Kategoriler
The Oxford 3000

Oxford 3000 Kelime Listesi A2 Seviyesi

Oxford 3000 Kelime Listesi
Oxford EnglIsh A2 Seviyesi 996 Kelime

A1’den B1 Seviyesine Kadar İngilizce Öğrenilecek En Önemli 3000 Kelime İngilizce ve Türkçe örnek cümleler ile birliktedir.

  • ability (noun) : yetenek, beceri, yeterlik
    The job needs technical ability.
    İşin teknik beceriye ihtiyacı var.
  • able (adjective) : yetenekli, hünerli, beceri gerektiren
    She is able to speak three languages.
    Üç dil konuşabiliyor.
  • abroad (adverb) : yurtdışı, yurt dışına, gurbette
    She studied abroad for two years.
    İki yıl yurtdışında eğitim gördü.
  • accept (verb) : kabul etmek, onaylamak, almak
    Will you accept my apology?
    Özürümü kabul eder misin?
  • accident (noun) : kaza, tesadüf, beklenmedik olay
    The accident caused a traffic jam.
    Kaza, trafik sıkışıklığına neden oldu.
  • according to (preposition) : -e göre, buna göre
    According to the weather forecast, it will rain tomorrow
    Hava tahminine göre, yarın yağmur yağacak.
  • achieve (verb) : başarmak, elde etmek
    She achieved her goal of becoming a doctor.
    Doktor olma hedefini başardı.
  • act (verb) : hareket etmek, davranmak, rol yapmak
    You’re acting like a child!
    Çocuk gibi davranıyorsun!
  • active (adjective) : aktif, hareketli
    The volcano is still active.
    Volkan hâlâ aktif.
  • actually (adverb) : aslında, gerçekten
    It’s actually quite easy to use.
    Aslında kullanımı oldukça kolay.
  • adult (adjective) : yetişkin, reşit, ergin
    Adult education classes are available.
    Yetişkin eğitimi dersleri mevcuttur.
  • advantage (noun) : avantaj, üstünlük, çıkar, menfaat
    She took advantage of the opportunity.
    Fırsatı değerlendirdi.
  • adventure (noun) : macera, serüven, tehlikeli iş
    They went on an adventure to the Amazon rainforest.
    Amazon yağmur ormanlarına bir maceraya çıktılar.
  • advertise (verb) : reklam yapmak, ilan vermek, duyurmak
    They advertised the new product on TV.
    Yeni ürünün reklamını TV’de yaptılar.
  • advertisement (noun) : reklam, ilan, duyuru
    I saw an advertisement for the new movie.
    Yeni film için bir reklam gördüm.
  • advertising (noun) : reklamcılık, ilan, duyurma
    She works in the advertising industry.
    Reklamcılık sektöründe çalışıyor.
  • affect (verb) : etkilemek, etki etmek
    The weather can affect your mood.
    Hava durumu ruh halinizi etkileyebilir.
  • after (adverb) : sonra, sonrasında, ardından
    I’ll call you after I finish my work.
    İşimi bitirdikten sonra seni arayacağım.
  • after (conjunction) :

  • against (preposition) : aykırı, aleyhinde, karşı
    They voted against the proposal.
    Teklife karşı oy verdiler.
  • ah (exclamation) : ah!
    Ah, I see what you mean now.
    Ah, şimdi ne demek istediğini anlıyorum.
  • airline (noun) : havayolu
    The airline announced a new route to Tokyo.
    Havayolu şirketi, Tokyo’ya yeni bir rota açıkladı.
  • alive (adjective) : canlı, hayatta, hayat dolu
    The forest comes alive at night.
    Orman geceleri canlanır.
  • all (adverb) : hepsi, tümü, hep
    All the students passed the exam.
    Öğrencilerin hepsi sınavı geçti.
  • all right (adjective) : elbette, peki, pekala
    All right, let’s start the meeting.
    Pekala, toplantıya başlayalım.
  • all right (adverb) :

  • all right (exclamation) :

  • allow (verb) : izin vermek, imkan vermek, koyvermek
    Pets are not allowed in this building.
    Bu binada evcil hayvanlara izin verilmez.
  • almost (adverb) : neredeyse, hemen hemen, adeta
    The bottle is almost empty.
    Şişe neredeyse boş.
  • alone (adjective) : yalnız, tek başına, bir başına
    I prefer to travel alone.
    Yalnız seyahat etmeyi tercih ederim.
  • alone (adverb) :

  • along (adverb) : boyunca, süresince; birlikte
    We walked along the river.
    Nehir boyunca yürüdük.
  • along (preposition) :

  • already (adverb) : zaten, çoktan, önceden, bile
    I’ve already finished my homework.
    Ödevimi çoktan bitirdim.
  • alternative (noun) : alternatif, seçenek
    We need to find an alternative solution.
    Alternatif bir çözüm bulmalıyız
  • although (conjunction) : olmasına rağmen, -e rağmen
    Although he’s young, he has a lot of experience.
    Genç olmasına rağmen, çok deneyimi var.
  • among (preposition) : arasında, içinde, arasına
    There was a lot of excitement among the crowd.
    Kalabalığın arasında büyük bir heyecan vardı.
  • amount (noun) : miktar, tutar, değer, toplam
    The amount of rainfall this year is higher than average.
    Bu yılki yağış miktarı ortalamanın üzerinde.
  • ancient (adjective) : antik, eski, eskiden kalma
    The ancient Egyptians built the pyramids.
    Antik Mısırlılar piramitleri inşa ettiler.
  • ankle (noun) : ayak bileği, ayak bileği kemiği
    She twisted her ankle while jogging.
    Koşu yaparken ayak bileğini burktu.
  • any (adverb) : hiç, herhangi bir
    He wasn’t any good at French.
    Fransızca konusunda hiç de iyi değildi.
  • any more (adverb) : artık, artık değil, bundan böyle
    I heard that they don’t talk to each other anymore.
    Duydum ki artık birbirleriyle konuşmuyorlarmış.
  • anybody (pronoun) : herkes, kimse
    I didn’t see anybody at the park.
    Parkta kimseyi görmedim.
  • anyway (adverb) : her neyse, zaten, nasıl olsa
    Anyway, take care! See you later.
    Her neyse, kendine dikkat et! Sonra görüşürüz.
  • anywhere (adverb) :

  • anywhere (pronoun) : herhangi bir yer, hiçbir yer
    You can get the chocolate anywhere now.
    Çikolatayı artık herhangi bir yerden alabilirsin.
  • app (noun) : uygulama
    He downloaded another gaming app again.
    Yine başka bir oyun uygulaması indirdi.
  • appear (verb) : görünmek, belirmek
    The dog suddenly appeared in front of his door.
    Köpek aniden kapısının önünde belirdi.
  • appearance (noun) : görünüm, görünüş
    His appearance wasn’t fit for the party’s theme.
    Görünüşü partinin teması için uygun değildi.
  • apply (verb) : başvurmak, uygulamak
    She applies the sunscreen to her face everyday.
    Güneş kremini yüzüne her gün uygular.
  • architect (noun) : mimar, yaratıcı
    The architect designed a vintage like building.
    Mimar eski zamanımsı bir bina tasarladı.
  • architecture (noun) : mimari, mimarlık
    The town is known for it’s unique architecture.
    Kasaba benzersiz mimarisiyle tanınır.
  • argue (verb) : tartışmak, iddia etmek
    They argued even over the smallest detail.
    En küçük detaylar üzerine bile tartıştılar.
  • argument (noun) : tartışma, argüman, iddia
    Her family arguments are none of my business.
    Onun ailevi tartışmaları beni hiç alakadar etmez.
  • army (noun) : ordu, topluluk, kalabak
    He served for the army all his life.
    Tüm hayatı boyunca orduda hizmet etti.
  • arrange (verb) : düzenlemek, ayarlamak
    Can you arrange the books on my table?
    Masamdaki kitapları düzenleyebilir misin?
  • arrangement (noun) : düzenleme, ayarlama
    She made this beautiful floral arrangement.
    Bu güzel çiçek düzenlemesini o yaptı.
  • as (adverb) :

  • as (conjunction) : olarak, gibi, -dıkça, -ken
    As I was doing my homework, it started to snow.
    Ödevimi yaparken kar yağmaya başladı.
  • asleep (adjective) : uykuda, uyumuş, uyuya(kalmak)
    She fell asleep on the sofa last night.
    Dün gece koltukta uyuyakalmış.
  • assistant (adjective) :

  • assistant (noun) : asistan, yardımcı
    They are assistant professors at the university.
    Onlar üniversitede yardımcı doçentler.
  • athlete (noun) : sporcu, atlet
    The athlete almost won a gold medal.
    Sporcu neredeyse altın madalya kazandı.
  • attack (noun) :

  • attack (verb) : saldırı, atak, saldırmak, hücum etmek
    His cat attacked me when I tried to pet it.
    Kedisi onu sevmeye çalışırken bana saldırdı.
  • attend (verb) : katılmak, devam etmek, hizmet etmek
    She attended her writing course every sunday.
    Her pazar yazma kursuna katıldı.
  • attention (exclamation) :

  • attention (noun) : ilgi, özen, dikkat!
    Please pay attention to the lesson.
    Lütfen derse dikkatinizi verin.
  • attractive (adjective) : çekici, ilginç, alımlı
    Most women think Henry Cavill is attractive.
    Çoğu kadın Henry Cavill’in çekici olduğunu düşünür.
  • audience (noun) : izleyici kitlesi, dinleyici kitlesi, seyirci
    The audience screamed after the performance.
    İzleyiciler performanstan sonra çığlık attı.
  • author (noun) : yazar, yaratıcı
    Franz Kafka is her favorite author.
    Franz Kafka onun en sevdiği yazar.
  • available (adjective) : müsait, ulaşılabiliir
    She said she was available after the meeting.
    Toplantıdan sonra müsait olduğunu söyledi.
  • average (adjective) :

  • average (noun) : ortalama, sıradan
    In Turkey, the average height for women is 160 cm.
    Türkiye’de kadınların ortalama boyu 160 cm’dir.
  • avoid (verb) : kaçınmak, sakınmak, sakınmak
    He avoids responding to her messages.
    Onun mesajlarına yanıt vermekten kaçınıyor.
  • award (noun) : ödül, mükâfat
    They received an award for their acting.
    Oyunculukları için bir ödül aldılar.
  • awful (adjective) : korkunç, berbat, çok kötü
    Where’s this awful smell coming from?
    Bu berbat koku nereden geliyor?
  • back (adjective) : geri, arka, sırt
    She injured her back while doing pilates.
    Pilates yaparken sırtını sakatladı.
  • background (noun) : arka plan, geçmiş
    The game character’s background was so sad.
    Oyun karakterinin geçmişi çok üzücüydü.
  • badly (adverb) : kötü bir şekilde, çok
    He badly needs to win this game.
    Bu oyunu kazanmaya çok ihtiyacı var.
  • bar (noun) : bar, çubuk, engel
    Jazz music was playing at the bar.
    Barda caz müzik çalıyordu.
  • baseball (noun) : beyzbol, beyzbol topu
    The baseball players celebrated their victory.
    Beyzbol oyuncuları zaferlerini kutladılar.
  • based (adjective) : dayalı, dayanan, kurulu
    This film is based on real life events.
    Bu film gerçek olaylara dayanmaktadır.
  • basketball (noun) : basketbol, basket topu
    She wants to play basketball with her brother.
    Abisiyle basketbol oynamak istiyor.
  • bean (noun) : fasulye, tane
    Why did you add beans to the soup?
    Neden çorbaya fasulye ekledin?
  • bear (noun) : ayı
    Is it true that bears love honey?
    Ayıların bal sevdiği doğru mu?
  • beat (verb) : vurmak, yenmek, dövmek
    They beat the other team in the final match.
    Final maçında diğer takımı yendiler.
  • beef (noun) : biftek, sığır eti
    The restaurant served beef for the main course.
    Restoran ana yemek için dana eti servis etti.
  • before (adverb) :

  • before (conjunction) : önce, önceki, öncesinde
    Before reacting, know that I love you.
    Tepki vermeden önce, bil ki seni seviyorum
  • behave (verb) : davranmak, terbiyeli olmak
    Children behave well with parents around.
    Çocuklar ebeveynleri etraftaysa iyi davranırlar.
  • behaviour (noun) : davranış
    His behaviour was unacceptable.
    Onun davranışı kabul edilemezdi.
  • belong (verb) : ait olmak, üyesi olmak, uygun olmak
    That pillow belongs to me.
    O yastık bana ait.
  • belt (noun) : kemer, kuşak, kayış
    She has a black belt in judo.
    Judo’da siyah kuşağı var.
  • benefit (noun) : yarar, fayda, avantaj, çıkar
    The benefits of ginger tea is endless.
    Zencefil çayının faydaları sonsuz.
  • best (adverb) : en iyi, en çok, en
    Practice is the best way to learn something new.
    Yeni bir şeyi öğrenmek için en iyi yol pratiktir.
  • best (noun) :

  • better (adverb) : daha iyi, iyisimi
    Face to face education is better than online.
    Yüz yüze eğitim, online eğitimden daha iyidir.
  • between (adverb) : arasında, arasına, ortasında
    The pool is between two buildings.
    Havuz iki binanın arasında.
  • billion (number) : milyar
    There are over eight billion people on Earth.
    Dünyada sekiz milyardan fazla insan var.
  • bin (noun) : çöp kutusu, çöp kovası
    The little girl threw her trash in the bin.
    Küçük kız çöpünü çöp kutusuna attı.
  • biology (noun) : biyoloji
    She has a biology degree.
    Onun biyoloji diploması var.
  • birth (noun) : doğum, doğuş, yavrulama
    They celebrated the birth of their child together.
    Çocuğunun doğumunu beraber kutladılar.
  • biscuit (noun) : bisküvi, kurabiye
    He baked the biscuits on his own for the new year.
    Yeni yıl için bisküvileri kendi başına pişirdi.
  • bit (noun) : biraz, parça, kısım
    Can you add a bit of sugar to my coffee as well?
    Benim kahveme de biraz şeker ekleyebilir misin?
  • blank (adjective) :

  • blank (noun) : boş, boşluk, anlamsız
    They filled the blanks with the correct words.
    Doğru kelimelerle boşlukları doldurdular.
  • blood (noun) : kan, kan bağı
    Would you donate your blood for someone else?
    Bir başkası için kanını bağışlar mıydın?
  • blow (verb) : üflemek, esmek, patlamak
    Happy birthday, Quick! Blow out the candles.
    İyi ki doğdun, Çabuk! Mumları üfle.
  • board (noun) : tahta, pano, kurul
    I can’t see the board, what does it say?
    Tahtayı göremiyorum, ne yazıyor?
  • boil (verb) : kaynamak, kaynatmak
    I need to boil some water for coffee.
    Kahve için biraz su kaynatmam gerekiyor.
  • bone (noun) : kemik, kılçık
    He broke a bone in her legwhile playing football.
    Futbol oynarken bacağındaki bir kemiği kırdı.
  • book (verb) : ayırtmak, rezerve etmek
    I have already booked the tickets to France.
    Fransa’ya biletlerimi çoktan ayırt ettim.
  • borrow (verb) : ödünç almak, borç almak
    I borrowed some money from one of my friends.
    Arkadaşlarımın birinden biraz para ödünç aldım.
  • boss (noun) : patron, usta
    She is the boss of this company.
    O bu şirketin patronudur.
  • bottom (adjective) :

  • bottom (noun) : taban, alttaki, alt
    They are sitting at the bottom of the stairs.
    Onlar merdivenlerin alt kısmında oturuyorlar.
  • bowl (noun) : kase, çanak
    Pour some soup into a bowl.
    Bikr kasenin içine biraz çorba dök.
  • brain (noun) : beyin, zeka
    The human brain is very complex.
    İnsan beyni çok karmaşıktır.
  • bridge (noun) : köprü, briç
    They are working on a new bridge design.
    Onlar yeni bir köprü tasarımı üzerinde çalışıyorlar.
  • bright (adjective) : parlak, akıllı
    It is obvious that this student will have a bright future.
    Bu öğrencinin parlak bir geleceğe sahip olacağı açıktır.
  • brilliant (adjective) : harika, zeki, parlak
    Cahit Arf is a brilliant mathematician.
    Cahit Arf parlak bir matematikçidir.
  • broken (adjective) : kırık, arızalı
    The vase suddenly fell and now it’s broken.
    Vazo aniden düştü ve şimdi kırık.
  • brush (noun) :

  • brush (verb) : fırçalamak, fırça
    I must buy a new brush for painting.
    Resim yapmak için yeni bir fırça almalıyım.
  • burn (verb) : yanmak, yakmak
    The woman burned the letter after reading it.
    Kadın mektubu okuduktan sonra yaktı.
  • businessman (noun) : işadamı, iş insanı
    He is a successful businessman who owns a lot of companies.
    O, pek çok şirketin sahibi olan başarı bir işadamıdır.
  • button (noun) : düğme, tuş
    The botton on my jacket popped off.
    Ceketimin düğmesi çıktı.
  • camp (noun) :

