the winter solstice is a cherished ritual that symbolizes the return of light.
Birçok kültürde, kış gündönümü sırasında mum yakmak, ışığın geri dönüşünü simgeleyen değerli bir ritüeldir. - rival (adjective)
- rival (noun) rakip
They are rivals in the tech industry, constantly competing for market share.
Teknoloji sektöründe rakipler ve sürekli olarak pazar payı için rekabet ediyorlar. - river (noun) : nehir, ırmak
They went fishing by the river.
Nehir kenarında balık tutmaya gittiler. - road (noun) : yol, karayolu, cadde
The road to my house is long.
Evime giden yol uzundur. - rob (verb) hırsızlık yapmak, çalmak, soymak
The thief tried to rob the bank but he was immediately caught by the police.
Hırsız bankayı soymaya çalıştı ama hemen polis tarafından yakalandı. - robbery (noun) soygun
There’s an unprecedentent rate of robberies in our city recently.
Şehrimizde son zamanlarda görülmemiş bir soygun oranı var. - robot (noun) : robot
Children love playing with toy robots, especially on weekends.
Çocuklar, hafta sonları oyuncak robotlarla oynamayı seviyor. - robust (adjective) güçlü, kuvvetli, dirençli
The company’s robust financial performance this quarter has exceeded analysts’ expectations, indicating strong market resilience.
Şirketin bu çeyrekteki güçlü mali performansı, analistlerin beklentilerini aşarak güçlü bir piyasa dayanıklılığına işaret ediyor. - rock (noun) : rock müzik
Rock music became incredibly popular during the 1960s and 1970s.
Rock müzik, 1960’lar ve 1970’ler boyunca inanılmaz derecede popüler hale geldi. - rock (noun) : kaya, taş
The children were playing by the large rocks on the beach.
Çocuklar plajdaki büyük kayaların yanında oynuyordu. - rock (verb) sallamak, sallanmak
The sudden economic downturn has the potential to rock the stability of the global financial system.
Ani ekonomik gerileme, küresel finans sisteminin istikrarını sarsma potansiyeline sahip. - rocket (noun) roket
To study the changes in the atmosphere; the scientists launched a rocket last week.
Atmosferdeki değişiklikleri incelemek için; bilim insanları geçen hafta bir roket fırlattı. - rod (noun) çubuk, sopa, kol
The archaeologist carefully examined the ancient rod found at the excavation site, noting its intricate carvings and historical significance.
Arkeolog, kazı alanında bulunan antik çubuğu dikkatlice inceledi ve karmaşık oymalarını ve tarihi önemini not etti. - role (noun) : rol, görev
He played the lead role in the school play.
Okul oyununda ana rolü oynadı. - roll (noun) :
- roll (verb) : yuvarlamak, rulo, yuvarlanmak
The ball rolled down the hill. gaining speed as it went.
Top tepenin aşağısına hız kazanarak yuvarlandı. - romance (noun) romantizm, aşk hikayesi
This novel is a beautiful romance, set in 19th century France.
Bu roman, 19. yüzyıl Fransa’sında geçen güzel bir aşk hikayesi. - romantic (adjective) : romantik, duygusal
The movie is about a romantic love story that takes place in a small town.
Film romantik bir küçük bir kasabada geçen aşk hikayesi hakkında. - roof (noun) : çatı, tepe, tavan
The roof of the house was damaged in the storm.
Ev çatısı fırtınada hasar gördü. - room (noun) : oda, yer, boş yer
She needs to clean her room.
Onun odasını temizlemesi gerekiyor. - root (noun) kök, kaynak, köken
The root of the tree is buried deep underground.
Ağacın kökü yerin derinliklerine gömülüdür. - rope (noun) : ip, halat
They used a rope to climb the mountain safely.
Dağa tırmanmak için güvenli bir şekilde ipi kullandılar. - rose (noun) gül
He gave her a big bouquet of pink roses on their wedding anniversary.
Evlilik yıldönümlerinde ona büyük bir pembe gül buketi verdi. - rotate (verb) döndürmek, dönmek, dolamak
To ensure even cooking, it’s advisable to rotate the roasting pan halfway through the baking process.
Eşit pişirmeyi sağlamak için, pişirme işleminin yarısında kızartma tavasını döndürmeniz önerilir. - rotation (noun) rotasyon, dönme, dönüş
The company’s policy of job rotation allows employees to gain diverse experiences and develop a broader skill set.
Şirketin iş rotasyonu politikası, çalışanların çeşitli deneyimler kazanmalarına ve daha geniş bir beceri seti geliştirmelerine olanak tanır. - rough (adjective) : pürüzlü, zor, dalgalı
The sea was rough because of the strong wind. It is difficult for boats to sail.
Güçlü rüzgar nedeniyle deniz dalgalıydı. Bu, teknelerin seyrini zorlaştırıyordu. - roughly (adverb) kabaca, yaklaşık olarak
The project will take roughly two months to complete, way before the deadline.
Projenin tamamlanması yaklaşık olarak iki ay sürecek, teslim tarihinden çok daha önce. - round (adjective) :
- round (adverb) :
- round (preposition) : yuvarlar, tur
The table in the dining room is perfectly round.
Yemek odasındaki masa tamamen yuvarlaktır. - round (noun) yuvarlak; tur
The table has a round shape.
Masanın yuvarlak bir şekli var. - route (noun) : rota, güzergah
The train takes the same route every day.
Tren her gün aynı güzergâhı izliyor. - routine (noun) : rutin, yordam, sıradan işler
His daily routine is quite boring.
Onun günlük rutini oldukça sıkıcı. - routine (adjective) rutin, alışılmış
She follows a strict routine every morning.
Her sabah sıkı bir rutin takip ediyor. - row (noun) : sıra, dizi, kürek çekme
The chairs were arranged in neat rows for the event.
Sandalyeler etkinlik için düzenli sıralar halinde yerleştirilmişti. - royal (adjective) : kraliyetle ilgili, asil
The royal family lives in a big palace which is surrounded by gardens.
Kraliyet ailesi, bahçelerle çevrili büyük bir sarayda yaşıyor. - rub (verb) ovmak, sürtmek
The cat rubbed his head against my hand.
Kedi başını elime sürttü. - rubber (adjective)
- rubber (noun) lastik; silgi
She used a rubber to erase the pencil marks.
Kurşun kalem izlerini silmek için bir silgi kullandı. - rubbish (noun) : çöp, zırva, saçmalık
Please throw your rubbish in the bin.
Lütfen çöpünüzü çöp kutusuna atın. - rude (adjective) : kaba, kaba saba, nezaketsiz
It’s rude to interrupt someone while they’re speaking.
Birisi konuşurken sözünü kesmek kabalıktır. - rugby (noun) : ragbi (bir spor dalı)
Rugby is a very popular sport in some countries.
Ragbi bazı ülkelerde çok popüler bir spordur. - ruin (noun)
- ruin (verb) mahvetmek, harabe, kalıntı
They explored the ancient ruins during their trip which left them mesmerized.
Seyahatleri sırasında onları büyüleyen antik kalıntıları keşfettiler. - rule (noun) : kural, hüküm, idare
Why don’t you obey by the rules?
Neden kurallara uymuyorsun? - rule (verb) : yönetmek, hükmetmek, kural koymak
A dictator rules the nation with strict laws and people fear speaking against him.
Bir diktatör, ulusu katı yasalarla yönetir ve halk ona karşı konuşmaktan korkar. - ruling (noun) hüküm, yönetim, idare
The court’s ruling on the environmental case has set a significant precedent for future legislation on climate change.
Mahkemenin çevre davasıyla ilgili kararı, iklim değişikliğiyle ilgili gelecekteki mevzuat için önemli bir emsal oluşturdu. - rumour (noun) söylenti
The persistent rumour about the company’s impending merger has caused a stir among employees and investors alike.
Şirketin yaklaşan birleşmesiyle ilgili ısrarlı söylenti, çalışanlar ve yatırımcılar arasında bir karışıklığa neden oldu. - run (verb) : koşmak, çalıştırmak
She can run a marathon.
Bir maraton koşabilir. - run (noun) : koşu, kaçık (çorapta)
He went for a run in the park this morning.
Bugün sabah parka koşuya çıktı. - runner (noun) : koşucu, atlet, ray
The runners gathered at the starting line of the marathon.
Koşucular maratonun başlangıç çizgisinde toplandı. - running (noun) : koşma, işletme
Running is a great way to improve your cardiovascular health.
Koşmak, kardiyovasküler sağlığınızı iyileştirmenin harika bir yoludur. - rural (adjective) kırsal, köy, köy yaşamına ait
They moved to a rural area to enjoy a quieter life.
Daha sessiz bir yaşam sürmek için kırsal bir bölgeye taşındılar. - rush (noun)
- rush (verb) acele etmek; acele, telaş
In the morning, there’s always a rush at the coffee shop.
Sabahları, kafede her zaman bir acele vardır. - sack (verb) soymak, sepetlemek
After a thorough investigation, the manager was sacked for unethical conduct, leading to a reevaluation of company policies.
Kapsamlı bir soruşturmanın ardından, yönetici etik olmayan davranış nedeniyle görevden alındı ve bu da şirket politikalarının yeniden değerlendirilmesine yol açtı. - sacred (adjective) kutsal, mukaddes, dinsel
The ancient temple is considered a sacred site, attracting pilgrims from around the world who seek spiritual enlightenment.
Antik tapınak, dünyanın dört bir yanından manevi aydınlanma arayan hacıları çeken kutsal bir yer olarak kabul ediliyor. - sacrifice (noun)
- sacrifice (verb) kurban etmek, feda etmek, kurban, fedakârlık
The firefighter’s sacrifice during the rescue operation saved several lives, highlighting the profound impact of selflessness.
İtfaiyecinin kurtarma operasyonu sırasında yaptığı fedakarlık, özverinin derin etkisini vurgulayarak birkaç hayat kurtardı. - sad (adjective) : üzgün, hüzünlü, acı, hazin
The brown haired girl looked sad.
Kahverengi saçlı kız üzgün görünüyordu. - sadly (adverb) : ne yazık ki, üzülerek
Sadly, we couldn’t attend the concert due to the rain.
Ne yazık ki, yağmur nedeniyle konsere katılamadık. - safe (adjective) : güvenli, tehlikesiz
This neighborhood is very safe for children to play outside.
Bu mahalle, çocukların dışarıda oynaması için çok güvenli. - safety (noun) : güvenlik, emniyet
Safety is the most important thing at the funfair.
Lunaparkta güvenlik en önemli şeydir. - sail (verb) : denize açılmak, gemi ile yol almak
They decided to sail across the Atlantic Ocean.
Atlantik Okyanusu’nu geçmek için denize açılmaya karar verdiler. - sail (noun) : yelken, deniz yolculuğu
The boat’s sail was torn in the storm, and the crew had to repair it quickly.
Teknenin yelkeni fırtınada yırtıldı ve mürettebat hemen onarmak zorunda kaldı. - sailing (noun) : yelkencilik, gemi yolculuğu
Sailing is a relaxing and adventurous activity.
Yelkencilik, rahatlatıcı ve macera dolu bir aktivitedir. - sailor (noun) : denizci, gemici
The sailor repaired the ship to make it seaworthy.
Denizci gemiyi denize elverişli hale getirmek için tamir etti. - saint (noun) aziz, evliya
It takes a real saint to remain calm and supportive during such stressful situations.
Böyle stresli durumlarda sakin kalıp destekleyici kalabilmek gerçek bir evliya olmayı gerektirir. - sake (noun) hatır
For the sake of the environment, the company implemented sustainable practices to reduce its carbon footprint.
Şirket, çevre adına karbon ayak izini azaltmak için sürdürülebilir uygulamalar uyguladı. - salad (noun) : salata
I prefer a simple salad with cucumbers.
Salatalıklı basit bir salata tercih ederim. - salary (noun) : maaş, ücret
He asked for a higher salary during the job interview.
İş görüşmesi sırasında daha yüksek bir maaş talep etti. - sale (noun) : indirim, satış
There’s a big sale at the mall this weekend.
Bu hafta sonu alışveriş merkezinde büyük bir indirim var. - salt (noun) : tuz, tuzluk
She always adds extra salt to her soup.
Çorbasına her zaman ekstra tuz ekler. - same (adjective) :
- same (adverb) :
- same (pronoun) : aynı, benzer, tıpkı
I have an interest in psychology.
Psikolojiye ilgim var. - sample (noun) : örnek, numune
They tested a sample of water from the river to check for contamination.
Nehirden bir su örneğini kirlenme olup olmadığını kontrol etmek için incelediler. - sample (verb) örneklemek;örnek
We got a sample of the fabric before placing the order.
Sipariş vermeden önce kumaştan bir örnek aldık. - sanction (noun) yaptırım, müeyyide, onay
The United Nations imposed sanctions on the country in response to its violation of international laws.
Birleşmiş Milletler, ülkeye uluslararası yasaları ihlal etmesi nedeniyle yaptırımlar uyguladı. - sand (noun) : kum
The beach was covered in soft white sand, and he was building sandcastles.
Sahil yumuşak beyaz kumla kaplıydı, ve o kumdan kaleler yaptı. - sandwich (noun) : sandviç
I had a cheese sandwich for lunch.
Öğle yemeği için peynirli sandviç yedim. - satellite (noun) uydu
The satellite provides internet access to remote areas.
Uydu, uzak bölgelere internet erişimi sağlar. - satisfaction (noun) memnuniyet, tatmin
She felt great satisfaction after completing the marathon as the winner.
Maratonu kazanan olarak tamamladıktan sonra büyük bir memnuniyet duydu. - satisfied (adjective) memnun, hoşnut, tatmin olmuş
She was satisfied with the results of the exam.
Sınav sonuçlarından memnun kaldı. - satisfy (verb) tatmin etmek, memnun etmek
The explanation failed to satisfy my curiosity.
Açıklama merakımı tatmin etmekte başarısız oldu. - Saturday (noun) : Cumartesi
We will go shopping on Saturday.
Cumartesi günü alışverişe gideceğiz. - sauce (noun) : sos
I added extra sauce to the pasta for more flavor.
Daha lezzetli olması için makarnaya ekstra sos ekledim. - save (verb) : kurtarmak, kaydetmek, biriktirmek
We need to save money for our upcoming vacation.
Yaklaşan tatilimiz için para biriktirmemiz gerekiyor. - saving (noun) tasarruf, birikim
Their savings account offers a high interest rate.
Onların birikim hesabı yüksek faiz oranı sunuyor. - say (verb) : söylemek, farzetmek
What did he say about me?
Benim hakkımda ne söyledi? - say (noun) söz, laf
The final say on the project’s direction rests with the board of directors, who will make the ultimate decision.
Projenin gidişatı konusunda son söz, nihai kararı verecek olan yönetim kuruluna aittir. - scale (noun) ölçek, ölçekteki büyüklük
On a scale of 1 to 10, his costume was average.
1’den 10’a kadar bir ölçekte, kostümü ortalamaydı. - scan (verb) : taramak, gözden geçirmek
She scanned the document carefully before sending it.
Belgeyi göndermeden önce dikkatlice taradı. - scandal (noun) skandal
The scandal of the famous singer attracted widespread media attention.
Ünlü şarkıcının skandalı medyada geniş yer buldu. - scare (noun)
- scare (verb) korkutmak, korku
As the duty of being a brother; he always scares his younger siblings.
Abi olmanın bir görevi olarak; her zaman küçük kardeşlerini korkutur. - scared (adjective) : korkmuş, ürkmüş
She felt scared when she heard a strange noise at night.
Gece garip bir ses duyduğunda korkmuş hissetti. - scary (adjective) : korkunç, ürkütücü
That was the most scary movie I’ve ever watched.
Bu, izlediğim en korkutucu filmdi. - scattered (adjective) dağınık, dağılmış, seyrek
After the storm, debris was scattered across the neighborhood, causing significant cleanup efforts.
Fırtınadan sonra, mahalleye dağılmış enkaz önemli temizlik çalışmalarına neden oldu. - scenario (noun) senaryo, olası durum
In the worst-case scenario, we will have to cancel the event.
En kötü senaryoda, etkinliği iptal etmek zorunda kalacağız. - scene (noun) : sahne, manzara
The final scene of the movie was both emotional and surprising.
Filmin son sahnesi hem duygusal hem de şaşırtıcıydı. - sceptical (adjective) şüpheci
She remained sceptical about the new health supplement, questioning its effectiveness despite the glowing reviews.
Yeni sağlık takviyesine karşı şüpheciliğini sürdürdü ve olumlu eleştirilere rağmen etkinliğini sorguladı. - schedule (noun) : plan, program
My schedule for tomorrow is packed with meetings.
Yarınki programım toplantılarla dolu. - schedule (verb) ölçek, ölçekteki büyüklük
We need to schedule a meeting for next week.
Gelecek hafta için bir toplantı planlamamız gerekiyor. - scheme (noun) planlamak, programlamak
They devised a scheme to improve sales.
Satışları artırmak için bir plan hazırladılar. - scholar (noun) bilim insanı, akademisyen
She wants to become a renowned scholar in the field of linguistics.
Dilbilim alanında tanınmış bir bilim insanı olmak istiyor. - scholarship (noun) burs
Most universities offer several scholarships for outstanding students.
Çoğu üniversite, üstün öğrencilere çeşitli burslar sunuyor. - school (noun) : okul, mektep
The school is closed for summer vacation.
Okul, yaz tatili için kapalı. - science (noun) : bilim, fen, teknik
A science journal published the study.
Bir bilim dergisi çalışmayı yayınladı. - scientific (adjective) : bilimsel
The experiment was based on scientific principles.
Deney bilimsel ilkelere dayanıyordu. - scientist (noun) : bilim insanı, bilgin
Marie Curie was a famous scientist.
Marie Curie ünlü bir bilim insanıydı. - scope (noun) kapsam, alan, amaç
The scope of the research project was expanded to include a broader range of environmental factors.
Araştırma projesinin kapsamı daha geniş bir çevresel faktör yelpazesini içerecek şekilde genişletildi. - score (noun) :
- score (verb) : gol atmak, sayı, skor
He scored the winning goal in the last minute of the game.
Maçın son dakikasında kazandıran golü attı. - scratch (noun)
- scratch (verb) kaşımak, çizmek, tırmalamak, çizik
My cat keeps scratching the same spot on the bed headbord with its claws.
Kedim yatak başlığındaki aynı noktayı pençeleriyle tırmalamaya devam ediyor. - scream (noun)
- scream (verb) plan, tasarı
We heard a loud scream from the other room.
Diğer odadan yüksek bir çığlık duyduk. - screen (noun) : ekran, perde, elek
The phone’s screen cracked when it fell on the ground.
Telefonun ekranı yere düştüğünde çatladı. - screen (verb) bağırmak, çığlık atmak; çığlık
They will screen the applicants before the interview.
Görüşmeden önce başvuru sahiplerini taramaya başlayacaklar. - screening (noun) gösterim, tarama
Regular health screenings are important for early disease detection.
Düzenli sağlık taramaları erken hastalık tespiti için önemlidir. - screw (noun)
- screw (verb) vidalamak, vida, uskur
He used a screwdriver to screw the shelf into the wall, ensuring it was securely mounted.
Rafı duvara vidalamak için bir tornavida kullandı ve güvenli bir şekilde monte edildiğinden emin oldu. - script (noun) : senaryo, el yazısı, metin
The actor read the script before the rehearsal to prepare well.
Oyuncu provadan önce iyi hazırlık yapmak için senaryoyu okudu. - scrutiny (noun) inceleme, dikkatli inceleme
The company’s financial records are under intense scrutiny following allegations of fraud.
Şirketin mali kayıtları, dolandırıcılık iddialarının ardından yoğun inceleme altında. - sculpture (noun) : heykel, yontu
The park features a large sculpture of an eagle.
Parkta büyük bir kartal heykeli bulunuyor. - sea (noun) : deniz, derya
The hotel room has a sea view.
Otel odası deniz manzaralıdır. - seal (noun)
- seal (verb) mühür, damga, kapatmak, damgalamak
The official seal was pressed onto the document.
Resmi mühür belgeye basıldı. - search (noun) :
- search (verb) : araştırma, araştırmak, aramak
They are searching for the missing keys everywhere.
Kayıp anahtarları her yerde arıyorlar. - season (noun) : mevsim, sezon
Fall is my favorite season of the year.
Sonbahar, yılın en sevdiğim mevsimidir. - seat (noun) : koltuk, oturacak yer, sandalye
There are no empty seats left in the auditorium.
Konferans salonunda boş koltuk kalmadı. - seat (verb) taramak, ayıklamak; ekran
Please seat the guests at the table.
Lütfen konukları masaya oturtun. - second (determiner) :
- second (noun) : saniye
He can run 100 meters in just ten seconds.
Sadece on saniyede 100 metre koşabilir. - second (ordinal number) : ikinci
She finished second in the race.
O, yarışı ikinci bitirdi. - second (adverb) : ikinci
This is my second attempt to solve the problem.
Bu, sorunu çözmek için ikinci denemem. - secondary (adjective) : ikinci, ikincil, ortaokul
Health is important, and money is secondary, so you should take care yourelf.
Sağlık önemlidir ve para ikincildir, bu yüzden kendine dikkat et. - secondly (adverb) : ikinci olarak
Firstly, we need a plan. Secondly, we need funding.
Öncelikle bir plana ihtiyacımız var. İkinci olarak, finansmana ihtiyacımız var. - secret (adjective) :
- secret (noun) : sır, gizem
Can you keep a secret?
Bir sır tutabilir misin? - secretary (noun) : sekreter, yazman, katip
The secretary organized the meeting schedule for the team.
Sekreter, ekip için toplantı programını düzenledi. - section (noun) : bölüm, kısım, kesit
The library has a large section for children’s books.
Kütüphanede çocuk kitapları için büyük bir bölüm var. - sector (noun) oturtmak; koltuk
The technology sector is rapidly growing.
Teknoloji sektörü hızla büyüyor. - secular (adjective) laik, dünyevi, sivil
The university offers a secular education, focusing on academic subjects without religious instruction.
Üniversite, dini eğitim olmaksızın akademik konulara odaklanan laik bir eğitim sunuyor. - secure (adjective)
- secure (verb) sektör, alan
We need to make our website more secure against attacks by hackers.
Web sitemizi bilgisayar korsanlarının saldırılarına karşı daha güvenli hale getirmeliyiz. - security (noun) : güvenlik, emniyet
The airport has strict security checks to ensure passenger safety.
Havalimanında, yolcu güvenliğini sağlamak amacıyla sıkı güvenlik kontrolleri var. - see (verb) : görmek, anlamak, bakmak
I see a bird outside the window.
Pencerenin dışında bir kuş görüyorum. - seed (noun) : tohum, çekirdek
He planted seeds in the garden to grow beautiful flowers.
Bahçeye, güzel çiçekler yetiştirmek için tohumları ekti. - seek (verb) aramak, araştırmak, istemek
The manager struggled to seek sponsors to partner with.
Yönetici, ortak olmak için sponsor aramakta zorlandı. - seeker (noun) arayış içinde olan kimse
If you’re a job seeker; you should tailor your resume to each position you apply for.
İş arayan biriyseniz; başvurduğunuz her pozisyona göre özgeçmişinizi uyarlamalısınız. - seem (linking verb) : görünmek, gözükmek, benzemek
You seem tired today.
Bugün yorgun görünüyorsun. - seemingly (adverb) görünüşte, görünürde, görünüşe göre
The seemingly simple task of assembling the furniture turned out to be quite challenging.
Mobilyaları bir araya getirme gibi basit görünen bir görevin oldukça zorlu olduğu ortaya çıktı. - segment (noun) bölüm, parça, bölüt
The marketing team is focusing on a specific segment of the consumer market to increase sales.
Pazarlama ekibi, satışları artırmak için tüketici pazarının belirli bir segmentine odaklanıyor. - seize (verb) ele geçirmek, kaçırmamak, yakalamak
Authorities have the right to seize assets involved in illegal activities.
Yetkililer yasadışı faaliyetlerde bulunan varlıklara el koyma hakkına sahiptir. - seldom (adverb) nadiren, seyrek, arada bir
She seldom travels abroad due to her busy work schedule.
Yoğun iş programı nedeniyle nadiren yurtdışına seyahat eder. - select (verb) seçmek, ayıklamak, ayırmak
Please select your preferred language from the menu.
Lütfen menüden tercih ettiğiniz dili seçin. - selection (noun) seçim, seçme, seçenek
This restaurant offers gluten-free and vegetarian menu selections.
Bu restoran glutensiz ve vejetaryen menü seçenekleri sunmaktadır. - selective (adjective) seçici, selektif, seçmeli
The selective admissions process ensures that only the most qualified candidates are accepted into the program.
Seçici kabul süreci, programa yalnızca en nitelikli adayların kabul edilmesini sağlar. - self (noun) benlik, öz, kişilik, kendi
Self discovery is a crucial part of our life journey.
Benliği keşfetme; yaşam yolculuğumuzun çok önemli bir parçasıdır. - sell (verb) : satmak, satılmak
They sell fresh vegetables at the market.
Pazarda taze sebze satıyorlar. - seminar (noun) seminer
To enhance your knowledge and professional network start attending seminars.
Bilginizi ve profesyonel ağınızı geliştirmek için seminerlere katılmaya başlayın. - senator (noun) senatör
The senator will address the committee tomorrow to discuss the new healthcare bill.
Senatör yarın yeni sağlık yasası tasarısını görüşmek üzere komiteye hitap edecek. - send (verb) : göndermek, yollamak, atmak
Can you send the details of the meeting?
Toplantının detaylarını gönderebilir misiniz? - senior (adjective) kıdemli, üst
The senior official looked down on us regular staff.
Kıdemli yetkili, biz kadrolu personelleri küçümsüyordu. - sensation (noun) duygu, duyu, sansasyon
The new smartphone’s innovative features caused a sensation in the tech industry.
Yeni akıllı telefonun yenilikçi özellikleri teknoloji sektöründe sansasyon yarattı. - sense (noun) : his, duyu, anlayış
She has a great sense of humor.
Onun harika bir mizah anlayışı var. - sense (verb) hissetmek, algılamak
She sensed something insidious was about to happen.
Sinsi bir şeyin gerçekleşmek üzere olduğunu hissetti. - sensible (adjective) : mantıklı, akıllıca, duyarlı
Buying a small car was the sensible choice if you ask me.
Eğer bana soracaksan, küçük bir araba almak mantıklı bir tercihti. - sensitive (adjective) hassas, duyarlı, alıngan
Be careful! Certain skin types are more sensitive to sunlight.
Dikkat et! Bazı cilt tipleri güneş ışığına daha duyarlıdır. - sensitivity (noun) duyarlılık, hassaslık, duyarlık
His sensitivity to criticism makes him a valuable team member, as he is always open to feedback.
Eleştiriye karşı duyarlılığı onu değerli bir ekip üyesi yapıyor çünkü her zaman geri bildirime açık. - sentence (noun) : cümle, hüküm, karar
The paragraph consists of five sentences.
Paragraf beş cümleden oluşuyor. - sentence (verb) hüküm vermek, mahkum etmek, ceza vermek.
The judge sentenced the accused fifteen years in prison.
Hakim sanığa on beş yıl hapis cezası verdi. - sentiment (noun) duygusallık, duygu, duyarlılık
Public sentiment shifted dramatically after the election results were announced.
Seçim sonuçları açıklandıktan sonra kamuoyunun hissiyatı önemli ölçüde değişti. - separate (adjective) : ayırmak, ayrı
Please separate the recyclable materials from the trash.
Lütfen geri dönüştürülebilir malzemeleri çöpten ayırın. - separate (verb) : ayırmak, bölmek, ayrılmak
It’s hard to separate work and personal life when working from home.
Evden çalışırken, iş ve kişisel hayatı ayırmak zordur. - separation (noun) ayrılma, ayırma, ayrılık
The separation of church and state is a fundamental principle in many democracies.
Kilise ile devletin ayrılması birçok demokraside temel bir ilkedir. - September (noun) : eylül ayı
The weather is usually mild in September.
Eylül ayında hava genellikle ılımandır. - sequence (noun) dizi, sıra, ardışıklık
They couldn’t describe the sequence of the events accurately.
Olayların sırasını doğru bir şekilde tarif edemediler. - serial (adjective) seri, dizi, seri halinde
The novel was published in serial form, with a new chapter released each week.