  • camp (verb) : kamp, kamp yapmak
    He loves the nature and goes to camp in the mountains.
    Doğayı sever ve dağlarda kamp yapmaya gider.
  • camping (noun) : kamp yapma, kampçılık
    Camping together was an amazing experience.
    Birlikte kamp yampak harika bir deneyimdi.
  • can (noun) : teneke kutu, konserve kutu
    The can was empty, so she threw it in the recycling bin.
    Teneke kutu boştu, bu yüzden geri dönüşüm kutusuna attı.
  • care (noun) :

  • care (verb) : bakım, özen, önemsemek
    The president receiving excellent care.
    Başkan mükemmel bakım alıyor.
  • careful (adjective) : dikkatli, titiz
    She is very careful about what she eats.
    Ne yediği konusunda çok dikkatlidir.
  • carefully (adverb) : dikkatli bir şekilde, özenle
    The doctor examined patients very carefully.
    Doktor hastaları dikkatli bir şekilde muayene etti.
  • carpet (noun) : halı, örtü
    She chose a handmade carpet for his birthday present.
    Doğum günü hediyesi olarak ona el yapımı bir halı seçti.
  • cartoon (noun) : çizgi film, karikatür
    This cartoon on TV is both funny and educational.
    Televizyondaki çizgifilm hem eğlenceli hem de eğiticidir.
  • case (noun) : dava, kılıf, kasa
    The case has been postponed due to lack of evidence.
    Dava kanıt yetersizliğinden dolayı ertelendi.
  • cash (noun) : nakit para, peşin ödeme
    I prefer to pay in cash.
    Nakit ödeme yapmayı tercih ederim.
  • castle (noun) : kale, şato
    Legends say the castle was haunted by a witch.
    Efsaneler kalenin bir cadı tarafından lanetlendiğini söylüyor.
  • catch (verb) : yakalamak, tutuşmak
    The cats are quick enough to catch the mouse.
    Kediler fareyi yakalamak için yeterince hızlıdır.
  • cause (noun) :

  • cause (verb) : sebep, sebep olmak, yol açmak
    The cause of the accident is still unknown.
    Kazanın nedeni hala bilinmiyor.
  • celebrate (verb) : kutlamak, anmak
    Her friends will celebrate her birthday with a surprise party.
    Arkadaşları doğum gününü sürpriz bir parti ile kutlayacak.
  • celebrity (noun) : ünlü kişi, tanınan
    A celebrity is a famous person.
    Ünlü, tanınmış bir kişidir.
  • certain (adjective) : kesin, bazı
    There are certain rules that everybody must follow.
    Herkesin uyması gereken belirli kurallar vardır.
  • certainly (adverb) : kesinlikle, muhakkak
    She is certainly a very polite person.
    O kesinlikle çok kibar bir insandır.
  • chance (noun) : şans, ihtimal
    This is an amazing chance to learn something new.
    Bu yeni bir şeyler öğrenmek için harika bir şans.
  • character (noun) : karakter, harf
    Scarlett Johanson is the main character in the movie.
    Scarlett Johanson filmdeki ana karakterdir.
  • charity (noun) : hayır kurumu, bağış, hayır işi
    She donated her all money to a charity that helps children.
    Tüm parasını çocuklara yardım eden bir hayır kurumuna bağışladı.
  • chat (noun) :

  • chat (verb) : sohbet, konuşma, sohbet etmek
    We had a short chat about the latest news.
    Son haberler hakkında kısa bir sohbet ettik.
  • check (noun) : çek, kontrol, muayene
    I wrote a check for the groceries.
    Market alışverişi için bir çek yazdı.
  • chef (noun) : aşçı, şef
    The chef is preparing a delicious dinner for us.
    Aşçı bizim için lezzetli bir akşam yemeği hazırlıyor.
  • chemistry (noun) : kimya, madde yapısı
    She is carrying out an experiment in the chemistry lab.
    Kimya laboratuvarında bir deney yapıyor.
  • chip (noun) : çatlak, patates kızartması, çip, fiş
    There is a chip on the plate.
    Tabakta bir çatlak var.
  • choice (noun) : seçenek, çare
    This restaurant is a great choice for dinner.
    Bu restoran akşam yemeği için harika bir seçenek.
  • church (noun) : kilise, mezhep
    The British go to church every on Sundays.
    İngilizler pazarları kiliseye giderler.
  • cigarette (noun) : sigara, mazot
    My father decided to quit smoking cigarettes.
    Babam sigarayı bırakmaya karar verdi.
  • circle (noun) :

  • circle (verb) : halka, daire içine almak
    She drew a large circle on the paper.
    Kağıda büyük bir daire çizdi.
  • classical (adjective) : klasik, tipik, standart
    She listens to classical music while studying.
    Ders çalışırken klasik müzik dinler.
  • clear (adjective) : temiz, belirgin
    His explanation was clear enough.
    Açıklaması yeterince açıktı.
  • clearly (adverb) : açık bir biçimde, şüphesiz
    The teacher interpreted the instructions clearly.
    Öğretmen talimatları açık bir biçimde yorumladı.
  • clever (adjective) : zeki, akıllı
    The foxes are known as clever animals.
    Tilkiler zeki hayvanlar olarak bilinirler.
  • climate (noun) : iklim, hava, çevre
    The climate in this country is warm.
    Bu ülkedeki iklim ılımandır.
  • close (adjective) : yakın, kapalı, sıkı
    My home is close to the school.
    Evim okula yakındır.
  • closed (adjective) : kapalı
    The store is closed on Sundays.
    Mağaza pazarları kapalıdır.
  • clothing (noun) : giysi, giyecek
    This store sells high-quality clothing.
    Bu mağaza yüksek kalitede giysi satar.
  • cloud (noun) : bulut, küme
    This cloud looks like a sheep.
    Bu bulut bir koyun gibi görünüyor
  • coach (noun) : antrenör, otobüs
    The coach made the team win the match.
    Antrenör takımın maçı kazanmasını sağladı.
  • coast (noun) : kıyı, sahil
    They walked on the coast al night.
    Tüm gece sahilde yürüdüler.
  • code (noun) : şifre, kanun
    The teacher will give us simple a code to break.
    Öğretmen kırmamız için basit bir kod verecek.
  • colleague (noun) : meslektaş, iş arkadaşı
    She is a very friendly colleague of mine.
    O benim çok dost canlısı bir iş arkadaşımdır.
  • collect (verb) : toplamak, biriktirmek
    We collect leaves in the fall.
    Sonbaharda yaprak toplarız.
  • column (noun) : sütun, köşe yazısı
    There is a big column in the room.
    Odada büyük bir sütun var.
  • comedy (noun) : komedi, güldürü
    We love watching comedy movies.
    Komedi filmleri seyretmeyi severiz.
  • comfortable (adjective) : rahat, rahatlatıcı, müreffeh
    This sofa is very comfortable.
    Bu koltuk oldukça rahat.
  • comment (noun) : yorum, açıklama
    I agree with your comment about the movie.
    Film hakkındaki yorumuna katılıyorum.
  • communicate (verb) : iletişim kurmak, haberleşmek, bulaştırmak (hastalığı)
    The police use radios to communicate with each other.
    Polisler iletişim kurmak için telsiz kullanırlar.
  • community (noun) : topluluk, camia, cemaat, toplum
    He is an active member of the community.
    O, topluluğun aktif bir üyesidir.
  • compete (verb) : yarışmak, rekabet etmek
    They will compete against each other.
    Birbirlerine karşı yarışacaklar.
  • competition (noun) : yarışma, rekabet
    The competition was tough.
    Yarışma zordu.
  • complain (verb) : şikayet etmek, yakınmak
    He always complains about the current situation.
    O mevcut durum hakkında her zaman şikayet eder.
  • completely (adverb) : tamamen, tümüyle
    He was completely confused after hearing the news.
    Haberleri duyduktan sonra kafası tamamen karıştı.
  • condition (noun) : durum, hal, koşul
    This computer is in good condition.
    Bu bilgisayar iyi durumda.
  • conference (noun) : konferans, toplantı
    The conference will be held in a hotel.
    Konferans bir otelde yapılacak.
  • connect (verb) : bağlanmak, bağ kurmak
    I can’t connect to the internet right now.
    Şu anda internete bağlanamıyorum.
  • connected (adjective) : bağlı, ilgili
    The computer is connected to the charger.
    Bilgisayar şarj cihazına bağlı
  • consider (verb) : dikkate almak, durumu değerlendirmek
    I am going to consider your offer.
    Teklifini dikkate alacağım.
  • contain (verb) : içermek, kapsamak
    This book contains a lot of useful information.
    Bu kitap çok fazla yararlı bilgi içerir.
  • context (noun) : bağlam, içerik
    The historical context of the event is really important.
    Bu olayın tarihi bağlamı çok önemlidir.
  • continent (noun) : kıta, anakara
    Asia is the largest continent in the world.
    Asya dünyadaki en büyük kıtadır.
  • continue (verb) : devam etmek, sürdürmek
    Please continue with your work.
    Lütfen işinize devam edin.
  • control (noun) :

  • control (verb) : kontrol etmek, kontrol, denetim
    A remote must be used to control the TV.
    Televizyonu kontrol etmek için bir kumanda kullanılmalı.
  • cook (noun) : yemek pişirmek, aşçı
    He is an excellent cook.
    O harika bir aşçıdır.
  • cooker (noun) : ocak, tencere
    I need to buy a new cooker.
    Yeni bir ocak almam gerekiyor.
  • copy (noun) :

  • copy (verb) : nüsha, kopyalamak
    Could you please make a copy of this document?
    Bu belgenin bir kopyasını alabilir miyim lütfen?
  • corner (noun) : köşe, ücra yer
    He has been waiting for you at the corner.
    Köşede seni bekliyor.
  • correctly (adverb) : doğru bir şekilde
    He speaks French correctly.
    Fransıcayı doğru bir şekilde konuşuyor.
  • count (verb) : saymak, güvenmek
    Can you count the number of the plates on the table?
    Masadaki tabakların sayısını sayabilir misin?
  • couple (noun) : çift, ikili
    They are a very lovely couple.
    Onlar çok hoş bir çifttir.
  • cover (verb) : kaplamak, örtmek
    Cover the pot with a lid.
    Lütfen tencerenin üstünü bir kapakla ört.
  • crazy (adjective) : çılgın, deli
    This is a crazy idea, but it might actually work.
    Bu çılgın bir fikir, ama gerçekten işe yarayabilir.
  • creative (adjective) : yaratıcı, kreatif
    We need a creative solution to solve this problem.
    Bu sorunu çözmek için yaratıcı bir çözüme ihtiyacımız var.
  • credit (noun) : kredi, güven, saygınlık
    You can pay the bill with a credit card.
    Faturayı kredi kartı ile ödeyebilirsiniz.
  • crime (noun) : suç, cinayet, kabahat
    Poverty can lead to an increase in crime.
    Yoksulluk suç oranının artmasına yol açabilir.
  • criminal (noun) : suçlu, sabıkalı
    The judge sentenced the criminal to 5 years in prison.
    Hakim suçluyu 5 yıl hapis cezasına çarptırdı.
  • cross (noun) :

  • cross (verb) : karşıya geçmek, haç
    Please be careful when you cross the street.
    Lütfen caddeyi geçerken dikkatli ol
  • crowd (noun) : kalabalık, topluluk, sürü
    There was a huge crowd at the cinema yesterday.
    Dün sinemada büyük bir kalabalık vardı.
  • crowded (adjective) : kalabalık (yer)
    We decided to leave the bazaar because it was very crowded.
    Çok kalabalık olduğu için pazardan ayrılmaya karar verdik.
  • cry (verb) : ağlamak, bağırmak
    He was about to cry from happiness.
    Neredeyse mutluluktan ağlamak üzereydi.
  • cupboard (noun) : dolap, mutfak dolabı
    The plates are in the cupboard.
    Tabaklar mutfak dolabında.
  • curly (adjective) : kıvırcık, kıvırcık saçlı kimse, bukleli
    My sister has curly hair, just like my mom.
    Kız kardeşimin tıpkı anneminki gibi kıvırcık saçları var.
  • cycle (noun) :

  • cycle (verb) : döngü, dolaşım, devir yapmak
    The weather seems to be stuck in a cycle of rain and sunshine.
    Hava durumu yağmur ve güneş arasında bir döngüye sıkışmış gibi görünüyor.
  • daily (adjective) : günlük, gündelik
    I have a daily routine that includes exercise.
    Egzersiz içerin günlük bir rutinim var.
  • danger (noun) : tehlike, risk
    Pandas are in danger of dying out.
    Pandalar nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya.
  • dark (noun) : karanlık, koyu
    Because of the dark, I couldn’t find my glasses.
    Karanlık yüzünden gözlüklerimi bulamadım.
  • data (noun) : veriler
    Data collected from the survey will be analyzed tomorrow.
    Anketten toplanan veriler yarın analiz edilecek.
  • dead (adjective) : ölü, cansız, bitik
    The police found the dead body in the river.
    Polis, nehirde ölü bedeni buldu.
  • deal (verb) : başa çıkmak, iş yapmak, ile ilgili olmak
    She dealt with the crisis calmly.
    Çıkarı için anlaşmayı kabul etti.
  • dear (exclamation) : sevgili, canım, değerli
    Dear Lisa, Looking forward to seeing you.
    Sevgili Lisa, seni görmeyi iple çekiyorum.
  • death (noun) : ölüm, vefat
    Death is inevitable.
    Ölüm kaçınılmazdır.
  • decision (noun) : karar, hüküm
    It is a tough decision.
    Bu zor bir karar.
  • deep (adjective) : derin, şiddetli
    I took a deep breath before the exam.
    Krizle sakin bir şekilde başa çıktı.
  • definitely (adverb) : kesinlikle, mutlaka
    I will definitely call you tomorrow.
    Yarın seni kesinlikle arayacağım.
  • degree (noun) : derece, diploma
    She has a degree in biology.
    Onun biyoloji diploması var.
  • dentist (noun) : diş hekimi
    I have an appointment with the dentist tomorrow.
    Yarın dişçiye randevum var.
  • department (noun) : daire, bölüm
    The science department is on the second floor.
    Fen bilimleri bölümü ikinci kattadır.
  • depend (verb) : bağlı olmak, güvenmek
    The success of the project depends on the team.
    Projenin başarısı takıma bağlıdır.
  • desert (noun) : çöl, ıssız yer
    This plant can survive in the desert.
    Bu bitki çöldeki koşullarda hayatta kalabilir.
  • designer (noun) : tasarımcı, stilist, dekoratör
    My sister wants to become a graphic designer.
    Kız kardeşim grafik tasarımcısı olmak istiyor.
  • destroy (verb) : tahrip etmek, imha etmek
    She doesn’t want to destroy the evidence.
    Kanıtları tahrip etmek istemiyor.
  • detective (noun) : dedektif, hafiye, polisiye
    She wants to become a detective when she grows up.
    Büyüdüğünde dedektif olmak istiyor.
  • develop (verb) : geliştirmek, gelişmek
    He has developed his skills in Chinese.
    Çincedeki yeteneklerini geliştirdi.
  • device (noun) : cihaz, alet
    He will buy a new device to improve his home security.
    Ev güvenliğini artırmak için yeni bir cihaz satın alacak.
  • diary (noun) : günce, anı defteri
    The girl writes in her diary every night before bed.
    Kız her gece yatmadan önce günlüğüne yazıyor.
  • differently (adverb) : farklı biçimde
    He solved the problem differently this time.
    Bu sefer problemi farklı bir şekilde çözdü.
  • digital (adjective) : dijital, sayısal
    She works in the digital marketing field.
    O, dijital pazarlama alanında çalışıyor.
  • direct (adjective) : doğrudan, direkt
    The company booked a direct flight to Paris for us.
    Şirket bizim için Paris’e doğrudan bir uçuş rezervasyonu yaptı.
  • direction (noun) : istikamet, gidişat, yön
    She is heading in the wrong direction.
    Yanlış yöne gidiyor.
  • director (noun) : yönetici, müdür, yönetmen
    The company director gave a speech last Monday.
    Şirket müdürü geçen pazartesi bir konuşma yaptı.
  • disagree (verb) : aynı fikirde olmamak, katılmamak
    I respectfully disagree with your point of view.
    Görüşünüze saygılı bir şekilde katılmıyorum.
  • disappear (verb) : gözden kaybolmak, ortadan kaybolmak, yok olmak
    As the years pass, old traditions usually disappear.
    Yıllar geçtikçe, eski gelenekler genellikle yok olur.
  • disaster (noun) : felaket, facia
    We narrowly avoided a disaster during the storm.
    Fırtına sırasında büyük bir felaketten kıl payı kurtulduk.
  • discover (verb) : keşfetmek, bulmak
    He was the first to discover the hidden treasure.
    Gizli hazineyi keşfeden ilk kişi oydu.
  • discovery (noun) : keşif, buluş, bulgu
    The discovery of antibiotics was a turning point in medicine.
    Antibiyotiklerin keşfi, tıpta bir dönüm noktasıydı.
  • discussion (noun) : tartışma, görüşme, müzakere
    The discussion in class was very interesting.
    Sınıftaki tartışma çok ilginçti.
  • disease (noun) : hastalık, rahatsızlık
    There is still no cure for some diseases.
    Bazı hastalıklar için hala bir tedavi yok.
  • distance (noun) : mesafe, menzil, uzaklık
    He walked a long distance to get to the library.
    Kütüphaneye gitmek için uzun bir mesafe yürüdü.
  • divorced (adjective) : boşanmış, ayrılmış
    It is difficult for divorced parents to balance their responsibilities.
    Boşanmış ebeveynlerin sorumluluklarını dengelemesi zordur.
  • document (noun) : dosya, doküman
    She forgot to attach the document to the email.
    E-postaya belgeyi eklemeyi unuttu.
  • double (adjective) :

  • double (determiner) :

  • double (pronoun) :

  • double (verb) : ikiye katlamak, çifte
    The price of the product has doubled in the last years.
    Ürünün fiyatı geçtiğimiz yılda iki katına çıktı.
  • download (noun) :

  • download (verb) : indirmek, yüklemek
    She downloaded a movie to watch on his flight.
    Uçuşunda izlemek için bir film indirdi.
  • downstairs (adjective) : aşağı kat, aşağı
    The downstairs room is bigger than the upstairs one.
    Alt kattaki oda, üst kattakinden daha büyük.
  • drama (noun) : drama, tiyatro oyunu
    He loves watching dramas with emotional storylines.
    Duygusal hikayelere sahip dramalar izlemeyi sever.
  • drawing (noun) : çizim, çizme
    She has a talent for drawing, especially portraits.
    Çizim yapma konusunda bir yeteneği var, özellikle portrelerde.
  • dream (noun) :

  • dream (verb) : düş, rüya, hayal etmek, rüya görmek
    I had a dream last night.
    Dün gece bir rüya gördüm.
  • drive (noun) : dürtü, azim, sürüş, tutku
    A powerful drive for success helped him overcome obstacles.
    Başarı için güçlü bir arzu, engelleri aşmasına yardımcı oldu.
  • driving (noun) : sürme, sürüş
    She doesn’t like driving in heavy rain.
    Şiddetli yağmurda sürmeyi sevmez.
  • drop (verb) : düşmek, düşürmek, damla
    She accidentally dropped the vase on the floor.
    Vazoyu yanlışlıkla yere düşürdü.
  • drug (noun) : ilaç, uyuşturucu madde
    Drug abuse is a serious problem in many countries.
    Uyuşturucu bağımlılığı birçok ülkede ciddi bir sorundur.
  • dry (adjective) :

  • dry (verb) : kuru, kurulamak
    Please dry the dishes after washing them.
    Lütfen bulaşıkları yıkadıktan sonra kurulayın.
  • earn (verb) : kazanmak, para kazanmak, hak etmek
    She earns her income by teaching online.
    Gelirini online ders vererek kazanıyor.
  • earth (noun) : yeryüzü, dünya, toprak
    The earth’s atmosphere protects us from harmful radiation.
    Dünyanın atmosferi bizi zararlı radyasyondan korur.
  • easily (adverb) : kolaylıkla, kolayca
    He memorizes new vocabulary easily.
    Yeni kelimeleri kolayca ezberler.
  • education (noun) : eğitim, öğretim, öğrenim
    Education is the key to a successful future.
    Eğitim, başarılı bir geleceğin anahtarıdır.
  • effect (noun) : etki, sonuç
    Stress may have a negative effect on your health.
    Stres, sağlığınız üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir.
  • either (adverb) :

  • either (determiner) :

  • either (pronoun) : ya şu ya bu, de / da (olumsuz)
    Either solution will work to solve the problem.
    Her iki çözüm de sorunu çözmek için işe yarayacaktır.
  • electric (adjective) : elektrikli, elektrik
    Electric cars are becoming more popular worldwide.
    Elektrikli arabalar dünya genelinde daha popüler hale geliyor.
  • electrical (adjective) : elektrik, elektriksel
    Electrical energy can be transformed into mechanical energy.
    Elektriksel enerji, mekanik enerjiye dönüştürülebilir.
  • electricity (noun) : elektrik, elektriksel
    Solar panels convert sunlight into electricity.
    Güneş panelleri güneş ışığını elektriğe dönüştürür.
  • electronic (adjective) : elektronik
    His electronic watch needs to be recharged.
    Elektronik saatinin şarj edilmesi gerekiyor.
  • employ (verb) : işe almak, istihdam sağlamak, uygulamak
    The company employs over 600 people.
    Şirket, 600’dan fazla kişiye istihdam sağlıyor.
  • employee (noun) : işçi, çalışan
    The company has over 2,000 employees worldwide.
    Şirketin dünya çapında 2.000’den fazla çalışanı var.
  • employer (noun) : işveren, patron
    She is an employer in the tech industry.
    O, teknoloji sektöründe bir işverendir.
  • empty (adjective) : boş, boşaltmak
    The box is empty, there is nothing inside.
    Kutu boş, içinde hiçbir şey yok.
  • ending (noun) : son, bitiş
    The ending of the book left me in tears.
    Kitabın sonu beni gözyaşlarına boğdu.
  • energy (noun) : enerji, güç
    He has a lot of energy and always keeps busy.
    Çok enerjisi var ve her zaman meşgul oluyor.
  • engine (noun) : motor, makine
    The plane’s engine started to make strange noises.
    Uçağın motoru garip sesler yapmaya başladı.
  • engineer (noun) : mühendis, makinist
    The engineer solved the technical problems.
    Mühendis, teknik sorunları çözdü.
  • enormous (adjective) : kocaman, muazzam, devasa
    The mountain appeared enormous in the distance.
    Dağ, uzakta devasa görünüyordu.
  • enter (verb) : giriş yapmak, girmek
    She knocked before she entered the office.
    Ofise girmeden önce kapıyı çaldı.
  • environment (noun) : çevre, etraf
    Pollution is one of the greatest threats to our environment.
    Kirlilik, çevremize yönelik en büyük tehditlerden biridir.
  • equipment (noun) : ekipman, teçhizat, donanım
    The gym is filled with a variety of fitness equipment.
    Spor salonu, çeşitli spor ekipmanlarıyla doludur.
  • error (noun) : hata, kusur
    She realized his error too late to correct it.
    Hatasını düzeltmek için çok geç fark etti.
  • especially (adverb) : özellikle, hele
    The movie was good, especially the ending.
    Film iyiydi, özellikle sonu.
  • essay (noun) : makale, deneme, girişim
    He wrote an excellent essay on climate change.
    İklim değişikliği üzerine harika bir makale yazdı.
  • everyday (adjective) : günlük, gündelik
    The store sells everyday items like groceries.
    Mağaza, bakkaliye gibi günlük eşyalar satıyor.
  • everywhere (adverb) : her yer, her yerde
    She travels everywhere with her cat.
    Kedisiyle her yere seyahat eder.
  • evidence (noun) : kanıt, delil, ifade
    The lack of evidence made it difficult to solve the case.
    Kanıt eksikliği davayı çözmeyi zorlaştırdı.
  • exact (adjective) : kesin, tamı tamına, tam olarak
    The exact amount of the bill is $50.
    Hesabın tam tutarı 50 dolar.
  • exactly (adverb) : tamamen, aynen, kesinlikle
    She knew exactly where to find the missing purse.
    Kayıp çantayı tam olarak nerede bulacağını biliyordu.
  • excellent (adjective) : mükemmel, kusursuz
    The food at this restaurant is excellent.
    Bu restorandaki yemekler mükemmel.
  • except (preposition) : haricinde, dışında
    The store is open every day except Tuesdays.
    Mağaza, salı günleri hariç her gün açık.
  • exist (verb) : var olmak, bulunmak
    I don’t think such a thing exists.
    Böyle bir şeyin var olduğunu sanmıyorum.
  • expect (verb) : ummak, beklemek
    She didn’t expect such a warm welcome from her colleagues.
    Meslektaşlarından böyle sıcak bir karşılama beklemiyordu.
  • experience (noun) : deneyim, tecrübe
    She gained a lot of experience working abroad.
    Yurtdışında çalışarak çok deneyim kazandı.
  • experiment (noun) : deney, deneme
    He was nervous about the experiment, but it went well.
    Deney hakkında gergindi, ancak her şey yolunda gitti.
  • expert (adjective) :

  • expert (noun) : uzman, eksper, bilirkişi, becerikli
    As an expert in languages, she can speak six fluently.
    Diller konusunda bir uzman olarak, altı dilde akıcı bir şekilde konuşabiliyor.
  • explanation (noun) : açıklama, izah
    Her explanation of the theory is very detailed.
    Teoriye dair açıklaması çok detaylı.
  • express (verb) : ifade etmek, açıklamak
    The artist expresses his emotions in every painting.
    Sanatçı her tablosunda duygularını ifade eder.
  • expression (noun) : ifade, anlatım
    He had a puzzled expression on his face.
    Yüzünde şaşkın bir ifade vardı.
  • extreme (adjective) : aşırı, uç
    Extreme heat can cause serious health problems.
    Aşırı sıcaklık, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.
  • extremely (adverb) : son derece, çok
    She is extremely talented in playing the guitar.
    Gitar çalmada son derece yetenekli.
  • factor (noun) : etken, unsur, çarpan
    One important factor for success is hard work.
    Başarı için önemli bir unsur çalışkanlıktır.
  • factory (noun) : fabrika, atölye, imalathane
    The factory produces thousands of airconditioners every month.
    Fabrika her ay binlerce klima üretiyor.
  • fail (verb) : başarısız olmak, sınavda kalmak
    No matter how many times you fail, never give up.
    Kaç kere başarısız olursan ol, asla pes etme.
  • fair (adjective) : adil, açık tenli, dürüst
    Fair treatment is a basic human right.
    Adil muamele temel bir insan hakkıdır.
  • fall (noun) : sonbahar, güz
    Fall is my favorite time of the year.
    Sonbahar benim yılın en sevdiğim zamanı.
  • fan (noun) : hayran, vantilatör, yelpaze
    I’m a big fan of romantic novels.
    Romantik romanlarının büyük bir hayranıyım.
  • farm (verb) : çiftlik, çiftçilik yapmak, ekmek
    They farm in the countryside and grow vegetables.
    Kırsalda çiftçilik yapıyorlar ve sebzeler yetiştiriyorlar.
  • farming (noun) : çiftçilik, yetiştiricilik
    Farming requires hard work.
    Çiftçilik, sıkı çalışma gerektirir.
  • fashion (noun) : moda, tarz
    She has always been interested in fashion.
    Her zaman modaya ilgi duymuştur.
  • fat (noun) : yağ, en iyi üretim, en iyi kısım
    Avocados are a good source of healthy fats.
    Avokadolar sağlıklı yağların iyi bir kaynağıdır.
  • fear (noun) : korku, endişe
    She has a fear of heights.
    Yükseklik korkusu var.
  • feature (noun) : özellik, unsur
    The key feature of this car is its fuel efficiency.
    Bu arabanın ana özelliği yakıt verimliliğidir.
  • feed (verb) : beslemek, yem, besin
    She feeds the cat twice a day.
    Köpeği günde iki kez besler.
  • female (adjective) :

  • female (noun) : kadın, dişi
    She was the only female member of the team.
    O, takımın tek kadın üyesiydi.
  • fiction (noun) : kurgu, kurmaca
    I love reading science fiction novels.
    Bilim kurgu romanları okumayı çok seviyorum.
  • field (noun) : alan, tarla
    The farmer worked all day in the field.
    Çiftçi tüm gün tarlada çalıştı.
  • fight (noun) :

  • fight (verb) : kavga etmek, mücadele, dövüş
    The soldiers have to fight bravely to defend their country.
    Askerler, ülkelerini savunmak için cesurca dövüşmek zorundalar.
  • figure (noun) : rakam, şekil, figür
    The artist painted a figure of a woman singing.
    Sanatçı, şarkı söyleyen bir kadının figürünü çizdi.
  • film (verb) : film yapmak, sahne çekmek
    The director filmed a scene in a beautiful forest.
    Yönetmen, güzel bir ormanda bir sahne çekti.
  • final (noun) : sonuncu, son
    The final chapter of the book left me speechless.
    Kitabın son bölümü beni konuşmasız bıraktı.
  • finally (adverb) : sonunda, nihayet
    I finally arrived at my destination after a long journey.
    Uzun bir yolculuktan sonra nihayet varış noktama ulaştım
  • finger (noun) : parmak, muhbir
    He raised her finger to get everyone’s attention.
    Herkesin dikkatini çekmek için parmağını kaldırdı.
  • finish (noun) : bitirmek, bitiş
    The finish of the game was thrilling.
    Oyunun sonu heyecan vericiydi.
  • first (noun) : ilk, birinci
    The first of the month is a busy time for the store.
    Ayın ilk günü, mağaza için yoğun bir zamandır.
  • firstly (adverb) : ilk olarak, ilk önce
    Firstly, I need to prepare the necessary documents for the meeting.
    İlk olarak, toplantı için gerekli belgeleri hazırlamalıyım
  • fish (verb) : balık tutmak, balığa çıkmak
    I like to fish by the lake every weekend.
    Her hafta sonu gölde balık tutmayı severim
  • fishing (noun) : balıkçılık, balık tutma
    Fishing is a relaxing activity for a lot of people.
    Balık tutmak, pek çok insan için rahatlatıcı bir etkinliktir.
  • fit (adjective) :

  • fit (verb) : uymak, uygun, denemek
    This shirt doesn’t fit me anymore.
    Bu gömlek artık bana uymuyor.
  • fix (verb) : tamir etmek, düzeltmek
    I need to fix my phone because it’s not working properly.
    Telefonumu tamir etmem gerekiyor çünkü düzgün çalışmıyor.
  • flat (adjective) : düz, sade, yassı
    The road ahead is flat.
    İlerideki yol düz.
  • flu (noun) : grip, bulanık
    Some people get the flu during the winter season.
    Kış mevsiminde bazı insanlar grip olur.
  • fly (noun) : uçuş, sinek
    There is a fly buzzing around the kitchen.
    Mutfakta dolaşıp duran bir sinek var.
  • flying (adjective) :

  • flying (noun) : uçma, uçuş, uçan
    Flying is one of the fastest ways to travel long distances.
    Uçmak, uzun mesafelerde seyahat etmenin en hızlı yollarından biridir.
  • focus (noun) :

  • focus (verb) : odaklanmak, odak noktası
    He is focusing on his new business idea.
    O, yeni iş fikrine odaklanıyor.
  • following (adjective) : ardından gelen, müteakip, sonraki
    The following evening, they left for their vacation.
    Sonraki akşam, tatile çıktılar.
  • foreign (adjective) : yabancı, yurt dışı
    She speaks five foreign languages fluently.
    Beş yabancı dili akıcı bir şekilde konuşuyor.
  • forest (noun) : orman
    He loves to explore the forest near his house.
    Evinin yakınlarındaki ormanı keşfetmeyi sever.
  • fork (noun) : çatal, yol ayrımı
    Please use a fork to eat your salad.
    Lütfen salatanı yemek için bir çatal kullan.
  • formal (adjective) : resmi, balo
    His formal behavior at the dinner impressed everybody.
    Akşam yemeğindeki resmi davranışı, herkesi etkiledi.
  • fortunately (adverb) : neyse ki, çok şükür
    Fortunately, no one was killed in the accident.
    Neyse ki, kazada kimse ölmedi.
  • forward (adverb) : ileriye doğru, ileriye
    The team pushed forward in spite of the challenges.
    Takım, zorluklara rağmen ileriye doğru ilerledi.
  • free (adverb) : özgür, serbestçe, bedava
    He decided to travel free and explore new places.
    Serbest bir şekilde seyahat etmeye ve yeni yerler keşfetmeye karar verdi.
  • fresh (adjective) : taze, yeni
    I love eating fresh fruit in the morning.
    Sabahları taze meyve yemeyi çok severim.
  • fridge (noun) : buzdolabı, dolap
    I put the leftover meal in the fridge.
    Artan yemeği buzdolabına koydum.
  • frog (noun) : kurbağa, kopça
    The frog’s croak was very loud in the quiet night.
    Kurbağanın vızıltısı, sessiz gecede oldukça gürültülüydü.
  • fun (adjective) : zevkli, eğlenceli
    She has always full of fun ideas.
    O, her zaman eğlence dolu fikirlere sahiptir.
  • furniture (noun) : mobilya, eşya
    She loves shopping for stylish furniture.
    Şık mobilyalar almak için alışveriş yapmayı çok sever.
  • further (adjective) : uzaktaki, daha fazla, başka bir
    The teacher gave further instructions after the lesson.
    Öğretmen, dersten sonra daha fazla talimat verdi.
  • future (adjective) : gelecek, ileriki
    He is planning for her future career.
    Gelecek kariyerini planlıyor.
  • gallery (noun) : galeri, salon
    They visited a beautiful art gallery during their trip to Paris.
    Paris gezileri sırasında güzel bir sanat galerisini ziyaret ettiler.
  • gap (noun) : boşluk, açıklık, ara
    There is a gap between the two buildings.
    İki bina arasında bir boşluk var.
  • gas (noun) : benzin, gaz
    The gas prices have increased recently.
    Benzin fiyatları son zamanlarda arttı.
  • gate (noun) : kapı, geçit
    The gate to the garden was open.
    Bahçenin kapısı açıktı.
  • general (adjective) : genel, tahmini
    The general mood in the office was negative after the meeting.
    Toplantıdan sonra ofisteki genel hava olumsuzdu.
  • gift (noun) : hediye, yetenek
    He has a gift for playing the violin.
    Keman çalma konusunda doğal bir yeteneği var.
  • goal (noun) : hedef, amaç
    His goal is to become fluent in several languages.
    Onun amacı birkaç dili akıcı bir şekilde konuşabilmek.
  • god (noun) : tanrı, ilah
    A lot of people believe in God.
    Birçok insan Tanrı’ya inanır
  • gold (adjective) :