Roman, her hafta yeni bir bölüm yayınlanarak seri halinde yayınlandı. - series (noun) : dizi, seri, silsile
I love watching crime series on weekends.
Hafta sonları suç dizileri izlemeyi seviyorum. - serious (adjective) : ciddi, ağırbaşlı
Are you serious about quitting your job?
İşini bırakma konusunda ciddi misin? - seriously (adverb) : ciddiyetle, ciddi şekilde
She was seriously injured in the accident, but thankfully, she’s now recovering.
Kazada ciddi şekilde yaralandı, ama şükürler olsun şu anda iyileşiyor. - servant (noun) : hizmetçi, uşak
The servant prepared tea for the guests to serve them politely.
Hizmetçi her sabah misafirlere nazikçe servis yapmak için çay hazırladı. - serve (verb) : hizmet etmek, servis etmek
They serve breakfast until 11 a.m.
Kahvaltı sabah 11’e kadar servis ediliyor. - service (noun) : hizmet, servis
The service at the restaurant was excellent.
Restorandaki hizmet mükemmeldi. - session (noun) seans, toplantı
The pilates session was during rush hour so she couldn’t make it in time
Pilates seansı, iş çıkışı saatindeydi bu yüzden zamanında yetişemedi. - set (noun) : takım, grup
He collected a set of rare stamps to complete his collection.
Nadir pullardan oluşan bir set topladı koleksiyonunu tamamlamak için. - set (verb) : koymak, hazırlamak, kurmak
He set the alarm for 7 a.m. to make sure he wakes up early.
Alarmı sabah 7’ye kurdu ki erken kalksın. - set (noun)
- setting (noun) : ortam, yer
The dinner was arranged in a formal setting with elegant tableware.
Akşam yemeği, zarif sofra takımıyla resmi bir ortamda düzenlendi. - settle (verb) yerleşmek, halletmek, çözmek
They settled the argument amicably thanks to nearby people.
Tartışmayı yakınlardaki insanlar sayesinde dostane bir şekilde çözdüler. - settlement (noun) yerleşim, yerleşme, ödeme, anlaşma
The two companies reached a settlement to avoid a lengthy legal battle.
İki şirket, uzun bir hukuki mücadeleden kaçınmak için bir anlaşmaya vardı. - settler (noun) yerleşimci
The early settlers faced harsh conditions when they arrived in the new land.
İlk yerleşimciler yeni topraklara geldiklerinde zorlu koşullarla karşılaştılar. - set-up (noun) plan, kuruluş, yapı
The complex set-up of the new computer system required professional installation.
Yeni bilgisayar sisteminin karmaşık kurulumu profesyonel kurulum gerektiriyordu. - seven (number) : yedi
There are seven colors in the rainbow.
Gökkuşağında yedi renk vardır. - seventeen (number) : on yedi
The book has seventeen chapters.
Kitabın on yedi bölümü vardır. - seventy (number) : yetmiş
The speed limit on this road is seventy.
Bu yolda hız sınırı yetmiştir. - several (determiner) :
- several (pronoun) : birkaç, çeşitli
I’ve been to several countries in Europe.
Avrupa’da birkaç ülkeye gittim. - severe (adjective) şiddetli, ağır, ciddi
Her injury was quite severe, contrary to what she had said.
Yaralanması, söylediklerinin aksine oldukça ciddiydi. - severely (adverb) ciddi bir şekilde, ağır bir biçimde
She was severely criticized for the way she handled the situation.
Durumu ele alış şekli nedeniyle ciddi bir şekilde eleştirildi. - sex (noun) : cinsiyet, cinsel ilişki
They asked for his sex on the application form.
Başvuru formunda cinsiyetini sordular. - sexual (adjective) : cinsel, cinsiyetle ilgili
The movie contains no sexual content, so it is suitable for all audiences.
Filmde hiçbir cinsel içerik yok, bu nedenle tüm izleyiciler için uygundur. - sexuality (noun) cinsellik, cinsiyet
Open discussions about sexuality can lead to a more inclusive society.
Cinsellik hakkında açık tartışmalar daha kapsayıcı bir topluma yol açabilir. - sexy (adjective) çekici, seksi
The advertisement featured a gorgeous model with the most sexy shade of red lipstick.
Reklamda en seksi kırmızı ruj tonuna sahip muhteşem bir model yer alıyordu. - shade (noun) gölge, ton, renk tonu
For his painting homework, he chose a lighter shade of green.
Resim ödevi için, daha açık bir yeşil tonu seçti. - shadow (noun) gölge, karaltı
He thought a mysterious shadow was following him in the dark alley.
Karanlık sokakta gizemli bir gölgenin onu takip ettiğini düşünüyordu. - shake (verb) : çalkalamak, sarsmak
Shake the bottle well before opening it.
Şişeyi açmadan önce iyice çalkalayın. - shake (noun) : el sıkışma, sarsıntı, karışım
The earthquake caused a strong shake in the building.
Deprem, binada güçlü bir sarsıntıya neden oldu. - shall modal (verb) : … yapalım mı?
Shall we go for a walk after dinner?
Akşam yemeğinden sonra yürüyüşe çıkalım mı? - shallow (adjective) sığ, yüzeysel
The water around this part is pretty shallow you can’t swim here.
Bu tarafın etrafındaki su oldukça sığ burada yüzemezsin. - shame (noun) utanç, ayıp
There shouldn’t be any shame or stigma regarding this topic.
Bu konuyla ilgili herhangi bir utanç veya damgalanma olmamalıdır. - shape (noun) : şekil, biçim
The cake was in the shape of a heart.
Pasta kalp şeklindeydi. - shape (verb) şekillendirmek, biçim vermek
Our childhood experiences shape who we are today.
Çocukluk deneyimlerimiz bugün kim olduğumuzu şekillendiriyor. - shaped (adjective) şekilli, biçimli
These cookies for the celebration is star-shaped and decorated with icing.
Kutlama için hazırlanan bu kurabiyeler yıldız şeklinde ve krema ile süslenmiş. - share (verb) : paylaşmak, bölüşmek, ortak kullanmak
Please share the document with the team.
Lütfen belgeyi ekiple paylaşın. - share (noun) : pay, paylaşım
Everyone received an equal share of the prize according to the rules.
Herkes ödülden kurallara göre eşit bir pay aldı. - shareholder (noun) hissedar, pay sahibi, ortak
As a major shareholder, she has significant influence over company decisions.
Büyük bir hissedar olarak, şirket kararları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. - sharp (adjective) : keskin, zeki
The sharp sound hurt my ears, so I covered them quickly.
Keskin ses kulaklarımı acıttı, bu yüzden hızlıca kulaklarımı kapadım. - shatter (verb) parçalamak, bozmak, kırmak
The loud noise caused the glass to shatter into tiny pieces.
Yüksek ses camın küçük parçalara ayrılmasına neden oldu. - she (pronoun) : o (kadın için)
She loves reading historical novels.
O, tarihi romanlar okumayı sever. - shed (verb) dökmek, değiştirmek
Trees shed their leaves in autumn.
Ağaçlar sonbaharda yapraklarını döker. - sheep (noun) : koyun
Sheep provide us with wool and meat.
Koyunlar, bize yün ve et sağlar. - sheer (adjective) şeffaf, düpedüz, muazzam
The sheer size of the project overwhelmed the new employees.
Projenin muazzam büyüklüğü yeni çalışanları bunalttı. - sheet (noun) : kağıt, çarşaf
He handed me a sheet to write on.
Yazmam için bana bir kağıt verdi. - shelf (noun) : raf
The books are neatly arranged on the shelf.
Kitaplar üst rafta düzgün bir şekilde sıralıdır. - shell (noun) : kabuk, deniz kabuğu, mermi kovanı
The snail hid in its shell to avoid the rain on the book.
Salyangoz, kitabın üzerinde yağmurdan korunmak için kabuğunun içine saklandı. - shelter (noun)
- shelter (verb) sığınak, barınmak
They hid inside a nearby cave as a shelter from the storm.
Fırtınadan bir sığınak olarak yakındaki bir mağaranın içine saklandılar. - shift (noun) : vardiya, değişiklik, değişim
She works the night shift at the hospital to take care of patients.
Hastanede gece vardiyasında hastalara bakmak için çalışıyor. - shift (verb) değiştirmek, kaydırmak
She shifted the attention to herself by screamig aloud.
Yüksek sesle çığlık atarak dikkatleri kendisine kaydırdı. - shine (verb) : parlamak, ışıldamak
His talent shines during every performanc, so you should see him yourself.
Yeteneği her performansta parlıyor, bunu kendin görmelisin. - shiny (adjective) : parlak, ışıldayan
The car looks shiny after washing it to remove dirt.
Araba, pislikleri temizlemek için yıkandıktan sonra parlak görünüyor. - ship (noun) : gemi, tekne
The ship sailed across the ocean.
Gemi okyanusu aştı. - ship (verb) göndermek, sevk etmek
They shipped their most known package yesterday, it should arrive soon.
En bilindik paketlerini dün gönderdiler, yakında ulaşır. - shipping (noun) nakliye, taşıma, gönderme
The company offers free shipping on all orders over $50.
Şirket 50$ üzeri tüm siparişlerde ücretsiz kargo sunuyor. - shirt (noun) : gömlek, bluz
I need to iron my shirts for the week.
Hafta için gömleklerimi ütülemem gerekiyor. - shock (noun)
- shock (verb) şok, şok etmek
Famous artist’s sudden death shocked everybody to their core.
Ünlü sanatçının ani ölümü herkesi derinden şok etti. - shocked (adjective) şok olmuş, şaşırmış
He looked shocked by the rude behavior of the audience.
Seyircinin kaba davranışları karşısında şok olmuş görünüyordu. - shocking (adjective) şok edici
The news of his sudden resignation was shocking to everyone at work.
Aniden istifa ettiği haberi iş yerindeki herkes için şok ediciydi. - shoe (noun) : ayakkabı, pabuç, nal
He polishes his shoes every Sunday.
Her pazar ayakkabılarını parlatır. - shoot (verb) : ateş etmek, atmak, çekmek, şut çekmek
The player tried to shoot the ball into the goal.
Oyuncu topu kaleye vurmayı denedi. - shoot (noun) çekim, atış, ateş etme, fotoğraf çekme
The photographer organized a fashion shoot in the downtown studio.
Fotoğrafçı şehir merkezindeki stüdyoda bir moda çekimi düzenledi. - shooting (noun) çekim, ateş etme
The director delayed the shooting of the movie for one more year.
Yönetmen filmin çekimini bir yıl daha erteledi. - shop (noun) :
- shop (verb) : dükkan, alışveriş yapmak
There’s a new shop opening downtown.
Şehir merkezinde yeni bir dükkan açılıyor. - shopping (noun) : alışveriş
Online shopping is very practical.
Online alışveriş çok pratik. - shore (noun) kıyı, sahil
His boat anchored near the shore to allow passengers to disembark.
Yolcuların karaya çıkmasına izin vermek için teknesi kıyıya yakın bir yere demirledi. - short (adjective) : kısa, az, yetersiz, eksik
She has short hair now.
Şimdi kısa saçları var. - shortage (noun) kıtlık, eksiklik
There’s a shortage of qualified an young teachers in rural areas.
Kırsal alanlarda nitelikli ve genç öğretmen eksikliği var. - shortly (adverb) kısa bir süre içinde, yakında
The ceremony will begin shortly, please take your seats and enjoy the canapés.
Tören yakında başlayacak, lütfen yerlerinize oturun ve atıştırmalıkların tadını çıkarın. - short-term (adjective) kısa vadeli
They have implemented short-term solutions to address the problem.
Sorunu çözmek için kısa vadeli çözümler uyguladılar. - shot (noun) atış, şut, enjeksiyon
The doctor gave me a flu shot yesterday.
Doktor dün bana grip aşısı yaptı. - should (modal verb) : -meli,-malı
He should finish his homework before playing games.
Oyun oynamadan önce ödevini bitirmeli. - shoulder (noun) : omuz, banket
She carried her bag on her shoulder.
Çantasını omzunda taşıdı. - shout (noun) :
- shout (verb) : bağırmak, haykırış, çığlık
He shouted for help when he got stuck.
Sıkıştığında yardım için bağırdı. - show (noun) :
- show (verb) : göstermek, sergilemek, gösteri, şov
They went to a comedy show last night.
Dün gece bir komedi gösterisine gittiler. - shower (noun) : duş, hafif yağmur, sağanak
He took a hot shower to relax
Rahatlamak için sıcak bir duş aldı - shrink (verb) çekmek, küçültmek, küçülmek
Wool garments can shrink if washed in hot water.
Yünlü giysiler sıcak suda yıkanırsa çekebilir. - shrug (verb) omuz silkmek
He could only shrug in response to the confusing question.
Kafa karıştırıcı soruya yanıt olarak sadece omuz silkebildi. - shut (adjective) :
- shut (verb) : kapatmak, kapanmış
Don’t forget to shut the door when you leave.
Çıkarken kapıyı kapatmayı unutma. - shy (adjective) : utangaç, çekingen
The shy boy hid behind his mother to feel safe.
Utangaç çocuk, güvende hissetmek için annesinin arkasına saklandı. - sibling (noun) kardeş
She has only one sibling: a brother, but she’s always wanted a sister.
Tek bir kardeşi var: bir abisş, ama her zaman bir ablası olsun istemişti. - sick (adjective) : hasta, rahatsız, iğrenç
He is at home sick in bed.
Evde hasta yatıyor - side (noun) : taraf, yan, kısım, cephe
We sat on the sunny side of the street.
Sokağın güneşli tarafında oturduk. - sigh (noun)
- sigh (verb) iç çekmek, iç çekiş, ah etme
With a heavy sigh, she closed the book after reading the tragic ending.
Trajik sonu okuduktan sonra derin bir iç çekerek kitabı kapattı. - sight (noun) : manzara, görünüm, görme, turistik yer
She lost her sight in an accident, which changed her life completely.
Bir kazada görme yetisini kaybetti, bu onun hayatını tamamen değiştirdi. - sign (noun) :
- sign (verb) : işaret, imzalamak
Please sign here to confirm your attendance.
Katılımınızı onaylamak için lütfen burayı imzalayın. - signal (noun) :
- signal (verb) : sinyal, işaret vermek
He signaled for the taxi to stop and waited by the curb.
Taksinin durması için işaret verdi ve kaldırımda bekledi. - signature (noun) imza
Hello Madam, please provide your signature at the bottom of the document.
Merhaba hanımefendi, lütfen belgenin altına imzanızı atın. - significance (noun) önem, anlam
This discovery holds great significance for the scientific community.
Bu keşif bilim camiası için büyük önem taşıyor. - significant (adjective) önemli, anlamlı
The discovery was a significant breakthrough in the field of medicine.
Bu buluş, tıp alanında önemli bir atılımdı. - significantly (adverb) önemli ölçüde, anlamlı derecede
The new policy will significantly impact the company’s operations.
Yeni politika, şirketin operasyonlarını anlamlı derecede etkileyecek. - silence (noun) sessizlik, sükunet
She enjoyed the silence of the early morning hours.
Sabahın erken saatlerinin sükunetinden hoşlanıyordu. - silent (adjective) : sessiz, suskun
The silent movie was very entertaining and left the audience amazed.
Sessiz film çok eğlenceliydi ve izleyiciyi şaşırttı - silk (noun) ipek, ipek kumaş
The merchant sold fine silk fabrics imported from China.
Tüccar, Çin’den ithal edilen kaliteli ipek kumaşlar sattı. - silly (adjective) : aptalca, saçma
That was a silly mistake! Don’t do it again.
Bu aptalca bir hataydı! Tekrar bunu yapma. - silver (adjective) :
- silver (noun) : gümüş, gümüş eşya/para, gümüş rengi
She bought a silver necklace from the jewelry store.
Kuyumcudan gümüş bir kolye aldı. - similar (adjective) : benzer, benzeyen, eş
My father and I have similar views on politics.
Babam ve ben siyaset konusunda benzer görüşlere sahibiz. - similarity (noun) : benzerlik
The twins have a striking similarity in their appearance and mannerisms.
İkizlerin görünüşleri ve davranışlarıyla, çarpıcı bir benzerliği var. - similarly (adverb) : benzer şekilde
The two recipes are similarly easy to follow, and are used common ingredients.
İki tarif de benzer şekilde kolayve benzer malzemeler kullanılır. - simple (adjective) : basit, sade
This recipe is very simple to make.
Bu tarif yapmak için çok basit. - simply (adverb) : basitçe, sadece, gerçekten
This recipe is simply delicious and easy to make!
Bu tarif gerçekten lezzetli ve yapımı kolay! - simulate (verb) benzetmek, taklit etmek
Engineers use computer models to simulate the effects of earthquakes on buildings.
Mühendisler, depremlerin binalar üzerindeki etkilerini simüle etmek için bilgisayar modelleri kullanıyor. - simulation (noun) simülasyon, taklit, benzeşme
Pilots undergo flight simulation training to prepare for various in-flight scenarios.
Pilotlar, çeşitli uçuş senaryolarına hazırlanmak için uçuş simülasyonu eğitimi alıyor. - simultaneously (adverb) aynı anda
The concert was broadcast simultaneously on television and radio.
Konser aynı anda televizyon ve radyoda yayınlandı. - sin (noun) günah, suç, kabahat
In many cultures, theft is considered a serious sin.
Birçok kültürde hırsızlık ciddi bir günah olarak kabul edilir. - since (conjunction) :
- since (preposition) : -den beri, çünkü
I’ve been living here since 2018
2018’den b burada yaşıyorum. - since (adverb) : -den beri, çünkü
We have lived here since 2010, and we love the neighborhood.
2010’dan beri burada yaşıyoruz ve mahalleyi çok seviyoruz. - sincere (adjective) samimi, içten
She gave a sincere apology for the miscommunication.
Yanlış iletişim için içten bir özür diledi. - sing (verb) : şarkı söylemek, şakımak, ötmek
The birds sing beautifully in the morning.
Kuşlar sabahları güzelce şarkı söyler. - singer (noun) : şarkıcı
She became a famous singer at a young age.
Genç yaşta ünlü bir şarkıcı oldu. - singing (noun) : şarkı söyleyiş
His singing is so beautiful and calming.
Onun şarkı söyleyişi çok güzel ve sakinleştirici. - single (adjective) :
- single (noun) : bekar, tek
I live in a single room apartment.
Tek kişilik bir dairede yaşıyorum. - sink (verb) : batmak, çökmek
The sofa sinks when you sit on it, making it more comfortable.
Kanepeye oturduğunda çöker ve bu daha rahat hissettirir. - sir (noun) : bayım, efendim
Can I help you, sir?
Size yardımcı olabilir miyim efendim? - sister (noun) : kız kardeş, abla, rahibe
She and her friend are like sisters.
O ve arkadaşı kız kardeş gibidir. - sit (verb) : oturmak, oturtmak, kuluçkaya yatmak
Are you going to sit there and watch TV all day?
Bütün gün orada oturup TV mi izleyeceksin? - site (noun) : yer, alan
The company is building a new factory on this site.
Şirket bu alanda yeni bir fabrika inşa ediyor. - situated (adjective) yerleşmiş, bulunan, yerleşik
The hotel is situated near the beach, offering stunning ocean views.
Otel, muhteşem okyanus manzaraları sunan plaja yakın bir konumdadır. - situation (noun) : durum, yer, hal
The situation is under control; there’s no need to worry.
Durum kontrol altında; endişelenmeye gerek yok. - six (number) : altı
There are six apples in the basket.
Sepette altı elma var. - sixteen (number) : on altı
He turned sixteen last week.
Geçen hafta on altı yaşına girdi. - sixty (number) : altmış
There are sixty students in the class.
Sınıfta altmış öğrenci var. - size (noun) : ebat, beden
What is the size of the shirt you’re looking for?
Aradığınız gömleğin bedeni nedir? - sketch (noun) taslak, kroki, eskiz, skeç
The artist’s sketch captured the essence of the bustling marketplace.
Sanatçının çizimi, hareketli pazar yerinin özünü yakalamıştır. - ski (adjective) :
- ski (noun) :
- ski (verb) : kayak yapmak
We love skiing in the mountains during winter.
Kışın dağlarda kayak yapmayı seviyoruz. - skiing (noun) : kayak yapma
Skiing is a popular winter sport in this region.
Kayak yapmak bu bölgede popüler bir kış sporudur. - skill (noun) : beceri, yetenek, kabiliyet
Jane has great writing skills.
Jane’in harika yazma becerileri var. - skilled (adjective) becerikli, yetenekli
He’s a skilled pianist who has performed internationally on numerous occasions.
Uluslararası alanda çok sayıda performans sergilemiş yetenekli bir piyanist. - skin (noun) : deri, cilt
Her skin feels soft after using the new lotion.
Yeni losyonu kullandıktan sonra cildi yumuşak hissediliyor. - skip (verb) atlamak, kaçmak, atlatmak
Due to time constraints, we’ll have to skip the introduction and move directly to the main topic.
Zaman kısıtlamaları nedeniyle, girişi atlayıp doğrudan ana konuya geçmemiz gerekecek. - skirt (noun) : etek, kenar mahalle
She is wearing a white skirt and a blouse.
Beyaz bir etek ve bir bluz giymiş. - skull (noun) kafatası
The archaeologists found an ancient skull during the excavation.
Arkeologlar kazı sırasında antik bir kafatası buldular. - sky (noun) : gökyüzü, gök, hava, sema
The sky is so clear and blue today.
Gökyüzü bugün çok berrak ve masmavi. - slam (verb) çarpmak, çarparak kapatmak, fırça atmak
Frustrated by the argument, he couldn’t help but slam the door on his way out.
Tartışmadan bıkmış bir halde, dışarı çıkarken kapıyı çarpmaktan kendini alamadı. - slap (verb) tokatlamak, şaplak atmak
In a moment of irritation, she gave the table a sharp slap to get everyone’s attention.
Bir anlık sinirle, herkesin dikkatini çekmek için masaya sert bir tokat attı. - slash (verb) kesmek, yırtmak, yarmak
The company decided to slash prices by 50% to attract more customers during the holiday season.
Şirket, tatil sezonunda daha fazla müşteri çekmek için fiyatları %50 düşürmeye karar verdi. - slave (noun) köle, esir
The slave trade was a tragic chapter in human history.
Köle ticareti insanlık tarihinde trajik bir bölümdür. - slavery (noun) kölelik, esaret, kulluk
The museum’s exhibit on slavery provides a poignant look into this dark chapter of human history.
Müzenin kölelik üzerine sergisi, insanlık tarihinin bu karanlık bölümüne dokunaklı bir bakış sunuyor. - sleep (verb) : uyumak, uyuklamak
I usually sleep for eight hours every night.
Genellikle her gece sekiz saat uyurum. - sleep (noun) : uyumak, uyuklamak
You should sleep early if you have an important exam tomorrow.
Eğer yarın önemli bir sınavın varsa erken uyumalısın. - slice (noun) :
- slice (verb) : dilim, dilimlemek
She cut the cake into even slices to ensure everyone gets a fair share.
Herkesin eşit bir pay alması için keki eşit dilimlere kesti. - slide (noun)
- slide (verb) kaymak; kaydırak
The children love to slide down the hill on their sleds.
Çocuklar, kızaklarıyla tepeden aşağı kaymaya bayılırlar. - slight (adjective) hafif, az; küçümsemek
She felt a slight pain in her ankle after the run.
Koşudan sonra bileğinde hafif bir ağrı hissetti. - slightly (adverb) : biraz hafifçe, azıcık
The car moved slightly to the left to give way to the pedestrians.
Araba, yayalara yol vermek için biraz sola kaydı. - slip (verb) kaymak, sıkıştırmak; fiş, kayma
She slipped a note into his pocket without him noticing.
O fark etmeden cebine bir not sıkıştırdı. - slogan (noun) slogan
Protesters chanted pre-prepared slogans during the demonstration.
Protestocular gösteri sırasında önceden hazırlanmış sloganlar attılar. - slope (noun)
- slope (verb) eğim, yokuş; eğimli olmak
Skiers like to descend the snowy slopes during winter.
Kayakçılar kış aylarında karlı yamaçlara inmeyi severler. - slot (noun) yuva, yarık, delik, oluk
Please insert the parking ticket into the designated slot to raise the exit barrier.
Lütfen çıkış bariyerini yükseltmek için park biletini belirlenen yuvaya yerleştirin. - slow (adjective) : yavaş, ağır, geç anlayan
The internet connection is very slow today.
İnternet bağlantısı bugün çok yavaş. - slow (verb) : yavaşlamak, yavaşlatmak
Please slow down; you’re driving too fast, or you will have an accident.
Lütfen yavaşla; çok hızlı sürüyorsun yoksa kaza yapacaksın. - slowly (adverb) : yavaş bir şekilde, yavaşça, usulca
The baby is learning to walk slowly.
Bebek yavaşça yürümeyi öğreniyor. - small (adjective) : küçük, ufak, minik, önemsiz
She adopted a small dog from the shelter.
Barınaktan küçük bir köpek sahiplendi. - smart (adjective) : akıllı, şık, akıllıca
That was a smart solution to the problem that saved both time and effort.
Bu, zamanı ve çabayı da kurtaran akıllıca bir çözümdü. - smartphone (noun) : akıllı telefon
He bought a new smartphone with an amazing camera.
Harika bir kamerası olan yeni bir akıllı telefon aldı. - smash (verb) paramparça etmek, parçalamak, ezmek
The chef will smash the garlic cloves to release their full flavor before adding them to the dish.
Şef, yemeğe eklemeden önce sarımsak dişlerini ezerek tüm lezzetlerini ortaya çıkaracak. - smell (noun) :
- smell (verb) : koklamak, kokmak
The kitchen smells delicious because of the cookies baking in the oven.
Fırında pişen kurabiyeler yüzünden mutfak nefis kokuyor. - smile (noun) :
- smile (verb) : gülümseme, gülümsemek
His smile always makes people feel welcomed.
Onun gülümsemesi her zaman insanlara kendilerini hoş karşılanmış hissettirir. - smoke (noun) :
- smoke (verb) : duman, sigara içmek
The chimney released a thick cloud of smoke.
Baca kalın bir duman bulutu çıkardı. - smoking (noun) : sigara içme
Smoking is prohibited in this building.
Bu binada sigara içmek yasaktır. - smooth (adjective) : pürüzsüz, düzgün, sorunsuz
She has smooth skin because she regularly uses natural oils.
Pürüzsüz bir cildi var çünkü düzenli olarak doğal yağlar kullanıyor - snake (noun) : yılan
Some snakes are venomous, while others are harmless.
Bazı yılanlar zehirlidir, bazıları ise zararsızdır. - snap (verb) patlatmak, koparmak, kopmak
Be careful not to snap the delicate branches when pruning the shrubbery.
Çalılıkları budarken hassas dalları koparmamaya dikkat edin. - snow (noun) :
- snow (verb) : kar, kar yağmak, abartılı konuşarak etkilemek
The children played in the snow all afternoon.
Çocuklar bütün öğleden sonra karda oynadılar. - so (adverb) :
- so (conjunction) : bu yüzden, çok, yani, için
It’s raining, so don’t forget your umbrella.
Yağmur yağıyor, bu yüzden şemsiyeni unutma. - soak (verb) emmek, ıslatmak, ıslanmak
After the long hike, she decided to soak her tired feet in warm, soothing water.
Uzun yürüyüşün ardından yorgun ayaklarını ılık, rahatlatıcı suya sokmaya karar verdi. - soap (noun) : sabun
The soap has a pleasant daisy fragrance.
Sabunun hoş bir papatya kokusu var. - soar (verb) yükselmek, uçmak, süzülmek
During the summer months, temperatures in the desert can soar to over 100 degrees Fahrenheit.
Yaz aylarında çöldeki sıcaklıklar 100 Fahrenheit derecenin üzerine yükselebiliyor. - so-called (adjective) sözde, güya
The so-called expert who gave incorrect information during the interview fooled everyone.
Röportaj sırasında yanlış bilgi veren sözde uzman herkesi kandırdı. - soccer (noun) : futbol
My brother plays soccer with his friends every weekend.
Erkek kardeşim her hafta sonu arkadaşlarıyla futbol oynar. - social (adjective) : tomplumsal, sosyal
The school organized a social event for students and parents.