  • gold (noun) : altın, yaldız
    She wore a gold necklace for the party.
    Parti için altın bir kolye taktı.
  • golf (noun) : golf, kan kırmızısı
    He plays golf every Saturday with his friends.
    O her cumartesi arkadaşlarıyla golf oynar.
  • good (noun) : iyilik, menfaat
    He believes in the power of good over evil.
    O, iyiliğin kötülüğe karşı üstünlüğüne inanır.
  • government (noun) : devlet, hükümet
    We discussed the government’s new policy in the meeting.
    Toplantıda hükümetin yeni politikasını tartıştık.
  • grass (noun) : çim, çimen
    We walked on the soft grass in the park.
    Biz parkta yumuşak çimenlerin üzerinde yürüdük.
  • greet (verb) : selamlaşmak, karşılamak
    I greeted them warmly when they arrived at the party.
    Onlar partiye geldiğinde, onları sıcak bir şekilde selamladım.
  • ground (noun) : yer, zemin
    It was lying on the ground under the tree.
    O ağacın altında yerde yatıyordu.
  • guest (noun) : misafir, konuk
    You invited a guest to the dinner last night, didn’t you?
    Dün akşam yemeğine bir misafir davet ettin, değil mi?
  • guide (noun) :

  • guide (verb) : rehber, kılavuz, rehberlik etmek
    She works as a tour guide during the summer.
    O yaz boyunca tur rehberi olarak çalışır.
  • gun (noun) : silah, tabanca
    He accidentally left his gun at the police station.
    O silahını yanlışlıkla karakolda bıraktı.
  • guy (noun) : adam, kişi
    They say that guy is very talented in singing.
    Onlar o adamın şarkı söylemede çok yetenekli olduğunu söylüyor.
  • habit (noun) : alışkanlık, huy
    He has a habit of waking up early.
    Erken uyanma alışkanlığı var.
  • half (adverb) : kısmen, yarısı, buçuk
    She was half asleep during the meeting.
    Toplantı sırasında kısmen uyuyordu.
  • hall (noun) : salon, hol
    They waited in the hall before the meeting started.
    Toplantı başlamadan önce salonda beklediler.
  • happily (adverb) : mutlu bir şekilde
    They lived happily ever after.
    Onlar sonsuza dek mutlu bir şekilde yaşadılar.
  • have auxiliary (verb) : geçmişte olmuş bir olayın konuşulduğu/yazıldığı zamanda hâlâ önemli olduğunu gösteren geçmiş zaman ortaçlarıyla birlikte bileşik kipler kuran yardımcı fiil
    I have been ill for five days.
    Beş gündür hastayım.
  • headache (noun) : baş ağrısı, baş belası, dert
    He took a pill to relieve his headache.
    Baş ağrısını hafifletmek için bir hap aldı.
  • heart (noun) : kalp, yürek, gönül
    She has a kind heart and always helps others.
    O, iyi bir kalbe sahiptir ve her zaman başkalarına yardım eder.
  • heat (noun) :

  • heat (verb) : sıcaklık, ısıtmak
    The heat was unbearable during the summer.
    Yaz boyunca sıcaklık dayanılmazdı.
  • heavy (adjective) : ağır, çok
    This box is too heavy for him to carry.
    Bu kutu onun taşıması için çok ağır.
  • height (noun) : yükseklik, boy
    His height is 1.90 meters.
    Onun boyu 1.90 metre.
  • helpful (adjective) : yardımsever, hayırsever
    The staff at the hotel were very helpful.
    Oteldeki personel çok yardımseverdi.
  • hero (noun) : kahraman, er, cengaver
    She felt like a hero after winning the competition.
    Yarışmayı kazandıktan sonra bir kahraman gibi hissetti.
  • hers (pronoun) : onunki
    The idea was completely hers from the beginning.
    Fikir başından itibaren tamamen onunkiydi.
  • herself (pronoun) : kendisi
    She bought the house for herself.
    Evi kendisi için aldı.
  • hide (verb) : saklamak, saklanmak, gizlemek, gizlenmek
    He hid his anger and smiled.
    Öfkesini sakladı ve gülümsedi.
  • high (adverb) : yüksek, yükseğe
    He jumped high to catch the ball.
    Topu yakalamak için yükseğe sıçradı.
  • hill (noun) : tepe, bayır
    The hill is covered with trees.
    Tepe ağaçlarla kaplıdır.
  • himself (pronoun) : kendisi
    He is too shy to introduce himself.
    Kendini tanıtmak için çok utangaçtır.
  • his (pronoun) : onunki, onun
    The car parked outside is his.
    Dışarıda park etmiş olan araba onunki.
  • hit (noun) :

  • hit (verb) : vurmak, darbe, vuruş
    He intentionally hit the ball too hard.
    Topa bilerek çok hızlı vurdu.
  • hockey (noun) : hokey, dışkı
    Field hockey requires good teamwork.
    Çim hokeyi iyi bir takım çalışması gerektirir.
  • hold (verb) : tutmak, yapmak, sahip olmak
    Please hold the door for me.
    Lütfen kapıyı benim için tut.
  • hole (noun) : çukur, delik
    There is a small hole in my shirt.
    Gömleğimde küçük bir delik var.
  • home (adjective) : ev sahibi, yerinde
    The home team won the match with a huge lead.
    Ev sahibi takım maçı büyük bir farkla kazandı.
  • hope (noun) : umut, ümit
    He gave me hope that everything would be okay.
    Bana her şeyin iyi olacağına dair umut verdi.
  • huge (adjective) : çok büyük, kocaman
    The elephant is a huge animal.
    Fil çok büyük bir hayvandır.
  • human (adjective) :

  • human (noun) : insan, insani
    Humans need oxygen to survive.
    İnsanlar hayatta kalmak için oksijene ihtiyaç duyar.
  • hurt (adjective) :

  • hurt (verb) : incitmek, acımak
    Did you hurt yourself while playing?
    Oynarken kendini incittin mi?
  • ideal (adjective) : ideal, üstün
    This house is an ideal place for a family to live.
    Bu ev, bir ailenin yaşaması için ideal bir yer.
  • identify (verb) : teşhis etmek, belirlemek
    Can you identify the man in the photograph?
    Fotoğraftaki adamı teşhis edebilir misin?
  • ill (adjective) : hasta, rahatsız
    She has been ill for a few days.
    Birkaç gündür hasta.
  • illness (noun) : hastalık, rahatsızlık
    His illness prevented him from attending the meeting.
    Hastalığı toplantıya katılmasına engel oldu.
  • image (noun) : görsel, imaj, imge
    The image on the screen is not clear.
    Ekrandaki görüntü net değil.
  • immediately (adverb) : çabucak, hemen
    Please call me immediately if there is an emergency.
    Acil bir durum olursa lütfen hemen beni ara.
  • impossible (adjective) : imkansız, olasılıksız, mümkün olmayan
    It’s impossible to finish this project in one day.
    Bu projeyi bir günde bitirmek imkansız.
  • included (adjective) : dahil olan, dahil, içeren
    Breakfast is included in the hotel price.
    Kahvaltı otel fiyatına dahil.
  • including (preposition) : dahil, kapsayan
    There are five people, including the teacher, in the classroom.
    Öğretmen dahil olmak üzere sınıfta beş kişi var.
  • increase (noun) :

  • increase (verb) : artmak, artış
    There has been an increase in fuel prices this month.
    Bu ay yakıt fiyatlarında bir artış oldu.
  • incredible (adjective) : inanılmaz, şaşırtıcı
    The view from the mountain is absolutely incredible.
    Dağdan manzara kesinlikle inanılmaz.
  • independent (adjective) : bağımsız, özgür
    He wants to be independent and live on his own.
    Bağımsız olmak ve kendi başına yaşamak istiyor.
  • individual (adjective) :

  • individual (noun) : birey, bireysel
    Every individual has their own unique talents.
    Her bireyin kendine özgü yetenekleri vardır.
  • industry (noun) : endüstri, sanayi
    The airconditioner industry has grown rapidly in recent years.
    Klima endüstrisi son yıllarda hızlı bir şekilde büyüdü.
  • informal (adjective) : resmi olmayan, gayriresmi
    This is just an informal meeting, so you don’t have to dress formally.
    Bu sadece gayriresmi bir toplantı, bu yüzden resmi giyinmek zorunda değilsin.
  • injury (noun) : yara, zarar, yaralanma
    He suffered a leg injury during the match.
    Maç sırasında bacak yaralanması geçirdi
  • insect (noun) : böcek, haşere
    There’s an insect flying around the room.
    Odada uçan bir böcek var.
  • inside (adjective) :

  • inside (adverb) :

  • inside (noun) :

  • inside (preposition) : içeri, içeride
    It’s snowing; let’s go inside the house.
    Kar yağıyor, hadi evin içine gidelim.
  • instead (adverb) : yerine, aksine
    Let’s stay home instead of going out.
    Dışarı çıkmak yerine evde kalalım.
  • instruction (noun) : talimat, yönerge
    Please read the instructions carefully before using the device.
    Cihazı kullanmadan önce talimatları dikkatlice okuyunuz.
  • instructor (noun) : eğitmen, öğretmen
    The yoga instructor showed us how to perform the exercises.
    Yoga eğitmeni bize hareketleri nasıl yapacağımızı gösterdi.
  • instrument (noun) : enstrüman, alet, çalgı
    The violin is a popular musical instrument.
    Keman, popüler bir müzik entstrümanıdır.
  • intelligent (adjective) : zeki, dahi
    He is very intelligent and solves problems quickly.
    Çok zeki ve problemleri çabucak çözüyor.
  • international (adjective) : uluslararası, milletlerarası
    They attended an international conference in Paris.
    Paris’te uluslararası bir konferansa katıldılar.
  • introduction (noun) : giriş, tanıtım
    The book’s introduction gives an overview of its themes.
    Kitabın girişi, temalarının genel bir özetini sunuyor.
  • invent (verb) : icat etmek, uydurmak
    Who invented the light bulb?
    Ampulü kim icat etti?
  • invention (noun) : icat, buluş
    The telephone is an important invention in the history.
    Telefon, tarihte önemli bir icattır.
  • invitation (noun) : davet, davetiye
    He sent me an invitation to his wedding.
    Bana düğününe davetiye gönderdi.
  • invite (verb) : davet etmek, çağırmak, davetiye çıkarmak
    We will invite all our friends to the party.
    Bütün arkadaşlarımızı partiye davet edeceğiz.
  • involve (verb) : içermek, kapsamak, gerektirmek
    The project will involve several stages, from planning to execution.
    Proje, planlamadan uygulamaya kadar birkaç aşamayı kapsayacak.
  • item (noun) : madde, eşya, malzeme
    Each item on the list must be checked carefully.
    Listedeki her bir madde dikkatlice kontrol edilmelidir.
  • itself (pronoun) : kendisi
    The cat cleaned itself after eating.
    Kedi yemek yedikten sonra kendini temizledi.
  • jam (noun) : sıkışıklık, reçel
    I like to eat toast with strawberry jam for breakfast.
    Kahvaltıda kızarmış ekmeğin üzerine çilek reçeli sürmeyi severim.
  • jazz (noun) : caz, palavra, ruh
    He loves listening to jazz music in the evening.
    Akşamları jazz müziği dinlemeyi çok sever.
  • jewellery (noun) : mücevher, takı
    She wore beautiful gold jewellery to the wedding.
    Düğüne güzel altın takılar taktı.
  • joke (noun) :

  • joke (verb) : şaka, şaka yapmak
    He always tells funny jokes.
    Her zaman komik şakalar yapar.
  • journalist (noun) : gazeteci, gazeteci yazar
    The journalist interviewed the actor for the magazine.
    Gazeteci, dergi için aktörü röportaj yaptı.
  • jump (noun) :

  • jump (verb) : zıplamak, zıplayış
    The children jumped over the puddles in the park.
    Çocuklar parkta su birikintilerinin üzerinden zıpladılar.
  • kid (noun) : çocuk, velet
    The kid played outside all evening.
    Çocuk bütün akşam dışarıda oynadı.
  • kill (verb) : öldürmek, katletmek
    The hunter tried to kill the deer.
    Avcı, geyiği öldürmeye çalıştı.
  • king (noun) : kral, şah
    The king ruled the kingdom with wisdom.
    Kral, krallığını bilgelikle yönetti.
  • knee (noun) : diz, diz kısmı
    She hurt her knee while playing football.
    Futbol oynarken dizini incitti.
  • knife (noun) : bıçak, çakı
    Be careful with that knife; it’s very sharp.
    O bıçakla dikkatli ol; çok keskin.
  • knock (verb) : kapı çalmak, tıklamak
    He knocked on the door before entering.
    Girmeden önce kapıyı çaldı.
  • knowledge (noun) : bilgi, ilim
    Reading books helps to expand your knowledge.
    Kitap okumak, bilginizi genişletmeye yardımcı olur.
  • lab (noun) : laboratuvar
    The students conducted the experiment in the lab.?
    Öğrenciler, deneyi laboratuvarda gerçekleştirdi.
  • lady (noun) : bayan, hanımefendi
    The lady at the counter helped me with my shopping.
    Kasadaki kadın, alışverişime yardımcı oldu.
  • lake (noun) : göl, koyu kırmızı boya
    We spent the afternoon by the lake.
    Öğleden sonrayı göl kenarında geçirdik.
  • lamp (noun) : lamba, ampul
    He turned off the lamp before going to bed.
    Yatmadan önce lambayı kapattı.
  • land (verb) : karaya çıkmak, iniş yapmak
    The plane will land in ten minutes.
    Uçak on dakika içinde iniş yapacak.
  • laptop (noun) : diz üstü bilgisayar, laptop
    I always carry my laptop to work.
    İşe her zaman laptopumu götürürüm.
  • last (adverb) : en son, sonuncu
    They arrived last at the concert.
    Konsere en son onlar geldiler.
  • last (noun) :

  • last (verb) : sürmek, yetmek
    The effects of the medicine lasted for several hours.
    İlaçların etkisi birkaç saat sürdü.
  • later (adjective) : sonraki, sonradan
    The later chapters of the book are more thrilling..
    Kitabın sonraki bölümleri daha heyecan verici.
  • laughter (noun) : kahkaha, gülme
    Her laughter filled the room with joy.
    Onun kahkahası, odayı neşeyle doldurdu.
  • law (noun) : yasa, kanun
    The law requires that all vehicles stop at red lights.
    Yasa, tüm araçların kırmızı ışıklarda durmasını gerektirir.
  • lawyer (noun) : avukat, hukukçu
    The lawyer defended her client in the court.
    Avukat, müvekkilini mahkemede savundu.
  • lazy (adjective) : tembel, üşengeç
    He was lazy and didn’t want to do any work.
    Tembeldi ve hiç iş yapmak istemiyordu.
  • lead (verb) : öncülük etmek, yönlendirmek
    She will lead the team in the new project.
    Yeni projede takımı yönlendirecek.
  • leader (noun) : lider, öncü
    The leader gave an inspiring speech to the team.
    Lider, takıma ilham verici bir konuşma yaptı.
  • learning (noun) : öğrenim, öğrenme
    He is passionate about learning new languages.
    Yeni diller öğrenmeye tutkulu.
  • least (adverb) :

  • least (determiner) :

  • least (pronoun) : en az, en ufak, en küçük şey
    He tried his least to help but couldn’t do much.
    Yardım etmeye en az çabasını gösterdi ama pek bir şey yapamadı.
  • lecture (noun) :

  • lecture (verb) : ders, ders anlatmak
    The professor gave a lecture on economics. ?
    Profesör, ekonomi hakkında bir ders verdi.
  • lemon (noun) : limon, limon rengi
    She squeezed the lemon to make lemonade.
    O, limonatayı yapmak için limonu sıktı.
  • lend (verb) : ödünç vermek, borç vermek
    Can you lend me a pen for a moment?
    Bir dakika için bana bir kalem ödünç verebilir misin?
  • less (adverb) :

  • less (determiner) :

  • less (pronoun) : daha az, daha küçük şey, aşağı
    There is less sugar in this cake than I expected.
    Bu kekte beklediğimden daha az şeker var.
  • level (noun) : seviye, kademe
    The water level in the lake is rising.
    Göldeki su seviyesi yükseliyor.
  • lifestyle (noun) : yaşam biçimi, yaşam tarzı
    She adopted a healthier lifestyle by exercising regularly.
    Düzenli egzersiz yaparak daha sağlıklı bir yaşam tarzı benimsedi.
  • lift (noun) :

  • lift (verb) : kaldırmak, asansör
    I asked him to lift the heavy box for me.
    Ağır kutuyu benim için kaldırmasını istedim.
  • light (adjective) : hafif, yumuşak
    The light breeze made the evening enjoyable.
    Hafif rüzgar, akşamı keyifli kıldı.
  • light (noun) : ışın, ışık
    The light in the kitchen is very bright.
    Mutfaktaki ışık çok parlak.
  • light (verb) :

  • likely (adjective) : muhtemelen, büyük ihtimalle
    It is likely that she will arrive late.
    Onun geç kalması muhtemel.
  • link (noun) :

  • link (verb) : bağlantı, bağlamak, bağlı olmak
    Click the link to view the full article.
    Tam makaleyi görmek için bağlantıya tıklayın.
  • listener (noun) : dinleyici, dinleyen
    She was a great listener and always understood my problems.
    O, harika bir dinleyiciydi ve her zaman sorunlarımı anladı.
  • little (adverb) : biraz, azıcık
    She was little interested in the meeting.
    Toplantıya çok az ilgiliydi.
  • lock (noun) :

  • lock (verb) : kilitlemek, kilit
    She put the key in the lock and turned it.
    Anahtarı kilide soktu ve çevirdi.
  • look (noun) : görünüş, bakış
    She gave him a curious look when he told the story.
    Hikayeyi anlatırken ona meraklı bir bakış attı.
  • lorry (noun) : kamyon, alçak
    The lorry carried the furniture to the new house.
    Kamyon, mobilyaları yeni eve taşıdı.
  • lost (adjective) : kayıp, eksik, kaybolan
    She found a lost wallet near the park.
    Parkın yakınında kayıp bir cüzdan buldu.
  • loud (adjective) :

  • loud (adverb) : yüksek sesli, parlak, gürültülü
    The music was too loud for me to concentrate.
    Müzik, konsantre olmam için çok gürültülüydü.
  • loudly (adverb) : yüksek sesle, gürültüyle
    She laughed loudly at the comedian’s joke.
    Komedyenin şakasına yüksek sesle güldü.
  • lovely (adjective) : güzel, şirin, hoş
    The sunset was absolutely lovely.
    Gün batımı kesinlikle güzeldi.
  • low (adjective) :

  • low (adverb) : düşük, ucuza
    Her energy was low after the long day.
    Uzun bir günün ardından enerjisi düşüktü.
  • luck (noun) : şans, baht
    His luck changed when he got a new job.
    Şansı, yeni bir işe girdiğinde değişti.
  • lucky (adjective) : uğurlu, şanslı
    I feel lucky to have such good friends.
    Bu kadar iyi arkadaşlarım olduğu için şanslı hissediyorum.
  • mail (noun) :

  • mail (verb) : posta, postalamak
    I received a letter through the mail today. ?
    Bugün posta ile bir mektup aldım.
  • major (adjective) : ana, büyük, asıl, branş
    They made a major contribution to the project.
    Projeye büyük bir katkı sağladılar.
  • male (adjective) :

  • male (noun) : erkek, bay
    The male actor received the award for his outstanding performance.
    Erkek oyuncu, olağanüstü performansı için ödül aldı.
  • manage (verb) : yönetmek, işletmek
    She had to manage her time wisely to meet all her deadlines.
    Tüm son tarihleri yetiştirebilmek için zamanını akıllıca yönetmek zorundaydı.
  • manager (noun) : menajer, yönetici
    The manager organized the team’s schedule for the week.
    Yönetici, takımın haftalık programını organize etti.
  • manner (noun) : durum, hal, davranış
    He always behaves in a polite manner.
    O, her zaman nazik bir davranışla hareket eder.
  • mark (noun) :

  • mark (verb) : işaretlemek, işaret
    She got a good mark on her exam.
    Sınavında iyi bir not aldı.
  • marry (verb) : evlenmek, evlendirmek
    They plan to marry next summer.
    Gelecek yaz evlenmeyi planlıyorlar.
  • material (noun) : madde, materyal
    This fabric is the perfect material for making a dress.
    Bu kumaş, elbise yapmaya uygun mükemmel bir malzeme.
  • mathematics (noun) : matematik, matematiksel hesaplamalar
    She finds mathematics difficult but enjoys the challenge.
    Matematiği zor buluyor ama bu zorluğu seviyor.
  • maths (noun) : matematik
    She excels in maths and always scores high marks.
    O, matematikte çok başarılıdır ve her zaman yüksek notlar alır.
  • matter (noun) :

  • matter (verb) : önemli olmak, madde, mesele
    It doesn’t matter how many mistakes you make, as long as you learn from them.
    Ne kadar hata yaptığınız önemli değil, yeter ki onlardan ders alın.
  • may modal (verb) : -e bilmek (ihtimal)
    We may go to the beach tomorrow.
    Yarın plaja gidebiliriz.
  • media (noun) : medya, basın
    The media has covered the event extensively.
    Medya, etkinliği kapsamlı bir şekilde haber yaptı.
  • medical (adjective) : medikal, tıbbi, tıp
    She is studying for a medical degree at the university.
    Üniversitede tıp diploması için okuyor.
  • medicine (noun) : ilaç, tıp
    She is studying to become a doctor in medicine.
    O, tıp doktoru olabilmek için çalışıyor.
  • memory (noun) : hafıza, anı, bellek
    I have a great memory for faces.
    Yüzleri hatırlama konusunda harika bir hafızam var.
  • mention (verb) : bahsetmek, değinmek, zikretmek
    He didn’t mention anything about his plans for the weekend.
    Hafta sonu planlarından bahsetmedi.
  • metal (noun) : metal, maden
    The table is made of metal.
    Masa metalden yapılmış.
  • method (noun) : yöntem, metod
    She explained her study method to the class.
    Çalışma yöntemini sınıfa açıkladı.
  • middle (adjective) :

  • middle (noun) : orta, ortalama
    She sat in the middle of the room.
    Odanın orta kısmına oturdu.
  • might modal (verb) : -e bilmek (ihtimal)
    I might go for a walk later, depending on the weather.
    Hava durumuna bağlı olarak, daha sonra yürüyüşe çıkabilirim.
  • mind (noun) :

  • mind (verb) : zihin, kafa, önemsemek, fikir
    She always tries to change his mind when he hears different opinions.
    Farklı görüşler duyduğunda her zaman fikrini değiştirmeye çalışır.
  • mine (pronoun) : benimki
    The book on the table is mine.
    Masadaki kitap benimki.
  • mirror (noun) : ayna, yansıtmak
    He looked at her reflection in the mirror.
    Aynada yansımasına baktı.
  • missing (adjective) : kayıp, eksik, kaybolan
    The missing cat was found yesterday.
    Kaybolan kedi dün bulundu.
  • mobile (adjective) :

  • mobile (noun) : mobil, seyyar, hareketli
    Her mobile nature makes her adaptable to new situations.
    Hareketli yapısı, onu yeni durumlara uyumlu hale getiriyor.
  • monkey (noun) : maymun, yumurcak
    The monkey swung from tree to tree in the jungle.
    Maymun ormanda bir ağaçtan diğerine sallandı.
  • moon (noun) : ay, uydu
    The moon shone brightly in the night sky.
    Ay, gece gökyüzünde parlak bir şekilde ışıldıyordu.
  • mostly (adverb) : çoğunlukla, genelde
    She mostly enjoys reading books in the evening.
    O, akşamları çoğunlukla kitap okumaktan hoşlanır.
  • motorcycle (noun) : motorsiklet
    He rides his motorcycle to work every day.
    Her gün işe motosikletle gider.
  • movement (noun) : hareket, devinim
    Physical movement is essential for good health.
    Fiziksel hareket, iyi sağlık için önemlidir.
  • musical (adjective) : müzikal, müzikli, hoş
    The movie has a great musical score.
    Filmin harika bir müzikal derecesi var.
  • musician (noun) : müzisyen, şarkıcı
    The musician played a beautiful song on the piano.
    Müzisyen, piyanoda güzel bir şarkı çaldı.
  • myself (pronoun) : kendim
    I prepared dinner myself tonight.
    Bu akşam yemeği kendim hazırladım.
  • narrow (adjective) : dar, sınırlandırmak
    The path was too narrow for two people to walk side by side.
    The path was too narrow for two people to walk side by side.
  • national (adjective) : ulusal, milli
    The national flag was raised during the ceremony.
    Tören sırasında ulusal bayrak çekildi.
  • nature (noun) : doğa, tabiat, yapı
    She loves spending time in nature.
    Doğada vakit geçirmeyi seviyor.
  • nearly (adverb) : hemen hemen, yaklaşık olarak, neredeyse
    It’s nearly impossible to finish this project in two days.
    Bu projeyi iki günde bitirmek neredeyse imkansız.
  • necessary (adjective) : gerekli, gereken, zorunlu
    It is necessary to bring your ID for registration.
    Kayıt için kimliğinizi getirmeniz gerekli.
  • neck (noun) : boyun, yaka, boğaz
    She wore a scarf around her neck to keep warm.
    Sıcak kalmak için boynuna bir atkı taktı.
  • need (noun) : ihtiyaç, gereksinim, ihtiyacı olmak
    Her need for attention was obvious.
    Dikkat ihtiyacı barizdi.
  • neither (determiner) :

  • neither (pronoun) : hiçbiri, ikisi de değil
    Neither of the options is suitable for this situation.
    Hiçbiri bu durum için uygun değil.
  • nervous (adjective) : endişeli, gergin, sinirli
    He felt nervous before giving the presentation.
    Sunum yapmadan önce gergin hissetti.
  • network (noun) : ağ, şebeke
    The company has a strong network of partners around the world.
    Şirketin dünyada güçlü bir ortak ağı var.
  • noise (noun) : gürültü, ses, parazit
    The noise from the construction site was very distracting.
    İnşaat alanından gelen gürültü çok rahatsız ediciydi.
  • noisy (adjective) : gürültülü, sesli
    The classroom was very noisy before the teacher arrived.
    Öğretmen gelmeden önce sınıf çok gürültülüydü.
  • none (pronoun) : hiçbiri
    None of the students knew the answer to the question.
    Hiçbir öğrenci sorunun cevabını bilmiyordu.
  • normal (adjective) : normal, olağan
    It’s normal to feel nervous before an exam.
    Bir sınavdan önce gergin hissetmek normaldir.
  • normally (adverb) : normalde, genelde
    He normally walks to work, but today he took the bus.
    O, normalde işe yürüyerek gider, ama bugün otobüse bindi.
  • notice (noun) :

  • notice (verb) : fark etmek, duyuru
    Did you notice the sign on the door?
    Kapıdaki tabelayı fark ettin mi?
  • novel (noun) : roman, yeni
    She is reading a fascinating novel about historical events.
    Tarihi olaylar hakkında büyüleyici bir roman okuyor.
  • nowhere (adverb) : hiçbir yer
    They drove for hours, but they ended up going nowhere.
    Saatlerce sürdüler ama hiçbir yere gitmediler
  • number (verb) : numaralandırmak, saymak
    The teacher numbered the pages of the book.
    Öğretmen, kitabın sayfalarını numaralandırdı.
  • nut (noun) : kabuklu yemiş, ceviz
    She always carries a bag of nuts for a healthy snack.
    Sağlıklı bir atıştırmalık olarak her zaman bir torba kabuklu yemiş taşır.
  • ocean (noun) : okyanus, derya
    The ocean waves were crashing against the rocks.
    Okyanus dalgaları kayalara çarpıyordu.
  • offer (noun) :

  • offer (verb) : arz, öneri, teklif, teklif vermek
    They offered to help with the project.
    Yardımcı olmayı teklif ettiler.
  • officer (noun) : memur, polis memuru, subay
    The police officer asked for identification.
    Polis memuru kimlik istedi.
  • oil (noun) : yağ, petrol, yağlıboya
    They used olive oil in the salad.
    Salatada zeytinyağı kullandılar.
  • onto (preposition) : üzerine, üstüne
    She climbed onto the roof to get a better view.
    Daha iyi bir manzara görmek için çatıya çıktı.
  • opportunity (noun) : fırsat, olanak
    This is a great opportunity to learn and grow.
    Bu, öğrenmek ve gelişmek için harika bir fırsat.
  • option (noun) : seçenek, tercih
    There are several options to consider before making a decision.
    Bir karar vermeden önce dikkate almanız gereken birkaç seçenek var.
  • ordinary (adjective) : sıradan, normal, olağan
    She looked ordinary, but she had an extraordinary talent.
    Sıradan görünüyordu, ama olağanüstü bir yeteneğe sahipti.
  • organization (noun) : organizasyon, kuruluş
    The charity organization helps those in need.
    Hayır kurumları, muhtaç olanlara yardımcı olur.
  • organize (verb) : düzenlemek, kurmak
    They are planning to organize a charity event next month.
    Gelecek ay bir yardım etkinliği düzenlemeyi planlıyorlar.
  • original (adjective) : orijinal, özgün
    The artwork in the museum is truly original.
    Müzikteki sanat eserleri gerçekten orijinal.
  • ourselves (pronoun) : kendimiz
    We need to challenge ourselves to think differently.
    Kendimizi farklı düşünmeye zorlamalıyız.
  • outside (adjective) :

  • outside (noun) :

  • outside (preposition) : dışarıdaki, dışında, dışarıya
    It was warm outside, so we decided to go for a walk.
    Dışarıda hava sıcaktı, bu yüzden yürüyüşe çıkmaya karar verdik.
  • oven (noun) : ocak, fırın
    The cookies are baking in the oven right now.
    Kurabiyeler şu anda fırında pişiyor.
  • own (verb) : sahip olmak
    She owns several properties around the city.
    Şehirde birkaç mülke sahip.
  • owner (noun) : sahip, mal sahibi
    The owner of the café is very friendly.
    Kafenin sahibi çok dost canlısıdır.
  • pack (verb) : paketlemek
    Don’t forget to pack your clothes before the trip.
    Seyahat öncesi eşyalarını paketlemeyi unutma.
  • pain (noun) : acı, ağrı
    She was in a lot of pain after the accident.
    Kaza sonrasında çok büyük ağrı içindeydi.
  • painter (noun) : boyacı, ressam
    The painter created a beautiful landscape on the canvas.
    Resim sanatçısı, tuval üzerine güzel bir manzara yarattı.
  • palace (noun) : saray
    The palace was built in the 17th century.
    Saray, 17. yüzyılda inşa edilmiştir.
  • pants (noun) : pantolon, paçalı don
    He tore his pants while playing soccer.
    Futbol oynarken pantolonunu yırttı.
  • parking (noun) : otopark, park yeri
    There’s a lot of parking space near the mall.
    Alışveriş merkezinin yakınlarında çok fazla park yeri var.
  • particular (adjective) : özel, titiz, belirli
    He is very particular about the details in her work.
    O, işindeki ayrıntılara çok titiz.
  • pass (verb) : geçmek, geçirmek
    He managed to pass the test with a high score.
    Sınavı yüksek bir puanla geçmeyi başardı.
  • passenger (noun) : yolcu, gezgin, işten kaytaran kimse
    The bus passenger waited patiently for the next stop.
    Otobüs yolcusu sabırla bir sonraki durağı bekledi.
  • past (adverb) : geçmiş
    He looks back at the past with fond memories.
    Geçmişe tatlı anılarla bakıyor.
  • patient (noun) : hasta, sabırlı
    The doctor asked the patient to wait in the room.
    Doktor, hastaya odada beklemesini söyledi.
  • pattern (noun) : desen, model, kalıp, şablon
    The design has a unique geometric pattern.
    Tasarım, benzersiz bir geometrik desene sahip.
  • pay (noun) : ödeme, ödenek, maaş
    Her monthly pay is enough to cover all her expenses.
    Onun aylık ödeneği tüm masraflarını karşılamak için yeterli.
  • peace (noun) : huzur, barış
    After a long day, she enjoyed a moment of peace.
    Uzun bir günün ardından bir anlık huzurun tadını çıkardı.
  • penny (noun) : kuruş, sent
    Every penny counts when you’re saving for something important.
    Önemli bir şey için biriktirirken her kuruş önemlidir.
  • per (preposition) : her bir, başına
    The cost is $5 per person.
    Maliyet kişi başına 5 dolar.
  • per cent (adjective) :