Okul, öğrenciler ve ebeveynler için bir sosyal etkinlik düzenledi. - socialist (adjective) sosyalist, toplumcu
The candidate’s platform included several socialist policies aimed at reducing income inequality.
Adayın platformu, gelir eşitsizliğini azaltmayı amaçlayan çeşitli sosyalist politikalar içeriyordu. - society (noun) : toplum, dernek, topluluk
Education is a key element in building a successful society.
Eğitim, başarılı bir toplum inşa etmenin temel bir unsurudur. - sock (noun) : çorap, tokat, soket çorap
She can’t find the matching sock for this pair.
Bu çiftin eş çorabını bulamıyor. - soft (adjective) : yumuşak, alkolsüz, hafif
The pillow is very soft.
Yastık çok yumuşak. - software (noun) : yazılım
The company develops innovative software solutions for schools.
Şirket, okullar için tasarlanmış yenilikçi yazılım çözümleri geliştiriyor. - soil (noun) : toprak, arazi
The flowers grow best in rich soil that has plenty of nutrients.
Çiçekler, bol besin içeren en iyi verimli toprakta yetişir. - solar (adjective) güneşle ilgili, güneş enerjisiyle çalışan
They installed solar panels to reduce electricity costs.
Elektrik maliyetlerini azaltmak için güneş panelleri kurdular. - soldier (noun) : asker, er
The soldier stood guard at the entrance of the base.
Asker, üssün girişinde nöbet tuttu. - sole (adjective) tek, biricik, yalnız
As the sole survivor of the shipwreck, he had to find ways to sustain himself on the deserted island.
Gemi kazasından kurtulan tek kişi olarak, ıssız adada kendini idame ettirmenin yollarını bulmak zorundaydı. - solely (adverb) sadece, yalnızca, sırf
The project’s success depends solely on the team’s ability to meet the tight deadlines.
Projenin başarısı yalnızca ekibin sıkı teslim tarihlerine uyma becerisine bağlı. - solicitor (noun) avukat, savcı, hukuk görevlisi
Before signing the contract, she consulted with her solicitor to ensure all terms were favorable.
Sözleşmeyi imzalamadan önce, tüm şartların uygun olduğundan emin olmak için avukatına danıştı. - solid (adjective) :
- solid (noun) : katı, sağlam, katı madde
Ice is water in its solid state, formed by freezing water.
Buz, suyun katı hali olup, suyun donmasıyla oluşur - solidarity (noun) dayanışma, beraberlik, birlik
The workers showed solidarity by striking together for better working conditions.
İşçiler daha iyi çalışma koşulları için birlikte grev yaparak dayanışma gösterdiler. - solo (adjective)
- solo (noun) solo, yalnız, tek başına
She performed a beautiful violin solo during the concert, earning a standing ovation from the audience.
Konser sırasında güzel bir keman solosu seslendirdi ve seyircilerden ayakta alkış aldı. - solution (noun) : çözüm, çare
We need a quick solution to this problem.
Bu soruna hızlı bir çözüm bulmamız gerekiyor. - solve (verb) : çözmek, çözümlemek, halletmek
Can you solve this math equation?
Bu matematik denklemini çözebilir misin? - some (determiner) :
- some (pronoun) : bazı, bazıları, biraz
Would you like some tea?
Biraz çay ister misin? - somebody (pronoun) : biri, birisi, bazısı
I heard somebody knocking on the door.
Birinin kapıyı çaldığını duydum. - somehow (adverb) bir şekilde
I don’t know how but she somehow managed to complete the project on time.
Nasıl oldu bilmiyorum ama bir şekilde projeyi zamanında tamamlamayı başardı. - someone (pronoun) : biri, birisi, şahsiyet
There is someone waiting for you outside.
Dışarıda seni bekleyen biri var. - something (pronoun) : bir şey
I have something important to tell you.
Sana söyleyecek önemli bir şeyim var. - sometime (adverb) bir ara, bir zaman
Let’s meet for coffee sometime next week, we can finally give the gifts we bought.
Haftaya bir ara kahve içmek için buluşalım, sonunda aldığımız hediyeleri verebiliriz. - sometimes (adverb) : bazen, arada sırada
Sometimes I go for a walk in the evening.
Bazen akşamları yürüyüşe çıkarım. - somewhat (adverb) biraz, bir dereceye kadar
The movie was somewhat entertaining but not exceptional.
Film biraz eğlenceliydi ama olağanüstü değildi. - somewhere (adverb) :
- somewhere (pronoun) : bir yer
I left my keys somewhere in the living room.
Anahtarlarımı oturma odasında bir yerde bıraktım. - son (noun) : oğul, erkek evlat
Their son is studying medicine at university.
Oğulları üniversitede tıp okuyor. - song (noun) : şarkı, türkü, ötüş
The band played a new song at the concert.
Grup konserde yeni bir şarkı çaldı. - soon (adverb) : yakında, hemen, erken, çok geçmeden
I’ll be home soon; please wait for me.
Yakında evde olacağım; lütfen beni bekle. - sophisticated (adjective) kültürlü, sofistike, karmaşık
The company uses sophisticated technology in its products.
Şirket, ürünlerinde karmaşık teknoloji kullanıyor. - sorry (adjective) :
- sorry (exclamation) : üzgün, pişman, özür dilerim, üzgünüm
Sorry, I didn’t see you there.
Üzgünüm, seni orada görmedim. - sort (noun) : tür, çeşit
There are many sorts of flowers in this garden.
Bu bahçede birçok çeşit çiçek var. - sort (verb) : ayırmak, sıralamak
He is carefully sorting books into different categories for easier finding.
Kitapları daha kolay bulmak için dikkatlice farklı kategorilere ayırıyor. - soul (noun) ruh, can
Music can touch the soul in profound ways.
Müzik, ruhu derin şekillerde etkileyebilir. - sound (noun) :
- sound (verb) : ses, sapasağlam, ses çıkarmak, ses vermek
The sound of the waves is very relaxing.
Dalgaların sesi çok rahatlatıcı. - sound (adjective) sağlam, sağlıklı, ses
The engineer provided a sound solution to the problem, ensuring the project’s stability and success.
Mühendis, soruna sağlam bir çözüm sunarak projenin istikrarını ve başarısını garantiledi. - soup (noun) : çorba, et suyu, motor gücü
I always eat chicken soup when I am sick.
Hasta olduğumda hep tavuk çorbası içerim. - source (noun) : kaynak, tedarikçi
Books are an excellent source of knowledge.
Kitaplar, mükemmel bir bilgi kaynağıdır. - south (adjective) :
- south (adverb) :
- south (noun) : güney, lodos, güneyden esen, güneyden
We traveled to the south of Italy for our vacation.
Tatilimiz için İtalya’nın güneyine seyahat ettik. - southern (adjective) : güney, güneyle ilgili
The southern beaches are beautiful in summer if you want to visit there.
Güney plajları yazın güzeldir eğer gitmek isterseniz. - sovereignty (noun) egemenlik, hakimiyet, bağımsızlık
The nation declared its sovereignty, establishing independence from colonial rule.
Ülke, sömürge yönetiminden bağımsızlığını tesis ederek egemenliğini ilan etti. - space (noun) : alan, uzay, boşluk
We found a parking space near the hospital.
Hastanenin yakınında bir park alanı bulduk. - spam (noun) istenmeyen e-posta
My email inbox is cluttered with spam, making it difficult to find important messages.
E-posta gelen kutum spam ile dolu, bu da önemli mesajları bulmayı zorlaştırıyor. - span (noun)
- span (verb) açıklık, karış, süre, karşılamak, kapsamak
The Golden Gate Bridge spans the bay, connecting San Francisco to Marin County.
Golden Gate Köprüsü körfezi kaplayarak San Francisco’yu Marin County’e bağlıyor. - spare (adjective) yedek, boş, kullanılmayan
She works as a part-time barista, giving her spare time to enjoy reading novels.
Yarı zamanlı barista olarak çalışıyor ve boş zamanlarında roman okumaktan hoşlanıyor. - spare (verb) kıyamamak, tutumlu olmak, ayırmak
Could you spare a few minutes to discuss the upcoming project deadline?
Yaklaşan proje son tarihini görüşmek için birkaç dakikanızı ayırabilir misiniz? - spark (verb) teşvik etmek, uyandırmak, kıvılcım saçmak
The announcement of the new policy sparked a heated debate among the employees.
Yeni politikanın duyurulması çalışanlar arasında hararetli bir tartışmayı ateşledi. - speak (verb) : konuşmak, söylemek, ses çıkarmak
She can speak three languages fluently.
Üç dili akıcı bir şekilde konuşabiliyor. - speaker (noun) : hoparlör, konuşmacı
The speaker at the conference was very inspiring.
Konferanstaki konuşmacı çok ilham vericiydi. - special (adjective) : özel, has, ayrıcalıklı
This is a special recipe from my grandmother.
Bu büyükannemden özel bir tarif. - specialist (adjective)
- specialist (noun) uzman, özel
The company hired a specialist in digital marketing.
Şirket, dijital pazarlama konusunda bir uzman işe aldı. - specialize (verb) uzmanlaşmak
The restaurant we went to for a romantic dinner specializes in Italian cuisine.
Romantik bir akşam yemeği için gittiğimiz restoran İtalyan mutfağında uzmanlaşmış. - specialized (adjective) uzmanlaşmış
She pursued specialized training in pediatric medicine to better serve her young patients.
Genç hastalarına daha iyi hizmet verebilmek için çocuk hekimliğinde uzmanlık eğitimi aldı. - species (noun) tür, cins
The panda is an endangered species.
Panda, nesli tükenmekte olan bir türdür. - specific (adjective) : belirli, özel
Do you have a specific topic in mind?
Aklında belirli bir konu var mı? - specifically (adverb) : özellikle, belirli bir şekilde
The rules apply specifically to this area because it is close to the main city.
Bu alan yakın olduğu için, kurallar özellikle bu bölge için geçerlidir. - specification (noun) şartname, tanımlama, özellikler
The architect provided detailed specifications for the building’s electrical system.
Mimar, binanın elektrik sistemi için ayrıntılı özellikler sağladı. - specify (verb) belirtmek, detaylandırmak
Welcome to the clinic, Please specify your dietary requirements on the form.
Kliniğe hoş geldiniz, Lütfen formdaki diyet gereksinimlerinizi belirtiniz. - specimen (noun) örnek, numune, model
The biologist collected a specimen of the rare plant for further study in the laboratory.
Biyolog, laboratuvarda daha ileri inceleme için nadir bitkiden bir örnek topladı. - spectacle (noun) gösteri, manzara, oyun
The fireworks display on New Year’s Eve was a magnificent spectacle that drew large crowds.
Yılbaşı gecesi düzenlenen havai fişek gösterisi, büyük kalabalıkları çeken muhteşem bir gösteriydi. - spectacular (adjective) görkemli, muhteşem
The fireworks display for the marriage proposal was absolutely spectacular.
Evlilik teklifi için yapılan havai fişek gösterisi kesinlikle muhteşemdi. - spectator (noun) seyirci, izleyici
I was one of the thousands of spectators who attended the football match.
Futbol maçına katılan binlerce seyirciden biriydim. - spectrum (noun) spektrum, çeşitlilik
The artist’s work covers a broad spectrum of styles, from abstract to realism.
Sanatçının çalışmaları, soyuttan gerçekçiliğe kadar geniş bir yelpazede stilleri kapsıyor. - speculate (verb) tahminde bulunmak, spekülasyon yapmak
It’s not wise to speculate about the company’s future without concrete data.
Somut veriler olmadan şirketin geleceği hakkında tahminde bulunmak akıllıca değil. - speculation (noun) tahmin, spekülasyon
The media’s speculation about the actor’s personal life was unfounded.
Medyanın oyuncunun kişisel hayatı hakkındaki spekülasyonları asılsızdı. - speech (noun) : konuşma, dil, nutuk
The president’s speech was broadcast live.
Başkanın konuşması canlı yayınlandı. - speed (noun) : hız, sürat
The car reached a speed of 150 kilometers per hour.
Araba saatte 150 kilometre hızına ulaştı. - speed (verb) hızlanmak, hız yapmak
The motorcycle was traveling at high speed.
Motosiklet yüksek hızda hareket ediyordu. - spell (verb) : hecelemek, büyülemek, etkilemek
Can you spell your name, please?
Adınızı heceler misiniz lütfen? - spell (noun) büyü, sihir, kısa süre
After a brief spell of rain, the sun emerged, brightening the landscape.
Kısa bir yağmurun ardından güneş çıktı ve manzarayı aydınlattı. - spelling (noun) : yazım, imla, heceleme
The teacher corrected the spelling mistakes in the exam.
Öğretmen sınavda yazım hatalarını düzeltti. - spend (verb) : harcamak, zaman geçirmek
She spends too much money on makeup products.
Makyaj ürünlerine çok fazla para harcar. - spending (noun) : harcama, masraf
Their spending on groceries has increased due to rising prices.
Fiyatların artması nedeniyle onların gıda harcamaları arttı. - sphere (noun) küre, alan, çevre
In geometry class, we learned that a sphere is a three-dimensional object where all points on the surface are equidistant from the center.
Geometri dersinde, bir kürenin, yüzeydeki tüm noktaların merkezden eşit uzaklıkta olduğu üç boyutlu bir nesne olduğunu öğrendik. - spice (noun) baharat
Cinnamon is a popular spice used in many desserts; cinnamon roll is the best.
Tarçın birçok tatlıda kullanılan popüler bir baharattır; tarçınlı rulo en iyisidir. - spicy (adjective) : baharatlı, acılı
These peppers are extremely spicy, so you should be careful.
Bu biberler aşırı acı, bu yüzden dikkatli olmalısınız. - spider (noun) : örümcek
There’s a spider in the corner of the room!
Odanın köşesinde bir örümcek var! - spill (verb) dökmek, saçmak
A big amount of oil spilled from the tanker causing enviromental damage.
Tankerden dökülen büyük miktarda petrol çevreye zarar verdi. - spin (noun)
- spin (verb) döndürmek, dönüş, dönme
The dancer’s graceful spin captivated the audience during her solo performance.
Dansçının zarif dönüşü, solo performansı sırasında izleyicileri büyüledi. - spine (noun) omurga, diken, kitap sırtı, kılçık
The X-ray revealed a slight curvature in the patient’s spine, which might require physical therapy.
Röntgen, hastanın omurgasında fizik tedavi gerektirebilecek hafif bir eğrilik olduğunu ortaya koydu. - spirit (noun) : ruh, moral, ruh hali
The spirit of the festival was joyful with people dancing and singing
Festivalin ruhu dans edip şarkı söyleyen insanlarla neşeliydi. - spiritual (adjective) ruhsal, manevi
The ceremony had a deep spiritual significance.
Törenin derin bir ruhsal önemi vardı. - spite (noun) kin, nispet
He broke the antique vase left from her grandmother out of spite after their argument.
Büyükannesinden kalan antika vazoyu, aralarındaki tartışmaya nispeten kırmıştı. - split (noun)
- split (verb) bölmek, ayrılmak; bölünme, ayrılık
They decided to split the profits equally among the team members.
Kârı ekip üyeleri arasında eşit olarak bölmeye karar verdiler. - spoil (verb) bozmak, şımartmak
Don’t spoil the surprise by telling him about the birthday party.
Doğum günü partisini anlatarak sürprizi bozmayın. - spoken (adjective) : konuşulan, sözlü
English is a widely spoken language around the world.
İngilizce dünyada yaygın olarak konuşulan bir dil. - spokesman (noun) erkek sözcü
The company’s spokesman addressed the media regarding the new product launch.
Şirketin erkek sözcüsü yeni ürün lansmanı hakkında medyaya hitap etti. - spokesperson (noun) sözcü
A spokesperson for the government announced the new policy changes.
Hükümet sözcüsü yeni politika değişikliklerini duyurdu. - spokeswoman (noun) kadın sözcü
The spokeswoman provided details about the upcoming event.
Kadın sözcü yaklaşan etkinlik hakkında ayrıntılar verdi. - sponsor (noun)
- sponsor (verb) desteklemek, sponsor olmak; sponsor, destekçi
The company agreed to sponsor the charity event.
Şirket, hayır etkinliğini desteklemeyi kabul etti. - sponsorship (noun) sponsorluk
The charity event was made possible through corporate sponsorship.
Yardım etkinliği kurumsal sponsorluk sayesinde mümkün oldu. - spoon (noun) : kaşık, kepçe
Can you pass me a spoon for the soup?
Çorba için bana bir kaşık uzatabilir misin? - sport (noun) : spor, oyun, örnek insan
She enjoys watching winter sports.
Kış sporlarını izlemekten keyif alıyor. - sporting (adjective) sportif, sportmence, sporla ilgili
Did you know that this city is known for its excellent sporting facilities?
Bu şehrin mükemmel spor tesisleriyle tanındığını biliyor muydunuz? - spot (noun) : leke, yer, nokta
This is a great spot for a picnic with plenty of shaded areas and a beautiful view.
Burası piknik için gölge alanların bol ve güzel bir manzaraya sahip harika bir yer. - spot (verb) fark etmek, görmek, tespit etmek
She spotted her friend in the crowded market.
Kalabalık pazarda arkadaşını fark etti. - spotlight (noun) spot ışığı, spot, sahne ışığı
The actor stepped into the spotlight, ready to deliver his opening monologue.
Oyuncu, açılış monologunu sunmaya hazır bir şekilde spot ışığına çıktı. - spouse (noun) eş, koca
Employees are invited to bring their spouse to the annual company gala.
Çalışanlar eşlerini yıllık şirket galasına getirmeye davet edilir. - spread (verb) : yayılmak, sürmek
The fire spread through the forest, fueled by strong winds and dry conditions.
Yangın güçlü rüzgarlar ve kuru koşulların etkisiyle ormanda yayıldı. - spread (noun) yayılma, dağılım
The spread of the virus was faster than anticipated.
Virüsün yayılması beklenenden daha hızlıydı. - spring (noun) : ilkbahar, pınar, sıçrama, yay
I’m going to visit her next spring.
Gelecek bahar onu ziyaret edeceğim. - spring (verb)
- spring v. (verb) : sıçramak, filizlenmek, fırlamak
The cat sprang onto the table, knocking over a glass in the process.
Kedi masanın üzerine sıçradı ve bu süreçte bir bardağı devirdi. - spy (noun)
- spy (verb) casus, ajan, gözetlemek, casusluk etmek
The novel tells the thrilling story of a spy who infiltrates enemy lines during the war.
Roman, savaş sırasında düşman hatlarına sızan bir casusun heyecan verici hikayesini anlatır. - squad (noun) takım, bölük, ekip
The rescue squad arrived promptly at the scene of the accident to provide assistance.
Kurtarma ekibi, yardım sağlamak için kaza mahalline derhal ulaşır. - square (adjective) :
- square (noun) : kare, meydan
The kids were playing in the square all afternoon.
Çocuklar bütün öğleden sonra meydanda oynuyordu. - squeeze (verb) sıkmak, sıkıştırmak, ezmek
She had to squeeze through the crowded hallway to reach her classroom on time.
Sınıfına zamanında ulaşmak için kalabalık koridordan geçmek zorunda kalır. - stab (verb) bıçaklamak, hançerlemek, saplamak
The man was stabbed in the back alley.
Adam arka sokakta bıçaklandı. - stability (noun) istikrar, kararlılık, denge
The country’s economic stability has improved significantly over the past decade.
Ülkenin ekonomik istikrarı son on yılda önemli ölçüde iyileşti. - stabilize (verb) stabilize etmek, dengelemek, sağlamlaştırmak
The government implemented new policies to stabilize the fluctuating currency.
Hükümet, dalgalanan para birimini istikrara kavuşturmak için yeni politikalar uyguladı. - stable (adjective) istikrarlı, sabit
The patient’s condition remained stable throughout the night.
Hastanın durumu gece boyunca istikrarlı kaldı. - stadium (noun) : stadyum
The stadium was full of excited fans who had come to cheer for their team.
Stadyum, takımlarını desteklemek için gelen heyecanlı taraftarlarla doluydu. - staff (noun) : personel, kadro
The hospital staff were very kind to the patients, so they felt comfortable.
Hastane personeli hastalara çok nazikti böylelikle rahat hissettiler. - stage (noun) : sahne, aşama
The actors walked onto the stage to perform.
Oyuncular, performans sergilemek için sahneye çıktı. - stage (verb) sahnelemek, düzenlemek
The theater company will stage a new play next month.
Tiyatro topluluğu önümüzdeki ay yeni bir oyun sahneleyecek. - stair (noun) : merdiven, basamak
Be careful while going down the stairs.
Merdivenlerden inerken dikkatli ol. - stake (noun) bahis, kazık, menfaat
The entrepreneur invested a significant stake in the startup, hoping for substantial returns.
Girişimci, önemli getiriler elde etmeyi umarak girişime önemli bir hisse yatırdı. - stall (noun) tezgah, stand
Many food stalls at the festival offered a variety of food which were all hand-made.
Festivaldeki yiyecek tezgahları, hepsi el yapımı olan çeşitli yiyecekler sunuyordu. - stamp (noun) : pul, damga
He collects stamps from different countries.
Farklı ülkelerden pullar topluyor. - stance (noun) duruş, tutum
The politician’s stance on environmental issues was well-received by the public.
Politikacının çevre sorunlarına ilişkin duruşu halk tarafından iyi karşılandı. - stand (verb) : ayakta durmak, dikilmek, bulunmak
You should stand up when she comes in.
İçeri girdiğinde ayağa kalkmalısın. - stand (noun) stant, tezgah, duruş
She took a firm stand against the proposed changes.
Önerilen değişikliklere karşı kararlı bir duruş sergiledi. - standard (adjective) :
- standard (noun) : standart, ölçüt, standart, alışılmış
She set a high standard for her work by aiming to exceed expectations.
İşi için beklentileri aşmayı hedefleyerek yüksek bir standart belirledi. - standing (adjective) ayakta, daimi, dikilen
As a standing member of the committee, she attends all the meetings without fail.
Komitenin daimi üyesi olarak, toplantıların hepsine mutlaka katılıyor. - star (noun) : yıldız, şans, star
She is a famous movie star.
O ünlü bir film yıldızı. - star (verb) : başrol oynamak, yıldızlamak
He stars in the new television series.
O, yeni televizyon dizisinde başrol oynuyor. - stare (verb) dik dik bakmak, gözünü dikmek
It’s impolite to stare at people you don’t know.
Tanımadığınız insanlara dik dik bakmak nezaketsizliktir. - stark (adjective) sert, sade, tam
The report presented a stark contrast between the company’s projected and actual earnings.
Rapor, şirketin tahmini ve gerçek kazançları arasında çarpıcı bir tezat sunuyordu. - start (verb) : başlamak, başlatmak, çalıştırmak
The show will start in a few minutes.
Gösteri birkaç dakika içinde başlayacak. - start (noun) : başlangıç, sıçrama
We need to make a good start to this project.
Bu projeye iyi bir başlangıç yapmamız gerekiyor. - starve (verb) açlıktan ölmek, çok aç kalmak
The stray cat looked like it had been starving for days, so they took it in.
Sokak kedisi günlerdir çok aç kalmış gibi görünüyordu, bu yüzden onu aldılar. - state (noun) : durum, eyalet
The state of the economy is improving gradually.
Ekonominin durumu yavaş yavaş düzeliyor. - state (adjective) :
- state (verb) : ifade etmek, devlet, belirtmek
Please state your name and address clearly, so we can process your request.
Lütfen adınızı ve adresinizi belirtin böylece talebinizi işleyebiliriz. - statement (noun) : ifade, beyan, açıklama
She made a strong statement at the last meeting.
Son toplantıda güçlü bir açıklama yaptı. - station (noun) : istasyon, gar, durak, terminal
The train station is 30 minutes away from here.
Tren istasyonu buradan 30 dakika uzaklıkta. - statistic (noun) : istatistik
The statistics show an increase in huge demands and sales this year.
İstatistikler bu yıl satışlarda bir artış ve büyük talebin olduğunu gösteriyor. - statistical (adjective) istatistiksel, istatistiğe dayanan
The researcher conducted a thorough statistical analysis to validate the study’s findings.
Araştırmacı, çalışmanın bulgularını doğrulamak için kapsamlı bir istatistiksel analiz yürüttü. - statue (noun) : heykel
The statue of the famous writer stands in the park.
Ünlü yazarın heykeli parkta duruyor. - status (noun) durum, statü
The project manager updated the team on the project’s status.
Proje yöneticisi ekibi projenin durumu hakkında bilgilendirdi. - stay (verb) : kalmak, durmak, ikamet etmek
The crowd stayed until the end of the movie.
Kalabalık filmin sonuna kadar kaldı. - stay (noun) : konaklama, kalmak
His stay in the hospital lasted two weeks.
Hastanedeki konaklaması iki hafta sürdü. - steadily (adverb) istikrarlı bir şekilde
Her company’s profits have been increasing steadily over the past four years.
Şirketinin kârları son dört yıldır istikrarlı bir şekilde artıyor. - steady (adjective) sabit, istikrarlı, düzenli
She has a steady job at the university.
Üniversitede sabit bir işi var. - steal (verb) : çalmak, hırsızlık yapmak
Someone tried to steal my bag at the park.
Birisi parkta çantamı çalmaya çalıştı. - steam (noun) buhar, buhu
Steam engines were a revolutionary invention during the Industrial Revolution.
Buhar makineleri Sanayi Devrimi sırasında devrim niteliğinde bir icat oldu. - steel (noun) çelik
The bridge is constructed from high-quality steel.
Köprü, yüksek kaliteli çelikten inşa edilmiştir. - steep (adjective) dik, sarp
To get to her house, I had to go up a steep set of stairs.
Evine gitmek için dik bir merdivenden çıkmam gerekiyordu. - steer (verb) yönlendirmek, yönetmek, sürmek
He had to steer the conversation away from sensitive topics to maintain a pleasant atmosphere.
Hoş bir atmosfer sağlamak için konuşmayı hassas konulardan uzaklaştırmak zorundaydı. - stem (noun)
- stem (verb) kök, gövde, durdurmak
The doctor applied pressure to stem the bleeding from the wound.
Doktor yaranın kanamasını durdurmak için baskı uyguladı. - step (noun) : adım, basamak
Take one step at a time to achieve your goals.
Hedeflerine ulaşmak için her seferinde bir adım at. - step (verb) adım atmak, yürümek
She avoided stepping in the mud because she had just bought new shoes.
Yeni ayakkabı aldığı için çamura basmaktan kaçındı. - stereotype (noun) stereotip, klişe, basmakalıp söz
It’s important to challenge the stereotype that all artists are disorganized.
Tüm sanatçıların dağınık olduğu klişesine meydan okumak önemlidir. - stick (noun) : çubuk, sopa, değnek
The dog loves to fetch sticks from the park every afternoon.
Köpek, her öğleden sonra parkta çubukları getirmeyi çok seviyor. - stick (verb) : yapıştırmak, sokmak
They stuck posters all over the city such as store windows and even lamp posts.
Şehrin her yerine poster yapıştırdılar dükkan camlarına ve hatta aydınlatma direklerine . - sticky (adjective) yapışkan
She used a sticky note to mark the page.
Sayfayı işaretlemek için bir yapışkan not kullandı. - stiff (adjective) sert, katı
The cardboard was stiff and hard to bend.
Karton sertti ve bükülmesi zordu. - still (adverb) : hala, yine, buna rağmen
I still have my childhood toy.
Çocukluk oyuncağım hâlâ duruyor. - still (adjective) : durgun, hareketsiz, hala
The air in the room felt still and heavy, and it was difficult to breathe.
Odadaki hava durgun ve ağırdı ve nefes almak zorlaşıyordu. - stimulate (verb) uyarmak, harekete geçirmek
The government introduced new policies to stimulate economic growth.
Hükümet ekonomik büyümeyi harekete geçirmek için yeni politikalar getirdi. - stimulus (noun) uyarıcı, canlandırıcı, teşvik edici şey
The government introduced a financial stimulus package to boost the economy during the recession.
Hükümet, durgunluk sırasında ekonomiyi canlandırmak için bir mali teşvik paketi başlattı. - stir (verb) karıştırmak, kımıldatmak, hareket ettirmek
Please stir the soup continuously to prevent it from sticking to the bottom of the pot.