  • per cent (adverb) :

  • per cent (noun) : yüzde
    The price increased by 10 per cent last month.
    Geçen ay fiyat yüzde 10 oranında arttı.
  • perform (verb) : sergilemek, rol yapmak, yerine getirmek
    She had to perform on stage in front of a large audience.
    Sahneye çıkarak büyük bir izleyici kitlesi önünde sergilemek zorundaydı.
  • perhaps (adverb) : belki, mutemelen
    Perhaps we should reconsider the plan.
    Belki planı yeniden gözden geçirmeliyiz.
  • permission (noun) : izin, müsaade
    You need permission to enter the building after hours.
    Mesai sonrasında binaya giriş için izin alman gerekir.
  • personality (noun) : kişilik, şahsiyet, karakter
    His personality shines through in his artwork.
    Onun kişiliği, sanat eserlerinde parlıyor.
  • pet (noun) : evcil hayvan, ev hayvanı
    She adopted a cute little pet from the animal shelter.
    Hayvan barınaklarından tatlı bir küçük evcil hayvan sahiplenmişti.
  • petrol (noun) : petrol, benzin
    Petrol is a major source of energy worldwide.
    Petrol, dünya çapında ana enerji kaynaklarından biridir.
  • photograph (verb) : fotoğraf çekmek
    I photograph nature during her travels.
    Yolculuklarım sırasında doğayı fotoğraflarım.
  • physical (adjective) : fiziksel, bedensel, fiziki
    He excels in physical activities like sports and exercise.
    Spor ve egzersiz gibi fiziksel aktivitelerde çok başarılıdır.
  • physics (noun) : fizik
    He is studying physics at university.
    Üniversitede fizik okuyor.
  • pick (verb) : seçmek, toplamak, koparmak
    She picked some fresh flowers from the garden.
    Bahçeden birkaç taze çiçek topladı.
  • pilot (noun) : pilot, kılavuz, deneme
    The pilot landed the plane despite the strong winds.
    Pilot, uçağı güvenli bir şekilde hedef yerine uçurdu.
  • planet (noun) : gezegen, planet
    There are eight planets in the solar system.
    Güneş sisteminde sekiz gezegen vardır.
  • plant (verb) : bitki, ekmek
    She watered the plant to keep it healthy.
    O, bitkinin sağlıklı kalması için onu suladı.
  • plastic (adjective) :

  • plastic (noun) : plastik, estetik, naylon
    This bottle is made of recyclable plastic.
    Bu şişe geri dönüştürülebilir plastikten yapılmıştır.
  • plate (noun) : tabak, plaka, levha
    He served the food on a beautiful ceramic plate.
    Yemeği güzel bir seramik tabakta servis etti.
  • platform (noun) : platform, sahanlık, tartışma ortamı
    We waited for the train on the crowded platform.
    Kalabalık platformda treni bekledik.
  • please (verb) : tatmin olmak, memnun etmek
    Please your teacher by doing your homework on time.
    Ödevini zamanında yaparak öğretmenini memnun et.
  • pleased (adjective) : memnun, tatmin
    She was pleased with her exam results.
    Sınav sonuçlarından memnun oldu.
  • pocket (noun) : cep, minyatür
    He put his grapes in his pocket.
    Üzümlerini cebine koydu.
  • polite (adjective) : kibar, nazik
    It’s important to be polite to others.
    Başkalarına karşı nazik olmak önemlidir.
  • pollution (noun) : kirlilik, kirlenme, çevre kirliliği
    Air pollution is a serious problem in big cities.
    Hava kirliliği büyük şehirlerde ciddi bir sorundur.
  • pop (adjective) :

  • pop (noun) : patlatma, baba, gazoz
    I heard a balloon pop during the party.
    Parti sırasında bir balonun patladığını duydum.
  • population (noun) : nüfus, popülasyon
    The population of the city has grown rapidly in the past decade.
    Şehrin nüfusu son on yılda hızla arttı.
  • position (noun) : pozisyon, mevkip
    She applied for a good position at the company.
    Şirketteki iyi bir pozisyonuna başvurdu.
  • possession (noun) : mülkiyet, varlık
    The house has been in their possession for generations.
    Ev, nesiller boyunca onların mülkiyetinde kaldı.
  • possibility (noun) : ihtimal, olasılık
    There’s a possibility of rain tomorrow.
    Yarın yağmur yağma ihtimali var.
  • poster (noun) : poster, afiş
    She hung a poster of his favorite band on the wall.
    Duvara en sevdiği grubun posterini astı.
  • power (noun) : güç, enerji, iktidar
    The wind turbines generate power for the entire town.
    Rüzgar türbinleri tüm kasaba için enerji üretiyor.
  • predict (verb) : tahmin etmek, önceden haber vermek
    Scientists can predict earthquakes with advanced technology.
    Bilim insanları gelişmiş teknoloji ile depremleri tahmin edebilir.
  • present (verb) : sunmak, bulunmak
    I would like to present our new project to the team.
    Yeni projemizi ekibe sunmak istiyorum.
  • president (noun) : başkan, devlet başkanı
    The president gave a speech about the economy today.
    Başkan bugün ekonomi hakkında bir konuşma yaptı.
  • prevent (verb) : engellemek, önlemek
    Regular exercise can prevent many health problems.
    Düzenli egzersiz birçok sağlık sorununu önleyebilir.
  • print (verb) : basmak, yazdırmak
    Can you print this document for me?
    Bu belgeyi benim için yazdırabilir misin?
  • printer (noun) : yazıcı, matbaacı
    Our office printer is out of ink again.
    Ofis yazıcımızın mürekkebi yine bitti.
  • prison (noun) : hapishane, hapis
    The criminal was sentenced to ten years in prison.
    Suçlu on yıl hapis cezasına çarptırıldı.
  • prize (noun) : ödül, ikramiye, ganimet
    She won the first prize in the photography contest.
    Fotoğraf yarışmasında birincilik ödülünü kazandı.
  • process (noun) : süreç, işlem, yöntem
    The hiring process took longer than expected.
    İşe alım süreci beklenenden uzun sürdü.
  • produce (verb) : üretmek, neden olmak
    This factory produces high-quality furniture.
    Bu fabrika yüksek kaliteli mobilyalar üretiyor.
  • professional (adjective) : profesyonel, mesleki, uzman
    She is a professional photographer with years of experience.
    O, yılların tecrübesine sahip profesyonel bir fotoğrafçıdır.
  • professor (noun) : profesör
    The professor gave a lecture on classical literature.
    Profesör klasik edebiyat üzerine bir ders verdi.
  • profile (noun) : profil, özgeçmiş, biyografi
    He updated his LinkedIn profile to include his new job.
    Yeni işini eklemek için LinkedIn profilini güncelledi.
  • program (noun) : program, yazılım, plan
    This program helps students learn coding step by step.
    Bu program öğrencilerin adım adım kodlama öğrenmesine yardımcı oluyor.
  • progress (noun) : ilerleme, gelişme, devlet gezisi
    She has made a lot of progress in her language skills.
    Dil becerilerinde çok fazla ilerleme kaydetti.
  • promise (noun) :

  • promise (verb) : söz vermek, söz
    I promise to help you with your homework tomorrow.
    Yarın ödevinde sana yardım edeceğime söz veriyorum.
  • pronounce (verb) : telaffuz etmek, söylemek, ilan etmek
    Can you teach me how to pronounce this word correctly?
    Bana bu kelimeyi doğru bir şekilde nasıl telaffuz edeceğimi öğretebilir misin?
  • protect (verb) : korumak, savunmak, gözetmek
    Sunscreen can protect your skin from harmful UV rays.
    Güneş kremi cildinizi zararlı UV ışınlarından koruyabilir.
  • provide (verb) : sağlamak, donatmak
    The company provides free lunch for its employees.
    Şirket, çalışanlarına ücretsiz öğle yemeği sağlıyor.
  • pub (noun) : yerel bar, bar, meyhane, gazino
    They decided to meet at the local pub after work.
    İşten sonra yerel barda buluşmaya karar verdiler.
  • public (adjective) :

  • public (noun) : halka açık, umumi, halk
    The new park will be open to the public next month.
    Yeni park gelecek ay halka açık olacak.
  • publish (verb) : yayınlamak, basmak
    The author plans to publish her novel next year.
    Yazar, romanını gelecek yıl yayınlamayı planlıyor.
  • pull (verb) : çekmek, asılmak
    Pull the door to open it.
    Kapıyı açmak için çek.
  • purpose (noun) : amaç, hedef
    The main purpose of this project is to reduce waste.
    Bu projenin ana amacı atığı azaltmaktır.
  • push (verb) : itmek, ittirmek
    You need to push the button to start the machine.
    Makineyi başlatmak için düğmeye basmanız gerekiyor.
  • quality (noun) : nitelik, kalite
    The quality of this fabric is excellent.
    Bu kumaşın kalitesi mükemmel.
  • quantity (noun) : nicelik, miktar
    We need a large quantity of paper for the project.
    Proje için büyük miktarda kağıda ihtiyacımız var.
  • queen (noun) : kraliçe, (iskambilde) kız, (satrançta) vezir
    The queen gave a speech during the national celebration.
    Kraliçe, ulusal kutlama sırasında bir konuşma yaptı.
  • question (verb) : sorgulamak, soruşturmak
    Don’t question my orders.
    Emirlerimi sorgulama.
  • quietly (adverb) : yavaşça, sessizce, usulca
    She entered the room quietly so she wouldn’t wake the baby.
    Bebeği uyandırmamak için odaya sessizce girdi.
  • race (noun) :

  • race (verb) : yarışmak, yarışma
    He won the marathon race with a record time.
    Maraton yarışını rekor bir süreyle kazandı.
  • railway (noun) : demiryolu, tren
    The railway connects major cities across the country.
    Demiryolu ülke genelindeki büyük şehirleri birbirine bağlar.
  • raise (verb) : kaldırmak, artırmak, yükselmek
    She raised her hand to ask a question.
    Soru sormak için elini kaldırdı.
  • rate (noun) : oran, kur
    The unemployment rate has decreased this year.
    İşsizlik oranı bu yıl düştü.
  • rather (adverb) : oldukça, daha çok
    The weather is rather cold for this time of year.
    Yılın bu mevsimine göre hava oldukça soğuk.
  • reach (verb) : ulaşmak, varmak
    You can reach me by phone anytime.
    Bana istediğiniz zaman telefondan ulaşabilirsiniz.
  • react (verb) : tepki vermek, karşı etki yapmak
    How did she react to the news?
    Haberlere nasıl tepki verdi?
  • realize (verb) : fark etmek, gerçekleştirmek
    I didn’t realize how late it was until I looked at the clock.
    Saate bakana kadar ne kadar geç olduğunu fark etmedim.
  • receive (verb) : almak, ulaşmak, teslim almak
    Did you receive the package I sent yesterday?
    Dün gönderdiğim paketi aldın mı?
  • recent (adjective) : son, en son, güncel
    Her recent work has been praised by critics.
    Onun son çalışmaları eleştirmenler tarafından övgüyle karşılandı.
  • recently (adverb) : son zamanlarda, yeni, geçenlerde
    I’ve been very busy recently with work and studies.
    Son zamanlarda işle ve derslerle çok meşgulüm.
  • reception (noun) : resepsiyon
    The hotel reception is open 24 hours a day.
    Otel resepsiyonu günde 24 saat açıktır.
  • recipe (noun) : tarif, yemek tarifi
    Can you share the recipe for this delicious cake?
    Bu lezzetli kekin tarifini paylaşabilir misin?
  • recognize (verb) : tanımak, fark etmek
    I didn’t recognize him after all these years.
    Onca yıldan sonra onu tanıyamadım.
  • recommend (verb) : tavsiye etmek, önermek
    Can you recommend a good book to read?
    Okumam için iyi bir kitap tavsiye edebilir misin?
  • record (noun) :

  • record (verb) : kayıt, kayıt etmek, rekor
    He broke the world record in the 200-meter sprint.
    200 metre koşuda dünya rekorunu kırdı.
  • recording (noun) : kayıt, yazıcı, zabıt
    The band released a live recording of their concert.
    Grup, konserlerinin canlı bir kaydını yayınladı.
  • recycle (verb) : geri dönüştürmek, değerlendirmek
    We should recycle plastic bottles to reduce waste.
    Atığı azaltmak için plastik şişeleri geri dönüştürmeliyiz.
  • reduce (verb) : azaltmak, indirgemek
    The government aims to reduce air pollution by 10%.
    Hükümet, hava kirliliğini %10 azaltmayı hedefliyor.
  • refer (verb) : başvurmakmak, bahsetmek
    You can refer to the manual for detailed instructions.
    Detaylı talimatlar için kılavuza başvurabilirsiniz.
  • refuse (verb) : reddetmek, geri çevirmek
    He refused the job offer because the salary was too low.
    Maaş çok düşük olduğu için iş teklifini reddetti.
  • region (noun) : bölge, alan
    This region is famous for its beautiful landscapes.
    Bu bölge, güzel manzaralarıyla ünlüdür.
  • regular (adjective) : düzenli, düzgün, olağan
    She maintains a regular schedule to stay organized.
    Düzenli bir program yaparak organize kalıyor.
  • relationship (noun) : ilişki, bağ, yakınlık
    They have a strong relationship based on trust and respect.
    Onların güven ve saygıya dayalı güçlü bir ilişkisi var.
  • remove (verb) : çıkarmak, uzaklaştırmak, sökmek
    Please remove your shoes before entering the house.
    Lütfen eve girmeden önce ayakkabılarınızı çıkarın.
  • repair (verb) : tamir etmek, düzeltmek
    He repaired the car engine himself.
    Araba motorunu kendisi tamir etti.
  • replace (verb) : yenisi ile değiştirmek
    We need to replace the old batteries with new ones.
    Eski pilleri yenileriyle değiştirmemiz gerekiyor.
  • reply (noun) :

  • reply (verb) : cevap vermek, yanıtlamak
    She didn’t reply to my message for hours.
    Saatlerce mesajıma cevap vermedi.
  • report (verb) : bildirmek, rapor, rapor etmek
    She reported the incident to the police immediately.
    Olayı hemen polise bildirdi.
  • reporter (noun) : haberci, muhabir,
    The reporter covered the latest political developments.
    Muhabir, son siyasi gelişmeleri haber yaptı.
  • request (noun) : talep, istek
    He made a request for extra study materials.
    Ek çalışma materyalleri için bir talepte bulundu.
  • research (noun) :

  • research (verb) : araştırma, araştırma yapmak
    The students are researching for their thesis.
    Öğrenciler tezleri için araştırma yapıyorlar.
  • researcher (noun) : araştırmacı
    The researchers presented their findings at the conference.
    Araştırmacılar bulgularını konferansta sundu.
  • respond (verb) : cevap vermek, karşılık vermek
    The teacher asked a question, but no one responded.
    Öğretmen bir soru sordu, ancak kimse cevap vermedi.
  • response (noun) : cevap, tepki
    Her response to the criticism was calm and thoughtful.
    Eleştiriye verdiği tepki sakin ve düşünceliydi.
  • rest (noun) : kalan
    The rest of the cake is in the fridge.
    Kekin geri kalanı buzdolabında.
  • rest (verb) : dinlenmek
    You should rest for a while after working so hard.
    Bu kadar çok çalıştıktan sonra biraz dinlenmelisin.
  • review (noun) :

  • review (verb) : incelemek, gözden geçirme
    She spent the weekend reviewing her notes for the exam.
    Hafta sonunu sınav için notlarını gözden geçirerek geçirdi.
  • ride (noun) : sürüş, gezinti
    The children are waiting for a ride.
    Çocuklar, bir gezinti için bekliyorlar.
  • ring (noun) : yüzük, halka
    The diamond ring on her finger is beautiful.
    Parmağındaki elmas yüzük çok güzel.
  • ring (verb) : çalmak, zilin çalması
    Did you hear the phone ring just now?
    Az önce telefonun çaldığını duydun mu?
  • rise (verb) : yükselmek, artmak
    The sun rises in the east every morning.
    Güneş her sabah doğuda doğar.
  • rock (noun) : rock müzik
    Rock music became incredibly popular during the 1960s and 1970s.
    Rock müzik, 1960’lar ve 1970’ler boyunca inanılmaz derecede popüler hale geldi.
  • rock (noun) : kaya, taş
    The children were playing by the large rocks on the beach.
    Çocuklar plajdaki büyük kayaların yanında oynuyordu.
  • role (noun) : rol, görev
    He played the lead role in the school play.
    Okul oyununda ana rolü oynadı.
  • roof (noun) : çatı, tepe, tavan
    The roof of the house was damaged in the storm.
    Ev çatısı fırtınada hasar gördü.
  • round (adjective) :

  • round (adverb) :

  • round (preposition) : yuvarlar, tur
    The table in the dining room is perfectly round.
    Yemek odasındaki masa tamamen yuvarlaktır.
  • route (noun) : rota, güzergah
    The train takes the same route every day.
    Tren her gün aynı güzergâhı izliyor.
  • rubbish (noun) : çöp, zırva, saçmalık
    Please throw your rubbish in the bin.
    Lütfen çöpünüzü çöp kutusuna atın.
  • rude (adjective) : kaba, kaba saba, nezaketsiz
    It’s rude to interrupt someone while they’re speaking.
    Birisi konuşurken sözünü kesmek kabalıktır.
  • run (noun) : koşu, kaçık (çorapta)
    He went for a run in the park this morning.
    Bugün sabah parka koşuya çıktı.
  • runner (noun) : koşucu, atlet, ray
    The runners gathered at the starting line of the marathon.
    Koşucular maratonun başlangıç çizgisinde toplandı.
  • running (noun) : koşma, işletme
    Running is a great way to improve your cardiovascular health.
    Koşmak, kardiyovasküler sağlığınızı iyileştirmenin harika bir yoludur.
  • sadly (adverb) : ne yazık ki, üzülerek
    Sadly, we couldn’t attend the concert due to the rain.
    Ne yazık ki, yağmur nedeniyle konsere katılamadık.
  • safe (adjective) : güvenli, tehlikesiz
    This neighborhood is very safe for children to play outside.
    Bu mahalle, çocukların dışarıda oynaması için çok güvenli.
  • sail (verb) : denize açılmak, gemi ile yol almak
    They decided to sail across the Atlantic Ocean.
    Atlantik Okyanusu’nu geçmek için denize açılmaya karar verdiler.
  • sailing (noun) : yelkencilik, gemi yolculuğu
    Sailing is a relaxing and adventurous activity.
    Yelkencilik, rahatlatıcı ve macera dolu bir aktivitedir.
  • salary (noun) : maaş, ücret
    He asked for a higher salary during the job interview.
    İş görüşmesi sırasında daha yüksek bir maaş talep etti.
  • sale (noun) : indirim, satış
    There’s a big sale at the mall this weekend.
    Bu hafta sonu alışveriş merkezinde büyük bir indirim var.
  • sauce (noun) : sos
    I added extra sauce to the pasta for more flavor.
    Daha lezzetli olması için makarnaya ekstra sos ekledim.
  • save (verb) : kurtarmak, kaydetmek, biriktirmek
    We need to save money for our upcoming vacation.
    Yaklaşan tatilimiz için para biriktirmemiz gerekiyor.
  • scared (adjective) : korkmuş, ürkmüş
    She felt scared when she heard a strange noise at night.
    Gece garip bir ses duyduğunda korkmuş hissetti.
  • scary (adjective) : korkunç, ürkütücü
    That was the most scary movie I’ve ever watched.
    Bu, izlediğim en korkutucu filmdi.
  • scene (noun) : sahne, manzara
    The final scene of the movie was both emotional and surprising.
    Filmin son sahnesi hem duygusal hem de şaşırtıcıydı.
  • schedule (noun) : plan, program
    My schedule for tomorrow is packed with meetings.
    Yarınki programım toplantılarla dolu.
  • score (noun) :

  • score (verb) : gol atmak, sayı, skor
    He scored the winning goal in the last minute of the game.
    Maçın son dakikasında kazandıran golü attı.
  • screen (noun) : ekran, perde, elek
    The phone’s screen cracked when it fell on the ground.
    Telefonun ekranı yere düştüğünde çatladı.
  • search (noun) :

  • search (verb) : araştırma, araştırmak, aramak
    They are searching for the missing keys everywhere.
    Kayıp anahtarları her yerde arıyorlar.
  • season (noun) : mevsim, sezon
    Fall is my favorite season of the year.
    Sonbahar, yılın en sevdiğim mevsimidir.
  • seat (noun) : koltuk, oturacak yer, sandalye
    There are no empty seats left in the auditorium.
    Konferans salonunda boş koltuk kalmadı.
  • second (adverb) : ikinci
    This is my second attempt to solve the problem.
    Bu, sorunu çözmek için ikinci denemem.
  • secondly (adverb) : ikinci olarak
    Firstly, we need a plan. Secondly, we need funding.
    Öncelikle bir plana ihtiyacımız var. İkinci olarak, finansmana ihtiyacımız var.
  • secret (adjective) :

  • secret (noun) : sır, gizem
    Can you keep a secret?
    Bir sır tutabilir misin?
  • secretary (noun) : sekreter, yazman, katip
    The secretary organized the meeting schedule for the team.
    Sekreter, ekip için toplantı programını düzenledi.
  • seem  (linking verb) : görünmek, gözükmek, benzemek
    You seem tired today.
    Bugün yorgun görünüyorsun.
  • sense (noun) : his, duyu, anlayış
    She has a great sense of humor.
    Onun harika bir mizah anlayışı var.
  • separate (adjective) : ayırmak, ayrı
    Please separate the recyclable materials from the trash.
    Lütfen geri dönüştürülebilir malzemeleri çöpten ayırın.
  • series (noun) : dizi, seri, silsile
    I love watching crime series on weekends.
    Hafta sonları suç dizileri izlemeyi seviyorum.
  • serious (adjective) : ciddi, ağırbaşlı
    Are you serious about quitting your job?
    İşini bırakma konusunda ciddi misin?
  • serve (verb) : hizmet etmek, servis etmek
    They serve breakfast until 11 a.m.
    Kahvaltı sabah 11’e kadar servis ediliyor.
  • service (noun) : hizmet, servis
    The service at the restaurant was excellent.
    Restorandaki hizmet mükemmeldi.
  • several (determiner) :

  • several (pronoun) : birkaç, çeşitli
    I’ve been to several countries in Europe.
    Avrupa’da birkaç ülkeye gittim.
  • shake (verb) : çalkalamak, sarsmak
    Shake the bottle well before opening it.
    Şişeyi açmadan önce iyice çalkalayın.
  • shall modal (verb) : … yapalım mı?
    Shall we go for a walk after dinner?
    Akşam yemeğinden sonra yürüyüşe çıkalım mı?
  • shape (noun) : şekil, biçim
    The cake was in the shape of a heart.
    Pasta kalp şeklindeydi.
  • sheet (noun) : kağıt, çarşaf
    He handed me a sheet to write on.
    Yazmam için bana bir kağıt verdi.
  • ship (noun) : gemi, tekne
    The ship sailed across the ocean.
    Gemi okyanusu aştı.
  • shoulder (noun) : omuz, banket
    She carried her bag on her shoulder.
    Çantasını omzunda taşıdı.
  • shout (noun) :

  • shout (verb) : bağırmak, haykırış, çığlık
    He shouted for help when he got stuck.
    Sıkıştığında yardım için bağırdı.
  • shut (adjective) :

  • shut (verb) : kapatmak, kapanmış
    Don’t forget to shut the door when you leave.
    Çıkarken kapıyı kapatmayı unutma.
  • side (noun) : taraf, yan, kısım, cephe
    We sat on the sunny side of the street.
    Sokağın güneşli tarafında oturduk.
  • sign (noun) :

  • sign (verb) : işaret, imzalamak
    Please sign here to confirm your attendance.
    Katılımınızı onaylamak için lütfen burayı imzalayın.
  • silver (adjective) :

  • silver (noun) : gümüş, gümüş eşya/para, gümüş rengi
    She bought a silver necklace from the jewelry store.
    Kuyumcudan gümüş bir kolye aldı.
  • simple (adjective) : basit, sade
    This recipe is very simple to make.
    Bu tarif yapmak için çok basit.
  • since (conjunction) :

  • since (preposition) : -den beri, çünkü
    I’ve been living here since 2018
    2018’den b burada yaşıyorum.
  • singing (noun) : şarkı söyleyiş
    His singing is so beautiful and calming.
    Onun şarkı söyleyişi çok güzel ve sakinleştirici.
  • single (adjective) :

  • single (noun) : bekar, tek
    I live in a single room apartment.
    Tek kişilik bir dairede yaşıyorum.
  • sir (noun) : bayım, efendim
    Can I help you, sir?
    Size yardımcı olabilir miyim efendim?
  • site (noun) : yer, alan
    The company is building a new factory on this site.
    Şirket bu alanda yeni bir fabrika inşa ediyor.
  • size (noun) : ebat, beden
    What is the size of the shirt you’re looking for?
    Aradığınız gömleğin bedeni nedir?
  • ski (adjective) :

  • ski (noun) :

  • ski (verb) : kayak yapmak
    We love skiing in the mountains during winter.
    Kışın dağlarda kayak yapmayı seviyoruz.
  • skiing (noun) : kayak yapma
    Skiing is a popular winter sport in this region.
    Kayak yapmak bu bölgede popüler bir kış sporudur.
  • skin (noun) : deri, cilt
    Her skin feels soft after using the new lotion.
    Yeni losyonu kullandıktan sonra cildi yumuşak hissediliyor.
  • sky (noun) : gökyüzü, gök, hava, sema
    The sky is so clear and blue today.
    Gökyüzü bugün çok berrak ve masmavi.
  • sleep (noun) : uyumak, uyuklamak
    You should sleep early if you have an important exam tomorrow.
    Eğer yarın önemli bir sınavın varsa erken uyumalısın.
  • slowly (adverb) : yavaş bir şekilde, yavaşça, usulca
    The baby is learning to walk slowly.
    Bebek yavaşça yürümeyi öğreniyor.
  • smartphone (noun) : akıllı telefon
    He bought a new smartphone with an amazing camera.
    Harika bir kamerası olan yeni bir akıllı telefon aldı.
  • smell (noun) :

  • smell (verb) : koklamak, kokmak
    The kitchen smells delicious because of the cookies baking in the oven.
    Fırında pişen kurabiyeler yüzünden mutfak nefis kokuyor.
  • smile (noun) :

  • smile (verb) : gülümseme, gülümsemek
    His smile always makes people feel welcomed.
    Onun gülümsemesi her zaman insanlara kendilerini hoş karşılanmış hissettirir.
  • smoke (noun) :

  • smoke (verb) : duman, sigara içmek
    The chimney released a thick cloud of smoke.
    Baca kalın bir duman bulutu çıkardı.
  • smoking (noun) : sigara içme
    Smoking is prohibited in this building.
    Bu binada sigara içmek yasaktır.
  • soap (noun) : sabun
    The soap has a pleasant daisy fragrance.
    Sabunun hoş bir papatya kokusu var.
  • soccer (noun) : futbol
    My brother plays soccer with his friends every weekend.
    Erkek kardeşim her hafta sonu arkadaşlarıyla futbol oynar.
  • social (adjective) : tomplumsal, sosyal
    The school organized a social event for students and parents.
    Okul, öğrenciler ve ebeveynler için bir sosyal etkinlik düzenledi.
  • society (noun) : toplum, dernek, topluluk
    Education is a key element in building a successful society.
    Eğitim, başarılı bir toplum inşa etmenin temel bir unsurudur.
  • sock (noun) : çorap, tokat, soket çorap
    She can’t find the matching sock for this pair.
    Bu çiftin eş çorabını bulamıyor.
  • soft (adjective) : yumuşak, alkolsüz, hafif
    The pillow is very soft.
    Yastık çok yumuşak.
  • soldier (noun) : asker, er
    The soldier stood guard at the entrance of the base.
    Asker, üssün girişinde nöbet tuttu.
  • solution (noun) : çözüm, çare
    We need a quick solution to this problem.
    Bu soruna hızlı bir çözüm bulmamız gerekiyor.
  • solve (verb) : çözmek, çözümlemek, halletmek
    Can you solve this math equation?
    Bu matematik denklemini çözebilir misin?
  • somewhere (adverb) :

  • somewhere (pronoun) : bir yer
    I left my keys somewhere in the living room.
    Anahtarlarımı oturma odasında bir yerde bıraktım.
  • sort (noun) : tür, çeşit
    There are many sorts of flowers in this garden.
    Bu bahçede birçok çeşit çiçek var.
  • source (noun) : kaynak, tedarikçi
    Books are an excellent source of knowledge.
    Kitaplar, mükemmel bir bilgi kaynağıdır.
  • speaker (noun) : hoparlör, konuşmacı
    The speaker at the conference was very inspiring.
    Konferanstaki konuşmacı çok ilham vericiydi.
  • specific (adjective) : belirli, özel
    Do you have a specific topic in mind?
    Aklında belirli bir konu var mı?
  • speech (noun) : konuşma, dil, nutuk
    The president’s speech was broadcast live.
    Başkanın konuşması canlı yayınlandı.
  • speed (noun) : hız, sürat
    The car reached a speed of 150 kilometers per hour.
    Araba saatte 150 kilometre hızına ulaştı.
  • spider (noun) : örümcek
    There’s a spider in the corner of the room!
    Odanın köşesinde bir örümcek var!
  • spoon (noun) : kaşık, kepçe
    Can you pass me a spoon for the soup?
    Çorba için bana bir kaşık uzatabilir misin?
  • square (adjective) :

  • square (noun) : kare, meydan
    The kids were playing in the square all afternoon.
    Çocuklar bütün öğleden sonra meydanda oynuyordu.
  • stage (noun) : sahne, aşama
    The actors walked onto the stage to perform.
    Oyuncular, performans sergilemek için sahneye çıktı.
  • stair (noun) : merdiven, basamak
    Be careful while going down the stairs.
    Merdivenlerden inerken dikkatli ol.
  • stamp (noun) : pul, damga
    He collects stamps from different countries.
    Farklı ülkelerden pullar topluyor.
  • star (verb) : başrol oynamak, yıldızlamak
    He stars in the new television series.
    O, yeni televizyon dizisinde başrol oynuyor.
  • start (noun) : başlangıç, sıçrama
    We need to make a good start to this project.
    Bu projeye iyi bir başlangıç yapmamız gerekiyor.
  • state (noun) : durum, eyalet
    The state of the economy is improving gradually.
    Ekonominin durumu yavaş yavaş düzeliyor.
  • stay (noun) : konaklama, kalmak
    His stay in the hospital lasted two weeks.
    Hastanedeki konaklaması iki hafta sürdü.
  • steal (verb) : çalmak, hırsızlık yapmak
    Someone tried to steal my bag at the park.
    Birisi parkta çantamı çalmaya çalıştı.
  • step (noun) : adım, basamak
    Take one step at a time to achieve your goals.
    Hedeflerine ulaşmak için her seferinde bir adım at.
  • stomach (noun) : karın, mide
    My stomach hurts after eating too much spicy food.
    Çok fazla baharatlı yemek yedikten sonra midem ağrıyor.
  • stone (noun) : taş, kaya
    The children were skipping stones across the lake.
    Çocuklar göl boyunca taş sektiriyordu.
  • store (noun) : mağaza, depolamak
    I need to go to the store to buy some groceries.
    Bazı alışverişler yapmak için mağazaya gitmem gerekiyor.
  • storm (noun) : fırtına, hücum
    The storm caused power outages in several towns.
    Fırtına birkaç kasabada elektrik kesintilerine neden oldu.
  • straight (adjective) :

  • straight (adverb) : düz, dosdoğru, dümdüz
    Go straight down this road until you see the park.
    Parkı görene kadar, bu yolda dümdüz gidin.
  • strange (adjective) : garip, tuhaf
    It was strange to see him acting so quiet.
    Onu bu kadar sessiz davranırken görmek garipti.
  • strategy (noun) : strateji, taktik, plan
    Our marketing strategy for the new product worked perfectly.
    Yeni ürün için pazarlama stratejimiz mükemmel çalıştı.
  • stress (noun) :

  • stress (verb) : stres, vurgulamak
    Too much work can lead to stress and burnout.
    Çok fazla iş strese ve tükenmişliğe yol açabilir.
  • structure (noun) : yapı, bina
    The building’s structure was damaged by the earthquake.
    Bina yapısı depremde zarar gördü.
  • stupid (adjective) : aptal, aptalca
    It was a stupid mistake, but I learned from it.
    Aptalca bir hataydı ama bundan bir şeyler öğrendim.
  • succeed (verb) : başarmak, başarılı olmak
    With hard work and determination, you will succeed.
    Çok çalışarak ve kararlılıkla başarılı olacaksın.
  • successful (adjective) : başarılı,
    She is a successful businesswoman who inspires many.
    O, birçok insana ilham veren başarılı bir iş kadınıdır.
  • such (determiner) :