Lütfen çorbanın tencerenin dibine yapışmasını önlemek için sürekli karıştırın. - stock (noun) stok, hisse senedi
He invested in stocks to grow his wealth.
Servetini artırmak için hisse senetlerine yatırım yaptı. - stomach (noun) : karın, mide
My stomach hurts after eating too much spicy food.
Çok fazla baharatlı yemek yedikten sonra midem ağrıyor. - stone (noun) : taş, kaya
The children were skipping stones across the lake.
Çocuklar göl boyunca taş sektiriyordu. - stop (noun) :
- stop (verb) : durmak, durdurmak, dur, durak
The rain stopped after the storm
Fırtınadan sonra yağmur durdu. - storage (noun) depolama, saklama, depo
We need to rent additional storage space to accommodate the excess inventory.
Fazla envanteri barındırmak için ek depolama alanı kiralamamız gerekiyor. - store (noun) : mağaza, depolamak
I need to go to the store to buy some groceries.
Bazı alışverişler yapmak için mağazaya gitmem gerekiyor. - store (verb) : saklamak, depolamak
The computer can store a lot of data, and allows you to keep important files.
Bilgisayar çok fazla veri depolayabilir, bu da önemli dosyaları kolayca tutmanızı sağlar. - storm (noun) : fırtına, hücum
The storm caused power outages in several towns.
Fırtına birkaç kasabada elektrik kesintilerine neden oldu. - story (noun) : hikaye, öykü, söylenti
The ugly duckling’ is a famous children’s story.
Çirkin ördek yavrusu’ ünlü bir çocuk hikayesidir. - straight (adjective) :
- straight (adverb) : düz, dosdoğru, dümdüz
Go straight down this road until you see the park.
Parkı görene kadar, bu yolda dümdüz gidin. - straightforward (adjective) açık sözlü, basit, kolay
The instructions were straightforward, allowing the students to complete the assignment without any confusion.
Talimatlar basitti ve öğrencilerin ödevi herhangi bir karışıklık olmadan tamamlamalarını sağladı. - strain (noun) zorlanma, yük, gerginlik
Lifting heavy boxes all day put a significant strain on his back muscles, causing discomfort.
Gün boyu ağır kutuları kaldırmak sırt kaslarına önemli bir yük bindirdi ve rahatsızlığa neden oldu. - strand (noun) ip, iplik, saç teli
She found a single strand of hair on her sweater and wondered how it got there.
Kazağında tek bir saç teli buldu ve bunun oraya nasıl geldiğini merak etti. - strange (adjective) : garip, tuhaf
It was strange to see him acting so quiet.
Onu bu kadar sessiz davranırken görmek garipti. - stranger (noun) : yabancı, tanımadık kişi, bilinmeyen kimse
A stranger knocked on the door, which made me feel a little uneasy.
Bir yabancı kapıyı çaldı, bu beni biraz huzursuz hissettirdi. - strategic (adjective) stratejik, şartlara uygun
The company made a strategic decision to expand into international markets to increase its global presence.
Şirket, küresel varlığını artırmak için uluslararası pazarlara açılmak için stratejik bir karar aldı. - strategy (noun) : strateji, taktik, plan
Our marketing strategy for the new product worked perfectly.
Yeni ürün için pazarlama stratejimiz mükemmel çalıştı. - stream (noun) akarsu, dere; yayın
We crossed a small stream during our hike.
Yürüyüşümüz sırasında küçük bir dere geçtik. - street (noun) : sokak, cadde
All the streets are crowded during the holiday.
Tatil boyunca tüm sokaklar kalabalıktır. - strength (noun) : güç, kuvvet, dayanıklılık
Inner strength helps us overcome challenges, and makes us more resilient.
İç güç, zorlukların üstesinden gelmemize yardımcı olur, ve bizi daha dirençli hale getirir. - strengthen (verb) güçlendirmek
The two countries sought to strengthen their diplomatic ties.
İki ülke diplomatik bağlarını güçlendirmeye çalıştı. - stress (noun) :
- stress (verb) : stres, vurgulamak
Too much work can lead to stress and burnout.
Çok fazla iş strese ve tükenmişliğe yol açabilir. - stretch (noun)
- stretch (verb) germek, uzatmak; esneme, gerilme
She stretched her arms before starting the exercise.
Egzersize başlamadan önce kollarını gerdi. - strict (adjective) katı, sıkı, disiplinli
Her parents are very strict about her curfew.
Ebeveynleri, eve dönüş saati konusunda çok disiplinli. - strictly (adverb) kesinlikle, tam olarak, katı bir biçimde
The rules must be strictly followed to ensure safety throughout the game.
Oyun boyunca güvenliği sağlamak için kurallara kesinlikle uyulmalıdır. - strike (noun)
- strike (verb) grev, vuruş, isabet etmek, grev yapmak
The underpaid employees are going on strike to demand higher pay.
Düşük ücret alan çalışanlar daha yüksek ücret talebiyle greve gidiyor. - striking (adjective) çarpıcı, dikkat çekici, göz alıcı
The painting’s striking colors immediately drew the attention of everyone in the gallery.
Resmin çarpıcı renkleri galerideki herkesin dikkatini hemen çekti. - string (noun) : ip, tel, sicim
The guitar string broke while he was playing, causing him to pause and fix it.
Gitar teli çalarken koptu ve onu onarmak için durdu. - strip (noun) şerit, bant, çubuk
He used a strip of cloth to bandage the wound until medical help arrived.
Tıbbi yardım gelene kadar yarayı bir bez parçasıyla sardı. - strip (verb) soymak, soyunmak, çıkarmak
They had to strip the old paint from the walls before applying a fresh coat.
Duvarlardaki eski boyayı, yeni bir kat uygulamadan önce sıyırmaları gerekiyordu. - strive (verb) çabalamak, uğraşmak, gayret etmek
She continues to strive for excellence in her studies, aiming for top grades each semester.
O, her dönem en yüksek notları hedefleyerek çalışmalarında mükemmellik için çabalamaya devam ediyor. - stroke (noun) inme, felç, darbe
With a last single stroke of the brush, the artist completed the painting.
Sanatçı fırçanın son tek darbesiyle resmi tamamladı. - strong (adjective) : güçlü, kuvvetli, sağlam
Be careful with this medicine; it is very strong.
Bu ilacı kullanırken dikkatli olun; çok güçlüdür. - strongly (adverb) : sağlam bir şekilde, güçlü bir şekilde, şiddetle
I strongly recommend visiting this museum.
Bu müzeyi ziyaret etmenizi şiddetle tavsiye ederim. - structural (adjective) yapısal, yapı, organik
The engineer conducted a thorough analysis to ensure the building’s structural integrity.
Mühendis, binanın yapısal bütünlüğünü sağlamak için kapsamlı bir analiz gerçekleştirdi. - structure (noun) : yapı, bina
The building’s structure was damaged by the earthquake.
Bina yapısı depremde zarar gördü. - structure (verb) inşa etmek, kurmak
They structured the work hours to meet individual workers’ needs.
Çalışma saatlerini bireysel çalışanların ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yapılandırdılar. - struggle (noun)
- struggle (verb) mücadele, çaba göstermek, savaşmak
Many people struggled with stress and anxiety during the pandemic.
Birçok kişi pandemi sırasında stres ve anksiyete ile mücadele etti. - student (noun) : öğrenci, araştırıcı
He is the best student in the school.
O, okuldaki en iyi öğrencidir. - studio (noun) : stüdyo, çalışma odası, kayıt odası, atölye
The artist painted in her studio all day, focusing deeply on her next masterpiece.
Sanatçı bütün gün stüdyosunda resim yaptı ve eserine yoğunlaştı. - study (noun) :
- study (verb) : çalışma, öğrenim, çalışmak, incelemek
She’s not here, she needs to study for her exams.
O burada değil, sınavlarına çalışması gerek. - stuff (noun) : şey, eşya, madde, malzeme, içerik
Can you move your stuff off the table so we have more space to work?
Eşyalarını masadan alabilir misin, böylece çalışmak için daha fazla alanımız olur? - stuff (verb) tıkmak, doldurmak
He stuffed the turkey with a delicious herb mixture.
Hindiyi lezzetli bir ot karışımıyla doldurdu. - stumble (verb) yanılmak, tökezlemek, sürçmek
His nervousness caused him to stumble as he spoke.
Konuşurken gerginliği yüzünden tökezliyordu. - stun (verb) sersemletmek, afallatmak, şaşırtmak
The unexpected news managed to stun everyone in the meeting, leaving them speechless.
Beklenmedik haber toplantıdaki herkesi şaşkına çevirip onları konuşamaz hale getirdi. - stunning (adjective) çarpıcı, şaşırtıcı, çekici, müthiş
He enjoyed the moment of serenity; the stunning sight of the sunset over the mountains
Huzurlu anın tadını çıkardı; dağların üzerinden gün batımının çarpıcı manzarası. - stupid (adjective) : aptal, aptalca
It was a stupid mistake, but I learned from it.
Aptalca bir hataydı ama bundan bir şeyler öğrendim. - style (noun) : stil, tarz, biçim, şıklık
His fashion style is very unique.
Onun moda stili çok eşsiz. - subject (noun) : konu, ders, özne, branş
He was uncomfortable so I changed the subject.
Rahatsız olmuştu bu yüzden konuyu değiştirdim. - subject (adjective) bağlı, tabi
All citizens are subject to the law.
Tüm vatandaşlar kanuna bağlıdır. - submission (noun) teslimiyet, boyun eğme, ibraz
Her submission to the art competition was a beautifully crafted sculpture that impressed the judges.
Sanat yarışmasına teslim ettiği, jüriyi etkileyen, güzelce işlenmiş bir heykeldi. - submit (verb) sunmak, teslim etmek
The teacher asked us to submit the assignment by Friday.
Öğretmen ödevi Cuma gününe kadar teslim etmemizi istedi. - subscriber (noun) abone, katılımcı, imzalayan
As a loyal subscriber to the magazine, he received exclusive content and early access to new issues.
Derginin sadık bir abonesi olarak, özel içerik ve yeni sayılara erken erişim hakkı elde etti. - subscription (noun) abonelik, aidat, katılım
She renewed her annual subscription to the online streaming service to continue enjoying her favorite shows.
En sevdiği şovların keyfini çıkarmaya devam etmek için çevrimiçi yayın hizmetine yıllık aboneliğini yeniledi. - subsequent (adjective) sonraki, müteakip
The first meeting was a success, but the subsequent ones were less productive.
İlk toplantı başarılıydı, ancak sonrakiler daha az üretkendi. - subsequently (adverb) sonrasında, ardından
She graduated from university and subsequently started her own business.
Üniversiteden mezun oldu ve ardından kendi işini kurdu. - subsidy (noun) sübvansiyon, para yardımı, devlet desteği
The government provided a subsidy to local farmers to support sustainable agriculture practices.
Hükümet, sürdürülebilir tarım uygulamalarını desteklemek için yerel çiftçilere sübvansiyon sağladı. - substance (noun) : madde, öz, içerik, anlam
The bottle contains a dangerous substance, so it must be handled with care.
Şişe tehlikeli bir madde içeriyor, bu yüzden dikkatli bir şekilde tutulmalıdır. - substantial (adjective) varlıklı, önemli, sağlam
They made substantial improvements to their home, including a new roof and updated kitchen.
Yeni bir çatı ve yenilenmiş mutfak dahil olmak üzere evlerinde önemli iyileştirmeler yaptılar. - substantially (adverb) önemli ölçüde, esasen, oldukça
The company’s profits increased substantially after the successful product launch.
Şirketin kârları, başarılı ürün lansmanından sonra önemli ölçüde arttı. - substitute (noun)
- substitute (verb) vekil, yedek oyuncu, yerine geçmek, yerini almak
When the main actor fell ill, an understudy was called in to substitute for him during the performance.
Başrol oyuncusu hastalandığında, performans sırasında onun yerine geçmesi için bir dublör çağrıldı. - substitution (noun) ikame, yer değiştirme, yerine koyma
The coach made a strategic substitution, bringing in a fresh player to boost the team’s offense.
Teknik direktör, takımın hücumunu güçlendirmek için stratejik bir değişiklik yaparak genç bir oyuncuyu kadroya kattı. - subtle (adjective) hemen göze çarpmayan, ince, zekice
She wore a subtle fragrance that was pleasant yet not overpowering.
Hoş ama baskın olmayan hafif bir parfüm sürdü. - suburb (noun) banliyö, kenar mahalle
They live in a quiet suburb away from the city’s hustle and bustle.
Şehrin karmaşasından uzakta, sakin bir banliyöde yaşıyorlar. - suburban (adjective) banliyö
They moved to a suburban neighborhood to enjoy a quieter environment away from the city’s hustle.
Şehrin karmaşasından uzakta daha sakin bir ortamın tadını çıkarmak için banliyö bir mahalleye taşındılar. - succeed (verb) : başarmak, başarılı olmak
With hard work and determination, you will succeed.
Çok çalışarak ve kararlılıkla başarılı olacaksın. - success (noun) : başarı, başarılı kimse
My dream is to achieve success in my career.
Hayalim, kariyerimde başarı elde etmek. - successful (adjective) : başarılı,
She is a successful businesswoman who inspires many.
O, birçok insana ilham veren başarılı bir iş kadınıdır. - successfully (adverb) : başarıyla, başarılı bir şekilde, muvaffakiyetle
They successfully solved the problem, which had been causing delays for days.
Sorunu başarıyla çözdüler, bu sorun günlerdir gecikmelere neden oluyordu. - succession (noun) halefiyet, veraset, silsile
The CEO’s sudden resignation prompted a wellplanned succession to ensure business continuity.
CEO’nun ani istifası, iş sürekliliğini sağlamak için iyi planlanmış bir halefiyetin hayata geçirilmesini sağladı. - successive (adjective) ardışık, peşpeşe
The team secured victories in three successive matches, boosting their confidence.
Takım, üst üste üç maçta galibiyet elde ederek özgüvenlerini artırdı. - successor (noun) varis, halef
After the director’s retirement, her chosen successor implemented innovative policies.
Yönetmenin emekliye ayrılmasının ardından, seçtiği halef yenilikçi politikalar uyguladı. - such (determiner) :
- such (pronoun) : böyle, bu tür, bu kadar
I have never seen such a beautiful sunset.
Daha önce hiç bu kadar güzel bir gün batımı görmedim. - suck (verb) çekmek, özümlemek, içine çekmek
The baby began to suck on his thumb, soothing himself to sleep.
Bebek başparmağını emmeye başladı ve kendini uykuya teslim etti. - sudden (adjective) : ani, beklenmedik, hızlı, ansızın
There was a sudden noise outside the window, and everyone jump in surprise.
Pencerenin dışında ani bir gürültü oldu ve herkes şaşkınlıkla sıçradı. - suddenly (adverb) : aniden, birdenbire
He suddenly stopped speaking and looked at the door.
Aniden konuşmayı kesti ve kapıya baktı. - sue (verb) dava açmak, talep etmek, mahkemeye vermek
The company decided to sue the contractor for breach of contract after the project delays.
Şirket, proje gecikmelerinin ardından yükleniciye sözleşme ihlali nedeniyle dava açmaya karar verdi. - suffer (verb) : acı çekmek, zarar görmek
Many people suffered during the long war, losing loved ones, and homes.
Uzun savaş sırasında birçok insan acı çekti; sevdiklerini ve evlerini kaybetti. - suffering (noun) acı, ıstırap
Our community came together to alleviate the suffering caused by the natural disaster.
Topluluğumuz doğal afetin neden olduğu acıyı hafifletmek için bir araya geldi. - sufficient (adjective) yeterli, kâfi
I don’t think there is sufficient evidence to support this claim of yours.
Bu iddianızı destekleyecek yeterli kanıt olduğunu düşünmüyorum. - sufficiently (adverb) yeterli bir şekilde, yeterince
Her explanation was sufficiently clear for everyone in class to understand.
Açıklaması sınıftaki herkesin anlayabilmesi için yeterince açıktı. - sugar (noun) : şeker, tatlım, şekerim
Stop putting too much sugar in your coffee!
Kahvene çok fazla şeker koymayı bırak! - suggest (verb) : önermek, öne sürmek
Can you suggest a good book for me to read?
Bana okumam için iyi bir kitap önerebilir misin? - suggestion (noun) : öneri, tavsiye
Her suggestion helped improve the project significantly.
Onun önerisi projeyi önemli ölçüde geliştirdi. - suicide (noun) intihar
The community organized a seminar to address mental health and suicide prevention.
Topluluk, ruh sağlığı ve intiharın önlenmesini ele almak için bir seminer düzenledi. - suit (noun) : takım elbise, kostüm
That suit fits you perfectly; you should buy it.
O takım elbise sana mükemmel oldu; almalısın. - suit (verb) : uygun olmak, yakışmak
There are various options available on the website; choose the best suits you.
Web sitesinde çeşitli seçenekler mevcuttur; ihtiyaçlarınıza en uygun olanı seçin. - suitable (adjective) : uygun, elverişli, yerinde, münasip
They are looking for a suitable place to live where they can find comfort.
Yaşamak için konforlu olan uygun bir yer arıyorlar. - suite (noun) süit, maiyet, suit oda
They booked a luxury suite overlooking the ocean for their anniversary celebration.
Yıldönümleri kutlamaları için okyanusa bakan lüks bir süit ayırdılar. - sum (noun)
- sum (verb) toplam; toplamak
He paid a large sum for the car.
Araba için büyük bir meblağ ödedi. - summarize (verb) : özetlemek, kısaltmak, toparlamak
The report summarizes the current situation by providing key insights and data
Rapor, önemli bilgiler ve veriler sağlayarak mevcut durumu özetler. - summary (noun) : özet, kısa açıklama, hulâsa
The teacher requested a summary of the book for the end-of-term homework.
Öğretmen dönem sonu ödevi olarak kitabın özetini istedi. - summer (noun) : yaz, gençlik çağı, refah dönemi
I hope summer comes quickly this year, It’s so cold.
Umarım bu sene yaz hızlıca gelir, çok soğuk. - summit (noun) zirve, doruk, tepe nokta
World leaders gathered at the economic summit to discuss global trade policies.
Dünya liderleri, küresel ticaret politikalarını görüşmek üzere ekonomik zirvede bir araya geldi. - sun (noun) : güneş
The sun feels so warm on my skin.
Güneş tenimde sıcacık hissettiriyor. - Sunday (noun) : Pazar
On sunday mornings, we watch cartoons.
Pazar sabahları çizgifilm izleriz. - super (adjective) harika, süper
That was a super performance; you should be proud of yourself.
Bu süper bir performanstı; kendinizle gurur duymalısınız. - superb (adjective) muhteşem, mükemmel
The chef prepared a superb meal that left all the guests thoroughly impressed.
Şef, tüm misafirleri derinden etkileyen muhteşem bir yemek hazırladı. - superior (adjective) üst, üstün, yüksek
Her performance was superior to that of her peers, earning her the top spot in the competition.
Performansı, akranlarından üstündü ve yarışmada birinci sırayı aldı. - supermarket (noun) : süpermarket
The supermarket was quite crowded.
Süpermarket oldukça kalabalıktı. - supervise (verb) denetlemek, gözetmek, yönetmek
As a project manager, he must supervise the team’s progress to ensure deadlines are met.
Bir proje yöneticisi olarak, teslim tarihlerinin karşılanmasını sağlamak için ekibin ilerlemesini denetlemelidir. - supervision (noun) nezaret, gözetim, denetleme
The trainees worked under close supervision during their initial probationary period.
Stajyerler ilk deneme süreleri boyunca yakın gözetim altında çalıştılar. - supervisor (noun) denetleyici, gözetmen, danışman
If issues arise, employees are encouraged to discuss them with their immediate supervisor.
Sorunlar ortaya çıkarsa, çalışanların bunları doğrudan amirleriyle görüşmeleri teşvik edilir. - supplement (noun)
- supplement (verb) ek, ilave, tamamlamak, eklemek
She decided to supplement her diet with vitamins to improve her overall health.
Genel sağlığını iyileştirmek için diyetini vitaminlerle desteklemeye karar verdi. - supply (noun) :
- supply (verb) : tedarik etmek, stok sağlamak
The hospital has a good supply of medicine if patients need them.
Eğer hastalar ihtiyaç duyarsa, hastanenin iyi bir ilaç stoğu var - support (noun) :
- support (verb) : desteklemek, destek
We need to support each other during difficult times.
Zor zamanlarda birbirimize destek olmamız gerekiyor. - supporter (noun) : destekçi, taraftar, yardımcı, yandaş
The politician has many supporters from around the world.
Politikacının dünyanın her yerinden birçok destekçisi var. - supportive (adjective) destekleyici
His family was highly supportive of his decision to pursue further education abroad.
Ailesi, yurtdışında daha fazla eğitim alma kararında büyük ölçüde destekleyiciydi. - suppose (verb) : varsaymak, sanmak, zannetmek
I suppose you are right about the changes.
Değişiklikler konusunda haklı olduğunu sanıyorum. - supposedly (adverb) sözde
The package supposedly arrived yesterday, but I haven’t seen it yet.
Paketin dün geldiği iddia ediliyor, ancak henüz görmedim. - suppress (verb) bastırmak, önlemek, zaptetmek
The government attempted to suppress the news to prevent public panic.
Hükümet, halkın paniğe kapılmasını önlemek için haberi bastırmaya çalıştı. - supreme (adjective) yüce, en yüksek, en üstün
The Supreme Court is the highest judicial authority in the country.
Yüksek Mahkeme, ülkenin en yüksek yargı makamıdır. - sure (adjective) : emin, elbette, kesin, muhakkak
Are you sure you understood the topic?
Konuyu anladığına emin misin? - sure (adverb) : kesinlikle, elbette, mutlaka
Are you sure you locked the door before leaving?
Çıkmadan önce kapıyı kilitlediğinden emin misin? - surely (adverb) : elbette, kesinlikle
The work will surely be completed on time if everyone continues to focus on it.
İş, herkes dikkatini vermeye devam ederse kesinlikle zamanında tamamlanacak. - surface (noun) : yüzey, dış yüzey, zemin
Make sure to clean the surface thoroughly before painting it.
Boyamadan önce yüzeyi iyice temizlediğinizden emin olun. - surge (noun)
- surge (verb) taşma, patlama, kabarmak, dalgalanmak
There was a sudden surge in demand for electric vehicles this year.
Bu yıl elektrikli araçlara olan talepte ani bir artış yaşandı. - surgeon (noun) cerrah
After the accident, he was taken to the hospital where a surgeon treated him.
Kazadan sonra hastaneye kaldırıldı ve bir cerrah tarafından tedavi edildi. - surgery (noun) ameliyat
- surgical (adjective) cerrahi, ameliyat, tıbbi
The patient required surgical intervention to remove the tumor and prevent further complications.
Hastanın tümörü çıkarmak ve daha fazla komplikasyonu önlemek için cerrahi müdahaleye ihtiyacı vardı. - surplus (noun) fazlalık, fazla, artan
The company decided to sell its surplus inventory at a discounted rate to clear out excess stock.
Şirket, fazla stoğu temizlemek için fazla envanterini indirimli bir oranda satmaya karar verdi. - surprise (noun) :
- surprise (verb) : sürpriz, şaşırtmak, hayrete düşmek
The party was a wonderful surprise for her birthday.
Parti, onun doğum günü için harika bir sürprizdi. - surprised (adjective) : şaşkın, şaşırmış
He looked surprised when he heard the announcement.
İlanı duyduğunda şaşkın görünüyordu. - surprising (adjective) : şaşırtıcı
It is surprising how quickly she learned a new language.
Onun yeni bir dili bu kadar çabuk öğrenmesi şaşırtıcı. - surrender (verb) teslim olmak, bırakmak, vazgeçmek
After hours of negotiation, the suspect agreed to surrender to the authorities without further resistance.
Saatler süren müzakerelerin ardından şüpheli, daha fazla direnişle karşılaşmadan yetkililere teslim olmayı kabul etti. - surround (verb) çevrelemek, kuşatmak
The police surrounded the structure before the criminals fled.
Polis suçlular kaçmadan önce yapıyı kuşattı. - surrounding (adjective) çevredeki, etraftaki
The surrounding area is known for its natural beauty.
Çevredeki bölge doğal güzelliğiyle bilinir. - surveillance (noun) gözetim, izleme, nezaret
The bank installed high-definition cameras to enhance surveillance and deter potential thieves.
Banka, gözetimi artırmak ve potansiyel hırsızları caydırmak için yüksek çözünürlüklü kameralar yerleştirdi. - survey (noun) : anket
The survey results will help us understand customer preferences.
Anket sonuçları müşteri tercihlerini anlamamıza yardımcı olacak. - survey (verb) incelemek, araştırmak
Before construction, engineers surveyed the land to assess its suitability.
İnşaat öncesinde, mühendisler arazinin uygunluğunu değerlendirmek için araştırdılar. - survival (noun) hayatta kalma
We’re watching a documentary that focuses on the survival of endangered species.
Nesli tükenmekte olan türlerin hayatta kalmasına odaklanan bir belgesel izliyoruz. - survive (verb) : hayatta kalmak, sağ kalmak, üstesinden gelmek
The animals survived the cold winter by finding shelter.
Hayvanlar, sığınacak yer bularak soğuk kışı atlattı. - survivor (noun) hayatta kalan kişi
Shipwreck survivors were rescued after several days at sea.
Batan gemiden hayatta kalan kişiler, denizde birkaç gün geçirdikten sonra kurtarıldı. - suspect (noun)
- suspect (verb) şüphelenmek; şüpheli
The suspect was taken into custody for further questioning.
Şüpheli, daha fazla sorgulama için gözaltına alındı. - suspend (verb) askıya almak, ertelemek, uzaklaştırma vermek
The teacher decided to suspend the class due to the power outage.
Öğretmen, elektrik kesintisi nedeniyle dersi ertelemeye karar verdi. - suspension (noun) askıya alma, süspansiyon, erteleme
The athlete faced a six-month suspension after testing positive for a banned substance.
Sporcu, yasaklı bir madde için pozitif test sonucu aldıktan sonra altı ay uzaklaştırma cezasıyla karşı karşıya kaldı. - suspicion (noun) şüphe, kuşku, belli belirsiz şey
Her constant evasiveness raised suspicion among her colleagues about her true intentions.
Sürekli kaçamak cevap vermesi, meslektaşları arasında gerçek niyetleri konusunda şüphe uyandırdı. - suspicious (adjective) şüpheli, kuşkulu, şüpheci
The security guard noticed a suspicious package left unattended in the lobby.
Güvenlik görevlisi lobide gözetimsiz bırakılmış şüpheli bir paket fark etti. - sustain (verb) güç vemek, sürdürmek, devam ettirmek
The local farmers implemented new techniques to sustain crop yields during the drought.
Yerel çiftçiler kuraklık sırasında ürün verimini sürdürmek için yeni teknikler uyguladılar. - sustainable (adjective) sürdürülebilir
My job is committed to sustainable practices to protect the environment.
Mesleğim çevreyi korumak için sürdürülebilir uygulamalara kendini adamıştır. - swallow (verb) yutmak, yutkunmak
He couldn’t swallow his foolish pride and admit he was wrong.
Aptalca gururunu yutup yanıldığını kabul edemedi. - swear (verb) yemin etmek, küfretmek
He swore to tell the truth in court.
Mahkemede doğruyu söyleyeceğine yemin etti. - sweater (noun) : kazak, süveter
She wore his sweater on 3rd of december.
3 Aralık’ta onun kazağını giydi. - sweep (verb) süpürmek, taramak
The search team swept the area for any signs of the missing boy.
Arama ekibi, kayıp çocuğun herhangi bir belirtisi için bölgeyi süpürdü. - sweet (adjective) :
- sweet (noun) : tatlı, şirin
She baked some sweet cookies for the kids.
Çocuklar için tatlı kurabiyeler yaptı. - swim (verb) : yüzmek, yüzdürmek
My sister only swims in the ocean.
Kız kardeşim sadece okyanusta yüzer. - swim (noun) : yüzme
A quick swim can boost your energy and improve your mood.
Kısa bir yüzme enerjinizi ve ruh halinizi iyileştirebilir. - swimming (noun) : yüzme, yüzüş, yüzücülük
He will contest in the swimming competition.
Yüzme yarışmasında yarışacak. - swing (noun)
- swing (verb) sallanmak, savurmak, salıncak, sallanma
The children took turns on the swing, laughing as they soared through the air.
Çocuklar sırayla salıncakta sallanırken havada süzülürken gülüyorlardı. - switch (verb) : değiştirmek, geçmek
He switched seats with his friend to get a better view.
Daha iyi görebilmek için arkadaşıyla yer değiştirdi. - switch (noun) anahtar, değişim
He made a career switch from engineering to teaching.
Mühendislikten öğretmenliğe kariyer değişikliği yaptı. - sword (noun) kılıç, pala
The museum’s medieval exhibit featured a knight’s sword, intricately crafted and wellpreserved.
Müzenin ortaçağ sergisinde, incelikle işlenmiş ve iyi korunmuş bir şövalye kılıcı yer alıyordu. - symbol (noun) : sembol, simge
The heart is a universal symbol of love.
Kalp, aşkın evrensel bir sembolüdür. - symbolic (adjective) sembolik, simgesel
The dove is often considered symbolic of peace in various cultures.
Güvercin, çeşitli kültürlerde sıklıkla barışın simgesi olarak kabul edilir. - sympathetic (adjective) sempatik, anlayışlı
His sympathetic nature made him popular among everybody he met.
Sempatik yapısı onu tanıştığı herkes arasında popüler yaptı. - sympathy (noun) sempati, acıma
She expressed her sympathy to the sick child.
Hasta çocuğa sempatisini dile getirdi. - symptom (noun) : belirti, semptom, hastalık belirtisi
Headache can be considered a symptom of stress.
Baş ağrısı stres belirtisi olarak değerlendirilebilir. - syndrome (noun) sendrom
Down syndrome is a genetic disorder caused by the presence of an extra chromosome.
Down sendromu, fazladan bir kromozomun varlığından kaynaklanan genetik bir bozukluktur. - synthesis (noun) sentez, bireşim
The researcher’s work led to the synthesis of a new chemical compound with potential medical applications.
Araştırmacının çalışması, potansiyel tıbbi uygulamaları olan yeni bir kimyasal bileşiğin sentezlenmesine yol açtı. - system (noun) : sistem, vücut, bünye
The computer system needs to be updated.
Bilgisayar sistemi güncellenmeli. - systematic (adjective) sistematik, sistemli
The detective conducted a systematic investigation to uncover all the facts of the case.
Dedektif, davanın tüm gerçeklerini ortaya çıkarmak için sistematik bir soruşturma yürüttü. - table (noun) : masa, tablo, çizelge
My table is a mess, everything is everywhere.
Masam tam bir karmaşa, her şey her yerde. - tablet (noun) : yazıt, tablet
He prefers reading e-books on his tablet.
E-kitapları tabletinde okumayı tercih ediyor. - tackle (verb) ele almak, mücadele etmek
The team is preparing to tackle their final opponents for the volleyball match.
Takım voleybol maçındaki son rakipleriyle mücadele etmeye hazırlanıyor. - tackle (noun) takım, tutma, durdurma
The football player’s tackle prevented the opposing team from scoring a touchdown.
Futbolcunun müdahalesi, karşı takımın gol atmasını engelledi. - tactic (noun) taktik
The company’s marketing tactic involved using social media influencers to reach a younger audience.
Şirketin pazarlama taktiği, daha genç bir kitleye ulaşmak için sosyal medya etkileyicilerini kullanmaktı. - tactical (adjective) tedbirli, taktiksel
The general devised a tactical plan to outmaneuver the enemy forces.
General, düşman güçlerini alt etmek için taktiksel bir plan tasarladı. - tag (noun)
- tag (verb) etiket, etiketlemek
She decided to tag the photos with relevant keywords before posting it.
Fotoğrafları yayınlamadan önce ilgili anahtar kelimelerle etiketlemeye karar verdi. - tail (noun) : kuyruk, arka kısım, iz
The dog wagged its tail happily after receiving a treat.
Köpek ödül maması aldıktan sonra mutlu bir şekilde kuyruğunu salladı. - take (verb) : almak, götürmek, çekmek
Please take this present as an apology.
Lütfen bu hediyeyi bir özür olarak al. - tale (noun) masal, hikaye
The grandmother told a tale about adventure and bravery.
Büyükanne macera ve cesaret hakkında bir hikaye anlattı. - talent (noun) : yetenek, kabiliyet, maharet
The school looks for young talents in sports who can excel in activities.
Okul, sporda aktivitelerinde başarılı olabilecek genç yetenekler arıyor. - talented (adjective) : yetenekli, kabiliyetli, maharetli
The team is full of talented players who consistently perform well.
Takım, sürekli olarak iyi performans gösteren yetenekli oyuncularla dolu. - talk (verb) : konuşmak, görüşmek
I need to talk to my boss about a day off.
Patronumla günlük izin hakkında konuşmalıyım. - talk (noun) : sohbet, konuşma
We had a long talk about their future plans.
Gelecek planları hakkında uzun bir sohbet ettik - tall (adjective) : uzun, uzun boylu, yüksek
He wanted to be very tall to play basketball.
Basketbol oynamak için çok uzun olmak istedi. - tank (noun) tank, depo
We must fill the water tank before camping; otherwise, we will run out of water.
Kamp yapmadan önce su deposunu doldurmalıyız; aksi takdirde suyumuz biter. - tap (noun)
- tap (verb) dokunmak, hafifçe vurmak, musluk
Her cat loved drinking from the tap water instead of its own water bowl.
Kedisi kendi su kabından içmek yerine musluk suyundan içmeyi seviyordu. - tape (noun) : bant, kaset, kaydettirme bandı
The old video tape contains family memories from special events and moments.
Eski video kaseti özel olaylar ve anılardan oluşan aile anılarını içeriyor. - target (noun) : hedef, amaç
Our target is to increase sales by 20% this year.
Bu yıl hedefimiz satışları %20 artırmak. - target (verb) hedeflemek, hedef almak
The advertisement targets health-conscious consumers.
Reklam, sağlığına dikkat eden tüketicileri hedef alıyor. - task (noun) : görev, vazife, iş
She completed the task quickly and efficiently.
Görevi hızlı ve etkili bir şekilde tamamladı. - taste (noun) :
- taste (verb) : tat, tadı olmak
This soup has a rich and delicious taste.
Bu çorbanın zengin ve lezzetli bir tadı var. - tax (noun) :
- tax (verb) : vergi, vergi almak, vergi yükü getirmek
The government will impose a tax on luxury goods to reduce excessive waste.
Hükümet lüks mallar üzerinde boşa para harcamayı azaltmak için vergi koyacak. - taxi (noun) : taksi
A famous actor was a taxi driver in my dream.
Rüyamda ünlü bir oyuncu taksi şoförüydü. - taxpayer (noun) mükellef, vergi mükellefi
As a diligent taxpayer, she ensures her taxes are filed accurately and on time each year.
Çalışkan bir vergi mükellefi olarak, vergilerinin her yıl doğru ve zamanında beyan edilmesini sağlar. - tea (noun) : çay
Her mother made her some ginger tea.
Annesi ona zencefilli çay yaptı. - teach (verb) : öğretmek, eğitmek, öğretmenlik yapmak
He is tired after teaching English all day.
Tüm gün ingilizce öğrettikten sonra yorgun. - teacher (noun) : öğretmen, hoca
She got 10 flower bouquets on Teacher’s day.
Öğretmenler gününde 10 çiçek buketi aldı. - teaching (noun) : öğretme
He enjoys teaching students of all ages.
Her yaştan öğrencilere öğretmekten hoşlanıyor. - team (noun) : takım, ekip, tim
The team struggled to win the match.
Takım, maçı kazanmak için zorlandı. - tear (noun) gözyaşı
He couldn’t hold back his tears during the emotional speech.
Duygusal konuşma sırasında gözyaşlarını tutamadı. - tear (verb) yırtmak; yırtık
She accidentally tore the letter.
Yanlışlıkla mektubu yırttı. - technical (adjective) : teknik, uzmanlık gerektiren, endüstriyel
The problem seems to be a technical issue which has been causing delays .
Sorun gecikmelere neden olan teknik bir mesele gibi görünüyor. - technique (noun) : teknik, yöntem, beceri
He learned new cooking techniques in the class.
Derste yeni yemek pişirme teknikleri öğrendi. - technological (adjective) teknolojik
The technological innovations have transformed the industry incredibly.
Teknolojik yenilikler sektörü inanılmaz bir şekilde dönüştürdü. - technology (noun) : teknoloji
Artificial intelligence is a cutting-edge technology.
Yapay zeka, son teknoloji ürünüdür. - teenage (adjective) : ergen
My teenage daughter spends hours on her phone.
Ergen kızım telefonunda saatler geçiriyor. - teenager (noun) : genç, ergen, delikanlı
When he was a teenager he made many mistakes.
Gençken çok hatalar yaptı. - teens (noun) ergenlik dönemi, gençler
The book I’m reading is about the challenges teens face in today’s world.
Okuduğum kitap günümüz dünyasında gençlerin karşılaştığı zorluklarla ilgili. - telephone (noun) :
- telephone (verb) : telefon, telefon etmek, aramak
They don’t like to look at their phones too much.
Telefonlarına bakmayı çok fazla sevmiyorlar. - television (noun) : televizyon
There are two televisions at their house.
Onların evlerinde iki tane televizyon var. - tell (verb) : söylemek, anlatmak
Can you tell me the story of your childhood?
Bana çocukluğunun hikayesini anlatır mısın? - temperature (noun) : sıcaklık
What is the average temperature in your city during winter?
Kış aylarında şehrinizdeki ortalama sıcaklık nedir? - temple (noun) tapınak, şakak
They wanted to visit an ancient temple that was built over 2,000 years ago
2000 yıldan uzun bir süre önce inşa edilmiş antik bir tapınağı ziyaret etmek istediler. - temporarily (adverb) geçici olarak
My favorite clothing store is temporarily closed for renovations.
En sevdiğim giyim mağazası tadilat nedeniyle geçici olarak kapalı. - temporary (adjective) geçici, eğreti
She took a temporary job during the summer break.
Yaz tatili boyunca geçici bir işte çalıştı. - tempt (verb) özendirmek, kışkırtmak
The aroma of freshly baked cookies can tempt even those on a strict diet.
Taze pişmiş kurabiyelerin kokusu, sıkı bir diyet uygulayanları bile cezbedebilir. - ten (number) : on (10)
He wears the number ten jersey.
On numaralı formayı giyiyor. - tenant (noun) kiracı, malik
The tenant signed a one-year lease for the apartment in the city center.
Kiracı, şehir merkezindeki daire için bir yıllık kira sözleşmesi imzaladı. - tend (verb) : eğilimli olmak, eğiliminde olmak
Children tend to learn languages quickly when they are exposed to them.
Çocuklar, dile maruz kaldıklarında dilleri hızlı öğrenme eğilimindedir. - tendency (noun) eğilim, meyil
She has a tendency to overthink every little situation that happens during the day.
Gün içinde meydana gelen her küçük durumu fazla düşünme eğilimi var. - tender (adjective) hassas, yumuşak
The chef prepared a tender roast that melted in our mouths.
Aşçı, ağzımızda eriyen yumuşak bir rosto hazırladı. - tennis (noun) : tenis
I think tennis is the most fun sport.
Bence tenis en eğlenceli spor. - tension (noun) gerilim, gerginlik, tansiyon
They obviously had a big fight last night; you can feel the tension in the room.
Dün gece açıkça büyük bir kavga etmişler; odadaki gerginliği hissedebiliyorsunuz. - tent (noun) : çadır
The tent was big enough with plenty of room for their luggage for four people
Çadır, bagajları için yeterince alanı olan dört kişi için yeterince büyüktü. - tenure (noun) görev süresi
After a successful tenure at the company, she was promoted to senior manager.
Şirkette başarılı bir görev süresinin ardından kıdemli yöneticiliğe terfi etti. - term (noun) : terim, dönem
The professor explained the term in simple language.
Profesör, terimi basit bir dille açıkladı. - term (verb) adlandırmak, isim vermek
The phenomenon is termed ‘global warming’ by scientists.
Bu olgu bilim insanları tarafından ‘küresel ısınma’ olarak adlandırılır. - terminal (noun) terminal, gar
The bus terminal was crowded with people who wanted to go to their hometown.
Otobüs terminali memleketlerine gitmek isteyen insanlarla doluydu. - terminal (adjective) uç, son
The patient was diagnosed with a terminal illness, leading to a focus on palliative care.
Hastaya ölümcül bir hastalık teşhisi kondu ve bu da palyatif bakıma odaklanılmasına yol açtı. - terminate (verb) sonlandırmak, bitirmek, feshetmek
The company decided to terminate the contract due to repeated breaches of terms.
Şirket, şartların tekrar tekrar ihlal edilmesi nedeniyle sözleşmeyi feshetmeye karar verdi. - terms (noun) şartlar, terimler
He used technical terms that were hard to understand for those who didn’t know the job.
İşini bilmeyenler için anlaşılması zor teknik terimler kullandı. - terrain (noun) arazi, yer
The hikers navigated the rugged terrain, carefully avoiding loose rocks and steep inclines.
Yürüyüşçüler engebeli arazide, gevşek kayalardan ve dik yokuşlardan dikkatlice kaçınarak ilerlediler. - terrible (adjective) : korkunç, berbat, çok kötü
The weather was terrible for the last two days.
Son iki gündür hava berbattı. - terribly (adverb) son derece, aşırı, korkunç bir şekilde
She was terribly upset about the news of the disease of her friend’s mother.
Arkadaşının annesinin hastalığı haberi hakkında son derece üzgündü. - terrific (adjective) müthiş, çok güzel
They had a terrific time at the concert, enjoying every song performed by the band.
Konserde harika vakit geçirdiler ve grubun seslendirdiği her şarkının tadını çıkardılar. - terrify (verb) korkutmak, dehşete düşürmek
Well of course to movie was scary; It’s designed to terrify its audience.
Elbette film korkutucuydu; izleyiciyi korkutmak için tasarlanmış. - territory (noun) bölge, toprak, arazi
She explored uncharted territory during her expedition on the game.
Oyundaki gezisi sırasında keşfedilmemiş toprakları keşfetti. - terror (noun) terör, dehşet, korkutan şey
The survivors spoke of the terror they experienced during the attack.
Kurtulanlar saldırı sırasında yaşadıkları dehşetten bahsettiler. - terrorism (noun) terörizm
The government says that it’s implementing new measures to combat terrorism.
Hükümet terörizmle mücadele için yeni önlemler uyguladığını söylüyor. - terrorist (noun) terörist
Authorized troops raided the place where the terrorist group was smuggling weapons.
Yetkili birlikler, terörist grubunun silah kaçakçılığı yaptığı mekana baskın düzenledi. - test (noun) :
- test (verb) : sınav, test etmek, sınamak
He almost didn’t pass his test.
Neredeyse sınavını geçemedi. - testify (verb) tanıklık etmek, ifade vermek
She agreed to testify in court, providing crucial information about the incident.
Mahkemede tanıklık etmeyi kabul etti ve olayla ilgili önemli bilgiler verdi. - testimony (noun) tanıklık, şahitlik
His testimony was pivotal in securing a conviction, as it corroborated the evidence presented.
Tanıklığı, sunulan kanıtları doğruladığı için mahkumiyetin sağlanmasında çok önemliydi. - testing (noun) test etme, sınav
The testing of new software is crucial before its release to avoid dissatisfaction.
Yeni yazılımın piyasaya sürülmesinden önce test edilmesi, memnuniyetsizliği önlemek için çok önemlidir. - text (noun) : metin, konu
I’ll send you a text as soon as I get home.
Eve gider gitmez sana mesaj atarım. - text (verb) : mesaj göndermek
I will text you the details later.
Detayları sana daha sonra mesaj göndereceğim. - textbook (noun) ders kitabı
I forgot to bring my textbook to class today so the teacher gave his to me.
Bugün ders kitabımı sınıfa getirmeyi unuttum, bu yüzden öğretmen bana kitabını verdi. - texture (noun) doku, yapı
The artist’s painting had a rich texture, with layers of paint adding depth and dimension.
Sanatçının resmi, derinlik ve boyut katan boya katmanlarıyla zengin bir dokuya sahipti. - than (conjunction) :
- than (preposition) : -den / -dan, göre, hariç
She is taller than her brother.
O erkek kardeşinden daha uzun. - thank (verb) : teşekkür etmek, şükretmek
We got a thank-you note after the event.
Etkinlikten sonra bir teşekkür notu aldık. - thankfully (adverb) şükürler olsun ki, neyse ki
Thankfully, the storm passed quickly, causing minimal damage to the community.
Neyse ki fırtına hızla geçti ve topluma asgari düzeyde zarar verdi. - thanks (exclamation) :
- thanks (noun) : teşekkürler
Thanks for the lovely gift!
Güzel hediye için teşekkürler! - that (conjunction) :
- that (determiner) :
- that (pronoun) : o, öteki, şu, diye
I heard that she is moving to a new city
Duydum ki o yeni bir şehire taşınıyormuş. - that (adverb) : o kadar, bu kadar
I didn’t expect it to be that expensive, especially considering the quality.
Bu kadar pahalı olmasını beklemiyordumözellikle kalitesi göz önüne alındığında. - the (definite article) : belirli tanımlık
Please pass me the salt.
Lütfen bana bu tuzu uzat. - theatre (noun) : tiyatro
We went to the theatre to see a play.
Bir oyun izlemek için tiyatroya gittik. - theatrical (adjective) dramatik, abartılı
The actor’s theatrical performance captivated the audience, leaving them in awe of his dramatic flair.
Aktörün tiyatro performansı izleyicileri büyüledi ve dramatik yeteneğiyle hayranlık uyandırdı. - theft (noun) hırsızlık, çalma, aşırma
We filed a complaint to the police about the recent thefts in the neighborhood.
Mahalledeki son hırsızlıklar hakkında polise şikayette bulunduk. - their (determiner) : onların
Their house is at the end of the street.
Onların evi sokağın sonunda. - theirs (pronoun) : onlarınki
The house on the corner, which has a spacious backyard, is theirs.
Köşedeki geniş bir arka bahçeye sahip olan ev onların. - them (pronoun) : onları, onlara, onlar
I saw them at the concert last night.
Onları dün gece konserde gördüm. - theme (noun) : tema, konu, ana fikir
The party had a summer theme with the warm and vibrant atmosphere.
Parti, sıcak ve canlı atmosferiyle yaz temalıydı. - themselves (pronoun) : kendileri
The children made costumes for themselves.
Çocuklar kendilerine kostümler yaptılar. - then (adverb) : o zaman, sonra, daha sonra
Finish your homework, and then you can play outside.
Ödevini bitir, sonra dışarıda oynayabilirsin. - theology (noun) teoloji, ilahiyat
She pursued a degree in theology to deepen her understanding of religious beliefs and practices.
Dini inançlar ve uygulamalara ilişkin anlayışını derinleştirmek için teoloji alanında bir derece aldı. - theoretical (adjective) teorik, kuramsal
The professor presented a theoretical framework to explain the phenomenon, though it lacked empirical evidence.
Profesör, olguyu açıklamak için teorik bir çerçeve sundu, ancak ampirik kanıtlardan yoksundu. - theory (noun) : teori, görüş, düşünce
There is a theory about the origin of life that is refuted in years ago.
Hayatın kökenine dair bir teori vardır ki, bu teori yıllar önce çürütülmüştür. - therapist (noun) terapist
My therapist recommended regular exercise to improve mental health.
Terapistim ruh sağlığını iyileştirmek için düzenli egzersiz önerdi. - therapy (noun) terapi, tedavi
She is undergoing therapy to cope with her anxiety.
Anksiyetesiyle başa çıkmak için terapi görüyor. - there (adverb) : orası, orada, oraya
She went there to study English.
İngilizce öğrenmek için oraya gitti. - thereafter (adverb) bundan sonra, sonra
He graduated from college in 2010 and, thereafter, began his career in finance.
2010 yılında üniversiteden mezun oldu ve ardından finans alanında kariyerine başladı. - thereby (adverb) bu sayede, dolayısıyla
She completed the project ahead of schedule, thereby impressing her supervisors and securing a promotion.
Projeyi planlanandan önce tamamladı, böylece amirlerini etkiledi ve terfi aldı. - therefore (adverb) : bu yüzden, bu nedenle
He was late; therefore, he missed the meeting.
Geç kaldı; bu yüzden toplantıyı kaçırdı. - thesis (noun) tez, sav
According to the jury; Her thesis was wellresearched and comprehensive.
Jüriye göre; Tezi iyi araştırılmış ve anlaşılabilirdi. - they (pronoun) : onlar
They are a very happy family.
Onlar çok mutlu bir ailedir. - thick (adjective) : kalın, ağır
The walls of the house are very thick.
Evin duvarları çok kalın. - thief (noun) : hırsız
The thief stole my wallet while I was walking in the park.
Hırsız, parkta yürürken cüzdanımı çaldı. - thin (adjective) : zayıf, ince
She has thin hair that gets tangled easily.
O, kolayca karışan ince saçlara sahip. - thing (noun) : şey, eşya, yaratık
That was a rude thing to say.
Bu söylediğin çok kaba bir şeydi. - think (verb) : düşünmek, sanmak, anmak
I think it’s going to rain today.
Sanırım bugün yağmur yağacak. - thinking (noun) : düşünme, düşünce
His thinking process is always clear and logical.
Onun düşünme süreci her zaman açık ve mantıklıdır. - third (ordinal number) : üçüncü
The office is on the third floor.
Ofis, üçüncü katta. - third (noun) : üçüncü
This is the third of the three books.
Bu, üç kitaptan üçüncüsüdür. - thirsty (adjective) : susamış, susuz
After the long hike, we were all thirsty.
Uzun yürüyüşten sonra hepimiz susamıştık. - thirteen (number) : on üç
There are thirteen cookies in the jar.
Kavanozda on üç kurabiye var. - thirty (number) : otuz
The temperature is thirty degrees Celsius.
Sıcaklık otuz derece. - this (determiner) :
- this (pronoun) : bu, böyle
Can you pass me this pen?
Bana bu kalemi uzatır mısın? - this (adverb) : bu kadar, buna, işte bu
How did it get this late? I never realized how fast the time is.
Saat nasıl bu kadar geç oldu? Asla saatin bu kadar hızlı geçtiğini anlamadım. - thorough (adjective) detaylı, kapsamlı
The report provides a thorough overview of the project’s progress.
Rapor, projenin ilerleyişi hakkında kapsamlı bir genel bakış sunuyor. - thoroughly (adverb) tamamen, detaylı bir şekilde
Please read the instructions thoroughly before starting the experiment.
Lütfen deneyi başlatmadan önce talimatları tamamen okuyun. - though (adverb) :
- though (conjunction) : rağmen, ama
I like the movie, though it’s a bit long.Hence, I dropped it at the half of it.
Filmi beğendim, ama biraz uzun. Bu yüzden onu yarıda bıraktım. - thought (noun) : düşünce, fikir
That was an interesting thought you shared.
Paylaştığın ilginç bir fikirdi. - thought (adjective)
- thoughtful (adjective) düşünceli
His thoughtful gesture of bringing flowers to his grandmother brightened her day immensely.
Büyükannesine çiçek getirme şeklindeki düşünceli hareketi onun gününü fazlasıyla aydınlattı. - thought-provoking (adjective) düşündürücü
The documentary was thought-provoking, prompting viewers to reconsider their perspectives on climate change.
Belgesel düşündürücüydü ve izleyicileri iklim değişikliğine ilişkin bakış açılarını yeniden gözden geçirmeye teşvik etti. - thousand (number) : bin
There are a thousand reasons why I love you.
Seni sevmemin bin sebebi var. - thread (noun) iplik, tel, akış
She lost the thread of the conversation after being distracted by a phone call.
Bir telefon görüşmesiyle dikkati dağıldıktan sonra sohbetin akışını kaybetti. - threat (noun) tehdit, tehlike, gözdağı
He received a threat from an unknown caller.
Bilinmeyen bir arayıcıdan tehdit aldı. - threaten (verb) tehdit etmek, korkutmak, gözdağı vermek
The boss threatened to fire him if he was late again.
Patron, tekrar geç kalırsa onu işten çıkarma ile tehdit etti. - three (number) : üç
She has three cats with different colours.
Onun farklı renklerde üç kedisi var. - threshold (noun) eşik, eğik
The company is on the threshold of a major breakthrough in renewable energy technology.
Şirket, yenilenebilir enerji teknolojisinde büyük bir atılımın eşiğinde. - thrilled (adjective) heyecanlı
He was thrilled to receive the job offer from his dream company, marking a significant milestone in his career.
Kariyerinde önemli bir dönüm noktası olan hayalindeki şirketten iş teklifi aldığı için çok heyecanlıydı. - thrive (verb) gelişmek, serpilmek
In order to thrive in the music industry, you must have talent and determination.
Müzik endüstrisinde gelişmek için yetenek ve kararlılığa sahip olmalısınız. - throat (noun) : boğaz, gırtlak
She cleared her throat before speaking, and then began to speak clearly.
Konuşmadan önce boğazını temizledikten sonra açık bir şekilde konuşmaya başladı. - through (adverb) :
- through (preposition) : -den geçerek, vasıtasıyla, sayesinde
They walked through the dark street to get home.
Eve gitmek için karanlık caddeden yürüdüler. - throughout (adverb) :
- throughout (preposition) : boyunca, genelinde
The rules apply throughout the school, so everyone should obey it.
Kurallar okulun tamamında geçerlidir ve herkes uymalıdır. - throw (verb) : fırlatmak, atmak
He threw the ball to his dog, and it ran to catch it.
Topu köpeğine fırlattı, ve köpek onu yakalamak için koştu. - thumb (noun) baş parmak
He gave a thumbs-up to show his strong support for his daughter.
Kızına olan inanılmaz desteğini göstermek için baş parmağını kaldırdı. - Thursday (noun) : Perşembe
This thursday is my wedding anniversary.
Bu perşembe benim evlilik yıldönümüm. - thus (adverb) böylece, bu nedenle
The project was poorly planned, thus it faced many issues.
Proje kötü planlanmıştı, bu nedenle birçok sorunla karşı karşıya kaldı. - ticket (noun) : bilet, trafik cezası
I’ve got my flight ticket in my bag.
Çantamda uçuş biletim var. - tide (noun) eğilim, akış, meyil
The fishermen set out early to take advantage of the high tide, ensuring a fruitful catch.
Balıkçılar, verimli bir av sağlamak için yüksek gelgitten yararlanmak amacıyla erken yola çıktılar. - tidy (adjective) :
- tidy (verb) : düzenli, düzenlemek, toparlamak
Please keep your room tidy.
Lütfen odanı düzenli tut. - tie (noun) :
- tie (verb) : bağlamak, kravat
He wore a black tie to the meeting.
Toplantıya siyah bir kravat taktı. - tight (adjective) : sıkı, dar
The lid is very tight, and it’s hard to open with my bare hands.
Kapak çok sıkı ve sadece elimle açması zor. - tighten (verb) sıkmak, sıkıştırmak, germek
Before starting the engine, he decided to tighten the loose bolts to ensure safety.
Motoru çalıştırmadan önce, güvenliği sağlamak için gevşek cıvataları sıkmaya karar verdi. - till (conjunction) :
- till (preposition) : -e kadar, kadar, …ya kadar
Wait here till I return, then we can go together.
Ben dönene kadar burada bekle, sonra birlikte gideriz. - timber (noun) kereste, kalas, kiriş
The house is built of timber.
Ev ahşaptan yapılmıştır. - time (noun) : zaman, süre, çağ, vade
They spent a lot of time reading books.
Kitap okurken çok fazla zaman geçirdiler. - time (verb) zamanlamak, ayarlamak
She timed her speech perfectly to finish just as the bell rang.
Konuşmasını tam zil çaldığında bitirecek şekilde zamanladı. - timely (adjective) zamanında, güncel, vakitli
The timely arrival of the ambulance saved his life.
Ambulansın zamanında gelmesi hayatını kurtardı. - timing (noun) zamanlama
Good timing is essential in cooking to ensure the meal is ready on time.
Yemeğin zamanında hazır olduğundan emin olmak için pişirmede iyi zamanlama önemlidir. - tin (noun) : kutu, teneke
The biscuits are in a tin in the kitchen if you want to take a bite one of them.
Eğer bisküviden yemek istersen, mutfakta bir teneke kutunun içinde. - tiny (adjective) : minik, küçük
There is a tiny scratch on the screen, but it’s barely noticeable.
Ekranda küçük bir çizik var, ama zar zor fark edilir. - tip (noun) : bahşiş, ipucu
Can you give me a tip on how to solve this puzzle?
Bu bulmacayı nasıl çözeceğime dair bir ipucu verebilir misin? - tip (verb) : bahşiş vermek, devrilmek, eğmek
The bottle tipped over and spilled, making a mess on the table.
Şişe devrildi ve döküldü, masada bir dağınıklık yaptı. - tired (adjective) : yorgun, bitkin, bıkkın
The little girl was tired after playing in the park.
Küçük kız parkta oynadıktan sonra yorgundu. - tissue (noun) peçete, doku
The doctor who examined the tissue under a microscope noticed unusual cell growth
Mikroskop altında dokuyu inceleyen doktor alışılmadık hücre büyümesi fark etti. - title (noun) : başlık, ünvan
The title of the book is ‘Pride and Prejudice’
Kitabın başlığı ‘Gurur ve Önyargı’ - title (verb) başlık koymak, adlandırmak
- to (infinitive marker) :
- to (preposition) : -e, -a, -mek, -mak
I gave her gift to my friend.
Arkadaşıma hediyesini verdim. - tobacco (noun) tütün
Tobacco use is linked to many health issues.
Tütün kullanımı birçok sağlık sorunuyla bağlantılıdır. - today (adverb) :
- today (noun) : bugün, günümüzde
I saw a frog on the road today.
Bugün yolda kurbağa gördüm. - toe (noun) : ayak parmağı
She painted her toenails bright red to match her outfit.
Ayak tırnaklarını parlak kırmızı renkle boyadı, kıyafetine uyması için. - together (adverb) : birlikte, beraber, hep birden
We read the same book together.
Aynı kitabı birlikte okuduk. - toilet (noun) : tuvalet
Which floor is the toilet on in this mall?
Tuvalet, bu alışveriş merkezinin hangi katında? - tolerance (noun) hoşgörü, tolerans, tahammül
In a multicultural society, fostering tolerance is essential, as it encourages individuals to respect and appreciate diverse perspectives and traditions.
Çok kültürlü bir toplumda, hoşgörüyü teşvik etmek önemlidir çünkü bireyleri çeşitli bakış açılarına ve geleneklere saygı duymaya ve bunları takdir etmeye teşvik eder. - tolerate (verb) tahammül etmek, katlanmak, dayanmak
While constructive criticism can be beneficial, it’s important to recognize that not everyone can tolerate harsh feedback without feeling discouraged.
Yapıcı eleştiri faydalı olabilirken, herkesin cesareti kırılmadan sert geri bildirimlere tahammül edemeyeceğini kabul etmek önemlidir. - toll (noun) yol parası, geçiş parası
The new highway significantly reduces travel time, but drivers are required to pay a toll at each checkpoint, which contributes to maintenance costs.
Yeni otoyol, seyahat süresini önemli ölçüde kısaltıyor ancak sürücülerin her kontrol noktasında ücret ödemesi gerekiyor, bu da bakım maliyetine katkıda bulunuyor. - tomato (noun) : domates
The farmer grew his own organic tomatoes.
Çiftçi kendi doğal domateslerini yetiştirdi. - tomorrow (adverb) :
- tomorrow (noun) : yarın
Let’s go ice skating tomorrow.
Yarın buz pateni yapmaya gidelim. - ton (noun) ton
The delivery truck carried a ton of furniture to the new office.
Teslimat kamyonu yeni ofise bir ton mobilya taşıyordu. - tone (noun) ton, üslup
She spoke in a friendly tone to make everyone feel comfortable.
Herkesin rahat hissetmesi için dostane bir tonda konuştu. - tongue (noun) : dil
He stuck out his tongue playfully to make everyone laugh.
Oyunbazca dilini çıkardı, herkesin gülmesini sağlamak için. - tonight (adverb) :
- tonight (noun) : bu gece, bu akşam
He’s working late tonight.
Bu gece geç saate kadar çalışıyor. - tonne (noun) ton (metrik ton)
The factory produces over 500 tonnes of steel every month.
Fabrika her ay 500 tondan fazla çelik üretiyordu. - too (adverb) : de, da, çok fazla
The doctor speaks too quickly.
Doktor çok hızlı konuşuyor. - tool (noun) : araç, alet
I need a tool to fix this broken chair.
Kırık sandalyeyi tamir etmek için bir araca ihtiyacım var. - tooth (noun) : diş, pütür, sert yüzey
She can’t sleep because her tooth hurts.
Uyuyamıyor çünkü dişi ağrıyor. - top (adjective) :
- top (noun) : üst, zirve
She reached the top of the mountain after hours of climbing.
Saatlerce tırmandıktan sonra dağının zirvesine ulaştı. - top (verb) kapamak, üstünü kapamak, geçmek
After months of rigorous training and dedication, she managed to top her previous performance, setting a new personal record in the marathon.
Aylar süren sıkı eğitim ve özveriden sonra, maratonda yeni bir kişisel rekor kırarak önceki performansının üzerine çıkmayı başardı. - topic (noun) : konu, tema, başlık
She struggles to find a topic for his essay.
Kompozisyonu için konu bulmakta zorlanıyor. - torture (noun)
- torture (verb) işkence, eziyet, işkence etmek, eziyet etmek
The prisoner was subjected to systematic torture.
Mahkum sistematik işkenceye maruz kaldı. - toss (verb) atmak, kıpırdanmak, fırlatmak
She decided to toss the old letters into the fireplace, watching them burn away.
Eski mektupları şömineye atmaya ve yanmalarını izlemeye karar verdi. - total (adjective) :
- total (noun) : toplam, tam
They achieved a total of 20 points after completing all the tasks successfully.
Toplamda 20 puan kazandılar, tüm görevleri başarıyla tamamladıktan sonra. - total (verb) toplamını bulmak, tutmak
After adding up all the expenses, they realized they had totaled over a thousand dollars.
Tüm masrafları topladıktan sonra, toplamının bin doları aştığını fark ettiler. - totally (adverb) : tamamen, bütünüyle
The house is totally different now, after all the renovations and changes.
Ev şimdi tamamen farklı, tüm yenilemeler ve değişikliklerden sonra. - touch (verb) : dokunmak, değmek
Please don’t touch the paintings at the museum.
Lütfen müzedeki resimlere dokunmayın. - touch (noun) : dokunuş, temas, dokunma
I felt a touch on my shoulder, like someone was trying to get my attention.
Omzumda bir dokunuş hissettim, sanki biri dikkatimi çekmeye çalışıyordu. - tough (adjective) zorlu, dayanıklı
She is a tough person who doesn’t give up easily.
O, kolay pes etmeyen dayanıklı bir kişidir. - tour (noun) : tur, gezi
We went on a city tour to explore all the attractions.
Tüm turistik yerleri keşfetmek için bir şehir turuna çıktık. - tour (verb) : gezmek, dolaşmak
The band will tour Europe next year, playing in many countries.
Band gelecek yıl Avrupa’yı dolaşacak ve birçok ülkede konser verecek. - tourism (noun) : turizm
Tourism is an important industry for the economy of the region.
Turizm, bölgenin ekonomisi için önemli bir sektördür. - tourist (noun) : turist
The tourists take photos of everything they see.
Turistler gördükleri her şeyin fotoğrafını çekiyor. - tournament (noun) turnuva
The tennis tournament attracted players from all around the world.
Tenis turnuvası dünyanın dört bir yanından oyuncuları çekiyordu. - towards (preposition) : -e doğru
She walked towards the door when she heard the knock.
Kapı sesi duyduğunda kapıya doğru yürüdü. - towel (noun) : havlu
I need a towel to dry my hair.
Saçımı kurutmak için bir havluya ihtiyacım var. - tower (noun) : kale
The tower offers a beautiful view of the entire city.
Kale, tüm şehri güzel bir şekilde gösteren bir manzara sunuyor. - town (noun) : kasaba, şehir, kent
The town square isn’t very big.
Kasaba meydanı çok büyük değil. - toxic (adjective) zehirli, toksik
The factory was fined for releasing toxic chemicals into the river, endangering wildlife.
Fabrika, nehre zehirli kimyasallar saldığı ve yaban hayatını tehlikeye attığı için para cezasına çarptırıldı. - toy (adjective) :
- toy (noun) : oyuncak, biblo, ufacık
She gave her little brother a toy car for his birthday.
Küçük kardeşine doğum günü için bir oyuncak araba verdi. - trace (verb) izlemek, iz bırakmak, izini bulmak
The detective tried to trace the mysterious phone caller.
Dedektif gizemli telefon görüşmecisinin izini bulmaya çalıştı. - trace (noun) iz, ipucu, işaret
Investigators found a trace of arsenic in the victim’s drink, leading them to suspect foul play.
Araştırmacılar, kurbanın içeceğinde arsenik izi buldular ve bu da onları şüpheli bir oyuna yönlendirdi. - track (noun) : yol, parkur
She loves running on the track every morning.
Her sabah parkurda koşmayı çok seviyor. - track (verb) izlemek, takip etmek
Scientists track animal movements to study their behavior.
Bilim insanları, hayvanların davranışlarını incelemek için hareketlerini izliyor. - trade (noun) :
- trade (verb) : takas yapmak, ticaret, ticaret yapmak
Trade between the two countries is growing.
İki ülke arasındaki ticaret büyüyor. - trademark (noun) ticari marka, marka
The company’s logo, a distinctive red apple, is a registered trademark protected by law
Şirketin logosu, ayırt edici bir kırmızı elma, yasa tarafından korunan tescilli bir ticari markadır - trading (noun) ticaret
International trading has grown rapidly in recent years due to advanced technology.
Son yıllarda ileri teknoloji sayesinde uluslararası ticaret hızla büyüdü. - tradition (noun) : gelenek
It is a tradition to eat turkey on Thanksgiving in the United States.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Şükran Günü’nde hindi yemek bir gelenektir. - traditional (adjective) : geleneksel
We enjoyed a traditional dinner with local dishes.
Yerel yemeklerle geleneksel bir akşam yemeği ziyafeti çektik. - traffic (noun) : trafik, gidiş geliş
Stop! the traffic light is red.
Dur! Trafik ışığı kırmızı. - tragedy (noun) trajedi, facia, felaket
The community came together to support the family after the tragedy.
Topluluk, faciadan sonra aileyi desteklemek için bir araya geldi. - tragic (adjective) trajik, feci, acı
The film had a tragic ending that left the audience in tears.
Film, izleyicileri gözyaşlarına boğan trajik bir sona sahipti. - trail (noun)
- trail (verb) iz, patika, izlemek, sürüklemek
Hikers can follow the marked trail through the forest, which leads to a scenic overlook.
Yürüyüşçüler, ormanın içinden geçen ve manzaralı bir manzaraya çıkan işaretli patikayı takip edebilirler. - trailer (noun) fragman, tanıtma filmi
The movie’s trailer garnered millions of views online, generating significant buzz before its release.
Filmin fragmanı, yayınlanmadan önce önemli bir vızıltı yaratarak çevrimiçi olarak milyonlarca görüntüleme elde etti. - train (noun) : tren, kafile, kervan
The train arrived at the station on time.
Tren istasyona zamanında geldi. - train (verb) : eğitmek, eğitim almak
The dog is trained to follow commands.
Köpek, komutlara uyması için eğitilmiştir. - trainer (noun) : antrenör
The trainer guided the team through a tough workout.
Antrenör, takımı zorlu bir egzersizden geçirdi. - training (noun) : eğitim, antrenman
She received special training to become a pilot.
Pilot olmak için özel bir eğitim aldı. - trait (noun) özellik, karakter, kişisel özellik
Loyalty is one of the most important traits to look for in a friend.
Sadıklık, bir arkadaşta aranacak en önemli özelliklerden biridir. - transaction (noun) işlem, muamele
The bank flagged the large transaction as suspicious, prompting a temporary freeze on the account.
Banka, büyük işlemi şüpheli olarak işaretledi ve hesapta geçici bir dondurmaya neden oldu. - transcript (noun) deşifre metni, kopya, transkript
The student requested an official transcript from the university to include in her job application.
Öğrenci, iş başvurusuna eklemek üzere üniversiteden resmi bir transkript talep etti. - transfer (noun)
- transfer (verb) aktarmak; transfer
After two years, he transferred to the New York office.
İki yıl sonra, New York ofisine transfer oldu. - transform (verb) dönüştürmek, dönüşmek
The renovation transformed the old house into a modern home.
Yenileme, eski evi modern bir eve dönüştürdü. - transformation (noun) dönüşüm, dönüştürme
The company’s digital transformation involved adopting new technologies to improve efficiency and customer engagement.
Şirketin dijital dönüşümü, verimliliği ve müşteri katılımını iyileştirmek için yeni teknolojilerin benimsenmesini içeriyordu. - transit (noun) transit, geçme
The package is currently in transit and is expected to arrive by the end of the week.
Paket şu anda transit halinde ve haftanın sonuna kadar ulaşması bekleniyor. - transition (noun) geçiş, intikal
The company is in a period of transition as it adopts new technologies.
Şirket yeni teknolojileri benimsediği için bir geçiş dönemindedir. - translate (verb) : çevirmek, tercüme etmek
Can you translate this sentence into French?
Bu cümleyi Fransızcaya çevirebilir misin? - translation (noun) : çeviri, tercüme
The translation of this novel is excellent and remarkably comparable.
Bu romanın çevirisi harika ve son derecede benzerdir. - transmission (noun) bulaşma, vites, aktarma
Regular maintenance of your vehicle’s transmission ensures smooth gear shifts and prolongs its lifespan.
Aracınızın şanzımanının düzenli bakımı, vites geçişlerinin sorunsuz olmasını sağlar ve kullanım ömrünü uzatır. - transmit (verb) iletmek, yayınlamak, yaymak, bulaştırmak
The virus can be transmitted through close contact with infected individuals.
Virüs, enfekte kişilere yakın temas yoluyla bulaşabilir. - transparency (noun) şeffaflık, saydamlık
The government promised greater transparency in its decision-making processes to build public trust.
Hükümet, kamuoyunun güvenini kazanmak için karar alma süreçlerinde daha fazla şeffaflık sözü verdi. - transparent (adjective) şeffaf, saydam
The glass walls provided a transparent view of the garden, allowing natural light to flood the room.
Cam duvarlar bahçenin şeffaf bir görünümünü sağladı ve doğal ışığın odaya dolmasını sağladı. - transport (noun) : taşıma, ulaşım
Public transport is very convenient in large cities.
Kamu taşıması büyük şehirlerde çok uygundur. - transport (verb) : taşımak, nakletmek
This service transports people to the airport.
Bu hizmet insanları havaalanına taşıyor. - transportation (noun) ulaşım, toplu taşıma
Transportation is a convenient option for people who don’t own a car.
Toplu taşıma, arabası olmayan kişiler için uygun bir seçenektir. - trap (noun)
- trap (verb) tuzağa düşürmek, hapsetmek, tuzak
The landlord has set up some traps to catch any rats that dare trespass.
Ev sahibi, izinsiz girmeye cesaret eden fareleri yakalamak için birkaç tuzak kurmuş. - trauma (noun) travma, sarsıntı
After the accident, he experienced emotional trauma that required therapy to overcome.
Kazadan sonra, üstesinden gelmek için terapi gerektiren duygusal bir travma yaşadı. - travel (noun) :
- travel (verb) : seyahat etmek, gezmek, seyahat, yolculuk
She loves to travel and explore new cultures.
Seyahat etmeyi ve yeni kültürleri keşfetmeyi sever. - traveller (noun) : yolcu, seyahat eden kişi
The traveller shared his experiences from different countries.
Seyahat eden kişi, farklı ülkelerden olan deneyimlerini paylaştı. - treasure (noun) hazine, servet
The Pirates of the Caribbean buried their treasure on a remote island.
Karayip Korsanları hazinelerini uzak bir adaya gömmüşler. - treat (verb) : davranmak, ağırlamak, tedavi etmek
Doctors treat patients with care and professionalism for their health.
Doktorlar hastalara özenle ve profestonellikle davranır onların sağlıkları için. - treatment (noun) : muamele, tedavi
Early treatment can save lives by preventing the condition from worsening.
Erken tedavi durumu kötüleşmeden önleyerek hayat kurtarır. - treaty (noun) anlaşma, mukavele
The two nations signed a peace treaty, officially ending years of conflict and establishing new diplomatic relations.
İki ülke, yıllardır süren çatışmayı resmen sona erdiren ve yeni diplomatik ilişkiler kuran bir barış antlaşması imzaladı. - tree (noun) : ağaç
The children climbed the tree in the backyard.
Çocuklar arka bahçedeki ağaca tırmandı. - tremendous (adjective) muazzam, çok büyük, heybetli
She felt a tremendous sense of accomplishment after completing the marathon in record time.
Maratonu rekor sürede tamamladıktan sonra muazzam bir başarı duygusu hissetti. - trend (noun) : trend, eğilim
Social media trends change quickly, often influenced by new technologies.
Sosyal medya trendleri hızla değişir genellikle yeni teknolojilerden etkilenir. - trial (noun) deneme, duruşma
The new drug is undergoing clinical trials to test its safety.
Yeni ilaç, güvenliğini test etmek için klinik denemelerden geçiyor. - tribal (adjective) kabilesel, kabile, kabileye ait
The festival showcased traditional tribal dances, highlighting the rich cultural heritage of the indigenous community.
Festivalde, yerli topluluğun zengin kültürel mirası vurgulanarak geleneksel kabile dansları sergilendi. - tribe (noun) kabile, aşiret
Researchers have studied the customs of the indigenous tribe with permission.
Araştırmacılar, yerli kabilenin geleneklerini izin alarak incelemişler. - tribunal (noun) mahkeme, yargıç kürsüsü
The international tribunal was established to adjudicate cases of human rights violations and deliver justice to the victims.
Uluslararası mahkeme, insan hakları ihlalleri davalarını yargılamak ve mağdurlara adalet sağlamak için kuruldu. - tribute (noun) haraç, övgü, takdir
The concert was organized as a tribute to the legendary musician, honoring his contributions to the world of jazz.
Konser, efsanevi müzisyenin caz dünyasına yaptığı katkıları onurlandırmak amacıyla düzenlendi. - trick (noun) :
- trick (verb) : oyun, numara, kandırmak
The magician can trick the audience easily.
Sihirbaz izleyiciyi kolayca kandırabilir. - trigger (verb) tetiklemek, neden olmak
His ugly comment triggered a heated debate among the team members.
Çirkin yorumu, ekip üyeleri arasında hararetli bir tartışmaya neden olmuş. - trigger (noun) tetik, deklanşör
The sudden drop in temperature acted as a trigger for the hibernating animals to awaken from their slumber.
Aniden düşen sıcaklık, kış uykusundaki hayvanların uykularından uyanmaları için bir tetikleyici görevi gördü. - trillion (number) trilyon
The Andromeda galaxy is made up of over a trillion stars.
Andromeda galaksisi bir trilyondan fazla yıldızdan oluşuyor. - trio (noun) üçlü, triyo
The jazz trio performed an improvisational piece, captivating the audience with their harmonious interplay.
Caz üçlüsü, uyumlu etkileşimleriyle izleyicileri büyüleyen doğaçlama bir parça seslendirdi. - trip (noun) : yolculuk, gezi, seyahat
How was your trip to New York?
New York seyahatin nasıldı? - trip (verb) takılmak, sendelemek
She tripped on the uneven pavement and fell.
Düzensiz kaldırımda sendeleyip düştü. - triumph (noun) zafer, başarı, utku
After years of research and experimentation, the scientist’s discovery was hailed as a triumph in the field of renewable energy.
Yıllar süren araştırma ve deneylerden sonra, bilim insanının keşfi yenilenebilir enerji alanında bir zafer olarak selamlandı. - troop (noun) birlik, bölük, topluluk, grup
The troops were deployed by the army to maintain peace in the region.
Birlikler, bölgede barışı sağlamak için ordu tarafından konuşlandırılmış. - trophy (noun) kupa, ganimet, zafer hatırası
The championship trophy, adorned with engravings of past winners, was displayed prominently in the school’s trophy case.
Geçmiş kazananların gravürleriyle süslenmiş şampiyonluk kupası, okulun kupa dolabında belirgin bir şekilde sergilendi. - tropical (adjective) tropikal
The tropical climate is hot and humid year-round.
Tropikal iklim, yıl boyunca sıcak ve nemlidir. - trouble (noun) : sorun, zorluk
She ran into trouble during her road trip.
Yolculuk sırasında sorunla karşılaştı. - trouble (verb) rahatsız etmek, sorun çıkarmak
He didn’t want to trouble his parents with his problems.
Sorunlarıyla ebeveynlerini rahatsız etmek istemedi. - troubled (adjective) sıkıntılı, rahatsız, bulanık
Despite his troubled past, he managed to turn his life around and become a successful entrepreneur.
Sorunlu geçmişine rağmen hayatını düzene sokmayı ve başarılı bir girişimci olmayı başardı. - trousers (noun) : pantolon, pantolonlar
She prefers jeans over formal trousers.
Resmi pantolonlar yerine kot pantolonları tercih ediyor. - truck (noun) : kamyon
The truck delivered the goods to the warehouse.
Kamyon, ürünleri depoya teslim etti. - true (adjective) : doğru, gerçek, hakiki
Is it true that they are getting married?
Onların evlenecekleri doğru mu? - truly (adverb) gerçekten, samimiyetle
She was truly grateful for all the support she received.
Aldığı tüm destek için gerçekten minnettardı. - trust (noun)
- trust (verb) güven; güvenmek
He gained their trust through honesty and integrity.
Güvenlerini dürüstlük ve erdemlilik ile kazandı. - trustee (noun) mütevelli, yediemin, emanetçi
As a trustee of the charitable foundation, she was responsible for overseeing the allocation of funds to various community projects.
Hayırsever vakfın mütevelli heyeti üyesi olarak çeşitli toplum projelerine fon tahsisini denetlemekten sorumluydu. - truth (noun) : gerçek, doğruluk
The truth came out during the meeting, so everthing turns back normal.
Gerçek toplantı sırasında ortaya çıktı ve böylelikle her şey normale döndü. - try (verb) : denemek, gayret etmek
You should try this new restaurant; the food is excellent.
Bu yeni restoranı denemelisin; yemekler harika. - try (noun) deneme, çaba
He made several tries to fix the car before calling a mechanic.
Bir tamirciyi aramadan önce arabayı tamir etmek için birkaç deneme yaptı. - T-shirt (noun) : tişört
I need some new T-shirts for the summer.
Yaz için yeni tişörtlere ihtiyacım var. - tsunami (noun) tsunami
Scientists are studying tsunamis to improve early warning systems.
Bilim insanları, erken uyarı sistemlerini geliştirmek için tsunamileri inceliyor. - tube (noun) : tüp, boru
The water flows through the metal tube, and carries particles
Su metal borudan akıyor ve partikülleri taşıyor - Tuesday (noun) : Salı
I have a dentist appointment on Tuesday.
Salı günü dişçi randevum var. - tuition (noun) eğitim ücreti, ders ücreti
The university announced a 5% increase in tuition fees for the upcoming academic year, citing rising operational costs.
Üniversite, artan operasyonel maliyetleri gerekçe göstererek yaklaşan akademik yıl için öğrenim ücretlerinde %5’lik bir artış duyurdu. - tune (noun) melodi, uyum, nağme
The band is known for their upbeat tunes.
Grup, neşeli melodileriyle tanınır. - tunnel (noun) tünel
They are building a new tunnel to reduce traffic in the city.
Şehirdeki trafiği azaltmak için yeni bir tünel inşa ediyorlar. - turn (noun) :
- turn (verb) : dönmek, dönüştürmek, sıra, dönüm
Please turn left at the corner.
Lütfen köşeden sola dönün. - turnout (noun) katılım, katılanlar
The concert saw a large turnout, with fans traveling from various cities to attend the event.
Konser, çeşitli şehirlerden etkinliğe katılmak için gelen hayranlarla büyük bir katılım gördü. - turnover (noun) ciro, devir, iş hacmi
The company’s high employee turnover rate prompted the HR department to implement new retention strategies.
Şirketin yüksek çalışan devir oranı, İK departmanını yeni tutma stratejileri uygulamaya yöneltti. - TV (noun) : televizyon
You shouldn’t watch TV before bed.
Yatmadan önce televizyon izlememelisin. - twelve (number) : on iki
I was twelve when my baby sister was born.
Küçük kardeşim doğduğunda on iki yaşındaydım. - twenty (number) : yirmi
He ran twenty kilometers yesterday.
Dün yirmi kilometre koştu. - twice (adverb) : iki defa, iki kere
She called me twice this morning.
Bu sabah beni iki defa aradı. - twin (adjective) :
- twin (noun) : ikiz, çift
She has a twin brother who looks exactly like her.
Tıpkı ona benzeyen bir ikiz kardeşi var. - twist (noun)
- twist (verb) bükmek, burkulmak, büküm, kıvırma
She twisted the key in the lock and opened the door.
Kilidi çevirdi ve kapıyı açtı. - two (number) : iki
She will arrive in two hours.
İki saat içinde varacak. - type (noun) : tür, tip, model, cins
What type of music do you like?
Ne tür müziklerden hoşlanırsın? - type (verb) : yazmak, türünü belirlemek, sınıflandırmak
She types very fast on the computer, and completes tasks efficiently.
Bilgisayarda çok hızlı yazıyor görevleri verimli bir şekilde tamamlıyor. - typical (adjective) : tipik
It’s typical for the weather to be cold in winter here.
Burada kışın hava soğuk olması tipiktir. - typically (adverb) : genellikle, genelde
Summer days are typically hot and sunny, and perfect for outdoor activities.
Yaz günleri genelde sıcak ve güneşlidir, açık hava aktiviteleri için idealdir. - tyre (noun) : lastik
The car’s front tyre is flat, so we need to replace it.
Arabanın ön lastiği patladığı için değiştirmemiz gerekiyor. - ugly (adjective) : çirkin, kötü görünümlü
He made an ugly face at the joke, clearly not finding it funny.
Şakaya çirkin bir yüz ifadesi yaptı, açıkça buna gülmedi. - ultimate (adjective) nihai, en son, en yüksek
Winning the championship was the ultimate goal of the team.
Şampiyonluğu kazanmak, ekibin nihai hedefiydi. - ultimately (adverb) sonunda, eninde sonunda
The changes will ultimately benefit the community.
Değişiklikler eninde sonunda topluma fayda sağlayacak. - umbrella (noun) : şemsiye, koruyucu
The umbrella protected us from the rain.
Şemsiye bizi yağmurdan korudu. - unable (adjective) : yapamayan, beceriksiz, güçsüz
I’m unable to attend the meeting today because of a prior commitment.
Bugün toplantıya katılamıyorum çünkü önceden bir randevum var. - unacceptable (adjective) kabul edilemez
The quality of the product was deemed unacceptable by the inspectors.
Ürünün kalitesi, müfettişler tarafından kabul edilemez bulundu. - uncertainty (noun) belirsizlik,değişkenlik
The war has only deepened the sense of uncertainty.
Savaş sadece belirsizlik duygusunu derinleştirdi. - uncle (noun) : amca, dayı
My uncle has a farm in the village.
Amcamın köyde bir çiftliği var. - uncomfortable (adjective) : rahatsız edici, huzursuz, konforsuz
The chair is old and very uncomfortable to sit on for long periods.
Sandalye uzun süre oturmak için, eski ve çok rahatsız. - unconscious (adjective) bilinçsiz, baygın, farkında olmayan
She remained unconscious for several hours after the surgery.
Ameliyattan sonra birkaç saat bilinçsiz kaldı. - under (adverb) :
- under (preposition) : altında, bağlı, altına, aşağıda
We hide a key under the doormat.
Paspasın altına bir anahtar saklarız. - undergo (verb) geçirmek, maruz kalmak,başından geçmek
She is currently undergoing a major heart problem.
Şu anda büyük bir kalp rahatsızlığı geçiriyor. - undergraduate (noun) lisans, üniversite öğrencisi
As an undergraduate, she balanced her studies with a part-time job to gain practical experience.
Lisans öğrencisiyken, pratik deneyim kazanmak için çalışmalarını yarı zamanlı bir işle dengeledi. - underground (adjective) :
- underground (adverb) : yeraltı, metro, yer altı tüneli
The underground station was very crowded during rush hour.
Yeraltı istasyonu, yoğun saatlerde çok kalabalıktı. - underlying (adjective) altta yatan, temel, esas
The underlying cause of the malfunction was a software glitch that went unnoticed during testing.
Arızanın altında yatan neden, test sırasında fark edilmeyen bir yazılım hatasıydı. - undermine (verb) baltalamak, sarsmak
His constant lateness began to undermine his credibility with his colleagues.
Sürekli geç kalması meslektaşları nezdindeki güvenilirliğini zedelemeye başladı. - understand (verb) : anlamak, kavramak, anlayışlı olmak
Do you understand what I’m saying?
Ne söylediğimi anlıyor musun? - understanding (noun) : anlayış, kavrama
She has a great understanding of the subject.
Konuya dair çok iyi bir anlayışa sahip. - undertake (verb) üstlenmek, girişmek
I undertook this job willingly.
Bu işi istekli bir şekilde aldım. - underwear (noun) : iç çamaşırı
He bought new underwear from the store to replace his old ones.
Eski iç çamaşırlarını değiştirmek için mağazadan yeni iç çamaşırı aldı. - undoubtedly (adverb) şüphesiz, şüphesiz olarak
Undoubtedly, this decision will benefit the company.
Şüphesiz bu karar şirkete fayda sağlayacak. - unemployed (adjective) : işsiz
Being unemployed can be stressful, especially when bills start piling up.
İşsiz olmak stresli olabilir, özellikle faturalar birikmeye başladığında. - unemployment (noun) : işsizlik
Unemployment affects many young people, and they can feel depressed.
İşsizlik birçok genci etkiliyor ve onları depresyona sokabiliyor. - unexpected (adjective) beklenmedik, umulmadık, ansızın
The unexpected rain caught us without umbrellas.
Beklenmedik yağmur, bizi şemsiyesiz yakaladı. - unfair (adjective) : adil olmayan, haksız, eşitsiz
The decision was completely unfair and caused frustration among the staff.
Karar tamamen adil değildi ve çalışanlarda hayal kırıklığı yarattı. - unfold (verb) meydana çıkmak, açmak, düzleştirmek
we sat down and unfolded the map to head out the way.
Oturduk ve yola çıkmak için haritayı açtık. - unfortunate (adjective) talihsiz
The accident was an unfortunate event for the family.
Kaza aile için talihsiz bir olaydı. - unfortunately (adverb) : maalesef, ne yazık ki
Unfortunately, the event was canceled due to bad weather.
Maalesef, etkinlik kötü hava koşulları nedeniyle iptal edildi. - unhappy (adjective) : mutsuz, üzgün
He felt unhappy after hearing the news.
Haberleri duyduktan sonra mutsuz oldu. - uniform (noun) : üniforma
The soldiers wore a uniform to distinguish themselves from others.
Askerler, diğerlerinden ayıran bir üniforma giydiler. - unify (verb) birleştirmek, aynı yapmak
The new leader aimed to unify the divided factions within the organization to achieve common goals.
Yeni lider, ortak hedeflere ulaşmak için örgüt içindeki bölünmüş grupları birleştirmeyi amaçlıyordu. - union (noun) : sendika, birlik
The union is negotiating with the company to reach a fair agreement.
Sendika, adil bir anlaşmaya varmak için şirketle müzakere ediyor. - unique (adjective) eşsiz, benzersiz, tek
The museum has a unique collection of ancient coins.
Müzede eşsiz bir antik para koleksiyonu var. - unit (noun) : birim, bir, ünite
The hospital has a specialized unit for treating heart disease.
Hastanede kalp hastalıklarını tedavi etmek için özel bir birim var. - unite (verb)
- united (adjective) : birlikte, birleşik
They are a united team that works well together.
Birlikte iyi çalışan birleşik bir takımlar. - unity (noun) birlik
This play is not a unity, but a series of unconnected scenes.
Bu oyun bir birlik değil, birbiriyle bağlantısız bir dizi sahneden oluşuyor. - universal (adjective) evrensel
Music is often considered a universal language.
Müzik genellikle evrensel bir dil olarak kabul edilir. - universe (noun) evren, kâinat, âlem
Scientists believe the universe is constantly expanding.
Bilim insanları evrenin sürekli genişlediğine inanıyor. - university (noun) : üniversite
She graduated from university last year.
Üniversiteden geçen yıl mezun oldu. - unknown (adjective) bilinmeyen, meçhul, tanınmayan
They discovered an unknown species of plant in the rainforest.
Yağmur ormanında bilinmeyen bir bitki türü keşfettiler. - unless (conjunction) : -medikçe / -mazsa
Don’t call me unless it’s absolutely necessary, for I’m not available right now.
Önemli değilse beni arama çünkü şu an meşgulüm. - unlike (preposition) : aksine, farklı olarak
Unlike you, I especially enjoy Asian spicy food.
Senin aksine, özellikle Asya’nın baharatlı yemekleri seviyorum. - unlikely (adjective) : olası olmayan, ihtimal dışı, beklenmeyen
If you ask me, the team’s victory is unlikely this year.
Bana soracak olursan, takımın bu yıl zafer kazanması olası değil. - unnecessary (adjective) : gereksiz, lüzumsuz
Buying another phone at this moment is unnecessary.
Şu an başka bir telefon almak gereksiz. - unpleasant (adjective) : rahatsız edici, hoş olmayan, tatsız
Cleaning the bathroom is an unpleasant task to undertake.
Banyoyu temizlemeyi üstlenmek rahatsız edici bir iş. - unprecedented (adjective) eşi benzeri görülmemiş, eşi görülmemiş
The pandemic led to an unprecedented global response, affecting economies and daily life worldwide.
Pandemi, dünya çapında ekonomileri ve günlük yaşamı etkileyen benzeri görülmemiş bir küresel tepkiye yol açtı. - until (conjunction) :
- until (preposition) : -e kadar, dek, -inceye kadar
We waited until the storm stopped.
Fırtına durana kadar bekledik. - unusual (adjective) : olağandışı
It was unusual for her to miss the meeting.
Toplantıyı kaçırması onun için alışılmadıktı. - unveil (verb) açığa çıkarmak, ortaya çıkarmak
The artist will unveil her latest sculpture at the gallery opening next Friday.
Sanatçı, önümüzdeki cuma günü galeri açılışında son heykelini sergileyecek. - up (adverb) :
- up (preposition) : yukarı, yukarıya
He climbed up the ladder carefully.
Merdivenden dikkatlice yukarı tırmandı. - upcoming (adjective) yaklaşan, olmak üzere olan
The team is preparing for the upcoming conference, where they will present their recent findings.
Ekip, son bulgularını sunacakları yaklaşan konferansa hazırlanıyor. - update (noun) :
- update (verb) : güncellemek, yenilemek
The software update successfully fixed the problem.
Yazılım güncellemesi sorunu başarıyla çözdü. - upgrade (noun)
- upgrade (verb) yükseltmek, terfi ettirmek, yokuş
The company plans to upgrade its computer systems next month to improve efficiency.
Şirket, verimliliği artırmak için gelecek ay bilgisayar sistemlerini yükseltmeyi planlıyor. - uphold (verb) desteklemek, sürdürmek, tutmak
As a judge, it’s her duty to uphold the principles of justice and fairness in every case.
Bir yargıç olarak, her davada adalet ve hakkaniyet ilkelerini korumak onun görevidir. - upon (preposition) : -dığında / -de , üzerine, -e dair
The students stood up upon hearing the bell, and run to their classes.
Öğrenciler zili duyduğunda ayağa kalktılar ve sınıflarına koştular. - upper (adjective) üst, yukarı, üstteki
The woman owned the entire upper floor.
Kadın üst katın tamamına sahipti. - upset (adjective) :
- upset (verb) : üzgün, üzmek
Don’t upset him with your words if you know he’s already feeling stressed.
Onun zaten stresli olduğunu biliyorsan onu sözlerinle üzme. - upstairs (adverb) : üst katta, yukarıda
I heard footsteps upstairs
Yukarıda ayak sesleri duydum. - upstairs (adjective) : üst kattaki
She lives in the upstairs apartment.
O, üst kattaki dairede yaşıyor. - upwards (adverb) yukarıya, yukarı doğru, artan
The stock prices have been moving upwards since last month.
Hisse senetlerinin fiyatları geçen aydan bu yana yükselişte. - urban (adjective) kentsel, şehirsel, modern
Many urban areas lack sufficient green spaces.
Birçok kentsel alan yeterli yeşil alandan yoksundur. - urge (verb) dürtmek, teşvik etmek, ısrar etmek
The doctor urged him to quit smoking immediately.
Doktor, sigarayı hemen bırakmasını tavsiye etti. - urgent (adjective) acil, önemli
Climate change is an urgent issue that affects the entire planet.
İklim değişikliği tüm gezegeni etkileyen acil bir konudur. - us (pronoun) : bizi, bize
They invited us to their wedding.
Bizi düğünlerine davet ettiler. - usage (noun) kullanım
The usage of mobile phones in classrooms is prohibited.
Sınıflarda cep telefonu kullanımı yasaktır. - use (verb) : kullanmak, yararlanmak, faydalanmak
Please use a pencil to fill out the form.
Lütfen formu doldurmak için kurşun kalem kullanın. - use (noun) : kullanış, kullanım
This tool has many different uses.
Bu aracın birçok farklı kullanımı vardır. - used (adjective) : kullanılmış, eski, ikinci el
I prefer new products, not used ones, as they often come with a warranty.
Yeni ürünleri tercih ederim, kullanılmış olanları değil, çünkü genellikle garantiyle gelir - used to (modal verb) : alışkın, alışmış
Are you used to this weather? It is always rainy, here.
Bu havaya alışkın mısın? Burası her zaman yağmurludur. - used to modal (verb) : alışık olmak, eskiden -erdi
I used to live in a small apartment before moving here.
Buraya taşınmadan önce küçük bir apartmanda yaşardım. - useful (adjective) : kullanışlı, yararlı, faydalı
She gave me some useful advice.
Bana bazı faydalı tavsiyeler verdi. - useless (adjective) yararsız, kullanışsız
Throwing the all useless staff is very relieving for a home.
Tüm yararsız eşyaları atmak bir ev için çok rahatlatıcıdır. - user (noun) : kullanıcı, kullanan
The app was designed to be easy for the user to navigate.
Uygulama, kullanıcı için kolayca gezilebilir şekilde tasarlanmıştı. - usual (adjective) : her zamanki, alışıldık
He arrived at his usual time for the meeting.
Toplantıya her zamanki saatiyle geldi. - usually (adverb) : genellikle, çoğunlukla
They usually have dinner together.
Genellikle birlikte akşam yemeği yerler. - utility (noun) yarar, fayda, yararlılık
The new software’s utility lies in its ability to streamline complex tasks, making them more manageable.
Yeni yazılımın faydası, karmaşık görevleri kolaylaştırma ve onları daha yönetilebilir hale getirme becerisinde yatmaktadır. - utilize (verb) faydalanmak, kullanmak
The team will utilize the latest technology to enhance the project’s overall performance.
Ekip, projenin genel performansını artırmak için en son teknolojiyi kullanacaktır. - utterly (adverb) tamamen, düpedüz
He was utterly convinced that the decision was in the best interest of all parties involved.
Kararın, dahil olan tüm tarafların en iyi çıkarına olduğuna tamamen ikna olmuştu. - vacation (noun) : tatil, izin
She took a two-week vacation from work.
Bu yaz İtalya’ya bir tatil planlıyoruz. - vacuum (noun) vakum, boşluk
After the renovation, there was a vacuum in leadership that needed to be addressed promptly.
Yenilemeden sonra, derhal ele alınması gereken bir liderlik boşluğu oluştu. - vague (adjective) belirsiz, müphem
Her instructions were so vague that the team struggled to understand the project’s objectives.
Talimatları o kadar belirsizdi ki ekip, projenin hedeflerini anlamakta zorluk çekti. - valid (adjective) geçerli, yerinde, mantıklı
This is not a valid excuse.
Bu geçerli bir mazeret değildir. - validity (noun) geçerlilik, doğruluk
The scientist questioned the validity of the experiment’s results due to potential biases in the methodology.
Bilim insanı, metodolojideki olası önyargılar nedeniyle deneyin sonuçlarının geçerliliğini sorguladı. - valley (noun) : vadi, çukur
The village is located in a beautiful valley surrounded by mountains.
Köy, dağlarla çevrili güzel bir vadide yer alıyor. - valuable (adjective) : değerli, kıymetli, önemli
Time is the most valuable thing we have, so do not waste it.
Zaman, sahip olduğumuz en değerli şeydir bu yüzden onu boşa harcama. - value (noun) : değer, kıymet, anlam
Hard work adds value to your life by helping you achieve your goals.
Çok çalışmak hedeflerinize ulaşmanıza yardımcı olarak hayatınıza değer katar. - value (verb) değer vermek, kıymet biçmek, önemsemek
Many companies value experience over education.
Birçok şirket eğitim deneyimine değer verir. - van (noun) : kamyonet, karavan
They packed all their belongings into the van for the move.
Taşınmak için tüm eşyalarını kamyonete yüklediler. - vanish (verb) yok olmak, tarihe karışmak
The magician made the coin vanish before our eyes, leaving the audience in awe.
Sihirbaz, madeni parayı gözlerimizin önünde yok etti ve izleyicileri hayrete düşürdü. - variable (adjective)
- variable (noun) değişken, değişen, kararsız
Weather conditions are a critical variable in planning outdoor events, as they can change unexpectedly.
Hava koşulları, beklenmedik şekilde değişebildiği için açık hava etkinliklerinin planlanmasında kritik bir değişkendir. - variation (noun) varyasyon, farklılık
In this climate there can be great variations in temperature throughout the day.
Bu iklimde gün boyunca sıcaklıkta büyük farklılıklar olabilir. - varied (adjective) çeşitli, değişik
The restaurant’s menu is varied, offering a wide range of dishes to cater to different tastes.
Restoranın menüsü çeşitlidir ve farklı zevklere hitap eden çok çeşitli yemekler sunar. - variety (noun) : çeşitlilik, çeşit çeşit
The store offers a variety of fruits and vegetables.
Mağaza, çeşit çeşit meyve ve sebze sunuyor. - variety (adjective) :
- various (adjective) : çeşitli, farklı, türlü
We offer various types of tea to suit different tastes and preferences.
Farklı tatlara ve zevklere hitap eden çeşitli çay türleri sunuyoruz. - vary (verb) değişmek, farklılık göstermek, çeşitlenmek
The temperature varies greatly between day and night.
Sıcaklık gece ve gündüz arasında büyük farklılıklar gösterir. - vast (adjective) geniş, uçsuz bucaksız, engin
There is a vast difference between theory and practice.
Teori ve pratik arasında uçsuz bucaksız bir fark vardır. - vegetable (noun) : sebze
The little boy doesn’t eat vegetables.
Küçük çocuk sebze yemez. - vehicle (noun) : araç
He drove his new vehicle to work today.
Bugün işe yeni aracını sürdü. - vein (noun) damar, ruhsal durum
The nurse carefully inserted the needle into the patient’s vein to draw blood for testing.
Hemşire, test için kan almak üzere iğneyi hastanın damarına dikkatlice yerleştirdi. - venture (noun)
- venture (verb) girişim, teşebbüs, tehlikeye atmak
They decided to venture into the uncharted forest, hoping to discover new species of plants.
Yeni bitki türlerini keşfetme umuduyla keşfedilmemiş ormana girmeye karar verdiler. - venue (noun) mekan, olay yer, buluşma yeri
The venue can accommodate up to 500 people in total.
Mekan toplamda 500 kişiye kadar ağırlayabilmektedir. - verbal (adjective) sözlü, harfi harfine
The agreement was made through verbal communication, without any written documentation.
Anlaşma, herhangi bir yazılı belge olmaksızın sözlü iletişim yoluyla yapıldı. - verdict (noun) karar, hüküm
After hours of deliberation, the jury reached a unanimous verdict of not guilty.
Saatler süren müzakerelerin ardından, jüri oybirliğiyle suçsuz kararına vardı. - verify (verb) doğrulamak, onaylamak
The auditor will verify the financial statements to ensure accuracy and compliance with regulations.
Denetçi, doğruluğu ve düzenlemelere uyumu sağlamak için mali tabloları doğrulayacaktır. - verse (noun) ayet, nazım
She recited a beautiful verse from her favorite poem during the ceremony.
Tören sırasında en sevdiği şiirden güzel bir beyit okudu. - version (noun) : sürüm, versiyon, yorum
This is the latest version of the software, which includes several new features.
Bu, yazılımın kullanıcı deneyimi sunan en son sürümüdür. - versus (preposition) karşı, aleyhinde
The upcoming soccer match will feature the league’s top team versus the underdogs.
Yaklaşan futbol maçında ligin en iyi takımı, zayıf takıma karşı mücadele edecek. - vertical (adjective) dikey
They are quite deep, with vertical faces as high as thirty meters.
Oldukça derindirler ve dikey yüzleri otuz metreye kadar çıkmaktadır. - very (adverb) : çok, en, pek
The exam was very difficult.
Sınav çok zordu. - very (adjective) çok, oldukça, pek
It’s very important to arrive on time for the lecture.
Derse zamanında gelmeniz çok önemlidir. - vessel (noun) gemi, damar
The large vessel sailed across the ocean, transporting goods between continents.
Büyük gemi okyanusu aşarak kıtalar arasında mal taşıdı. - veteran (noun) emektar, eski asker
The community honored the war veteran for his years of service and bravery.
Topluluk, savaş gazisini yıllarca süren hizmeti ve cesareti için onurlandırdı. - via (preposition) aracılığıyla, üzerinden, vasıtasıyla
We booked our tickets via the website.
Biletlerimizi web sitesi üzerinden rezerve ettik. - viable (adjective) uygulanabilir, geçerli
After extensive research, they concluded that solar energy is a viable alternative to fossil fuels.
Kapsamlı bir araştırmanın ardından, güneş enerjisinin fosil yakıtlara uygulanabilir bir alternatif olduğu sonucuna vardılar. - vibrant (adjective) canlı, enerjik
The artist’s palette was filled with vibrant colors, bringing her paintings to life.
Sanatçının paleti canlı renklerle doluydu ve resimlerine hayat veriyordu. - vice (noun) ahlaksızlık, kötülük
Despite his many virtues, his occasional dishonesty was a vice that tarnished his reputation.
Birçok erdemine rağmen, ara sıra yaptığı sahtekârlıklar itibarını zedeleyen bir kusurdu. - vicious (adjective) kötü, şiddetli, ahlaksız
The vicious dog snarled at anyone who approached its territory, instilling fear in the neighborhood.
Bu vahşi köpek, bölgesine yaklaşan herkese hırlayarak mahallede korku yaratıyordu. - victim (noun) : kurban, mağdur, zarar gören kişi
She was the victim of a scam, and this caused her a great deal of stress.
Bir dolandırıcılığın kurbanı oldu ve büyük bir stres yaşamasına neden oldu. - victory (noun) zafer, galibiyet, başarı
The meeting was an important victory for the company.
Toplantı şirket için önemli bir zaferdi. - video (noun) : video
He likes to take videos of his friends.
Arkadaşlarının videolarını çekmeyi seviyor. - view (noun) : görüş, manzara
The view from the top of the hill was breathtaking.
Tepeye çıktığınızda manzara nefes kesiciydi. - view (verb) : izlemek, görmek
You can view the results online, and they are updated regularly.
Sonuçları çevrimiçi görebilirsiniz ve bunlar düzenli olarak güncellenir. - viewer (noun) : izleyici, gözlemci
Viewers enjoyed the live concert on TV, which featured popular songs.
İzleyiciler popüler şarkılar içeren televizyondaki canlı konserden keyif aldı. - viewpoint (noun) görüş, bakış açısı
From my viewpoint the accident seemed entirely justified
Benim bakış açıma göre kaza tamamen haklı görünüyordu. - village (noun) : köy
The village is surrounded by mountains.
Köy, dağlarla çevrilidir. - villager (noun) köylü
The villager shared stories of local traditions, preserving the community’s rich cultural heritage.
Köylü, yerel geleneklerle ilgili hikayeler paylaşarak topluluğun zengin kültürel mirasını koruyordu. - violate (verb) ihlal etmek, bozmak, çiğnemek
To violate the terms of the contract could result in severe legal consequences for both parties.
Sözleşmenin şartlarını ihlal etmek, her iki taraf için de ciddi yasal sonuçlara yol açabilirdi. - violation (noun) ihlal, bozma, ihlâl etme
Parking in a no-parking zone is a violation that can lead to fines or towing.
Park yasağı olan bir bölgeye park etmek, para cezasına veya çekilmeye yol açabilen bir ihlaldir. - violence (noun) şiddet, zorbalık, saldırganlık
The film contains scenes of violence that are not suitable for children.
Film, çocuklar için uygun olmayan şiddet sahneleri içeriyor. - violent (adjective) : şiddet içerikli, şiddetli
The movie was criticized for its violent scenes.
Film şiddet içeren sahneleri nedeniyle eleştirildi. - virtual (adjective) sanal, gerçekte etkili olan
Virtual reality is taking over various industries, such as gaming and education.
Sanal gerçeklik, oyun ve eğitim gibi çeşitli endüstrileri ele geçiriyor. - virtue (noun) erdem, fazilet
Patience is a virtue that often leads to better decision-making and harmonious relationships.
Sabır, genellikle daha iyi karar almaya ve uyumlu ilişkilere yol açan bir erdemdir. - virus (noun) : virüs
The computer virus damaged several files on my system.
Bilgisayar virüsü, sistemimdeki birkaç dosyaya zarar verdi. - visa (noun) vize
I have applied for visa for the United States.
Amerika Birleşik Devletleri için vize başvurusunda bulundum. - visible (adjective) gözle görülebilir, görünür
The smoke of fire was visible from five kilometres away.
Yangın dumanı beş kilometre öteden görülebiliyordu. - vision (noun) görme, vizyon, hayal gücü
The company’s vision is to drive innovation in the tech industry
Şirketin vizyonu teknoloji sektöründe inovasyonu teşvik etmektir - visit (noun) :
- visit (verb) : ziyaret etmek, ziyaret
We are going to visit our grandparents this weekend.
Bu hafta sonu anneannemizi ve büyükbabalarımızı ziyaret edeceğiz. - visitor (noun) : ziyaretçi, misafir, konuk
The museum had over 1,000 visitors last month.
Müzenin geçen ay 1000 den fazla ziyaretçisi vardı. - visual (adjective) görsel, görmeye dayalı, optik
She has a keen visual sense, making her a great artist.
Keskin bir görsel algısı var, bu da onu harika bir sanatçı yapıyor. - vital (adjective) hayati, yaşamsal, canlı
Eating fruits and vegetables is vital for maintaining a healthy lifestyle.
Sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmek için meyve ve sebze yemek hayati önem taşır. - vitamin (noun) vitamin
A balanced diet supplies all the essential vitamins your body needs.
Dengeli bir beslenme vücudunuzun ihtiyaç duyduğu tüm temel vitaminleri sağlar. - vocal (adjective) ses, sesli, sözlü
She was vocal about her concerns regarding the new policy, ensuring her opinions were heard.
Yeni politikayla ilgili endişelerini dile getirerek, görüşlerinin duyulabilir olmasını sağladı. - voice (noun) : ses, ses tonu, ifade
He has a beautiful voice and sings in the choir.
Güzel bir sesi var ve koroda şarkı söylüyor. - volume (noun) hacim, ses kuvveti, yoğunluk
The volume of the book was too large to carry.
Kitabın hacmi taşınamayacak kadar büyüktü. - voluntary (adjective) gönüllü
A fully voluntary choice is thought to represent faithfully attitudes.
Tamamen gönüllü bir seçimin inançlı tutumları temsil ettiği düşünülmektedir. - volunteer (noun) :
- volunteer (verb) : gönüllü olmak, gönüllü
We need more volunteers for the event, as it requires extra help.
Etkinlik için daha fazla gönüllüye ihtiyacımız var, çünkü ek yardıma ihtiyaç duyuluyor. - vote (noun) :
- vote (verb) : oy vermek, oy
Everyone has the right to vote, which is a fundamental part of a democracy.
Herkes, demokrasinin temel bir parçası olan oy verme hakkı vardır. - voting (noun) oylama, oy verme
The new policies regarding online voting aim to increase participation, especially among younger demographics.
Online oylamaya ilişkin yeni politikalar, özellikle genç nüfus arasında katılımı artırmayı amaçlıyor. - vow (verb) adamak, ant içmek
They vowed to support each other through thick and thin, no matter the challenges ahead.
Önlerindeki zorluklar ne olursa olsun, iyi günde kötü günde birbirlerine destek olmaya yemin ettiler. - vulnerability (noun) savunmasızlık, yaranabilirlik
Sharing personal experiences requires vulnerability, but it can foster deeper connections.
Kişisel deneyimleri paylaşmak, kırılganlık gerektirir, ancak daha derin bağlantılar kurabilir. - vulnerable (adjective) hassas, savunmasız, zedelenebilir
The coastal town is vulnerable to flooding during the rainy season, necessitating robust protective measures.
Kıyı kasabası yağmurlu mevsimde su baskınlarına karşı savunmasızdır ve bu da sağlam koruyucu önlemler gerektirir. - wage (noun) ücret, maaş, yevmiye
She found it challenging to make ends meet due to her low wage.
Maaşının düşük olması nedeniyle geçimini sağlamakta zorlanıyordu. - wait (verb) : beklemek, bekletmek
They waited an hour for the bus.
Otobüs için bir saat beklediler. - wait (noun) : bekleyiş
The wait for the concert tickets was long, but worth it.
Konser biletleri için bekleyiş uzun sürdü ama buna değdi. - waiter (noun) : erkek garson
She asked the waiter for the check.
Garsondan çeki istedi. - wake (verb) : uyanmak, uyandırmak, canlanmak
She wakes up early to go running.
Koşmak için erken uyanır. - walk (noun) :
- walk (verb) : yürümek, yürüyüş, yürüme
They walk to school every day.
Her gün okula yürürler. - wall (noun) : duvar, zar, sur
They built a wall around the garden.
Bahçenin etrafına bir duvar ördüler. - wander (verb) gezinmek, dolaşmak
Travelers are often advised not to wander alone in unfamiliar neighborhoods after dark.
Seyahat edenlere genellikle hava karardıktan sonra bilmedikleri mahallelerde yalnız dolaşmamaları tavsiye edilir. - want (verb) : istemek, arzulamak, talep etmek
She wants a new phone.
Yeni bir telefon istiyor. - war (noun) : savaş, harp
The war caused widespread destruction across the country.
Savaş, ülke genelinde geniş çapta yıkıma neden oldu. - ward (noun) vesayet, bölge, gözetim
The pediatric ward in the hospital is decorated with bright colors to create a cheerful environment for children.
Hastanedeki çocuk koğuşu, çocuklar için neşeli bir ortam yaratmak için parlak renklerle dekore edilmiştir. - warehouse (noun) depo, ambar
The company stores its products in a large warehouse before distributing them to retailers nationwide.
Şirket, ürünlerini ülke çapındaki perakendecilere dağıtmadan önce büyük bir depoda saklar. - warfare (noun) savaş, harp
Modern warfare often involves advanced technology and cyber strategies alongside traditional combat methods.
Modern savaş, geleneksel savaş yöntemlerinin yanı sıra genellikle ileri teknoloji ve siber stratejileri içerir. - warm (adjective) : ılık, sıcak, samimi
It’s a warm day today.
Bugün sıcak bir gün. - warm (verb) : ısıtmak, ısınmak
She warmed her hands by the fire after coming in from the cold.
Soğuktan döndükten sonra ateşin yanında ellerini ısıttı. - warming (noun) ısınma
The warming of the ocean’s surface is accelerating the melting of polar ice caps.
Okyanus yüzeyinin ısınması kutuplardaki buzulların erimesini hızlandırıyor. - warn (verb) : uyarmak, ikaz etmek
The teacher warned the students to be quiet during the exam.
Öğretmen öğrencileri sınav sırasında sessiz olmaları konusunda uyardı. - warning (noun) : uyarı, ikaz, dikkat edilmesi gereken şey
They ignored the warning and went hiking in the evening.
Uyarıyı görmezden geldiler ve akşam doğa yürüyüşüne çıktılar. - warrant (noun)
- warrant (verb) garanti, yetki, izin belgesi
The judge issued a warrant for the suspect’s arrest after reviewing the compelling evidence presented.
Hakim, sunulan ikna edici kanıtları inceledikten sonra şüphelinin tutuklanması için bir emir çıkardı. - warrior (noun) savaşçı, asker
The ancient warrior was renowned for his bravery and skill in battle, becoming a legend in his homeland.
Antik savaşçı, savaştaki cesareti ve becerisiyle ünlenmiş ve memleketinde bir efsane haline gelmiştir. - wash (verb) : yıkamak, yıkanmak
She washed her hands before dinner.
Akşam yemeğinden önce ellerini yıkadı. - wash (noun) : yıkama, temizlik
She gave her car a wash before the road trip.
Yolculuk öncesinde arabasını yıkadı. - washing (noun) : yıkama
I usually spend an hour washing my car every weekend.
Genelde her hafta sonu arabamı yıkamak için bir saat harcarım. - waste (adjective) :
- waste (noun) :
- waste (verb) : boşa harcamak, israf atık
Waste materials were thrown into the bin after cleaning up the area.
Atık malzemeler, alanı temizledikten sonra çöp kutusuna atıldı. - watch (noun) :
- watch (verb) : izlemek, seyretmek, kol saati
They watched a scary movie last night.
Dün gece korkunç bir film izlediler. - water (noun) : su
The plant needs water.
Bitkinin suya ihtiyacı var. - water (verb) : sulamak, su vermek
Don’t forget to water the garden today, since the weather has been so dry lately.
Hava son zamanlarda çok kuru olduğu için, bugün bahçeyi sulamayı unutma. - wave (noun) : dalga
The waves were huge at the beach today.
Bugün plajda dalgalar çok büyüktü. - wave (verb) : el sallamak, dalgalanmak
The flag waved gently in the wind, and it’s colors fluttering beautifully.
Bayrak rüzgarda dalgalandı, ve renkleri güzelce uçuşuyordu. - way (noun) : yol, yön, yöntem
There’s a way to solve this problem.
Bu sorunu çözmenin bir yolu var. - way (adverb) çok, oldukça, epey
The project’s completion is way behind schedule.
Projenin tamamlanması programın çok gerisindedir. - we (pronoun) : biz
We are going to the cinema tonight.
Biz bu gece sinemaya gidiyoruz. - weak (adjective) : zayıf, çelimsiz, güçsüz
After the long race, I felt weak and tired.
Uzun yarışı bitirdikten sonra zayıf ve yorgun hissettim. - weaken (verb) zayıflatmak, güçsüzleştirmek
Continuous exposure to harsh weather can weaken the structural integrity of the building over time.
Sert hava koşullarına sürekli maruz kalmak, binanın yapısal bütünlüğünü zamanla zayıflatabilir. - weakness (noun) çok, oldukça, epey
During the interview, she acknowledged her weakness in public speaking.
Röportaj sırasında topluluk önünde konuşma konusundaki zayıflığını kabul etti. - wealth (noun) servet, zenginlik, varlık
His wealth allowed him to travel and pursue his hobbies.
Zenginliği onun seyahat etmesine ve hobilerini sürdürmesine olanak sağladı. - wealthy (adjective) zengin, varlıklı, servet sahibi
The wealthy businessman donated a substantial amount to charity.
Zengin işadamı hayır kurumlarına önemli miktarda bağışta bulundu. - weapon (noun) : silah, alet
Education is a powerful weapon that can help individuals shape their futures.
Eğitim, bireylerin geleceğini şekillendiren güçlü bir silahtır. - wear (verb) : giymek, takmak
He wears glasses for reading.
Okumak için gözlük takıyor. - weather (noun) : hava durumu, hava
Did you check the weather forecast?
Hava durumunu kontrol ettin mi? - weave (verb) örmek, serpiştirmek
She learned to weave intricate patterns into fabric using a traditional loom passed down through generations.
Nesiller boyunca aktarılan geleneksel bir tezgah kullanarak karmaşık desenleri kumaşa örmeyi öğrendi. - web (noun) : ağ, örümcek ağı, internet
I found a lot of useful information on the web.
İnternette çok faydalı bilgiler buldum. - website (noun) : web sitesi
I found the information on their website.
Bilgiyi web sitesinde buldum. - wedding (noun) : düğün
They had a beautiful wedding by the beach.
Sahilde güzel bir düğünleri oldu. - Wednesday (noun) : Çarşamba
The shop is always closed on Wednesdays.
Dükkan çarşamba günleri her zaman kapalıdır. - weed (noun) esrar, ot
Gardeners must regularly remove weeds to ensure that the cultivated plants receive adequate nutrients and space.
Bahçıvanlar, ekili bitkilerin yeterli besin ve alan aldığından emin olmak için düzenli olarak yabani otları temizlemelidir. - week (noun) : hafta
My birthday is next week.
Doğum günüm gelecek hafta. - weekend (noun) : hafta sonu
She always works on weekends.
O her zaman hafta sonları çalışır. - weekly (adjective) haftalık
The company releases a weekly newsletter to keep employees informed about ongoing projects.
Şirket, çalışanlarını devam eden projeler hakkında bilgilendirmek için haftalık bir bülten yayınlıyor. - weigh (verb) : tartmak, ağırlığında olmak
The grocery store clerk said that package weighed five kilograms.
Market çalışanı paketin beş kilogram ağırlığında olduğunu söyledi. - weight (noun) : ağırlık, yük
She lost some weight after starting a healthy diet.
Sağlıklı bir diyete başlamadan sonra biraz kilo verdi. - weird (adjective) tuhaf, garip, değişik
The movie had a weird plot twist that left the audience both confused and intrigued.
Filmde seyircinin hem kafasını karıştıran hem de ilgisini çeken tuhaf bir olay örgüsü vardı. - welcome (adjective) :
- welcome (exclamation) :
- welcome (verb) : hoş geldiniz, karşılamak, hoş karşılanan
They welcomed the guests warmly.
Misafirleri sıcak bir şekilde karşıladılar. - welcome (noun) : hoş geldiniz
They gave me a warm welcome when I arrived.
Geldiğimde bana sıcak bir şekilde hoş geldiniz dediler. - welfare (noun) refah, yardım, mutluluk
His main concern has always been the welfare of his employees during economic downturns.
Ana kaygısı her zaman ekonomik gerileme dönemlerinde çalışanlarının refahı olmuştur. - well (adjective) :
- well (adverb) :
- well (exclamation) : iyi, sağlıklı, peki
He is not feeling well today.
Bugün iyi hissetmiyor. - well (noun) kuyu
The villagers rely on a communal well to access fresh water for drinking and daily household needs.
Köylüler, içme ve günlük ev ihtiyaçları için temiz suya ulaşmak amacıyla ortak bir kuyudan yararlanıyor. - well-being (noun) refah, iyilik, iyi oluş
Regular exercise and a balanced diet are essential for maintaining overall well-being.
Düzenli egzersiz ve dengeli beslenme genel refahı korumak için olmazsa olmazdır. - west (adjective) :
- west (adverb) :
- west (noun) : batı, batıdaki, batıya doğru
The sun sets in the west.
Güneş batıda batıyor. - western (adjective) : batıya ait
Western movies are popular worldwide because of their exciting storylines
Batı filmleri, heyecan verici hikayelerinden dünya genelinde popülerdir. - wet (adjective) : ıslak
My shoes are wet because I walked in the rain. ?
Ayakkabılarım ıslak çünkü yağmurda yürüdüm. - what (determiner) :
- what (pronoun) : ne, hangi
What is her name?
Onun adı nedir? - whatever (determiner) :
- whatever (pronoun) : ne olursa olsun, ne isterse
Whatever you do, don’t give up when facing difficult challenges.
Zor zorluklarla karşılaştığında ne yaparsan yap, pes etme. - whatever (adverb)
- whatsoever (adverb) herhangi, ne olursa olsun
He has no interest whatsoever in attending the meeting scheduled for tomorrow.
Yarın yapılması planlanan toplantıya katılmaya herhangi bir niyeti yok. - wheat (noun) buğday
Wheat is a staple crop in many countries and serves as the base for countless products.
Buğday birçok ülkede temel bir üründür ve sayısız ürünün temelini oluşturur. - wheel (noun) : tekerlek
The bicycle’s wheel was damaged, so it couldn’t be used.
Bisikletin tekerleği zarar gördü, bu yüzden kullanılamıyordu. - when (adverb) :
- when (conjunction) :
- when (pronoun) : ne zaman, -dığı zaman, -dığında
Call me when you get home.
Eve vardığında beni ara. - whenever (conjunction) : ne zaman olursa
Call me whenever you have time, so we can catch up.
Ne zaman vaktin olursa beni ara, sohbet edelim. - where (adverb) :
- where (conjunction) : nerede, -dığı yer
Where do you live?
Nerede yaşıyorsun? - whereas (conjunction) oysa, halbuki, -iken
She prefers classical music, whereas her brother enjoys jazz.
O klasik müziği tercih ederken, erkek kardeşi cazdan hoşlanıyor. - whereby (adverb) Nereye, sonucunda, bundan dolayı
The company introduced a new policy whereby employees can work remotely twice a week.
Şirket, çalışanların haftada iki kez uzaktan çalışabileceği yeni bir politika başlattı. - wherever (conjunction) her nerede, her nereye, nerede olursa
You can sit wherever you like in the auditorium.
Oditoryumda istediğiniz yere oturabilirsiniz. - whether (conjunction) : -ıp/-ıpmadığını, olup olmadığı
Let me know as soon as you decide whether you can come or not.
Gelip gelemeyeceğini kararlaştırdığında bana bildir. - which (determiner) :
- which (pronoun) : hangi, hangisi
Which book is yours?
Hangi kitap senin? - while (conjunction) : -iken, süresince, -e rağmen
I listened to music while studying for the exam.
Sınav için çalışırken müzik dinledim. - while (noun) : süre, zaman
You can rest for a while after you’ve had your lunch.
Öğle yemeğinden sonra bir süre dinlenebilirsiniz. - whilst (conjunction) -iken, sırasında, rağmen
She enjoys reading novels whilst sipping her morning coffee on the balcony.
Balkonda sabah kahvesini yudumlarken roman okumaktan hoşlanıyor. - whip (verb) çırpmak, kamçılamak, bastırmak
The chef will whip the cream until it forms stiff peaks for the dessert topping.
Şef, kremayı tatlı sosu için sert tepecikler oluşana kadar çırpacak. - whisper (noun)
- whisper (verb) fısıldamak, fısıltı, kulağına söylemek
She whispered a secret to her friend.
Arkadaşına bir sır fısıldadı. - white (adjective) :
- white (noun) : beyaz, ak, solgun
She looked beautiful in her white wedding dress.
Beyaz gelinliğinde çok güzel görünüyordu. - who (pronoun) : kim, kimi, kime
Do you know who called me?
Beni arayanın kim olduğunu biliyor musun? - whoever (pronoun) her kim, her kimse
The prize will go to whoever finishes the task first, regardless of their method.
Ödül, yöntemi ne olursa olsun görevi ilk bitirene gidecektir. - whole (adjective) : bütün, tüm
We ate the whole meal in one sitting.
Tüm yemeği bir oturuşta yedik. - whole (noun) : tamamı, tümü, tüm
I spent the whole day cleaning the house, organizing the rooms, and vacuuming.
Tüm günü evi temizleyerek, odaları düzenleyerek ve süpürerek geçirdim. - wholly (adverb) tamamen, büsbütün, tümden
The team is wholly committed to achieving the project’s objectives ahead of the deadline.
Ekip, projenin hedeflerine son tarihten önce ulaşmaya tamamen kararlı. - whom (pronoun) kimi, kime, kim
The artist whom we met at the gallery was very talented.
Galeride tanıştığımız sanatçı çok yetenekliydi. - whose (determiner) :
- whose (pronoun) : -nın, kimin
I wonder whose car is parked outside.
Dışarına park halindeki arabanun kimin olduğunu merak ediyorum. - why (adverb) : neden, niçin, niye
Can you tell me why this happened?
Bunun neden olduğunu bana söyleyebilir misin? - wide (adjective) : geniş, uzak, açık. büyük
The street is too wide for cars to park easily.
Cadde, arabaların kolayca park edebilmesi için çok geniş. - widely (adverb) geniş çapta, yaygın olarak, büyük ölçüde
The news about the event spread widely across the city.
Olayla ilgili haber şehrin her yanına yayıldı. - widen (verb) genişletmek, genişlemek, bollaşmak
The city plans to widen the main road to alleviate traffic congestion during peak hours.
Şehir, yoğun saatlerdeki trafik sıkışıklığını hafifletmek için ana yolu genişletmeyi planlıyor. - widespread (adjective) yaygın, bilinen
There was widespread outrage following the government’s decision to raise taxes.
Hükümetin vergileri artırma kararının ardından yaygın bir öfke oluştu. - widow (noun) dul, dul kadın
The widow cherished the memories of her late husband, keeping his photographs around the house.
Dul kadın, ölen kocasının anılarını saklayarak, fotoğraflarını evin her yerinde tutuyordu. - width (noun) genişlik, en
The width of the dining table allows for comfortable seating of eight people during family gatherings.
Yemek masasının genişliği, aile toplantılarında sekiz kişinin rahatça oturmasına olanak sağlıyor. - wife (noun) : eş, hanım, karı
He introduced me to his wife.
Beni eşiyle tanıştırdı. - wild (adjective) : vahşi
They saw wild animals while hiking in the forest.
Ormanda yürüyüş yaparken vahşi hayvanlar gördüler. - wildlife (noun) yaban hayatı, vahşi yaşam, doğal yaşam
The national park is home to diverse wildlife species.
Milli park, çeşitli yaban hayatı türlerine ev sahipliği yapmaktadır. - will (modal verb) : -ecek, -acak
I will call you tomorrow.
Seni yarın arayacağım. - will (noun) : irade, vasiyet
He has a strong will to succeed, and he works hard every day.
Başarılı olmak için güçlü bir iradesi var ve her gün çok çalışır. - willing (adjective) hevesli, istekli, gönüllü
She is willing to help with the project if needed.
Gerektiğinde projeye yardım etmeye hazırdır. - willingness (noun) isteklilik, gönüllülük
Her willingness to learn new skills has made her an invaluable member of the team.
Yeni beceriler öğrenmeye istekli olması, onu ekibin paha biçilmez bir üyesi yaptı. - win (verb) : kazanmak, galip gelmek, elde etmek
He hopes to win the lottery.
Piyangoyu kazanmayı umuyor. - win (noun) : zafer, galibiyet
That was their first win of the season, and it brought them confidence.
Bu, sezonun ilk galibiyetiydi ve bu, onlara güveni kazandırdı. - wind (noun) : rüzgar
The wind was strong enough to blow away the papers.
Rüzgar, kağıtları savuracak kadar güçlüydü. - wind (verb) sarmak, çevirmek, döndürmek
The wind blew fiercely during the storm.
Fırtına sırasında rüzgar şiddetli esiyordu. - window (noun) : pencere, cam, vitrin
She looked out the window.
Pencereden dışarı baktı. - wine (noun) : şarap, şarap rengi
He likes to drink a glass of wine in the evening.
Akşamları bir bardak şarap içmeyi sever. - wing (noun) : kanat, ek bina
She sat quietly by the wing of the airplane, watching the passengers board.
Uçağın kanadının yanında oturdu ve yolcuların binmesini izledi. - winner (noun) : kazanan, galip
The winner of the race received a gold medal.
Yarışın kazananı bir altın madalya aldı. - winter (noun) : kış
They go skiing every winter.
Her kış kayak yapmaya giderler. - wipe (verb) silip süpürmek, silmek, kurulamak
After spilling juice on the counter, she grabbed a cloth to wipe it clean.
Tezgaha meyve suyu döktükten sonra silmek için bir bez aldı. - wire (noun) tel, kukla ipi
The electrician replaced the old wires to ensure safety.
Elektrikçi güvenliği sağlamak için eski kabloları değiştirdi. - wisdom (noun) bilgelik, akıl, hikmet
Wisdom is not just about knowledge but also about the ability to apply it in real-life situations.
Bilgelik sadece bilgiden ibaret değildir, aynı zamanda bu bilgiyi gerçek yaşam koşullarında uygulayabilme becerisidir. - wise (adjective) bilge, akıllı, mantıklı
Seeking advice from a wise mentor can help in making better decisions.
Bilge bir akıl hocasından tavsiye almak daha iyi kararlar vermenize yardımcı olabilir. - wish (noun) : dilek
I made a wish when I blew out the birthday candles.
Doğum günü mumlarını üflerken bir dilek tuttum. - wish (verb) : dilemek
She closed her eyes and wished for her father to get better.
Gözlerini kapadı ve babasının iyileşmesini diledi. - wit (noun) zeka, nükte, akıl
His sharp wit often made him the center of attention at social gatherings.
Keskin zekası onu sık sık sosyal toplantılarda ilgi odağı haline getiriyordu. - with (preposition) : ile, birlikte, beraber
She is talking with her teacher.
Öğretmeni ile konuşuyor. - withdraw (verb) çekilmek, geri çekmek, para çekmek
She felt overwhelmed during the debate and chose to withdraw from the discussion.
Tartışma sırasında bunaldığını hissetti ve tartışmadan çekilmeyi tercih etti. - withdrawal (noun) para çekme, çekme, çekilme
The sudden withdrawal of troops from the region surprised many international observers.
Bölgeden birliklerin aniden çekilmesi birçok uluslararası gözlemciyi şaşırttı. - within (preposition) : içinde, dahilinde, içinde
The castle, which is located within the city walls, is a historical landmark.
Kale şehir surlarının içinde yer alan tarihi bir anıttır. - without (preposition) : -sız,-siz, olmadan, dışında
She can’t live without her phone.
Telefonu olmadan yaşayamaz. - witness (noun)
- witness (verb) tanık, şahit, tanıklık etmek
The witness testified in court about what he saw that night.
Tanık o gece gördüklerini mahkemede ifade etti. - woman (noun) : kadın
She is a successful woman
O, başarılı bir kadın. - wonder (noun) :
- wonder (verb) : merak etmek, harika, hayranlık
The Grand Canyon is one of the most breathtaking natural wonder in the world.
Büyük Kanyon, dünyadaki en büyüleyici doğal bir harikadır. - wonderful (adjective) : harika, müthiş, şahane
The view from the top is wonderful.
Tepeden manzara harika. - wood (noun) : odun, ağaç
The table is made of solid wood, so it’s very heavy.
Masa, sağlam ahşaptan yapılmış, bu yüzden çok ağır. - wooden (adjective) : ahşap, tahta
The children were playing with wooden toys.
Çocuklar ahşap oyuncaklarla oynuyorlardı. - wool (noun) : yün
Wool, which is a choice for cold-weather clothingkeeps you warm in winter.
Soğuk hava kıyafetlerinde bir tercih olan yün, kışın sizi sıcak tutar. - word (noun) : kelime, sözcük, söz
I learned a new word today.
Bugün yeni bir kelime öğrendim. - work (noun) :
- work (verb) : çalışmak, iş, çalışma
They worked together on the project.
Projede birlikte çalıştılar. - work (verb) : çalışmak, iş yapmak
She was working late to finish the report.
Raporu bitirmek için geç saatlere kadar çalışıyordu. - worker (noun) : işçi, amele, emekçi
He is an underpaid worker.
Düşük ücretli bir işçidir. - workforce (noun) işgücü
Automation is expected to significantly reduce the demand for a manual workforce in certain industries.
Otomasyonun belirli sektörlerde manuel işgücüne olan talebi önemli ölçüde azaltması beklenmektedir. - working (adjective) : çalışan
I am a full time working mother.
Tam zamanlı çalışan bir anneyim. - workout (noun) antrenman, idman, deneme
She follows a rigorous workout routine to maintain her physical fitness.
Fiziksel formunu korumak için sıkı bir egzersiz rutini uyguluyor. - workplace (noun) işyeri
A healthy workplace environment boosts employee productivity and morale.
Sağlıklı bir işyeri ortamı çalışanların üretkenliğini ve moralini artırır. - workshop (noun) atölye, işyeri
The artist runs a weekly workshop where students can learn various painting techniques.
Sanatçı, öğrencilerin çeşitli boyama tekniklerini öğrenebilecekleri haftalık bir atölye çalışması yürütmektedir. - world (noun) : dünya, alem, yeryüzü
I wish for world peace.
Dünya barışı diliyorum. - worldwide (adjective) :
- worldwide (adverb) : dünya çapında, tüm dünyada
The company has a worldwide reputation for delivering high-quality products.
Şirketin, yüksek kaliteli ürünleri sunmasıyla dünya çapında bir itibarı var. - worm (noun) solucan, kurt
Worms play a crucial role in maintaining soil health by breaking down organic matter.
Solucanlar organik maddeleri parçalayarak toprak sağlığının korunmasında çok önemli bir rol oynarlar. - worried (adjective) : endişeli, gergin
He was worried about the upcoming exam.
Yaklaşan sınav hakkında endişeliydi. - worry (verb) : endişe etmek
Don’t worry, everything will be fine in the end.
Endişelenme, sonunda her şey yoluna girecek. - worry (noun) : endişe, kaygı, üzüntü
Financial worries kept him awake at night, so he can’t focus on his tasks.
Maddi endişeler onu gece uyanık tuttu, bu yüzden görevlerine odaklanamıyor. - worse (adjective) : daha kötü
His situation became worse after the accident.
Durumu kaza sonrası daha da kötüleşti. - worse (adverb) : daha kötü, kötü bir şekilde
The traffic is worse during rush hour, so you need to call your wife.
Trafik yoğun saatlerde daha kötüdür, bu yüzden eşini aramalısın. - worse (noun) daha kötü, daha fena, daha berbat
The weather forecast predicts that the storm will get worse tomorrow.
Hava tahmini fırtınanın yarın daha da kötüleşeceğini öngörüyor. - worship (noun)
- worship (verb) tapmak, ibadet, ilahlaştırma
The community gathers every Sunday to worship at the local church.
Topluluk her Pazar yerel kilisede ibadet etmek için bir araya geliyor. - worst (adjective) : en kötü
The movie we watched last night was the worst I’ve ever seen.
Dün gece izlediğimiz film, şimdiye kadar izlediğim en kötü filmdi. - worst (adverb) : en kötü, en kötü şekilde
The car accident was the worst experience I have ever had.
Araba kazası şimdiye kadar yaşadığım en kötü deneyimdi. - worst (noun) en kötü, en fena, en berbat
During the crisis, we prepared for the worst.
Kriz sırasında en kötüsüne hazırlandık. - worth (adjective) : değer, kıymetli, değerli
The painting is worth a lot of money as it was created by a famous artist.
Bu tablo çok para eder çünkü ünlü bir sanatçı tarafından yaratıldı. - worth (noun) değer, kıymet, bedel
The worth of a good education cannot be overstated.
İyi bir eğitimin değeri abartılamaz. - worthwhile (adjective) değerli, zahmete değer
Investing time in learning a new language is a worthwhile endeavor.
Yeni bir dil öğrenmeye zaman ayırmak değerli bir çabadır. - worthy (adjective) saygıdeğer, layık, değerli
His dedication to helping others makes him a worthy recipient of the award.
Başkalarına yardım etmeye olan bağlılığı onu ödülün değerli bir alıcısı yapıyor. - would (modal verb) : -cekti, -erdi
She said she would call me.
Beni arayacağını söyledi. - wound (noun)
- wound (verb) yara, yaralamak, incitmek
The soldier’s wound required immediate medical attention.
Askerin yarası acil tıbbi müdahale gerektirdi. - wow (exclamation) : vay
Wow, I can’t believe how beautiful this place is!
Vay, buranın ne kadar güzel olduğunu inanamıyorum! - wrap (verb) sarmak, paketlemek, dolamak
She carefully wrapped the gift in colorful paper before the party.
Partiden önce hediyeyi özenle renkli kağıda sardı. - wrist (noun) bilek
The watch was too tight around his wrist, so he had to adjust the strap.
Saat bileğini çok sıkıyordu, bu yüzden kayışı ayarlamak zorunda kaldı. - write (verb) : yazmak
She writes poems in her free time.
Boş zamanlarında şiir yazar - writer (noun) : yazar
He wants to become a writer.
Yazar olmak istiyor. - writing (noun) : yazı, yazma
Her writing is clear and simple.
Yazıları açık ve basittir - written (adjective) : yazılı, yazılmış
The contract is in written form; please make sure to read it before signing it.
Sözleşme yazılı biçimdedir; lütfen imzalamadan önce iyice okuduğunuzdan emin olun. - wrong (adjective) : yanlış, hatalı, ters, uygunsuz
I took the wrong bus.
Yanlış otobüse bindim. - wrong (adverb) : yanlış, hatalı
You answered the question wrong, which confused the entire class.
Soruyu yanlış cevapladınız, ki bu sınıftaki herkesi şaşırttı. - wrong (noun) yanlış, hata, haksızlık
Admitting one’s wrongs is the first step towards personal growth.
Hatalarını kabul etmek kişisel gelişimin ilk adımıdır. - yard (noun) : bahçe, alan
We keep our bikes in the yard for quick rides around the neighborhood.
Bisikletlerimizi mahallede hızlı gezintiler için bahçede tutuyoruz. - yeah (exclamation) : evet!
Yeah, I agree with you.
Evet, sana katılıyorum. - year (noun) : sene, yıl, yaş
The project will take a year to finish.
Projenin tamamlanması bir yıl alacak. - yell (verb) bağırmak, haykırmak
The coach had to yell over the noise of the crowd to give instructions to his players.
Antrenör, oyuncularına talimat vermek için kalabalığın gürültüsünün üzerinden bağırmak zorunda kaldı. - yellow (adjective) :
- yellow (noun) : sarı, sararmış, sansasyon yaratan
Yellow is a very happy color.
Sarı çok mutlu bir renktir. - yes (exclamation) : evet!
She said ‘yes’ to his proposal.
Teklifine ‘evet’ dedi. - yesterday (adverb) : dün
We had 2 exams yesterday.
Dün 2 sınavımız vardı. - yesterday (noun) : dün
Yesterday’s hero is forgotten today.
Dünün kahramanı bugün unutuldu. - yet (adverb) : henüz
I haven’t received the email yet, but I’m waiting.
Henüz e-postayı almadım ama bekliyorum. - yet (conjunction) ancak, fakat, yine de
He is wealthy, yet he lives a simple life.
Zengin olmasına rağmen basit bir hayat yaşıyor. - yield (noun)
- yield (verb) teslim olmak, verim, getiri
The farmers expect a high yield of crops this season due to favorable weather conditions.
Çiftçiler, elverişli hava koşulları nedeniyle bu sezonda yüksek bir ürün verimi bekliyorlar. - you (pronoun) : sen, siz
You are a lucky woman.
Sen şanslı bir kadınsın. - young (adjective) : genç, küçük, acemi
They got married at a young age.
Genç yaşta evlendiler. - young (noun) : genç, genç birey
A group of young gathered at the park to enjoy the sunny weather.
Bir grup genç parkta güneşli havanın tadını çıkarmak için toplandı. - youngster (noun) genç, çocuk, delikanlı
The youngster showed remarkable talent in playing the violin at such a young age.
Genç, bu kadar genç yaşta keman çalmada olağanüstü bir yetenek gösterdi. - your (determiner) : senin, sizin
I like your idea.
Fikrinizi beğendim - yours (pronoun) : seninki
This book is yours, right?
Bu kitap seninki, değil mi? - yourself (pronoun) : kendin, kendiniz
Take care of yourself.
Kendine iyi bak. - youth (noun) : gençlik, gençler, genç dönem
The youth are the future of our society, and their education is vital for progress.
Gençler toplumumuzun geleceğidir, ve onların eğitimi ilerleme için çok önemlidir. - zero (number) : sıfır
The temperature dropped to zero last night.
Sıcaklık geçen gece sıfıra düştü. - zone (noun) bölge, alan, kuşak
This area is designated as a pedestrian zone during weekends.
Bu alan hafta sonları yaya bölgesi olarak belirlenmiştir.