  • such (pronoun) : böyle, bu tür, bu kadar
    I have never seen such a beautiful sunset.
    Daha önce hiç bu kadar güzel bir gün batımı görmedim.
  • suddenly (adverb) : aniden, birdenbire
    He suddenly stopped speaking and looked at the door.
    Aniden konuşmayı kesti ve kapıya baktı.
  • suggest (verb) : önermek, öne sürmek
    Can you suggest a good book for me to read?
    Bana okumam için iyi bir kitap önerebilir misin?
  • suggestion (noun) : öneri, tavsiye
    Her suggestion helped improve the project significantly.
    Onun önerisi projeyi önemli ölçüde geliştirdi.
  • suit (noun) : takım elbise, kostüm
    That suit fits you perfectly; you should buy it.
    O takım elbise sana mükemmel oldu; almalısın.
  • support (noun) :

  • support (verb) : desteklemek, destek
    We need to support each other during difficult times.
    Zor zamanlarda birbirimize destek olmamız gerekiyor.
  • suppose (verb) : varsaymak, sanmak, zannetmek
    I suppose you are right about the changes.
    Değişiklikler konusunda haklı olduğunu sanıyorum.
  • sure (adverb) : kesinlikle, elbette, mutlaka
    Are you sure you locked the door before leaving?
    Çıkmadan önce kapıyı kilitlediğinden emin misin?
  • surprise (noun) :

  • surprise (verb) : sürpriz, şaşırtmak, hayrete düşmek
    The party was a wonderful surprise for her birthday.
    Parti, onun doğum günü için harika bir sürprizdi.
  • surprised (adjective) : şaşkın, şaşırmış
    He looked surprised when he heard the announcement.
    İlanı duyduğunda şaşkın görünüyordu.
  • surprising (adjective) : şaşırtıcı
    It is surprising how quickly she learned a new language.
    Onun yeni bir dili bu kadar çabuk öğrenmesi şaşırtıcı.
  • survey (noun) : anket
    The survey results will help us understand customer preferences.
    Anket sonuçları müşteri tercihlerini anlamamıza yardımcı olacak.
  • sweet (adjective) :

  • sweet (noun) : tatlı, şirin
    She baked some sweet cookies for the kids.
    Çocuklar için tatlı kurabiyeler yaptı.
  • symbol (noun) : sembol, simge
    The heart is a universal symbol of love.
    Kalp, aşkın evrensel bir sembolüdür.
  • system (noun) : sistem, vücut, bünye
    The computer system needs to be updated.
    Bilgisayar sistemi güncellenmeli.
  • tablet (noun) : yazıt, tablet
    He prefers reading e-books on his tablet.
    E-kitapları tabletinde okumayı tercih ediyor.
  • talk (noun) : sohbet, konuşma
    We had a long talk about their future plans.
    Gelecek planları hakkında uzun bir sohbet ettik
  • target (noun) : hedef, amaç
    Our target is to increase sales by 20% this year.
    Bu yıl hedefimiz satışları %20 artırmak.
  • task (noun) : görev, vazife, iş
    She completed the task quickly and efficiently.
    Görevi hızlı ve etkili bir şekilde tamamladı.
  • taste (noun) :

  • taste (verb) : tat, tadı olmak
    This soup has a rich and delicious taste.
    Bu çorbanın zengin ve lezzetli bir tadı var.
  • teaching (noun) : öğretme
    He enjoys teaching students of all ages.
    Her yaştan öğrencilere öğretmekten hoşlanıyor.
  • technology (noun) : teknoloji
    Artificial intelligence is a cutting-edge technology.
    Yapay zeka, son teknoloji ürünüdür.
  • teenage (adjective) : ergen
    My teenage daughter spends hours on her phone.
    Ergen kızım telefonunda saatler geçiriyor.
  • temperature (noun) : sıcaklık
    What is the average temperature in your city during winter?
    Kış aylarında şehrinizdeki ortalama sıcaklık nedir?
  • term (noun) : terim, dönem
    The professor explained the term in simple language.
    Profesör, terimi basit bir dille açıkladı.
  • text (verb) : mesaj göndermek
    I will text you the details later.
    Detayları sana daha sonra mesaj göndereceğim.
  • themselves (pronoun) : kendileri
    The children made costumes for themselves.
    Çocuklar kendilerine kostümler yaptılar.
  • thick (adjective) : kalın, ağır
    The walls of the house are very thick.
    Evin duvarları çok kalın.
  • thief (noun) : hırsız
    The thief stole my wallet while I was walking in the park.
    Hırsız, parkta yürürken cüzdanımı çaldı.
  • thin (adjective) : zayıf, ince
    She has thin hair that gets tangled easily.
    O, kolayca karışan ince saçlara sahip.
  • thinking (noun) : düşünme, düşünce
    His thinking process is always clear and logical.
    Onun düşünme süreci her zaman açık ve mantıklıdır.
  • third (noun) : üçüncü
    This is the third of the three books.
    Bu, üç kitaptan üçüncüsüdür.
  • thought (noun) : düşünce, fikir
    That was an interesting thought you shared.
    Paylaştığın ilginç bir fikirdi.
  • throw (verb) : fırlatmak, atmak
    He threw the ball to his dog, and it ran to catch it.
    Topu köpeğine fırlattı, ve köpek onu yakalamak için koştu.
  • tidy (adjective) :

  • tidy (verb) : düzenli, düzenlemek, toparlamak
    Please keep your room tidy.
    Lütfen odanı düzenli tut.
  • tie (noun) :

  • tie (verb) : bağlamak, kravat
    He wore a black tie to the meeting.
    Toplantıya siyah bir kravat taktı.
  • tip (noun) : bahşiş, ipucu
    Can you give me a tip on how to solve this puzzle?
    Bu bulmacayı nasıl çözeceğime dair bir ipucu verebilir misin?
  • tool (noun) : araç, alet
    I need a tool to fix this broken chair.
    Kırık sandalyeyi tamir etmek için bir araca ihtiyacım var.
  • top (adjective) :

  • top (noun) : üst, zirve
    She reached the top of the mountain after hours of climbing.
    Saatlerce tırmandıktan sonra dağının zirvesine ulaştı.
  • touch (verb) : dokunmak, değmek
    Please don’t touch the paintings at the museum.
    Lütfen müzedeki resimlere dokunmayın.
  • tour (noun) : tur, gezi
    We went on a city tour to explore all the attractions.
    Tüm turistik yerleri keşfetmek için bir şehir turuna çıktık.
  • tourism (noun) : turizm
    Tourism is an important industry for the economy of the region.
    Turizm, bölgenin ekonomisi için önemli bir sektördür.
  • towards (preposition) : -e doğru
    She walked towards the door when she heard the knock.
    Kapı sesi duyduğunda kapıya doğru yürüdü.
  • towel (noun) : havlu
    I need a towel to dry my hair.
    Saçımı kurutmak için bir havluya ihtiyacım var.
  • tower (noun) : kale
    The tower offers a beautiful view of the entire city.
    Kale, tüm şehri güzel bir şekilde gösteren bir manzara sunuyor.
  • toy (adjective) :

  • toy (noun) : oyuncak, biblo, ufacık
    She gave her little brother a toy car for his birthday.
    Küçük kardeşine doğum günü için bir oyuncak araba verdi.
  • track (noun) : yol, parkur
    She loves running on the track every morning.
    Her sabah parkurda koşmayı çok seviyor.
  • tradition (noun) : gelenek
    It is a tradition to eat turkey on Thanksgiving in the United States.
    Amerika Birleşik Devletleri’nde Şükran Günü’nde hindi yemek bir gelenektir.
  • traditional (adjective) : geleneksel
    We enjoyed a traditional dinner with local dishes.
    Yerel yemeklerle geleneksel bir akşam yemeği ziyafeti çektik.
  • train (verb) : eğitmek, eğitim almak
    The dog is trained to follow commands.
    Köpek, komutlara uyması için eğitilmiştir.
  • trainer (noun) : antrenör
    The trainer guided the team through a tough workout.
    Antrenör, takımı zorlu bir egzersizden geçirdi.
  • training (noun) : eğitim, antrenman
    She received special training to become a pilot.
    Pilot olmak için özel bir eğitim aldı.
  • transport (noun) : taşıma, ulaşım
    Public transport is very convenient in large cities.
    Kamu taşıması büyük şehirlerde çok uygundur.
  • traveller (noun) : yolcu, seyahat eden kişi
    The traveller shared his experiences from different countries.
    Seyahat eden kişi, farklı ülkelerden olan deneyimlerini paylaştı.
  • trouble (noun) : sorun, zorluk
    She ran into trouble during her road trip.
    Yolculuk sırasında sorunla karşılaştı.
  • truck (noun) : kamyon
    The truck delivered the goods to the warehouse.
    Kamyon, ürünleri depoya teslim etti.
  • twin (adjective) :

  • twin (noun) : ikiz, çift
    She has a twin brother who looks exactly like her.
    Tıpkı ona benzeyen bir ikiz kardeşi var.
  • typical (adjective) : tipik
    It’s typical for the weather to be cold in winter here.
    Burada kışın hava soğuk olması tipiktir.
  • underground (adjective) :

  • underground (adverb) : yeraltı, metro, yer altı tüneli
    The underground station was very crowded during rush hour.
    Yeraltı istasyonu, yoğun saatlerde çok kalabalıktı.
  • understanding (noun) : anlayış, kavrama
    She has a great understanding of the subject.
    Konuya dair çok iyi bir anlayışa sahip.
  • unfortunately (adverb) : maalesef, ne yazık ki
    Unfortunately, the event was canceled due to bad weather.
    Maalesef, etkinlik kötü hava koşulları nedeniyle iptal edildi.
  • unhappy (adjective) : mutsuz, üzgün
    He felt unhappy after hearing the news.
    Haberleri duyduktan sonra mutsuz oldu.
  • uniform (noun) : üniforma
    The soldiers wore a uniform to distinguish themselves from others.
    Askerler, diğerlerinden ayıran bir üniforma giydiler.
  • unit (noun) : birim, bir, ünite
    The hospital has a specialized unit for treating heart disease.
    Hastanede kalp hastalıklarını tedavi etmek için özel bir birim var.
  • united (adjective) : birlikte, birleşik
    They are a united team that works well together.
    Birlikte iyi çalışan birleşik bir takımlar.
  • unusual (adjective) : olağandışı
    It was unusual for her to miss the meeting.
    Toplantıyı kaçırması onun için alışılmadıktı.
  • upstairs (adjective) : üst kattaki
    She lives in the upstairs apartment.
    O, üst kattaki dairede yaşıyor.
  • use (noun) : kullanış, kullanım
    This tool has many different uses.
    Bu aracın birçok farklı kullanımı vardır.
  • used to modal (verb) : alışık olmak, eskiden -erdi
    I used to live in a small apartment before moving here.
    Buraya taşınmadan önce küçük bir apartmanda yaşardım.
  • user (noun) : kullanıcı, kullanan
    The app was designed to be easy for the user to navigate.
    Uygulama, kullanıcı için kolayca gezilebilir şekilde tasarlanmıştı.
  • usual (adjective) : her zamanki, alışıldık
    He arrived at his usual time for the meeting.
    Toplantıya her zamanki saatiyle geldi.
  • valley (noun) : vadi, çukur
    The village is located in a beautiful valley surrounded by mountains.
    Köy, dağlarla çevrili güzel bir vadide yer alıyor.
  • van (noun) : kamyonet, karavan
    They packed all their belongings into the van for the move.
    Taşınmak için tüm eşyalarını kamyonete yüklediler.
  • variety (noun) : çeşitlilik, çeşit çeşit
    The store offers a variety of fruits and vegetables.
    Mağaza, çeşit çeşit meyve ve sebze sunuyor.
  • variety (adjective) :

  • vehicle (noun) : araç
    He drove his new vehicle to work today.
    Bugün işe yeni aracını sürdü.
  • view (noun) : görüş, manzara
    The view from the top of the hill was breathtaking.
    Tepeye çıktığınızda manzara nefes kesiciydi.
  • virus (noun) : virüs
    The computer virus damaged several files on my system.
    Bilgisayar virüsü, sistemimdeki birkaç dosyaya zarar verdi.
  • voice (noun) : ses, ses tonu, ifade
    He has a beautiful voice and sings in the choir.
    Güzel bir sesi var ve koroda şarkı söylüyor.
  • wait (noun) : bekleyiş
    The wait for the concert tickets was long, but worth it.
    Konser biletleri için bekleyiş uzun sürdü ama buna değdi.
  • war (noun) : savaş, harp
    The war caused widespread destruction across the country.
    Savaş, ülke genelinde geniş çapta yıkıma neden oldu.
  • wash (noun) : yıkama, temizlik
    She gave her car a wash before the road trip.
    Yolculuk öncesinde arabasını yıkadı.
  • washing (noun) : yıkama
    I usually spend an hour washing my car every weekend.
    Genelde her hafta sonu arabamı yıkamak için bir saat harcarım.
  • wave (noun) : dalga
    The waves were huge at the beach today.
    Bugün plajda dalgalar çok büyüktü.
  • weak (adjective) : zayıf, çelimsiz, güçsüz
    After the long race, I felt weak and tired.
    Uzun yarışı bitirdikten sonra zayıf ve yorgun hissettim.
  • web (noun) : ağ, örümcek ağı, internet
    I found a lot of useful information on the web.
    İnternette çok faydalı bilgiler buldum.
  • wedding (noun) : düğün
    They had a beautiful wedding by the beach.
    Sahilde güzel bir düğünleri oldu.
  • weight (noun) : ağırlık, yük
    She lost some weight after starting a healthy diet.
    Sağlıklı bir diyete başlamadan sonra biraz kilo verdi.
  • welcome (noun) : hoş geldiniz
    They gave me a warm welcome when I arrived.
    Geldiğimde bana sıcak bir şekilde hoş geldiniz dediler.
  • wet (adjective) : ıslak
    My shoes are wet because I walked in the rain. ?
    Ayakkabılarım ıslak çünkü yağmurda yürüdüm.
  • wheel (noun) : tekerlek
    The bicycle’s wheel was damaged, so it couldn’t be used.
    Bisikletin tekerleği zarar gördü, bu yüzden kullanılamıyordu.
  • while (conjunction) : -iken, süresince, -e rağmen
    I listened to music while studying for the exam.
    Sınav için çalışırken müzik dinledim.
  • whole (adjective) : bütün, tüm
    We ate the whole meal in one sitting.
    Tüm yemeği bir oturuşta yedik.
  • whose (determiner) :

  • whose (pronoun) : -nın, kimin
    I wonder whose car is parked outside.
    Dışarına park halindeki arabanun kimin olduğunu merak ediyorum.
  • wide (adjective) : geniş, uzak, açık. büyük
    The street is too wide for cars to park easily.
    Cadde, arabaların kolayca park edebilmesi için çok geniş.
  • wild (adjective) : vahşi
    They saw wild animals while hiking in the forest.
    Ormanda yürüyüş yaparken vahşi hayvanlar gördüler.
  • wind (noun) : rüzgar
    The wind was strong enough to blow away the papers.
    Rüzgar, kağıtları savuracak kadar güçlüydü.
  • winner (noun) : kazanan, galip
    The winner of the race received a gold medal.
    Yarışın kazananı bir altın madalya aldı.
  • wish (noun) : dilek
    I made a wish when I blew out the birthday candles.
    Doğum günü mumlarını üflerken bir dilek tuttum.
  • wish (verb) : dilemek
    She closed her eyes and wished for her father to get better.
    Gözlerini kapadı ve babasının iyileşmesini diledi.
  • wood (noun) : odun, ağaç
    The table is made of solid wood, so it’s very heavy.
    Masa, sağlam ahşaptan yapılmış, bu yüzden çok ağır.
  • wooden (adjective) : ahşap, tahta
    The children were playing with wooden toys.
    Çocuklar ahşap oyuncaklarla oynuyorlardı.
  • work (verb) : çalışmak, iş yapmak
    She was working late to finish the report.
    Raporu bitirmek için geç saatlere kadar çalışıyordu.
  • working (adjective) : çalışan
    I am a full time working mother.
    Tam zamanlı çalışan bir anneyim.
  • worried (adjective) : endişeli, gergin
    He was worried about the upcoming exam.
    Yaklaşan sınav hakkında endişeliydi.
  • worry (verb) : endişe etmek
    Don’t worry, everything will be fine in the end.
    Endişelenme, sonunda her şey yoluna girecek.
  • worse (adjective) : daha kötü
    His situation became worse after the accident.
    Durumu kaza sonrası daha da kötüleşti.
  • worst (adjective) : en kötü
    The movie we watched last night was the worst I’ve ever seen.
    Dün gece izlediğimiz film, şimdiye kadar izlediğim en kötü filmdi.
  • wow (exclamation) : vay
    Wow, I can’t believe how beautiful this place is!
    Vay, buranın ne kadar güzel olduğunu inanamıyorum!
  • yet (adverb) : henüz
    I haven’t received the email yet, but I’m waiting.
    Henüz e-postayı almadım ama bekliyorum.
  • yours (pronoun) : seninki
    This book is yours, right?
    Bu kitap seninki, değil mi?
  • zero (number) : sıfır
    The temperature dropped to zero last night.
    Sıcaklık geçen gece sıfıra düştü.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir