Oxford 3000 Kelime Listesi
Oxford EnglIsh A2 Seviyesi 996 Kelime
A1’den B1 Seviyesine Kadar İngilizce Öğrenilecek En Önemli 3000 Kelime İngilizce ve Türkçe örnek cümleler ile birliktedir.
- ability (noun) : yetenek, beceri, yeterlik
The job needs technical ability.
İşin teknik beceriye ihtiyacı var. - able (adjective) : yetenekli, hünerli, beceri gerektiren
She is able to speak three languages.
Üç dil konuşabiliyor. - abroad (adverb) : yurtdışı, yurt dışına, gurbette
She studied abroad for two years.
İki yıl yurtdışında eğitim gördü. - accept (verb) : kabul etmek, onaylamak, almak
Will you accept my apology?
Özürümü kabul eder misin? - accident (noun) : kaza, tesadüf, beklenmedik olay
The accident caused a traffic jam.
Kaza, trafik sıkışıklığına neden oldu. - according to (preposition) : -e göre, buna göre
According to the weather forecast, it will rain tomorrow
Hava tahminine göre, yarın yağmur yağacak. - achieve (verb) : başarmak, elde etmek
She achieved her goal of becoming a doctor.
Doktor olma hedefini başardı. - act (verb) : hareket etmek, davranmak, rol yapmak
You’re acting like a child!
Çocuk gibi davranıyorsun! - active (adjective) : aktif, hareketli
The volcano is still active.
Volkan hâlâ aktif. - actually (adverb) : aslında, gerçekten
It’s actually quite easy to use.
Aslında kullanımı oldukça kolay. - adult (adjective) : yetişkin, reşit, ergin
Adult education classes are available.
Yetişkin eğitimi dersleri mevcuttur. - advantage (noun) : avantaj, üstünlük, çıkar, menfaat
She took advantage of the opportunity.
Fırsatı değerlendirdi. - adventure (noun) : macera, serüven, tehlikeli iş
They went on an adventure to the Amazon rainforest.
Amazon yağmur ormanlarına bir maceraya çıktılar. - advertise (verb) : reklam yapmak, ilan vermek, duyurmak
They advertised the new product on TV.
Yeni ürünün reklamını TV’de yaptılar. - advertisement (noun) : reklam, ilan, duyuru
I saw an advertisement for the new movie.
Yeni film için bir reklam gördüm. - advertising (noun) : reklamcılık, ilan, duyurma
She works in the advertising industry.
Reklamcılık sektöründe çalışıyor. - affect (verb) : etkilemek, etki etmek
The weather can affect your mood.
Hava durumu ruh halinizi etkileyebilir. - after (adverb) : sonra, sonrasında, ardından
I’ll call you after I finish my work.
İşimi bitirdikten sonra seni arayacağım. - after (conjunction) :
- against (preposition) : aykırı, aleyhinde, karşı
They voted against the proposal.
Teklife karşı oy verdiler. - ah (exclamation) : ah!
Ah, I see what you mean now.
Ah, şimdi ne demek istediğini anlıyorum. - airline (noun) : havayolu
The airline announced a new route to Tokyo.
Havayolu şirketi, Tokyo’ya yeni bir rota açıkladı. - alive (adjective) : canlı, hayatta, hayat dolu
The forest comes alive at night.
Orman geceleri canlanır. - all (adverb) : hepsi, tümü, hep
All the students passed the exam.
Öğrencilerin hepsi sınavı geçti. - all right (adjective) : elbette, peki, pekala
All right, let’s start the meeting.
Pekala, toplantıya başlayalım. - all right (adverb) :
- all right (exclamation) :
- allow (verb) : izin vermek, imkan vermek, koyvermek
Pets are not allowed in this building.
Bu binada evcil hayvanlara izin verilmez. - almost (adverb) : neredeyse, hemen hemen, adeta
The bottle is almost empty.
Şişe neredeyse boş. - alone (adjective) : yalnız, tek başına, bir başına
I prefer to travel alone.
Yalnız seyahat etmeyi tercih ederim. - alone (adverb) :
- along (adverb) : boyunca, süresince; birlikte
We walked along the river.
Nehir boyunca yürüdük. - along (preposition) :
- already (adverb) : zaten, çoktan, önceden, bile
I’ve already finished my homework.
Ödevimi çoktan bitirdim. - alternative (noun) : alternatif, seçenek
We need to find an alternative solution.
Alternatif bir çözüm bulmalıyız - although (conjunction) : olmasına rağmen, -e rağmen
Although he’s young, he has a lot of experience.
Genç olmasına rağmen, çok deneyimi var. - among (preposition) : arasında, içinde, arasına
There was a lot of excitement among the crowd.
Kalabalığın arasında büyük bir heyecan vardı. - amount (noun) : miktar, tutar, değer, toplam
The amount of rainfall this year is higher than average.
Bu yılki yağış miktarı ortalamanın üzerinde. - ancient (adjective) : antik, eski, eskiden kalma
The ancient Egyptians built the pyramids.
Antik Mısırlılar piramitleri inşa ettiler. - ankle (noun) : ayak bileği, ayak bileği kemiği
She twisted her ankle while jogging.
Koşu yaparken ayak bileğini burktu. - any (adverb) : hiç, herhangi bir
He wasn’t any good at French.
Fransızca konusunda hiç de iyi değildi. - any more (adverb) : artık, artık değil, bundan böyle
I heard that they don’t talk to each other anymore.
Duydum ki artık birbirleriyle konuşmuyorlarmış. - anybody (pronoun) : herkes, kimse
I didn’t see anybody at the park.
Parkta kimseyi görmedim. - anyway (adverb) : her neyse, zaten, nasıl olsa
Anyway, take care! See you later.
Her neyse, kendine dikkat et! Sonra görüşürüz. - anywhere (adverb) :
- anywhere (pronoun) : herhangi bir yer, hiçbir yer
You can get the chocolate anywhere now.
Çikolatayı artık herhangi bir yerden alabilirsin. - app (noun) : uygulama
He downloaded another gaming app again.
Yine başka bir oyun uygulaması indirdi. - appear (verb) : görünmek, belirmek
The dog suddenly appeared in front of his door.
Köpek aniden kapısının önünde belirdi. - appearance (noun) : görünüm, görünüş
His appearance wasn’t fit for the party’s theme.
Görünüşü partinin teması için uygun değildi. - apply (verb) : başvurmak, uygulamak
She applies the sunscreen to her face everyday.
Güneş kremini yüzüne her gün uygular. - architect (noun) : mimar, yaratıcı
The architect designed a vintage like building.
Mimar eski zamanımsı bir bina tasarladı. - architecture (noun) : mimari, mimarlık
The town is known for it’s unique architecture.
Kasaba benzersiz mimarisiyle tanınır. - argue (verb) : tartışmak, iddia etmek
They argued even over the smallest detail.
En küçük detaylar üzerine bile tartıştılar. - argument (noun) : tartışma, argüman, iddia
Her family arguments are none of my business.
Onun ailevi tartışmaları beni hiç alakadar etmez. - army (noun) : ordu, topluluk, kalabak
He served for the army all his life.
Tüm hayatı boyunca orduda hizmet etti. - arrange (verb) : düzenlemek, ayarlamak
Can you arrange the books on my table?
Masamdaki kitapları düzenleyebilir misin? - arrangement (noun) : düzenleme, ayarlama
She made this beautiful floral arrangement.
Bu güzel çiçek düzenlemesini o yaptı. - as (adverb) :
- as (conjunction) : olarak, gibi, -dıkça, -ken
As I was doing my homework, it started to snow.
Ödevimi yaparken kar yağmaya başladı. - asleep (adjective) : uykuda, uyumuş, uyuya(kalmak)
She fell asleep on the sofa last night.
Dün gece koltukta uyuyakalmış. - assistant (adjective) :
- assistant (noun) : asistan, yardımcı
They are assistant professors at the university.
Onlar üniversitede yardımcı doçentler. - athlete (noun) : sporcu, atlet
The athlete almost won a gold medal.
Sporcu neredeyse altın madalya kazandı. - attack (noun) :
- attack (verb) : saldırı, atak, saldırmak, hücum etmek
His cat attacked me when I tried to pet it.
Kedisi onu sevmeye çalışırken bana saldırdı. - attend (verb) : katılmak, devam etmek, hizmet etmek
She attended her writing course every sunday.
Her pazar yazma kursuna katıldı. - attention (exclamation) :
- attention (noun) : ilgi, özen, dikkat!
Please pay attention to the lesson.
Lütfen derse dikkatinizi verin. - attractive (adjective) : çekici, ilginç, alımlı
Most women think Henry Cavill is attractive.
Çoğu kadın Henry Cavill’in çekici olduğunu düşünür. - audience (noun) : izleyici kitlesi, dinleyici kitlesi, seyirci
The audience screamed after the performance.
İzleyiciler performanstan sonra çığlık attı. - author (noun) : yazar, yaratıcı
Franz Kafka is her favorite author.
Franz Kafka onun en sevdiği yazar. - available (adjective) : müsait, ulaşılabiliir
She said she was available after the meeting.
Toplantıdan sonra müsait olduğunu söyledi. - average (adjective) :
- average (noun) : ortalama, sıradan
In Turkey, the average height for women is 160 cm.
Türkiye’de kadınların ortalama boyu 160 cm’dir. - avoid (verb) : kaçınmak, sakınmak, sakınmak
He avoids responding to her messages.
Onun mesajlarına yanıt vermekten kaçınıyor. - award (noun) : ödül, mükâfat
They received an award for their acting.
Oyunculukları için bir ödül aldılar. - awful (adjective) : korkunç, berbat, çok kötü
Where’s this awful smell coming from?
Bu berbat koku nereden geliyor? - back (adjective) : geri, arka, sırt
She injured her back while doing pilates.
Pilates yaparken sırtını sakatladı. - background (noun) : arka plan, geçmiş
The game character’s background was so sad.
Oyun karakterinin geçmişi çok üzücüydü. - badly (adverb) : kötü bir şekilde, çok
He badly needs to win this game.
Bu oyunu kazanmaya çok ihtiyacı var. - bar (noun) : bar, çubuk, engel
Jazz music was playing at the bar.
Barda caz müzik çalıyordu. - baseball (noun) : beyzbol, beyzbol topu
The baseball players celebrated their victory.
Beyzbol oyuncuları zaferlerini kutladılar. - based (adjective) : dayalı, dayanan, kurulu
This film is based on real life events.
Bu film gerçek olaylara dayanmaktadır. - basketball (noun) : basketbol, basket topu
She wants to play basketball with her brother.
Abisiyle basketbol oynamak istiyor. - bean (noun) : fasulye, tane
Why did you add beans to the soup?
Neden çorbaya fasulye ekledin? - bear (noun) : ayı
Is it true that bears love honey?
Ayıların bal sevdiği doğru mu? - beat (verb) : vurmak, yenmek, dövmek
They beat the other team in the final match.
Final maçında diğer takımı yendiler. - beef (noun) : biftek, sığır eti
The restaurant served beef for the main course.
Restoran ana yemek için dana eti servis etti. - before (adverb) :
- before (conjunction) : önce, önceki, öncesinde
Before reacting, know that I love you.
Tepki vermeden önce, bil ki seni seviyorum - behave (verb) : davranmak, terbiyeli olmak
Children behave well with parents around.
Çocuklar ebeveynleri etraftaysa iyi davranırlar. - behaviour (noun) : davranış
His behaviour was unacceptable.
Onun davranışı kabul edilemezdi. - belong (verb) : ait olmak, üyesi olmak, uygun olmak
That pillow belongs to me.
O yastık bana ait. - belt (noun) : kemer, kuşak, kayış
She has a black belt in judo.
Judo’da siyah kuşağı var. - benefit (noun) : yarar, fayda, avantaj, çıkar
The benefits of ginger tea is endless.
Zencefil çayının faydaları sonsuz. - best (adverb) : en iyi, en çok, en
Practice is the best way to learn something new.
Yeni bir şeyi öğrenmek için en iyi yol pratiktir. - best (noun) :
- better (adverb) : daha iyi, iyisimi
Face to face education is better than online.
Yüz yüze eğitim, online eğitimden daha iyidir. - between (adverb) : arasında, arasına, ortasında
The pool is between two buildings.
Havuz iki binanın arasında. - billion (number) : milyar
There are over eight billion people on Earth.
Dünyada sekiz milyardan fazla insan var. - bin (noun) : çöp kutusu, çöp kovası
The little girl threw her trash in the bin.
Küçük kız çöpünü çöp kutusuna attı. - biology (noun) : biyoloji
She has a biology degree.
Onun biyoloji diploması var. - birth (noun) : doğum, doğuş, yavrulama
They celebrated the birth of their child together.
Çocuğunun doğumunu beraber kutladılar. - biscuit (noun) : bisküvi, kurabiye
He baked the biscuits on his own for the new year.
Yeni yıl için bisküvileri kendi başına pişirdi. - bit (noun) : biraz, parça, kısım
Can you add a bit of sugar to my coffee as well?
Benim kahveme de biraz şeker ekleyebilir misin? - blank (adjective) :
- blank (noun) : boş, boşluk, anlamsız
They filled the blanks with the correct words.
Doğru kelimelerle boşlukları doldurdular. - blood (noun) : kan, kan bağı
Would you donate your blood for someone else?
Bir başkası için kanını bağışlar mıydın? - blow (verb) : üflemek, esmek, patlamak
Happy birthday, Quick! Blow out the candles.
İyi ki doğdun, Çabuk! Mumları üfle. - board (noun) : tahta, pano, kurul
I can’t see the board, what does it say?
Tahtayı göremiyorum, ne yazıyor? - boil (verb) : kaynamak, kaynatmak
I need to boil some water for coffee.
Kahve için biraz su kaynatmam gerekiyor. - bone (noun) : kemik, kılçık
He broke a bone in her legwhile playing football.
Futbol oynarken bacağındaki bir kemiği kırdı. - book (verb) : ayırtmak, rezerve etmek
I have already booked the tickets to France.
Fransa’ya biletlerimi çoktan ayırt ettim. - borrow (verb) : ödünç almak, borç almak
I borrowed some money from one of my friends.
Arkadaşlarımın birinden biraz para ödünç aldım. - boss (noun) : patron, usta
She is the boss of this company.
O bu şirketin patronudur. - bottom (adjective) :
- bottom (noun) : taban, alttaki, alt
They are sitting at the bottom of the stairs.
Onlar merdivenlerin alt kısmında oturuyorlar. - bowl (noun) : kase, çanak
Pour some soup into a bowl.
Bikr kasenin içine biraz çorba dök. - brain (noun) : beyin, zeka
The human brain is very complex.
İnsan beyni çok karmaşıktır. - bridge (noun) : köprü, briç
They are working on a new bridge design.
Onlar yeni bir köprü tasarımı üzerinde çalışıyorlar. - bright (adjective) : parlak, akıllı
It is obvious that this student will have a bright future.
Bu öğrencinin parlak bir geleceğe sahip olacağı açıktır. - brilliant (adjective) : harika, zeki, parlak
Cahit Arf is a brilliant mathematician.
Cahit Arf parlak bir matematikçidir. - broken (adjective) : kırık, arızalı
The vase suddenly fell and now it’s broken.
Vazo aniden düştü ve şimdi kırık. - brush (noun) :
- brush (verb) : fırçalamak, fırça
I must buy a new brush for painting.
Resim yapmak için yeni bir fırça almalıyım. - burn (verb) : yanmak, yakmak
The woman burned the letter after reading it.
Kadın mektubu okuduktan sonra yaktı. - businessman (noun) : işadamı, iş insanı
He is a successful businessman who owns a lot of companies.
O, pek çok şirketin sahibi olan başarı bir işadamıdır. - button (noun) : düğme, tuş
The botton on my jacket popped off.
Ceketimin düğmesi çıktı. - camp (noun) :
- camp (verb) : kamp, kamp yapmak
He loves the nature and goes to camp in the mountains.
Doğayı sever ve dağlarda kamp yapmaya gider. - camping (noun) : kamp yapma, kampçılık
Camping together was an amazing experience.
Birlikte kamp yampak harika bir deneyimdi. - can (noun) : teneke kutu, konserve kutu
The can was empty, so she threw it in the recycling bin.
Teneke kutu boştu, bu yüzden geri dönüşüm kutusuna attı. - care (noun) :
- care (verb) : bakım, özen, önemsemek
The president receiving excellent care.
Başkan mükemmel bakım alıyor. - careful (adjective) : dikkatli, titiz
She is very careful about what she eats.
Ne yediği konusunda çok dikkatlidir. - carefully (adverb) : dikkatli bir şekilde, özenle
The doctor examined patients very carefully.
Doktor hastaları dikkatli bir şekilde muayene etti. - carpet (noun) : halı, örtü
She chose a handmade carpet for his birthday present.
Doğum günü hediyesi olarak ona el yapımı bir halı seçti. - cartoon (noun) : çizgi film, karikatür
This cartoon on TV is both funny and educational.
Televizyondaki çizgifilm hem eğlenceli hem de eğiticidir. - case (noun) : dava, kılıf, kasa
The case has been postponed due to lack of evidence.
Dava kanıt yetersizliğinden dolayı ertelendi. - cash (noun) : nakit para, peşin ödeme
I prefer to pay in cash.
Nakit ödeme yapmayı tercih ederim. - castle (noun) : kale, şato
Legends say the castle was haunted by a witch.
Efsaneler kalenin bir cadı tarafından lanetlendiğini söylüyor. - catch (verb) : yakalamak, tutuşmak
The cats are quick enough to catch the mouse.
Kediler fareyi yakalamak için yeterince hızlıdır. - cause (noun) :
- cause (verb) : sebep, sebep olmak, yol açmak
The cause of the accident is still unknown.
Kazanın nedeni hala bilinmiyor. - celebrate (verb) : kutlamak, anmak
Her friends will celebrate her birthday with a surprise party.
Arkadaşları doğum gününü sürpriz bir parti ile kutlayacak. - celebrity (noun) : ünlü kişi, tanınan
A celebrity is a famous person.
Ünlü, tanınmış bir kişidir. - certain (adjective) : kesin, bazı
There are certain rules that everybody must follow.
Herkesin uyması gereken belirli kurallar vardır. - certainly (adverb) : kesinlikle, muhakkak
She is certainly a very polite person.
O kesinlikle çok kibar bir insandır. - chance (noun) : şans, ihtimal
This is an amazing chance to learn something new.
Bu yeni bir şeyler öğrenmek için harika bir şans. - character (noun) : karakter, harf
Scarlett Johanson is the main character in the movie.
Scarlett Johanson filmdeki ana karakterdir. - charity (noun) : hayır kurumu, bağış, hayır işi
She donated her all money to a charity that helps children.
Tüm parasını çocuklara yardım eden bir hayır kurumuna bağışladı. - chat (noun) :
- chat (verb) : sohbet, konuşma, sohbet etmek
We had a short chat about the latest news.
Son haberler hakkında kısa bir sohbet ettik. - check (noun) : çek, kontrol, muayene
I wrote a check for the groceries.
Market alışverişi için bir çek yazdı. - chef (noun) : aşçı, şef
The chef is preparing a delicious dinner for us.
Aşçı bizim için lezzetli bir akşam yemeği hazırlıyor. - chemistry (noun) : kimya, madde yapısı
She is carrying out an experiment in the chemistry lab.
Kimya laboratuvarında bir deney yapıyor. - chip (noun) : çatlak, patates kızartması, çip, fiş
There is a chip on the plate.
Tabakta bir çatlak var. - choice (noun) : seçenek, çare
This restaurant is a great choice for dinner.
Bu restoran akşam yemeği için harika bir seçenek. - church (noun) : kilise, mezhep
The British go to church every on Sundays.
İngilizler pazarları kiliseye giderler. - cigarette (noun) : sigara, mazot
My father decided to quit smoking cigarettes.
Babam sigarayı bırakmaya karar verdi. - circle (noun) :
- circle (verb) : halka, daire içine almak
She drew a large circle on the paper.
Kağıda büyük bir daire çizdi. - classical (adjective) : klasik, tipik, standart
She listens to classical music while studying.
Ders çalışırken klasik müzik dinler. - clear (adjective) : temiz, belirgin
His explanation was clear enough.
Açıklaması yeterince açıktı. - clearly (adverb) : açık bir biçimde, şüphesiz
The teacher interpreted the instructions clearly.
Öğretmen talimatları açık bir biçimde yorumladı. - clever (adjective) : zeki, akıllı
The foxes are known as clever animals.
Tilkiler zeki hayvanlar olarak bilinirler. - climate (noun) : iklim, hava, çevre
The climate in this country is warm.
Bu ülkedeki iklim ılımandır. - close (adjective) : yakın, kapalı, sıkı
My home is close to the school.
Evim okula yakındır. - closed (adjective) : kapalı
The store is closed on Sundays.
Mağaza pazarları kapalıdır. - clothing (noun) : giysi, giyecek
This store sells high-quality clothing.
Bu mağaza yüksek kalitede giysi satar. - cloud (noun) : bulut, küme
This cloud looks like a sheep.
Bu bulut bir koyun gibi görünüyor - coach (noun) : antrenör, otobüs
The coach made the team win the match.
Antrenör takımın maçı kazanmasını sağladı. - coast (noun) : kıyı, sahil
They walked on the coast al night.
Tüm gece sahilde yürüdüler. - code (noun) : şifre, kanun
The teacher will give us simple a code to break.
Öğretmen kırmamız için basit bir kod verecek. - colleague (noun) : meslektaş, iş arkadaşı
She is a very friendly colleague of mine.
O benim çok dost canlısı bir iş arkadaşımdır. - collect (verb) : toplamak, biriktirmek
We collect leaves in the fall.
Sonbaharda yaprak toplarız. - column (noun) : sütun, köşe yazısı
There is a big column in the room.
Odada büyük bir sütun var. - comedy (noun) : komedi, güldürü
We love watching comedy movies.
Komedi filmleri seyretmeyi severiz. - comfortable (adjective) : rahat, rahatlatıcı, müreffeh
This sofa is very comfortable.
Bu koltuk oldukça rahat. - comment (noun) : yorum, açıklama
I agree with your comment about the movie.
Film hakkındaki yorumuna katılıyorum. - communicate (verb) : iletişim kurmak, haberleşmek, bulaştırmak (hastalığı)
The police use radios to communicate with each other.
Polisler iletişim kurmak için telsiz kullanırlar. - community (noun) : topluluk, camia, cemaat, toplum
He is an active member of the community.
O, topluluğun aktif bir üyesidir. - compete (verb) : yarışmak, rekabet etmek
They will compete against each other.
Birbirlerine karşı yarışacaklar. - competition (noun) : yarışma, rekabet
The competition was tough.
Yarışma zordu. - complain (verb) : şikayet etmek, yakınmak
He always complains about the current situation.
O mevcut durum hakkında her zaman şikayet eder. - completely (adverb) : tamamen, tümüyle
He was completely confused after hearing the news.
Haberleri duyduktan sonra kafası tamamen karıştı. - condition (noun) : durum, hal, koşul
This computer is in good condition.
Bu bilgisayar iyi durumda. - conference (noun) : konferans, toplantı
The conference will be held in a hotel.
Konferans bir otelde yapılacak. - connect (verb) : bağlanmak, bağ kurmak
I can’t connect to the internet right now.
Şu anda internete bağlanamıyorum. - connected (adjective) : bağlı, ilgili
The computer is connected to the charger.
Bilgisayar şarj cihazına bağlı - consider (verb) : dikkate almak, durumu değerlendirmek
I am going to consider your offer.
Teklifini dikkate alacağım. - contain (verb) : içermek, kapsamak
This book contains a lot of useful information.
Bu kitap çok fazla yararlı bilgi içerir. - context (noun) : bağlam, içerik
The historical context of the event is really important.
Bu olayın tarihi bağlamı çok önemlidir. - continent (noun) : kıta, anakara
Asia is the largest continent in the world.
Asya dünyadaki en büyük kıtadır. - continue (verb) : devam etmek, sürdürmek
Please continue with your work.
Lütfen işinize devam edin. - control (noun) :
- control (verb) : kontrol etmek, kontrol, denetim
A remote must be used to control the TV.
Televizyonu kontrol etmek için bir kumanda kullanılmalı. - cook (noun) : yemek pişirmek, aşçı
He is an excellent cook.
O harika bir aşçıdır. - cooker (noun) : ocak, tencere
I need to buy a new cooker.
Yeni bir ocak almam gerekiyor. - copy (noun) :
- copy (verb) : nüsha, kopyalamak
Could you please make a copy of this document?
Bu belgenin bir kopyasını alabilir miyim lütfen? - corner (noun) : köşe, ücra yer
He has been waiting for you at the corner.
Köşede seni bekliyor. - correctly (adverb) : doğru bir şekilde
He speaks French correctly.
Fransıcayı doğru bir şekilde konuşuyor. - count (verb) : saymak, güvenmek
Can you count the number of the plates on the table?
Masadaki tabakların sayısını sayabilir misin? - couple (noun) : çift, ikili
They are a very lovely couple.
Onlar çok hoş bir çifttir. - cover (verb) : kaplamak, örtmek
Cover the pot with a lid.
Lütfen tencerenin üstünü bir kapakla ört. - crazy (adjective) : çılgın, deli
This is a crazy idea, but it might actually work.
Bu çılgın bir fikir, ama gerçekten işe yarayabilir. - creative (adjective) : yaratıcı, kreatif
We need a creative solution to solve this problem.
Bu sorunu çözmek için yaratıcı bir çözüme ihtiyacımız var. - credit (noun) : kredi, güven, saygınlık
You can pay the bill with a credit card.
Faturayı kredi kartı ile ödeyebilirsiniz. - crime (noun) : suç, cinayet, kabahat
Poverty can lead to an increase in crime.
Yoksulluk suç oranının artmasına yol açabilir. - criminal (noun) : suçlu, sabıkalı
The judge sentenced the criminal to 5 years in prison.
Hakim suçluyu 5 yıl hapis cezasına çarptırdı. - cross (noun) :
- cross (verb) : karşıya geçmek, haç
Please be careful when you cross the street.
Lütfen caddeyi geçerken dikkatli ol - crowd (noun) : kalabalık, topluluk, sürü
There was a huge crowd at the cinema yesterday.
Dün sinemada büyük bir kalabalık vardı. - crowded (adjective) : kalabalık (yer)
We decided to leave the bazaar because it was very crowded.
Çok kalabalık olduğu için pazardan ayrılmaya karar verdik. - cry (verb) : ağlamak, bağırmak
He was about to cry from happiness.
Neredeyse mutluluktan ağlamak üzereydi. - cupboard (noun) : dolap, mutfak dolabı
The plates are in the cupboard.
Tabaklar mutfak dolabında. - curly (adjective) : kıvırcık, kıvırcık saçlı kimse, bukleli
My sister has curly hair, just like my mom.
Kız kardeşimin tıpkı anneminki gibi kıvırcık saçları var. - cycle (noun) :
- cycle (verb) : döngü, dolaşım, devir yapmak
The weather seems to be stuck in a cycle of rain and sunshine.
Hava durumu yağmur ve güneş arasında bir döngüye sıkışmış gibi görünüyor. - daily (adjective) : günlük, gündelik
I have a daily routine that includes exercise.
Egzersiz içerin günlük bir rutinim var. - danger (noun) : tehlike, risk
Pandas are in danger of dying out.
Pandalar nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya. - dark (noun) : karanlık, koyu
Because of the dark, I couldn’t find my glasses.
Karanlık yüzünden gözlüklerimi bulamadım. - data (noun) : veriler
Data collected from the survey will be analyzed tomorrow.
Anketten toplanan veriler yarın analiz edilecek. - dead (adjective) : ölü, cansız, bitik
The police found the dead body in the river.
Polis, nehirde ölü bedeni buldu. - deal (verb) : başa çıkmak, iş yapmak, ile ilgili olmak
She dealt with the crisis calmly.
Çıkarı için anlaşmayı kabul etti. - dear (exclamation) : sevgili, canım, değerli
Dear Lisa, Looking forward to seeing you.
Sevgili Lisa, seni görmeyi iple çekiyorum. - death (noun) : ölüm, vefat
Death is inevitable.
Ölüm kaçınılmazdır. - decision (noun) : karar, hüküm
It is a tough decision.
Bu zor bir karar. - deep (adjective) : derin, şiddetli
I took a deep breath before the exam.
Krizle sakin bir şekilde başa çıktı. - definitely (adverb) : kesinlikle, mutlaka
I will definitely call you tomorrow.
Yarın seni kesinlikle arayacağım. - degree (noun) : derece, diploma
She has a degree in biology.
Onun biyoloji diploması var. - dentist (noun) : diş hekimi
I have an appointment with the dentist tomorrow.
Yarın dişçiye randevum var. - department (noun) : daire, bölüm
The science department is on the second floor.
Fen bilimleri bölümü ikinci kattadır. - depend (verb) : bağlı olmak, güvenmek
The success of the project depends on the team.
Projenin başarısı takıma bağlıdır. - desert (noun) : çöl, ıssız yer
This plant can survive in the desert.
Bu bitki çöldeki koşullarda hayatta kalabilir. - designer (noun) : tasarımcı, stilist, dekoratör
My sister wants to become a graphic designer.
Kız kardeşim grafik tasarımcısı olmak istiyor. - destroy (verb) : tahrip etmek, imha etmek
She doesn’t want to destroy the evidence.
Kanıtları tahrip etmek istemiyor. - detective (noun) : dedektif, hafiye, polisiye
She wants to become a detective when she grows up.
Büyüdüğünde dedektif olmak istiyor. - develop (verb) : geliştirmek, gelişmek
He has developed his skills in Chinese.
Çincedeki yeteneklerini geliştirdi. - device (noun) : cihaz, alet
He will buy a new device to improve his home security.
Ev güvenliğini artırmak için yeni bir cihaz satın alacak. - diary (noun) : günce, anı defteri
The girl writes in her diary every night before bed.
Kız her gece yatmadan önce günlüğüne yazıyor. - differently (adverb) : farklı biçimde
He solved the problem differently this time.
Bu sefer problemi farklı bir şekilde çözdü. - digital (adjective) : dijital, sayısal
She works in the digital marketing field.
O, dijital pazarlama alanında çalışıyor. - direct (adjective) : doğrudan, direkt
The company booked a direct flight to Paris for us.
Şirket bizim için Paris’e doğrudan bir uçuş rezervasyonu yaptı. - direction (noun) : istikamet, gidişat, yön
She is heading in the wrong direction.
Yanlış yöne gidiyor. - director (noun) : yönetici, müdür, yönetmen
The company director gave a speech last Monday.
Şirket müdürü geçen pazartesi bir konuşma yaptı. - disagree (verb) : aynı fikirde olmamak, katılmamak
I respectfully disagree with your point of view.
Görüşünüze saygılı bir şekilde katılmıyorum. - disappear (verb) : gözden kaybolmak, ortadan kaybolmak, yok olmak
As the years pass, old traditions usually disappear.
Yıllar geçtikçe, eski gelenekler genellikle yok olur. - disaster (noun) : felaket, facia
We narrowly avoided a disaster during the storm.
Fırtına sırasında büyük bir felaketten kıl payı kurtulduk. - discover (verb) : keşfetmek, bulmak
He was the first to discover the hidden treasure.
Gizli hazineyi keşfeden ilk kişi oydu. - discovery (noun) : keşif, buluş, bulgu
The discovery of antibiotics was a turning point in medicine.
Antibiyotiklerin keşfi, tıpta bir dönüm noktasıydı. - discussion (noun) : tartışma, görüşme, müzakere
The discussion in class was very interesting.
Sınıftaki tartışma çok ilginçti. - disease (noun) : hastalık, rahatsızlık
There is still no cure for some diseases.
Bazı hastalıklar için hala bir tedavi yok. - distance (noun) : mesafe, menzil, uzaklık
He walked a long distance to get to the library.
Kütüphaneye gitmek için uzun bir mesafe yürüdü. - divorced (adjective) : boşanmış, ayrılmış
It is difficult for divorced parents to balance their responsibilities.
Boşanmış ebeveynlerin sorumluluklarını dengelemesi zordur. - document (noun) : dosya, doküman
She forgot to attach the document to the email.
E-postaya belgeyi eklemeyi unuttu. - double (adjective) :
- double (determiner) :
- double (pronoun) :
- double (verb) : ikiye katlamak, çifte
The price of the product has doubled in the last years.
Ürünün fiyatı geçtiğimiz yılda iki katına çıktı. - download (noun) :
- download (verb) : indirmek, yüklemek
She downloaded a movie to watch on his flight.
Uçuşunda izlemek için bir film indirdi. - downstairs (adjective) : aşağı kat, aşağı
The downstairs room is bigger than the upstairs one.
Alt kattaki oda, üst kattakinden daha büyük. - drama (noun) : drama, tiyatro oyunu
He loves watching dramas with emotional storylines.
Duygusal hikayelere sahip dramalar izlemeyi sever. - drawing (noun) : çizim, çizme
She has a talent for drawing, especially portraits.
Çizim yapma konusunda bir yeteneği var, özellikle portrelerde. - dream (noun) :
- dream (verb) : düş, rüya, hayal etmek, rüya görmek
I had a dream last night.
Dün gece bir rüya gördüm. - drive (noun) : dürtü, azim, sürüş, tutku
A powerful drive for success helped him overcome obstacles.
Başarı için güçlü bir arzu, engelleri aşmasına yardımcı oldu. - driving (noun) : sürme, sürüş
She doesn’t like driving in heavy rain.
Şiddetli yağmurda sürmeyi sevmez. - drop (verb) : düşmek, düşürmek, damla
She accidentally dropped the vase on the floor.
Vazoyu yanlışlıkla yere düşürdü. - drug (noun) : ilaç, uyuşturucu madde
Drug abuse is a serious problem in many countries.
Uyuşturucu bağımlılığı birçok ülkede ciddi bir sorundur. - dry (adjective) :
- dry (verb) : kuru, kurulamak
Please dry the dishes after washing them.
Lütfen bulaşıkları yıkadıktan sonra kurulayın. - earn (verb) : kazanmak, para kazanmak, hak etmek
She earns her income by teaching online.
Gelirini online ders vererek kazanıyor. - earth (noun) : yeryüzü, dünya, toprak
The earth’s atmosphere protects us from harmful radiation.
Dünyanın atmosferi bizi zararlı radyasyondan korur. - easily (adverb) : kolaylıkla, kolayca
He memorizes new vocabulary easily.
Yeni kelimeleri kolayca ezberler. - education (noun) : eğitim, öğretim, öğrenim
Education is the key to a successful future.
Eğitim, başarılı bir geleceğin anahtarıdır. - effect (noun) : etki, sonuç
Stress may have a negative effect on your health.
Stres, sağlığınız üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir. - either (adverb) :
- either (determiner) :
- either (pronoun) : ya şu ya bu, de / da (olumsuz)
Either solution will work to solve the problem.
Her iki çözüm de sorunu çözmek için işe yarayacaktır. - electric (adjective) : elektrikli, elektrik
Electric cars are becoming more popular worldwide.
Elektrikli arabalar dünya genelinde daha popüler hale geliyor. - electrical (adjective) : elektrik, elektriksel
Electrical energy can be transformed into mechanical energy.
Elektriksel enerji, mekanik enerjiye dönüştürülebilir. - electricity (noun) : elektrik, elektriksel
Solar panels convert sunlight into electricity.
Güneş panelleri güneş ışığını elektriğe dönüştürür. - electronic (adjective) : elektronik
His electronic watch needs to be recharged.
Elektronik saatinin şarj edilmesi gerekiyor. - employ (verb) : işe almak, istihdam sağlamak, uygulamak
The company employs over 600 people.
Şirket, 600’dan fazla kişiye istihdam sağlıyor. - employee (noun) : işçi, çalışan
The company has over 2,000 employees worldwide.
Şirketin dünya çapında 2.000’den fazla çalışanı var. - employer (noun) : işveren, patron
She is an employer in the tech industry.
O, teknoloji sektöründe bir işverendir. - empty (adjective) : boş, boşaltmak
The box is empty, there is nothing inside.
Kutu boş, içinde hiçbir şey yok. - ending (noun) : son, bitiş
The ending of the book left me in tears.
Kitabın sonu beni gözyaşlarına boğdu. - energy (noun) : enerji, güç
He has a lot of energy and always keeps busy.
Çok enerjisi var ve her zaman meşgul oluyor. - engine (noun) : motor, makine
The plane’s engine started to make strange noises.
Uçağın motoru garip sesler yapmaya başladı. - engineer (noun) : mühendis, makinist
The engineer solved the technical problems.
Mühendis, teknik sorunları çözdü. - enormous (adjective) : kocaman, muazzam, devasa
The mountain appeared enormous in the distance.
Dağ, uzakta devasa görünüyordu. - enter (verb) : giriş yapmak, girmek
She knocked before she entered the office.
Ofise girmeden önce kapıyı çaldı. - environment (noun) : çevre, etraf
Pollution is one of the greatest threats to our environment.
Kirlilik, çevremize yönelik en büyük tehditlerden biridir. - equipment (noun) : ekipman, teçhizat, donanım
The gym is filled with a variety of fitness equipment.
Spor salonu, çeşitli spor ekipmanlarıyla doludur. - error (noun) : hata, kusur
She realized his error too late to correct it.
Hatasını düzeltmek için çok geç fark etti. - especially (adverb) : özellikle, hele
The movie was good, especially the ending.
Film iyiydi, özellikle sonu. - essay (noun) : makale, deneme, girişim
He wrote an excellent essay on climate change.
İklim değişikliği üzerine harika bir makale yazdı. - everyday (adjective) : günlük, gündelik
The store sells everyday items like groceries.
Mağaza, bakkaliye gibi günlük eşyalar satıyor. - everywhere (adverb) : her yer, her yerde
She travels everywhere with her cat.
Kedisiyle her yere seyahat eder. - evidence (noun) : kanıt, delil, ifade
The lack of evidence made it difficult to solve the case.
Kanıt eksikliği davayı çözmeyi zorlaştırdı. - exact (adjective) : kesin, tamı tamına, tam olarak
The exact amount of the bill is $50.
Hesabın tam tutarı 50 dolar. - exactly (adverb) : tamamen, aynen, kesinlikle
She knew exactly where to find the missing purse.
Kayıp çantayı tam olarak nerede bulacağını biliyordu. - excellent (adjective) : mükemmel, kusursuz
The food at this restaurant is excellent.
Bu restorandaki yemekler mükemmel. - except (preposition) : haricinde, dışında
The store is open every day except Tuesdays.
Mağaza, salı günleri hariç her gün açık. - exist (verb) : var olmak, bulunmak
I don’t think such a thing exists.
Böyle bir şeyin var olduğunu sanmıyorum. - expect (verb) : ummak, beklemek
She didn’t expect such a warm welcome from her colleagues.
Meslektaşlarından böyle sıcak bir karşılama beklemiyordu. - experience (noun) : deneyim, tecrübe
She gained a lot of experience working abroad.
Yurtdışında çalışarak çok deneyim kazandı. - experiment (noun) : deney, deneme
He was nervous about the experiment, but it went well.
Deney hakkında gergindi, ancak her şey yolunda gitti. - expert (adjective) :
- expert (noun) : uzman, eksper, bilirkişi, becerikli
As an expert in languages, she can speak six fluently.
Diller konusunda bir uzman olarak, altı dilde akıcı bir şekilde konuşabiliyor. - explanation (noun) : açıklama, izah
Her explanation of the theory is very detailed.
Teoriye dair açıklaması çok detaylı. - express (verb) : ifade etmek, açıklamak
The artist expresses his emotions in every painting.
Sanatçı her tablosunda duygularını ifade eder. - expression (noun) : ifade, anlatım
He had a puzzled expression on his face.
Yüzünde şaşkın bir ifade vardı. - extreme (adjective) : aşırı, uç
Extreme heat can cause serious health problems.
Aşırı sıcaklık, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. - extremely (adverb) : son derece, çok
She is extremely talented in playing the guitar.
Gitar çalmada son derece yetenekli. - factor (noun) : etken, unsur, çarpan
One important factor for success is hard work.
Başarı için önemli bir unsur çalışkanlıktır. - factory (noun) : fabrika, atölye, imalathane
The factory produces thousands of airconditioners every month.
Fabrika her ay binlerce klima üretiyor. - fail (verb) : başarısız olmak, sınavda kalmak
No matter how many times you fail, never give up.
Kaç kere başarısız olursan ol, asla pes etme. - fair (adjective) : adil, açık tenli, dürüst
Fair treatment is a basic human right.
Adil muamele temel bir insan hakkıdır. - fall (noun) : sonbahar, güz
Fall is my favorite time of the year.
Sonbahar benim yılın en sevdiğim zamanı. - fan (noun) : hayran, vantilatör, yelpaze
I’m a big fan of romantic novels.
Romantik romanlarının büyük bir hayranıyım. - farm (verb) : çiftlik, çiftçilik yapmak, ekmek
They farm in the countryside and grow vegetables.
Kırsalda çiftçilik yapıyorlar ve sebzeler yetiştiriyorlar. - farming (noun) : çiftçilik, yetiştiricilik
Farming requires hard work.
Çiftçilik, sıkı çalışma gerektirir. - fashion (noun) : moda, tarz
She has always been interested in fashion.
Her zaman modaya ilgi duymuştur. - fat (noun) : yağ, en iyi üretim, en iyi kısım
Avocados are a good source of healthy fats.
Avokadolar sağlıklı yağların iyi bir kaynağıdır. - fear (noun) : korku, endişe
She has a fear of heights.
Yükseklik korkusu var. - feature (noun) : özellik, unsur
The key feature of this car is its fuel efficiency.
Bu arabanın ana özelliği yakıt verimliliğidir. - feed (verb) : beslemek, yem, besin
She feeds the cat twice a day.
Köpeği günde iki kez besler. - female (adjective) :
- female (noun) : kadın, dişi
She was the only female member of the team.
O, takımın tek kadın üyesiydi. - fiction (noun) : kurgu, kurmaca
I love reading science fiction novels.
Bilim kurgu romanları okumayı çok seviyorum. - field (noun) : alan, tarla
The farmer worked all day in the field.
Çiftçi tüm gün tarlada çalıştı. - fight (noun) :
- fight (verb) : kavga etmek, mücadele, dövüş
The soldiers have to fight bravely to defend their country.
Askerler, ülkelerini savunmak için cesurca dövüşmek zorundalar. - figure (noun) : rakam, şekil, figür
The artist painted a figure of a woman singing.
Sanatçı, şarkı söyleyen bir kadının figürünü çizdi. - film (verb) : film yapmak, sahne çekmek
The director filmed a scene in a beautiful forest.
Yönetmen, güzel bir ormanda bir sahne çekti. - final (noun) : sonuncu, son
The final chapter of the book left me speechless.
Kitabın son bölümü beni konuşmasız bıraktı. - finally (adverb) : sonunda, nihayet
I finally arrived at my destination after a long journey.
Uzun bir yolculuktan sonra nihayet varış noktama ulaştım - finger (noun) : parmak, muhbir
He raised her finger to get everyone’s attention.
Herkesin dikkatini çekmek için parmağını kaldırdı. - finish (noun) : bitirmek, bitiş
The finish of the game was thrilling.
Oyunun sonu heyecan vericiydi. - first (noun) : ilk, birinci
The first of the month is a busy time for the store.
Ayın ilk günü, mağaza için yoğun bir zamandır. - firstly (adverb) : ilk olarak, ilk önce
Firstly, I need to prepare the necessary documents for the meeting.
İlk olarak, toplantı için gerekli belgeleri hazırlamalıyım - fish (verb) : balık tutmak, balığa çıkmak
I like to fish by the lake every weekend.
Her hafta sonu gölde balık tutmayı severim - fishing (noun) : balıkçılık, balık tutma
Fishing is a relaxing activity for a lot of people.
Balık tutmak, pek çok insan için rahatlatıcı bir etkinliktir. - fit (adjective) :
- fit (verb) : uymak, uygun, denemek
This shirt doesn’t fit me anymore.
Bu gömlek artık bana uymuyor. - fix (verb) : tamir etmek, düzeltmek
I need to fix my phone because it’s not working properly.
Telefonumu tamir etmem gerekiyor çünkü düzgün çalışmıyor. - flat (adjective) : düz, sade, yassı
The road ahead is flat.
İlerideki yol düz. - flu (noun) : grip, bulanık
Some people get the flu during the winter season.
Kış mevsiminde bazı insanlar grip olur. - fly (noun) : uçuş, sinek
There is a fly buzzing around the kitchen.
Mutfakta dolaşıp duran bir sinek var. - flying (adjective) :
- flying (noun) : uçma, uçuş, uçan
Flying is one of the fastest ways to travel long distances.
Uçmak, uzun mesafelerde seyahat etmenin en hızlı yollarından biridir. - focus (noun) :
- focus (verb) : odaklanmak, odak noktası
He is focusing on his new business idea.
O, yeni iş fikrine odaklanıyor. - following (adjective) : ardından gelen, müteakip, sonraki
The following evening, they left for their vacation.
Sonraki akşam, tatile çıktılar. - foreign (adjective) : yabancı, yurt dışı
She speaks five foreign languages fluently.
Beş yabancı dili akıcı bir şekilde konuşuyor. - forest (noun) : orman
He loves to explore the forest near his house.
Evinin yakınlarındaki ormanı keşfetmeyi sever. - fork (noun) : çatal, yol ayrımı
Please use a fork to eat your salad.
Lütfen salatanı yemek için bir çatal kullan. - formal (adjective) : resmi, balo
His formal behavior at the dinner impressed everybody.
Akşam yemeğindeki resmi davranışı, herkesi etkiledi. - fortunately (adverb) : neyse ki, çok şükür
Fortunately, no one was killed in the accident.
Neyse ki, kazada kimse ölmedi. - forward (adverb) : ileriye doğru, ileriye
The team pushed forward in spite of the challenges.
Takım, zorluklara rağmen ileriye doğru ilerledi. - free (adverb) : özgür, serbestçe, bedava
He decided to travel free and explore new places.
Serbest bir şekilde seyahat etmeye ve yeni yerler keşfetmeye karar verdi. - fresh (adjective) : taze, yeni
I love eating fresh fruit in the morning.
Sabahları taze meyve yemeyi çok severim. - fridge (noun) : buzdolabı, dolap
I put the leftover meal in the fridge.
Artan yemeği buzdolabına koydum. - frog (noun) : kurbağa, kopça
The frog’s croak was very loud in the quiet night.
Kurbağanın vızıltısı, sessiz gecede oldukça gürültülüydü. - fun (adjective) : zevkli, eğlenceli
She has always full of fun ideas.
O, her zaman eğlence dolu fikirlere sahiptir. - furniture (noun) : mobilya, eşya
She loves shopping for stylish furniture.
Şık mobilyalar almak için alışveriş yapmayı çok sever. - further (adjective) : uzaktaki, daha fazla, başka bir
The teacher gave further instructions after the lesson.
Öğretmen, dersten sonra daha fazla talimat verdi. - future (adjective) : gelecek, ileriki
He is planning for her future career.
Gelecek kariyerini planlıyor. - gallery (noun) : galeri, salon
They visited a beautiful art gallery during their trip to Paris.
Paris gezileri sırasında güzel bir sanat galerisini ziyaret ettiler. - gap (noun) : boşluk, açıklık, ara
There is a gap between the two buildings.
İki bina arasında bir boşluk var. - gas (noun) : benzin, gaz
The gas prices have increased recently.
Benzin fiyatları son zamanlarda arttı. - gate (noun) : kapı, geçit
The gate to the garden was open.
Bahçenin kapısı açıktı. - general (adjective) : genel, tahmini
The general mood in the office was negative after the meeting.
Toplantıdan sonra ofisteki genel hava olumsuzdu. - gift (noun) : hediye, yetenek
He has a gift for playing the violin.
Keman çalma konusunda doğal bir yeteneği var. - goal (noun) : hedef, amaç
His goal is to become fluent in several languages.
Onun amacı birkaç dili akıcı bir şekilde konuşabilmek. - god (noun) : tanrı, ilah
A lot of people believe in God.
Birçok insan Tanrı’ya inanır - gold (adjective) :
- gold (noun) : altın, yaldız
She wore a gold necklace for the party.
Parti için altın bir kolye taktı. - golf (noun) : golf, kan kırmızısı
He plays golf every Saturday with his friends.
O her cumartesi arkadaşlarıyla golf oynar. - good (noun) : iyilik, menfaat
He believes in the power of good over evil.
O, iyiliğin kötülüğe karşı üstünlüğüne inanır. - government (noun) : devlet, hükümet
We discussed the government’s new policy in the meeting.
Toplantıda hükümetin yeni politikasını tartıştık. - grass (noun) : çim, çimen
We walked on the soft grass in the park.
Biz parkta yumuşak çimenlerin üzerinde yürüdük. - greet (verb) : selamlaşmak, karşılamak
I greeted them warmly when they arrived at the party.
Onlar partiye geldiğinde, onları sıcak bir şekilde selamladım. - ground (noun) : yer, zemin
It was lying on the ground under the tree.
O ağacın altında yerde yatıyordu. - guest (noun) : misafir, konuk
You invited a guest to the dinner last night, didn’t you?
Dün akşam yemeğine bir misafir davet ettin, değil mi? - guide (noun) :
- guide (verb) : rehber, kılavuz, rehberlik etmek
She works as a tour guide during the summer.
O yaz boyunca tur rehberi olarak çalışır. - gun (noun) : silah, tabanca
He accidentally left his gun at the police station.
O silahını yanlışlıkla karakolda bıraktı. - guy (noun) : adam, kişi
They say that guy is very talented in singing.
Onlar o adamın şarkı söylemede çok yetenekli olduğunu söylüyor. - habit (noun) : alışkanlık, huy
He has a habit of waking up early.
Erken uyanma alışkanlığı var. - half (adverb) : kısmen, yarısı, buçuk
She was half asleep during the meeting.
Toplantı sırasında kısmen uyuyordu. - hall (noun) : salon, hol
They waited in the hall before the meeting started.
Toplantı başlamadan önce salonda beklediler. - happily (adverb) : mutlu bir şekilde
They lived happily ever after.
Onlar sonsuza dek mutlu bir şekilde yaşadılar. - have auxiliary (verb) : geçmişte olmuş bir olayın konuşulduğu/yazıldığı zamanda hâlâ önemli olduğunu gösteren geçmiş zaman ortaçlarıyla birlikte bileşik kipler kuran yardımcı fiil
I have been ill for five days.
Beş gündür hastayım. - headache (noun) : baş ağrısı, baş belası, dert
He took a pill to relieve his headache.
Baş ağrısını hafifletmek için bir hap aldı. - heart (noun) : kalp, yürek, gönül
She has a kind heart and always helps others.
O, iyi bir kalbe sahiptir ve her zaman başkalarına yardım eder. - heat (noun) :
- heat (verb) : sıcaklık, ısıtmak
The heat was unbearable during the summer.
Yaz boyunca sıcaklık dayanılmazdı. - heavy (adjective) : ağır, çok
This box is too heavy for him to carry.
Bu kutu onun taşıması için çok ağır. - height (noun) : yükseklik, boy
His height is 1.90 meters.
Onun boyu 1.90 metre. - helpful (adjective) : yardımsever, hayırsever
The staff at the hotel were very helpful.
Oteldeki personel çok yardımseverdi. - hero (noun) : kahraman, er, cengaver
She felt like a hero after winning the competition.
Yarışmayı kazandıktan sonra bir kahraman gibi hissetti. - hers (pronoun) : onunki
The idea was completely hers from the beginning.
Fikir başından itibaren tamamen onunkiydi. - herself (pronoun) : kendisi
She bought the house for herself.
Evi kendisi için aldı. - hide (verb) : saklamak, saklanmak, gizlemek, gizlenmek
He hid his anger and smiled.
Öfkesini sakladı ve gülümsedi. - high (adverb) : yüksek, yükseğe
He jumped high to catch the ball.
Topu yakalamak için yükseğe sıçradı. - hill (noun) : tepe, bayır
The hill is covered with trees.
Tepe ağaçlarla kaplıdır. - himself (pronoun) : kendisi
He is too shy to introduce himself.
Kendini tanıtmak için çok utangaçtır. - his (pronoun) : onunki, onun
The car parked outside is his.
Dışarıda park etmiş olan araba onunki. - hit (noun) :
- hit (verb) : vurmak, darbe, vuruş
He intentionally hit the ball too hard.
Topa bilerek çok hızlı vurdu. - hockey (noun) : hokey, dışkı
Field hockey requires good teamwork.
Çim hokeyi iyi bir takım çalışması gerektirir. - hold (verb) : tutmak, yapmak, sahip olmak
Please hold the door for me.
Lütfen kapıyı benim için tut. - hole (noun) : çukur, delik
There is a small hole in my shirt.
Gömleğimde küçük bir delik var. - home (adjective) : ev sahibi, yerinde
The home team won the match with a huge lead.
Ev sahibi takım maçı büyük bir farkla kazandı. - hope (noun) : umut, ümit
He gave me hope that everything would be okay.
Bana her şeyin iyi olacağına dair umut verdi. - huge (adjective) : çok büyük, kocaman
The elephant is a huge animal.
Fil çok büyük bir hayvandır. - human (adjective) :
- human (noun) : insan, insani
Humans need oxygen to survive.
İnsanlar hayatta kalmak için oksijene ihtiyaç duyar. - hurt (adjective) :
- hurt (verb) : incitmek, acımak
Did you hurt yourself while playing?
Oynarken kendini incittin mi? - ideal (adjective) : ideal, üstün
This house is an ideal place for a family to live.
Bu ev, bir ailenin yaşaması için ideal bir yer. - identify (verb) : teşhis etmek, belirlemek
Can you identify the man in the photograph?
Fotoğraftaki adamı teşhis edebilir misin? - ill (adjective) : hasta, rahatsız
She has been ill for a few days.
Birkaç gündür hasta. - illness (noun) : hastalık, rahatsızlık
His illness prevented him from attending the meeting.
Hastalığı toplantıya katılmasına engel oldu. - image (noun) : görsel, imaj, imge
The image on the screen is not clear.
Ekrandaki görüntü net değil. - immediately (adverb) : çabucak, hemen
Please call me immediately if there is an emergency.
Acil bir durum olursa lütfen hemen beni ara. - impossible (adjective) : imkansız, olasılıksız, mümkün olmayan
It’s impossible to finish this project in one day.
Bu projeyi bir günde bitirmek imkansız. - included (adjective) : dahil olan, dahil, içeren
Breakfast is included in the hotel price.
Kahvaltı otel fiyatına dahil. - including (preposition) : dahil, kapsayan
There are five people, including the teacher, in the classroom.
Öğretmen dahil olmak üzere sınıfta beş kişi var. - increase (noun) :
- increase (verb) : artmak, artış
There has been an increase in fuel prices this month.
Bu ay yakıt fiyatlarında bir artış oldu. - incredible (adjective) : inanılmaz, şaşırtıcı
The view from the mountain is absolutely incredible.
Dağdan manzara kesinlikle inanılmaz. - independent (adjective) : bağımsız, özgür
He wants to be independent and live on his own.
Bağımsız olmak ve kendi başına yaşamak istiyor. - individual (adjective) :
- individual (noun) : birey, bireysel
Every individual has their own unique talents.
Her bireyin kendine özgü yetenekleri vardır. - industry (noun) : endüstri, sanayi
The airconditioner industry has grown rapidly in recent years.
Klima endüstrisi son yıllarda hızlı bir şekilde büyüdü. - informal (adjective) : resmi olmayan, gayriresmi
This is just an informal meeting, so you don’t have to dress formally.
Bu sadece gayriresmi bir toplantı, bu yüzden resmi giyinmek zorunda değilsin. - injury (noun) : yara, zarar, yaralanma
He suffered a leg injury during the match.
Maç sırasında bacak yaralanması geçirdi - insect (noun) : böcek, haşere
There’s an insect flying around the room.
Odada uçan bir böcek var. - inside (adjective) :
- inside (adverb) :
- inside (noun) :
- inside (preposition) : içeri, içeride
It’s snowing; let’s go inside the house.
Kar yağıyor, hadi evin içine gidelim. - instead (adverb) : yerine, aksine
Let’s stay home instead of going out.
Dışarı çıkmak yerine evde kalalım. - instruction (noun) : talimat, yönerge
Please read the instructions carefully before using the device.
Cihazı kullanmadan önce talimatları dikkatlice okuyunuz. - instructor (noun) : eğitmen, öğretmen
The yoga instructor showed us how to perform the exercises.
Yoga eğitmeni bize hareketleri nasıl yapacağımızı gösterdi. - instrument (noun) : enstrüman, alet, çalgı
The violin is a popular musical instrument.
Keman, popüler bir müzik entstrümanıdır. - intelligent (adjective) : zeki, dahi
He is very intelligent and solves problems quickly.
Çok zeki ve problemleri çabucak çözüyor. - international (adjective) : uluslararası, milletlerarası
They attended an international conference in Paris.
Paris’te uluslararası bir konferansa katıldılar. - introduction (noun) : giriş, tanıtım
The book’s introduction gives an overview of its themes.
Kitabın girişi, temalarının genel bir özetini sunuyor. - invent (verb) : icat etmek, uydurmak
Who invented the light bulb?
Ampulü kim icat etti? - invention (noun) : icat, buluş
The telephone is an important invention in the history.
Telefon, tarihte önemli bir icattır. - invitation (noun) : davet, davetiye
He sent me an invitation to his wedding.
Bana düğününe davetiye gönderdi. - invite (verb) : davet etmek, çağırmak, davetiye çıkarmak
We will invite all our friends to the party.
Bütün arkadaşlarımızı partiye davet edeceğiz. - involve (verb) : içermek, kapsamak, gerektirmek
The project will involve several stages, from planning to execution.
Proje, planlamadan uygulamaya kadar birkaç aşamayı kapsayacak. - item (noun) : madde, eşya, malzeme
Each item on the list must be checked carefully.
Listedeki her bir madde dikkatlice kontrol edilmelidir. - itself (pronoun) : kendisi
The cat cleaned itself after eating.
Kedi yemek yedikten sonra kendini temizledi. - jam (noun) : sıkışıklık, reçel
I like to eat toast with strawberry jam for breakfast.
Kahvaltıda kızarmış ekmeğin üzerine çilek reçeli sürmeyi severim. - jazz (noun) : caz, palavra, ruh
He loves listening to jazz music in the evening.
Akşamları jazz müziği dinlemeyi çok sever. - jewellery (noun) : mücevher, takı
She wore beautiful gold jewellery to the wedding.
Düğüne güzel altın takılar taktı. - joke (noun) :
- joke (verb) : şaka, şaka yapmak
He always tells funny jokes.
Her zaman komik şakalar yapar. - journalist (noun) : gazeteci, gazeteci yazar
The journalist interviewed the actor for the magazine.
Gazeteci, dergi için aktörü röportaj yaptı. - jump (noun) :
- jump (verb) : zıplamak, zıplayış
The children jumped over the puddles in the park.
Çocuklar parkta su birikintilerinin üzerinden zıpladılar. - kid (noun) : çocuk, velet
The kid played outside all evening.
Çocuk bütün akşam dışarıda oynadı. - kill (verb) : öldürmek, katletmek
The hunter tried to kill the deer.
Avcı, geyiği öldürmeye çalıştı. - king (noun) : kral, şah
The king ruled the kingdom with wisdom.
Kral, krallığını bilgelikle yönetti. - knee (noun) : diz, diz kısmı
She hurt her knee while playing football.
Futbol oynarken dizini incitti. - knife (noun) : bıçak, çakı
Be careful with that knife; it’s very sharp.
O bıçakla dikkatli ol; çok keskin. - knock (verb) : kapı çalmak, tıklamak
He knocked on the door before entering.
Girmeden önce kapıyı çaldı. - knowledge (noun) : bilgi, ilim
Reading books helps to expand your knowledge.
Kitap okumak, bilginizi genişletmeye yardımcı olur. - lab (noun) : laboratuvar
The students conducted the experiment in the lab.?
Öğrenciler, deneyi laboratuvarda gerçekleştirdi. - lady (noun) : bayan, hanımefendi
The lady at the counter helped me with my shopping.
Kasadaki kadın, alışverişime yardımcı oldu. - lake (noun) : göl, koyu kırmızı boya
We spent the afternoon by the lake.
Öğleden sonrayı göl kenarında geçirdik. - lamp (noun) : lamba, ampul
He turned off the lamp before going to bed.
Yatmadan önce lambayı kapattı. - land (verb) : karaya çıkmak, iniş yapmak
The plane will land in ten minutes.
Uçak on dakika içinde iniş yapacak. - laptop (noun) : diz üstü bilgisayar, laptop
I always carry my laptop to work.
İşe her zaman laptopumu götürürüm. - last (adverb) : en son, sonuncu
They arrived last at the concert.
Konsere en son onlar geldiler. - last (noun) :
- last (verb) : sürmek, yetmek
The effects of the medicine lasted for several hours.
İlaçların etkisi birkaç saat sürdü. - later (adjective) : sonraki, sonradan
The later chapters of the book are more thrilling..
Kitabın sonraki bölümleri daha heyecan verici. - laughter (noun) : kahkaha, gülme
Her laughter filled the room with joy.
Onun kahkahası, odayı neşeyle doldurdu. - law (noun) : yasa, kanun
The law requires that all vehicles stop at red lights.
Yasa, tüm araçların kırmızı ışıklarda durmasını gerektirir. - lawyer (noun) : avukat, hukukçu
The lawyer defended her client in the court.
Avukat, müvekkilini mahkemede savundu. - lazy (adjective) : tembel, üşengeç
He was lazy and didn’t want to do any work.
Tembeldi ve hiç iş yapmak istemiyordu. - lead (verb) : öncülük etmek, yönlendirmek
She will lead the team in the new project.
Yeni projede takımı yönlendirecek. - leader (noun) : lider, öncü
The leader gave an inspiring speech to the team.
Lider, takıma ilham verici bir konuşma yaptı. - learning (noun) : öğrenim, öğrenme
He is passionate about learning new languages.
Yeni diller öğrenmeye tutkulu. - least (adverb) :
- least (determiner) :
- least (pronoun) : en az, en ufak, en küçük şey
He tried his least to help but couldn’t do much.
Yardım etmeye en az çabasını gösterdi ama pek bir şey yapamadı. - lecture (noun) :
- lecture (verb) : ders, ders anlatmak
The professor gave a lecture on economics. ?
Profesör, ekonomi hakkında bir ders verdi. - lemon (noun) : limon, limon rengi
She squeezed the lemon to make lemonade.
O, limonatayı yapmak için limonu sıktı. - lend (verb) : ödünç vermek, borç vermek
Can you lend me a pen for a moment?
Bir dakika için bana bir kalem ödünç verebilir misin? - less (adverb) :
- less (determiner) :
- less (pronoun) : daha az, daha küçük şey, aşağı
There is less sugar in this cake than I expected.
Bu kekte beklediğimden daha az şeker var. - level (noun) : seviye, kademe
The water level in the lake is rising.
Göldeki su seviyesi yükseliyor. - lifestyle (noun) : yaşam biçimi, yaşam tarzı
She adopted a healthier lifestyle by exercising regularly.
Düzenli egzersiz yaparak daha sağlıklı bir yaşam tarzı benimsedi. - lift (noun) :
- lift (verb) : kaldırmak, asansör
I asked him to lift the heavy box for me.
Ağır kutuyu benim için kaldırmasını istedim. - light (adjective) : hafif, yumuşak
The light breeze made the evening enjoyable.
Hafif rüzgar, akşamı keyifli kıldı. - light (noun) : ışın, ışık
The light in the kitchen is very bright.
Mutfaktaki ışık çok parlak. - light (verb) :
- likely (adjective) : muhtemelen, büyük ihtimalle
It is likely that she will arrive late.
Onun geç kalması muhtemel. - link (noun) :
- link (verb) : bağlantı, bağlamak, bağlı olmak
Click the link to view the full article.
Tam makaleyi görmek için bağlantıya tıklayın. - listener (noun) : dinleyici, dinleyen
She was a great listener and always understood my problems.
O, harika bir dinleyiciydi ve her zaman sorunlarımı anladı. - little (adverb) : biraz, azıcık
She was little interested in the meeting.
Toplantıya çok az ilgiliydi. - lock (noun) :
- lock (verb) : kilitlemek, kilit
She put the key in the lock and turned it.
Anahtarı kilide soktu ve çevirdi. - look (noun) : görünüş, bakış
She gave him a curious look when he told the story.
Hikayeyi anlatırken ona meraklı bir bakış attı. - lorry (noun) : kamyon, alçak
The lorry carried the furniture to the new house.
Kamyon, mobilyaları yeni eve taşıdı. - lost (adjective) : kayıp, eksik, kaybolan
She found a lost wallet near the park.
Parkın yakınında kayıp bir cüzdan buldu. - loud (adjective) :
- loud (adverb) : yüksek sesli, parlak, gürültülü
The music was too loud for me to concentrate.
Müzik, konsantre olmam için çok gürültülüydü. - loudly (adverb) : yüksek sesle, gürültüyle
She laughed loudly at the comedian’s joke.
Komedyenin şakasına yüksek sesle güldü. - lovely (adjective) : güzel, şirin, hoş
The sunset was absolutely lovely.
Gün batımı kesinlikle güzeldi. - low (adjective) :
- low (adverb) : düşük, ucuza
Her energy was low after the long day.
Uzun bir günün ardından enerjisi düşüktü. - luck (noun) : şans, baht
His luck changed when he got a new job.
Şansı, yeni bir işe girdiğinde değişti. - lucky (adjective) : uğurlu, şanslı
I feel lucky to have such good friends.
Bu kadar iyi arkadaşlarım olduğu için şanslı hissediyorum. - mail (noun) :
- mail (verb) : posta, postalamak
I received a letter through the mail today. ?
Bugün posta ile bir mektup aldım. - major (adjective) : ana, büyük, asıl, branş
They made a major contribution to the project.
Projeye büyük bir katkı sağladılar. - male (adjective) :
- male (noun) : erkek, bay
The male actor received the award for his outstanding performance.
Erkek oyuncu, olağanüstü performansı için ödül aldı. - manage (verb) : yönetmek, işletmek
She had to manage her time wisely to meet all her deadlines.
Tüm son tarihleri yetiştirebilmek için zamanını akıllıca yönetmek zorundaydı. - manager (noun) : menajer, yönetici
The manager organized the team’s schedule for the week.
Yönetici, takımın haftalık programını organize etti. - manner (noun) : durum, hal, davranış
He always behaves in a polite manner.
O, her zaman nazik bir davranışla hareket eder. - mark (noun) :
- mark (verb) : işaretlemek, işaret
She got a good mark on her exam.
Sınavında iyi bir not aldı. - marry (verb) : evlenmek, evlendirmek
They plan to marry next summer.
Gelecek yaz evlenmeyi planlıyorlar. - material (noun) : madde, materyal
This fabric is the perfect material for making a dress.
Bu kumaş, elbise yapmaya uygun mükemmel bir malzeme. - mathematics (noun) : matematik, matematiksel hesaplamalar
She finds mathematics difficult but enjoys the challenge.
Matematiği zor buluyor ama bu zorluğu seviyor. - maths (noun) : matematik
She excels in maths and always scores high marks.
O, matematikte çok başarılıdır ve her zaman yüksek notlar alır. - matter (noun) :
- matter (verb) : önemli olmak, madde, mesele
It doesn’t matter how many mistakes you make, as long as you learn from them.
Ne kadar hata yaptığınız önemli değil, yeter ki onlardan ders alın. - may modal (verb) : -e bilmek (ihtimal)
We may go to the beach tomorrow.
Yarın plaja gidebiliriz. - media (noun) : medya, basın
The media has covered the event extensively.
Medya, etkinliği kapsamlı bir şekilde haber yaptı. - medical (adjective) : medikal, tıbbi, tıp
She is studying for a medical degree at the university.
Üniversitede tıp diploması için okuyor. - medicine (noun) : ilaç, tıp
She is studying to become a doctor in medicine.
O, tıp doktoru olabilmek için çalışıyor. - memory (noun) : hafıza, anı, bellek
I have a great memory for faces.
Yüzleri hatırlama konusunda harika bir hafızam var. - mention (verb) : bahsetmek, değinmek, zikretmek
He didn’t mention anything about his plans for the weekend.
Hafta sonu planlarından bahsetmedi. - metal (noun) : metal, maden
The table is made of metal.
Masa metalden yapılmış. - method (noun) : yöntem, metod
She explained her study method to the class.
Çalışma yöntemini sınıfa açıkladı. - middle (adjective) :
- middle (noun) : orta, ortalama
She sat in the middle of the room.
Odanın orta kısmına oturdu. - might modal (verb) : -e bilmek (ihtimal)
I might go for a walk later, depending on the weather.
Hava durumuna bağlı olarak, daha sonra yürüyüşe çıkabilirim. - mind (noun) :
- mind (verb) : zihin, kafa, önemsemek, fikir
She always tries to change his mind when he hears different opinions.
Farklı görüşler duyduğunda her zaman fikrini değiştirmeye çalışır. - mine (pronoun) : benimki
The book on the table is mine.
Masadaki kitap benimki. - mirror (noun) : ayna, yansıtmak
He looked at her reflection in the mirror.
Aynada yansımasına baktı. - missing (adjective) : kayıp, eksik, kaybolan
The missing cat was found yesterday.
Kaybolan kedi dün bulundu. - mobile (adjective) :
- mobile (noun) : mobil, seyyar, hareketli
Her mobile nature makes her adaptable to new situations.
Hareketli yapısı, onu yeni durumlara uyumlu hale getiriyor. - monkey (noun) : maymun, yumurcak
The monkey swung from tree to tree in the jungle.
Maymun ormanda bir ağaçtan diğerine sallandı. - moon (noun) : ay, uydu
The moon shone brightly in the night sky.
Ay, gece gökyüzünde parlak bir şekilde ışıldıyordu. - mostly (adverb) : çoğunlukla, genelde
She mostly enjoys reading books in the evening.
O, akşamları çoğunlukla kitap okumaktan hoşlanır. - motorcycle (noun) : motorsiklet
He rides his motorcycle to work every day.
Her gün işe motosikletle gider. - movement (noun) : hareket, devinim
Physical movement is essential for good health.
Fiziksel hareket, iyi sağlık için önemlidir. - musical (adjective) : müzikal, müzikli, hoş
The movie has a great musical score.
Filmin harika bir müzikal derecesi var. - musician (noun) : müzisyen, şarkıcı
The musician played a beautiful song on the piano.
Müzisyen, piyanoda güzel bir şarkı çaldı. - myself (pronoun) : kendim
I prepared dinner myself tonight.
Bu akşam yemeği kendim hazırladım. - narrow (adjective) : dar, sınırlandırmak
The path was too narrow for two people to walk side by side.
The path was too narrow for two people to walk side by side. - national (adjective) : ulusal, milli
The national flag was raised during the ceremony.
Tören sırasında ulusal bayrak çekildi. - nature (noun) : doğa, tabiat, yapı
She loves spending time in nature.
Doğada vakit geçirmeyi seviyor. - nearly (adverb) : hemen hemen, yaklaşık olarak, neredeyse
It’s nearly impossible to finish this project in two days.
Bu projeyi iki günde bitirmek neredeyse imkansız. - necessary (adjective) : gerekli, gereken, zorunlu
It is necessary to bring your ID for registration.
Kayıt için kimliğinizi getirmeniz gerekli. - neck (noun) : boyun, yaka, boğaz
She wore a scarf around her neck to keep warm.
Sıcak kalmak için boynuna bir atkı taktı. - need (noun) : ihtiyaç, gereksinim, ihtiyacı olmak
Her need for attention was obvious.
Dikkat ihtiyacı barizdi. - neither (determiner) :
- neither (pronoun) : hiçbiri, ikisi de değil
Neither of the options is suitable for this situation.
Hiçbiri bu durum için uygun değil. - nervous (adjective) : endişeli, gergin, sinirli
He felt nervous before giving the presentation.
Sunum yapmadan önce gergin hissetti. - network (noun) : ağ, şebeke
The company has a strong network of partners around the world.
Şirketin dünyada güçlü bir ortak ağı var. - noise (noun) : gürültü, ses, parazit
The noise from the construction site was very distracting.
İnşaat alanından gelen gürültü çok rahatsız ediciydi. - noisy (adjective) : gürültülü, sesli
The classroom was very noisy before the teacher arrived.
Öğretmen gelmeden önce sınıf çok gürültülüydü. - none (pronoun) : hiçbiri
None of the students knew the answer to the question.
Hiçbir öğrenci sorunun cevabını bilmiyordu. - normal (adjective) : normal, olağan
It’s normal to feel nervous before an exam.
Bir sınavdan önce gergin hissetmek normaldir. - normally (adverb) : normalde, genelde
He normally walks to work, but today he took the bus.
O, normalde işe yürüyerek gider, ama bugün otobüse bindi. - notice (noun) :
- notice (verb) : fark etmek, duyuru
Did you notice the sign on the door?
Kapıdaki tabelayı fark ettin mi? - novel (noun) : roman, yeni
She is reading a fascinating novel about historical events.
Tarihi olaylar hakkında büyüleyici bir roman okuyor. - nowhere (adverb) : hiçbir yer
They drove for hours, but they ended up going nowhere.
Saatlerce sürdüler ama hiçbir yere gitmediler - number (verb) : numaralandırmak, saymak
The teacher numbered the pages of the book.
Öğretmen, kitabın sayfalarını numaralandırdı. - nut (noun) : kabuklu yemiş, ceviz
She always carries a bag of nuts for a healthy snack.
Sağlıklı bir atıştırmalık olarak her zaman bir torba kabuklu yemiş taşır. - ocean (noun) : okyanus, derya
The ocean waves were crashing against the rocks.
Okyanus dalgaları kayalara çarpıyordu. - offer (noun) :
- offer (verb) : arz, öneri, teklif, teklif vermek
They offered to help with the project.
Yardımcı olmayı teklif ettiler. - officer (noun) : memur, polis memuru, subay
The police officer asked for identification.
Polis memuru kimlik istedi. - oil (noun) : yağ, petrol, yağlıboya
They used olive oil in the salad.
Salatada zeytinyağı kullandılar. - onto (preposition) : üzerine, üstüne
She climbed onto the roof to get a better view.
Daha iyi bir manzara görmek için çatıya çıktı. - opportunity (noun) : fırsat, olanak
This is a great opportunity to learn and grow.
Bu, öğrenmek ve gelişmek için harika bir fırsat. - option (noun) : seçenek, tercih
There are several options to consider before making a decision.
Bir karar vermeden önce dikkate almanız gereken birkaç seçenek var. - ordinary (adjective) : sıradan, normal, olağan
She looked ordinary, but she had an extraordinary talent.
Sıradan görünüyordu, ama olağanüstü bir yeteneğe sahipti. - organization (noun) : organizasyon, kuruluş
The charity organization helps those in need.
Hayır kurumları, muhtaç olanlara yardımcı olur. - organize (verb) : düzenlemek, kurmak
They are planning to organize a charity event next month.
Gelecek ay bir yardım etkinliği düzenlemeyi planlıyorlar. - original (adjective) : orijinal, özgün
The artwork in the museum is truly original.
Müzikteki sanat eserleri gerçekten orijinal. - ourselves (pronoun) : kendimiz
We need to challenge ourselves to think differently.
Kendimizi farklı düşünmeye zorlamalıyız. - outside (adjective) :
- outside (noun) :
- outside (preposition) : dışarıdaki, dışında, dışarıya
It was warm outside, so we decided to go for a walk.
Dışarıda hava sıcaktı, bu yüzden yürüyüşe çıkmaya karar verdik. - oven (noun) : ocak, fırın
The cookies are baking in the oven right now.
Kurabiyeler şu anda fırında pişiyor. - own (verb) : sahip olmak
She owns several properties around the city.
Şehirde birkaç mülke sahip. - owner (noun) : sahip, mal sahibi
The owner of the café is very friendly.
Kafenin sahibi çok dost canlısıdır. - pack (verb) : paketlemek
Don’t forget to pack your clothes before the trip.
Seyahat öncesi eşyalarını paketlemeyi unutma. - pain (noun) : acı, ağrı
She was in a lot of pain after the accident.
Kaza sonrasında çok büyük ağrı içindeydi. - painter (noun) : boyacı, ressam
The painter created a beautiful landscape on the canvas.
Resim sanatçısı, tuval üzerine güzel bir manzara yarattı. - palace (noun) : saray
The palace was built in the 17th century.
Saray, 17. yüzyılda inşa edilmiştir. - pants (noun) : pantolon, paçalı don
He tore his pants while playing soccer.
Futbol oynarken pantolonunu yırttı. - parking (noun) : otopark, park yeri
There’s a lot of parking space near the mall.
Alışveriş merkezinin yakınlarında çok fazla park yeri var. - particular (adjective) : özel, titiz, belirli
He is very particular about the details in her work.
O, işindeki ayrıntılara çok titiz. - pass (verb) : geçmek, geçirmek
He managed to pass the test with a high score.
Sınavı yüksek bir puanla geçmeyi başardı. - passenger (noun) : yolcu, gezgin, işten kaytaran kimse
The bus passenger waited patiently for the next stop.
Otobüs yolcusu sabırla bir sonraki durağı bekledi. - past (adverb) : geçmiş
He looks back at the past with fond memories.
Geçmişe tatlı anılarla bakıyor. - patient (noun) : hasta, sabırlı
The doctor asked the patient to wait in the room.
Doktor, hastaya odada beklemesini söyledi. - pattern (noun) : desen, model, kalıp, şablon
The design has a unique geometric pattern.
Tasarım, benzersiz bir geometrik desene sahip. - pay (noun) : ödeme, ödenek, maaş
Her monthly pay is enough to cover all her expenses.
Onun aylık ödeneği tüm masraflarını karşılamak için yeterli. - peace (noun) : huzur, barış
After a long day, she enjoyed a moment of peace.
Uzun bir günün ardından bir anlık huzurun tadını çıkardı. - penny (noun) : kuruş, sent
Every penny counts when you’re saving for something important.
Önemli bir şey için biriktirirken her kuruş önemlidir. - per (preposition) : her bir, başına
The cost is $5 per person.
Maliyet kişi başına 5 dolar. - per cent (adjective) :
- per cent (adverb) :
- per cent (noun) : yüzde
The price increased by 10 per cent last month.
Geçen ay fiyat yüzde 10 oranında arttı. - perform (verb) : sergilemek, rol yapmak, yerine getirmek
She had to perform on stage in front of a large audience.
Sahneye çıkarak büyük bir izleyici kitlesi önünde sergilemek zorundaydı. - perhaps (adverb) : belki, mutemelen
Perhaps we should reconsider the plan.
Belki planı yeniden gözden geçirmeliyiz. - permission (noun) : izin, müsaade
You need permission to enter the building after hours.
Mesai sonrasında binaya giriş için izin alman gerekir. - personality (noun) : kişilik, şahsiyet, karakter
His personality shines through in his artwork.
Onun kişiliği, sanat eserlerinde parlıyor. - pet (noun) : evcil hayvan, ev hayvanı
She adopted a cute little pet from the animal shelter.
Hayvan barınaklarından tatlı bir küçük evcil hayvan sahiplenmişti. - petrol (noun) : petrol, benzin
Petrol is a major source of energy worldwide.
Petrol, dünya çapında ana enerji kaynaklarından biridir. - photograph (verb) : fotoğraf çekmek
I photograph nature during her travels.
Yolculuklarım sırasında doğayı fotoğraflarım. - physical (adjective) : fiziksel, bedensel, fiziki
He excels in physical activities like sports and exercise.
Spor ve egzersiz gibi fiziksel aktivitelerde çok başarılıdır. - physics (noun) : fizik
He is studying physics at university.
Üniversitede fizik okuyor. - pick (verb) : seçmek, toplamak, koparmak
She picked some fresh flowers from the garden.
Bahçeden birkaç taze çiçek topladı. - pilot (noun) : pilot, kılavuz, deneme
The pilot landed the plane despite the strong winds.
Pilot, uçağı güvenli bir şekilde hedef yerine uçurdu. - planet (noun) : gezegen, planet
There are eight planets in the solar system.
Güneş sisteminde sekiz gezegen vardır. - plant (verb) : bitki, ekmek
She watered the plant to keep it healthy.
O, bitkinin sağlıklı kalması için onu suladı. - plastic (adjective) :
- plastic (noun) : plastik, estetik, naylon
This bottle is made of recyclable plastic.
Bu şişe geri dönüştürülebilir plastikten yapılmıştır. - plate (noun) : tabak, plaka, levha
He served the food on a beautiful ceramic plate.
Yemeği güzel bir seramik tabakta servis etti. - platform (noun) : platform, sahanlık, tartışma ortamı
We waited for the train on the crowded platform.
Kalabalık platformda treni bekledik. - please (verb) : tatmin olmak, memnun etmek
Please your teacher by doing your homework on time.
Ödevini zamanında yaparak öğretmenini memnun et. - pleased (adjective) : memnun, tatmin
She was pleased with her exam results.
Sınav sonuçlarından memnun oldu. - pocket (noun) : cep, minyatür
He put his grapes in his pocket.
Üzümlerini cebine koydu. - polite (adjective) : kibar, nazik
It’s important to be polite to others.
Başkalarına karşı nazik olmak önemlidir. - pollution (noun) : kirlilik, kirlenme, çevre kirliliği
Air pollution is a serious problem in big cities.
Hava kirliliği büyük şehirlerde ciddi bir sorundur. - pop (adjective) :
- pop (noun) : patlatma, baba, gazoz
I heard a balloon pop during the party.
Parti sırasında bir balonun patladığını duydum. - population (noun) : nüfus, popülasyon
The population of the city has grown rapidly in the past decade.
Şehrin nüfusu son on yılda hızla arttı. - position (noun) : pozisyon, mevkip
She applied for a good position at the company.
Şirketteki iyi bir pozisyonuna başvurdu. - possession (noun) : mülkiyet, varlık
The house has been in their possession for generations.
Ev, nesiller boyunca onların mülkiyetinde kaldı. - possibility (noun) : ihtimal, olasılık
There’s a possibility of rain tomorrow.
Yarın yağmur yağma ihtimali var. - poster (noun) : poster, afiş
She hung a poster of his favorite band on the wall.
Duvara en sevdiği grubun posterini astı. - power (noun) : güç, enerji, iktidar
The wind turbines generate power for the entire town.
Rüzgar türbinleri tüm kasaba için enerji üretiyor. - predict (verb) : tahmin etmek, önceden haber vermek
Scientists can predict earthquakes with advanced technology.
Bilim insanları gelişmiş teknoloji ile depremleri tahmin edebilir. - present (verb) : sunmak, bulunmak
I would like to present our new project to the team.
Yeni projemizi ekibe sunmak istiyorum. - president (noun) : başkan, devlet başkanı
The president gave a speech about the economy today.
Başkan bugün ekonomi hakkında bir konuşma yaptı. - prevent (verb) : engellemek, önlemek
Regular exercise can prevent many health problems.
Düzenli egzersiz birçok sağlık sorununu önleyebilir. - print (verb) : basmak, yazdırmak
Can you print this document for me?
Bu belgeyi benim için yazdırabilir misin? - printer (noun) : yazıcı, matbaacı
Our office printer is out of ink again.
Ofis yazıcımızın mürekkebi yine bitti. - prison (noun) : hapishane, hapis
The criminal was sentenced to ten years in prison.
Suçlu on yıl hapis cezasına çarptırıldı. - prize (noun) : ödül, ikramiye, ganimet
She won the first prize in the photography contest.
Fotoğraf yarışmasında birincilik ödülünü kazandı. - process (noun) : süreç, işlem, yöntem
The hiring process took longer than expected.
İşe alım süreci beklenenden uzun sürdü. - produce (verb) : üretmek, neden olmak
This factory produces high-quality furniture.
Bu fabrika yüksek kaliteli mobilyalar üretiyor. - professional (adjective) : profesyonel, mesleki, uzman
She is a professional photographer with years of experience.
O, yılların tecrübesine sahip profesyonel bir fotoğrafçıdır. - professor (noun) : profesör
The professor gave a lecture on classical literature.
Profesör klasik edebiyat üzerine bir ders verdi. - profile (noun) : profil, özgeçmiş, biyografi
He updated his LinkedIn profile to include his new job.
Yeni işini eklemek için LinkedIn profilini güncelledi. - program (noun) : program, yazılım, plan
This program helps students learn coding step by step.
Bu program öğrencilerin adım adım kodlama öğrenmesine yardımcı oluyor. - progress (noun) : ilerleme, gelişme, devlet gezisi
She has made a lot of progress in her language skills.
Dil becerilerinde çok fazla ilerleme kaydetti. - promise (noun) :
- promise (verb) : söz vermek, söz
I promise to help you with your homework tomorrow.
Yarın ödevinde sana yardım edeceğime söz veriyorum. - pronounce (verb) : telaffuz etmek, söylemek, ilan etmek
Can you teach me how to pronounce this word correctly?
Bana bu kelimeyi doğru bir şekilde nasıl telaffuz edeceğimi öğretebilir misin? - protect (verb) : korumak, savunmak, gözetmek
Sunscreen can protect your skin from harmful UV rays.
Güneş kremi cildinizi zararlı UV ışınlarından koruyabilir. - provide (verb) : sağlamak, donatmak
The company provides free lunch for its employees.
Şirket, çalışanlarına ücretsiz öğle yemeği sağlıyor. - pub (noun) : yerel bar, bar, meyhane, gazino
They decided to meet at the local pub after work.
İşten sonra yerel barda buluşmaya karar verdiler. - public (adjective) :
- public (noun) : halka açık, umumi, halk
The new park will be open to the public next month.
Yeni park gelecek ay halka açık olacak. - publish (verb) : yayınlamak, basmak
The author plans to publish her novel next year.
Yazar, romanını gelecek yıl yayınlamayı planlıyor. - pull (verb) : çekmek, asılmak
Pull the door to open it.
Kapıyı açmak için çek. - purpose (noun) : amaç, hedef
The main purpose of this project is to reduce waste.
Bu projenin ana amacı atığı azaltmaktır. - push (verb) : itmek, ittirmek
You need to push the button to start the machine.
Makineyi başlatmak için düğmeye basmanız gerekiyor. - quality (noun) : nitelik, kalite
The quality of this fabric is excellent.
Bu kumaşın kalitesi mükemmel. - quantity (noun) : nicelik, miktar
We need a large quantity of paper for the project.
Proje için büyük miktarda kağıda ihtiyacımız var. - queen (noun) : kraliçe, (iskambilde) kız, (satrançta) vezir
The queen gave a speech during the national celebration.
Kraliçe, ulusal kutlama sırasında bir konuşma yaptı. - question (verb) : sorgulamak, soruşturmak
Don’t question my orders.
Emirlerimi sorgulama. - quietly (adverb) : yavaşça, sessizce, usulca
She entered the room quietly so she wouldn’t wake the baby.
Bebeği uyandırmamak için odaya sessizce girdi. - race (noun) :
- race (verb) : yarışmak, yarışma
He won the marathon race with a record time.
Maraton yarışını rekor bir süreyle kazandı. - railway (noun) : demiryolu, tren
The railway connects major cities across the country.
Demiryolu ülke genelindeki büyük şehirleri birbirine bağlar. - raise (verb) : kaldırmak, artırmak, yükselmek
She raised her hand to ask a question.
Soru sormak için elini kaldırdı. - rate (noun) : oran, kur
The unemployment rate has decreased this year.
İşsizlik oranı bu yıl düştü. - rather (adverb) : oldukça, daha çok
The weather is rather cold for this time of year.
Yılın bu mevsimine göre hava oldukça soğuk. - reach (verb) : ulaşmak, varmak
You can reach me by phone anytime.
Bana istediğiniz zaman telefondan ulaşabilirsiniz. - react (verb) : tepki vermek, karşı etki yapmak
How did she react to the news?
Haberlere nasıl tepki verdi? - realize (verb) : fark etmek, gerçekleştirmek
I didn’t realize how late it was until I looked at the clock.
Saate bakana kadar ne kadar geç olduğunu fark etmedim. - receive (verb) : almak, ulaşmak, teslim almak
Did you receive the package I sent yesterday?
Dün gönderdiğim paketi aldın mı? - recent (adjective) : son, en son, güncel
Her recent work has been praised by critics.
Onun son çalışmaları eleştirmenler tarafından övgüyle karşılandı. - recently (adverb) : son zamanlarda, yeni, geçenlerde
I’ve been very busy recently with work and studies.
Son zamanlarda işle ve derslerle çok meşgulüm. - reception (noun) : resepsiyon
The hotel reception is open 24 hours a day.
Otel resepsiyonu günde 24 saat açıktır. - recipe (noun) : tarif, yemek tarifi
Can you share the recipe for this delicious cake?
Bu lezzetli kekin tarifini paylaşabilir misin? - recognize (verb) : tanımak, fark etmek
I didn’t recognize him after all these years.
Onca yıldan sonra onu tanıyamadım. - recommend (verb) : tavsiye etmek, önermek
Can you recommend a good book to read?
Okumam için iyi bir kitap tavsiye edebilir misin? - record (noun) :
- record (verb) : kayıt, kayıt etmek, rekor
He broke the world record in the 200-meter sprint.
200 metre koşuda dünya rekorunu kırdı. - recording (noun) : kayıt, yazıcı, zabıt
The band released a live recording of their concert.
Grup, konserlerinin canlı bir kaydını yayınladı. - recycle (verb) : geri dönüştürmek, değerlendirmek
We should recycle plastic bottles to reduce waste.
Atığı azaltmak için plastik şişeleri geri dönüştürmeliyiz. - reduce (verb) : azaltmak, indirgemek
The government aims to reduce air pollution by 10%.
Hükümet, hava kirliliğini %10 azaltmayı hedefliyor. - refer (verb) : başvurmakmak, bahsetmek
You can refer to the manual for detailed instructions.
Detaylı talimatlar için kılavuza başvurabilirsiniz. - refuse (verb) : reddetmek, geri çevirmek
He refused the job offer because the salary was too low.
Maaş çok düşük olduğu için iş teklifini reddetti. - region (noun) : bölge, alan
This region is famous for its beautiful landscapes.
Bu bölge, güzel manzaralarıyla ünlüdür. - regular (adjective) : düzenli, düzgün, olağan
She maintains a regular schedule to stay organized.
Düzenli bir program yaparak organize kalıyor. - relationship (noun) : ilişki, bağ, yakınlık
They have a strong relationship based on trust and respect.
Onların güven ve saygıya dayalı güçlü bir ilişkisi var. - remove (verb) : çıkarmak, uzaklaştırmak, sökmek
Please remove your shoes before entering the house.
Lütfen eve girmeden önce ayakkabılarınızı çıkarın. - repair (verb) : tamir etmek, düzeltmek
He repaired the car engine himself.
Araba motorunu kendisi tamir etti. - replace (verb) : yenisi ile değiştirmek
We need to replace the old batteries with new ones.
Eski pilleri yenileriyle değiştirmemiz gerekiyor. - reply (noun) :
- reply (verb) : cevap vermek, yanıtlamak
She didn’t reply to my message for hours.
Saatlerce mesajıma cevap vermedi. - report (verb) : bildirmek, rapor, rapor etmek
She reported the incident to the police immediately.
Olayı hemen polise bildirdi. - reporter (noun) : haberci, muhabir,
The reporter covered the latest political developments.
Muhabir, son siyasi gelişmeleri haber yaptı. - request (noun) : talep, istek
He made a request for extra study materials.
Ek çalışma materyalleri için bir talepte bulundu. - research (noun) :
- research (verb) : araştırma, araştırma yapmak
The students are researching for their thesis.
Öğrenciler tezleri için araştırma yapıyorlar. - researcher (noun) : araştırmacı
The researchers presented their findings at the conference.
Araştırmacılar bulgularını konferansta sundu. - respond (verb) : cevap vermek, karşılık vermek
The teacher asked a question, but no one responded.
Öğretmen bir soru sordu, ancak kimse cevap vermedi. - response (noun) : cevap, tepki
Her response to the criticism was calm and thoughtful.
Eleştiriye verdiği tepki sakin ve düşünceliydi. - rest (noun) : kalan
The rest of the cake is in the fridge.
Kekin geri kalanı buzdolabında. - rest (verb) : dinlenmek
You should rest for a while after working so hard.
Bu kadar çok çalıştıktan sonra biraz dinlenmelisin. - review (noun) :
- review (verb) : incelemek, gözden geçirme
She spent the weekend reviewing her notes for the exam.
Hafta sonunu sınav için notlarını gözden geçirerek geçirdi. - ride (noun) : sürüş, gezinti
The children are waiting for a ride.
Çocuklar, bir gezinti için bekliyorlar. - ring (noun) : yüzük, halka
The diamond ring on her finger is beautiful.
Parmağındaki elmas yüzük çok güzel. - ring (verb) : çalmak, zilin çalması
Did you hear the phone ring just now?
Az önce telefonun çaldığını duydun mu? - rise (verb) : yükselmek, artmak
The sun rises in the east every morning.
Güneş her sabah doğuda doğar. - rock (noun) : rock müzik
Rock music became incredibly popular during the 1960s and 1970s.
Rock müzik, 1960’lar ve 1970’ler boyunca inanılmaz derecede popüler hale geldi. - rock (noun) : kaya, taş
The children were playing by the large rocks on the beach.
Çocuklar plajdaki büyük kayaların yanında oynuyordu. - role (noun) : rol, görev
He played the lead role in the school play.
Okul oyununda ana rolü oynadı. - roof (noun) : çatı, tepe, tavan
The roof of the house was damaged in the storm.
Ev çatısı fırtınada hasar gördü. - round (adjective) :
- round (adverb) :
- round (preposition) : yuvarlar, tur
The table in the dining room is perfectly round.
Yemek odasındaki masa tamamen yuvarlaktır. - route (noun) : rota, güzergah
The train takes the same route every day.
Tren her gün aynı güzergâhı izliyor. - rubbish (noun) : çöp, zırva, saçmalık
Please throw your rubbish in the bin.
Lütfen çöpünüzü çöp kutusuna atın. - rude (adjective) : kaba, kaba saba, nezaketsiz
It’s rude to interrupt someone while they’re speaking.
Birisi konuşurken sözünü kesmek kabalıktır. - run (noun) : koşu, kaçık (çorapta)
He went for a run in the park this morning.
Bugün sabah parka koşuya çıktı. - runner (noun) : koşucu, atlet, ray
The runners gathered at the starting line of the marathon.
Koşucular maratonun başlangıç çizgisinde toplandı. - running (noun) : koşma, işletme
Running is a great way to improve your cardiovascular health.
Koşmak, kardiyovasküler sağlığınızı iyileştirmenin harika bir yoludur. - sadly (adverb) : ne yazık ki, üzülerek
Sadly, we couldn’t attend the concert due to the rain.
Ne yazık ki, yağmur nedeniyle konsere katılamadık. - safe (adjective) : güvenli, tehlikesiz
This neighborhood is very safe for children to play outside.
Bu mahalle, çocukların dışarıda oynaması için çok güvenli. - sail (verb) : denize açılmak, gemi ile yol almak
They decided to sail across the Atlantic Ocean.
Atlantik Okyanusu’nu geçmek için denize açılmaya karar verdiler. - sailing (noun) : yelkencilik, gemi yolculuğu
Sailing is a relaxing and adventurous activity.
Yelkencilik, rahatlatıcı ve macera dolu bir aktivitedir. - salary (noun) : maaş, ücret
He asked for a higher salary during the job interview.
İş görüşmesi sırasında daha yüksek bir maaş talep etti. - sale (noun) : indirim, satış
There’s a big sale at the mall this weekend.
Bu hafta sonu alışveriş merkezinde büyük bir indirim var. - sauce (noun) : sos
I added extra sauce to the pasta for more flavor.
Daha lezzetli olması için makarnaya ekstra sos ekledim. - save (verb) : kurtarmak, kaydetmek, biriktirmek
We need to save money for our upcoming vacation.
Yaklaşan tatilimiz için para biriktirmemiz gerekiyor. - scared (adjective) : korkmuş, ürkmüş
She felt scared when she heard a strange noise at night.
Gece garip bir ses duyduğunda korkmuş hissetti. - scary (adjective) : korkunç, ürkütücü
That was the most scary movie I’ve ever watched.
Bu, izlediğim en korkutucu filmdi. - scene (noun) : sahne, manzara
The final scene of the movie was both emotional and surprising.
Filmin son sahnesi hem duygusal hem de şaşırtıcıydı. - schedule (noun) : plan, program
My schedule for tomorrow is packed with meetings.
Yarınki programım toplantılarla dolu. - score (noun) :
- score (verb) : gol atmak, sayı, skor
He scored the winning goal in the last minute of the game.
Maçın son dakikasında kazandıran golü attı. - screen (noun) : ekran, perde, elek
The phone’s screen cracked when it fell on the ground.
Telefonun ekranı yere düştüğünde çatladı. - search (noun) :
- search (verb) : araştırma, araştırmak, aramak
They are searching for the missing keys everywhere.
Kayıp anahtarları her yerde arıyorlar. - season (noun) : mevsim, sezon
Fall is my favorite season of the year.
Sonbahar, yılın en sevdiğim mevsimidir. - seat (noun) : koltuk, oturacak yer, sandalye
There are no empty seats left in the auditorium.
Konferans salonunda boş koltuk kalmadı. - second (adverb) : ikinci
This is my second attempt to solve the problem.
Bu, sorunu çözmek için ikinci denemem. - secondly (adverb) : ikinci olarak
Firstly, we need a plan. Secondly, we need funding.
Öncelikle bir plana ihtiyacımız var. İkinci olarak, finansmana ihtiyacımız var. - secret (adjective) :
- secret (noun) : sır, gizem
Can you keep a secret?
Bir sır tutabilir misin? - secretary (noun) : sekreter, yazman, katip
The secretary organized the meeting schedule for the team.
Sekreter, ekip için toplantı programını düzenledi. - seem (linking verb) : görünmek, gözükmek, benzemek
You seem tired today.
Bugün yorgun görünüyorsun. - sense (noun) : his, duyu, anlayış
She has a great sense of humor.
Onun harika bir mizah anlayışı var. - separate (adjective) : ayırmak, ayrı
Please separate the recyclable materials from the trash.
Lütfen geri dönüştürülebilir malzemeleri çöpten ayırın. - series (noun) : dizi, seri, silsile
I love watching crime series on weekends.
Hafta sonları suç dizileri izlemeyi seviyorum. - serious (adjective) : ciddi, ağırbaşlı
Are you serious about quitting your job?
İşini bırakma konusunda ciddi misin? - serve (verb) : hizmet etmek, servis etmek
They serve breakfast until 11 a.m.
Kahvaltı sabah 11’e kadar servis ediliyor. - service (noun) : hizmet, servis
The service at the restaurant was excellent.
Restorandaki hizmet mükemmeldi. - several (determiner) :
- several (pronoun) : birkaç, çeşitli
I’ve been to several countries in Europe.
Avrupa’da birkaç ülkeye gittim. - shake (verb) : çalkalamak, sarsmak
Shake the bottle well before opening it.
Şişeyi açmadan önce iyice çalkalayın. - shall modal (verb) : … yapalım mı?
Shall we go for a walk after dinner?
Akşam yemeğinden sonra yürüyüşe çıkalım mı? - shape (noun) : şekil, biçim
The cake was in the shape of a heart.
Pasta kalp şeklindeydi. - sheet (noun) : kağıt, çarşaf
He handed me a sheet to write on.
Yazmam için bana bir kağıt verdi. - ship (noun) : gemi, tekne
The ship sailed across the ocean.
Gemi okyanusu aştı. - shoulder (noun) : omuz, banket
She carried her bag on her shoulder.
Çantasını omzunda taşıdı. - shout (noun) :
- shout (verb) : bağırmak, haykırış, çığlık
He shouted for help when he got stuck.
Sıkıştığında yardım için bağırdı. - shut (adjective) :
- shut (verb) : kapatmak, kapanmış
Don’t forget to shut the door when you leave.
Çıkarken kapıyı kapatmayı unutma. - side (noun) : taraf, yan, kısım, cephe
We sat on the sunny side of the street.
Sokağın güneşli tarafında oturduk. - sign (noun) :
- sign (verb) : işaret, imzalamak
Please sign here to confirm your attendance.
Katılımınızı onaylamak için lütfen burayı imzalayın. - silver (adjective) :
- silver (noun) : gümüş, gümüş eşya/para, gümüş rengi
She bought a silver necklace from the jewelry store.
Kuyumcudan gümüş bir kolye aldı. - simple (adjective) : basit, sade
This recipe is very simple to make.
Bu tarif yapmak için çok basit. - since (conjunction) :
- since (preposition) : -den beri, çünkü
I’ve been living here since 2018
2018’den b burada yaşıyorum. - singing (noun) : şarkı söyleyiş
His singing is so beautiful and calming.
Onun şarkı söyleyişi çok güzel ve sakinleştirici. - single (adjective) :
- single (noun) : bekar, tek
I live in a single room apartment.
Tek kişilik bir dairede yaşıyorum. - sir (noun) : bayım, efendim
Can I help you, sir?
Size yardımcı olabilir miyim efendim? - site (noun) : yer, alan
The company is building a new factory on this site.
Şirket bu alanda yeni bir fabrika inşa ediyor. - size (noun) : ebat, beden
What is the size of the shirt you’re looking for?
Aradığınız gömleğin bedeni nedir? - ski (adjective) :
- ski (noun) :
- ski (verb) : kayak yapmak
We love skiing in the mountains during winter.
Kışın dağlarda kayak yapmayı seviyoruz. - skiing (noun) : kayak yapma
Skiing is a popular winter sport in this region.
Kayak yapmak bu bölgede popüler bir kış sporudur. - skin (noun) : deri, cilt
Her skin feels soft after using the new lotion.
Yeni losyonu kullandıktan sonra cildi yumuşak hissediliyor. - sky (noun) : gökyüzü, gök, hava, sema
The sky is so clear and blue today.
Gökyüzü bugün çok berrak ve masmavi. - sleep (noun) : uyumak, uyuklamak
You should sleep early if you have an important exam tomorrow.
Eğer yarın önemli bir sınavın varsa erken uyumalısın. - slowly (adverb) : yavaş bir şekilde, yavaşça, usulca
The baby is learning to walk slowly.
Bebek yavaşça yürümeyi öğreniyor. - smartphone (noun) : akıllı telefon
He bought a new smartphone with an amazing camera.
Harika bir kamerası olan yeni bir akıllı telefon aldı. - smell (noun) :
- smell (verb) : koklamak, kokmak
The kitchen smells delicious because of the cookies baking in the oven.
Fırında pişen kurabiyeler yüzünden mutfak nefis kokuyor. - smile (noun) :
- smile (verb) : gülümseme, gülümsemek
His smile always makes people feel welcomed.
Onun gülümsemesi her zaman insanlara kendilerini hoş karşılanmış hissettirir. - smoke (noun) :
- smoke (verb) : duman, sigara içmek
The chimney released a thick cloud of smoke.
Baca kalın bir duman bulutu çıkardı. - smoking (noun) : sigara içme
Smoking is prohibited in this building.
Bu binada sigara içmek yasaktır. - soap (noun) : sabun
The soap has a pleasant daisy fragrance.
Sabunun hoş bir papatya kokusu var. - soccer (noun) : futbol
My brother plays soccer with his friends every weekend.
Erkek kardeşim her hafta sonu arkadaşlarıyla futbol oynar. - social (adjective) : tomplumsal, sosyal
The school organized a social event for students and parents.
Okul, öğrenciler ve ebeveynler için bir sosyal etkinlik düzenledi. - society (noun) : toplum, dernek, topluluk
Education is a key element in building a successful society.
Eğitim, başarılı bir toplum inşa etmenin temel bir unsurudur. - sock (noun) : çorap, tokat, soket çorap
She can’t find the matching sock for this pair.
Bu çiftin eş çorabını bulamıyor. - soft (adjective) : yumuşak, alkolsüz, hafif
The pillow is very soft.
Yastık çok yumuşak. - soldier (noun) : asker, er
The soldier stood guard at the entrance of the base.
Asker, üssün girişinde nöbet tuttu. - solution (noun) : çözüm, çare
We need a quick solution to this problem.
Bu soruna hızlı bir çözüm bulmamız gerekiyor. - solve (verb) : çözmek, çözümlemek, halletmek
Can you solve this math equation?
Bu matematik denklemini çözebilir misin? - somewhere (adverb) :
- somewhere (pronoun) : bir yer
I left my keys somewhere in the living room.
Anahtarlarımı oturma odasında bir yerde bıraktım. - sort (noun) : tür, çeşit
There are many sorts of flowers in this garden.
Bu bahçede birçok çeşit çiçek var. - source (noun) : kaynak, tedarikçi
Books are an excellent source of knowledge.
Kitaplar, mükemmel bir bilgi kaynağıdır. - speaker (noun) : hoparlör, konuşmacı
The speaker at the conference was very inspiring.
Konferanstaki konuşmacı çok ilham vericiydi. - specific (adjective) : belirli, özel
Do you have a specific topic in mind?
Aklında belirli bir konu var mı? - speech (noun) : konuşma, dil, nutuk
The president’s speech was broadcast live.
Başkanın konuşması canlı yayınlandı. - speed (noun) : hız, sürat
The car reached a speed of 150 kilometers per hour.
Araba saatte 150 kilometre hızına ulaştı. - spider (noun) : örümcek
There’s a spider in the corner of the room!
Odanın köşesinde bir örümcek var! - spoon (noun) : kaşık, kepçe
Can you pass me a spoon for the soup?
Çorba için bana bir kaşık uzatabilir misin? - square (adjective) :
- square (noun) : kare, meydan
The kids were playing in the square all afternoon.
Çocuklar bütün öğleden sonra meydanda oynuyordu. - stage (noun) : sahne, aşama
The actors walked onto the stage to perform.
Oyuncular, performans sergilemek için sahneye çıktı. - stair (noun) : merdiven, basamak
Be careful while going down the stairs.
Merdivenlerden inerken dikkatli ol. - stamp (noun) : pul, damga
He collects stamps from different countries.
Farklı ülkelerden pullar topluyor. - star (verb) : başrol oynamak, yıldızlamak
He stars in the new television series.
O, yeni televizyon dizisinde başrol oynuyor. - start (noun) : başlangıç, sıçrama
We need to make a good start to this project.
Bu projeye iyi bir başlangıç yapmamız gerekiyor. - state (noun) : durum, eyalet
The state of the economy is improving gradually.
Ekonominin durumu yavaş yavaş düzeliyor. - stay (noun) : konaklama, kalmak
His stay in the hospital lasted two weeks.
Hastanedeki konaklaması iki hafta sürdü. - steal (verb) : çalmak, hırsızlık yapmak
Someone tried to steal my bag at the park.
Birisi parkta çantamı çalmaya çalıştı. - step (noun) : adım, basamak
Take one step at a time to achieve your goals.
Hedeflerine ulaşmak için her seferinde bir adım at. - stomach (noun) : karın, mide
My stomach hurts after eating too much spicy food.
Çok fazla baharatlı yemek yedikten sonra midem ağrıyor. - stone (noun) : taş, kaya
The children were skipping stones across the lake.
Çocuklar göl boyunca taş sektiriyordu. - store (noun) : mağaza, depolamak
I need to go to the store to buy some groceries.
Bazı alışverişler yapmak için mağazaya gitmem gerekiyor. - storm (noun) : fırtına, hücum
The storm caused power outages in several towns.
Fırtına birkaç kasabada elektrik kesintilerine neden oldu. - straight (adjective) :
- straight (adverb) : düz, dosdoğru, dümdüz
Go straight down this road until you see the park.
Parkı görene kadar, bu yolda dümdüz gidin. - strange (adjective) : garip, tuhaf
It was strange to see him acting so quiet.
Onu bu kadar sessiz davranırken görmek garipti. - strategy (noun) : strateji, taktik, plan
Our marketing strategy for the new product worked perfectly.
Yeni ürün için pazarlama stratejimiz mükemmel çalıştı. - stress (noun) :
- stress (verb) : stres, vurgulamak
Too much work can lead to stress and burnout.
Çok fazla iş strese ve tükenmişliğe yol açabilir. - structure (noun) : yapı, bina
The building’s structure was damaged by the earthquake.
Bina yapısı depremde zarar gördü. - stupid (adjective) : aptal, aptalca
It was a stupid mistake, but I learned from it.
Aptalca bir hataydı ama bundan bir şeyler öğrendim. - succeed (verb) : başarmak, başarılı olmak
With hard work and determination, you will succeed.
Çok çalışarak ve kararlılıkla başarılı olacaksın. - successful (adjective) : başarılı,
She is a successful businesswoman who inspires many.
O, birçok insana ilham veren başarılı bir iş kadınıdır. - such (determiner) :
- such (pronoun) : böyle, bu tür, bu kadar
I have never seen such a beautiful sunset.
Daha önce hiç bu kadar güzel bir gün batımı görmedim. - suddenly (adverb) : aniden, birdenbire
He suddenly stopped speaking and looked at the door.
Aniden konuşmayı kesti ve kapıya baktı. - suggest (verb) : önermek, öne sürmek
Can you suggest a good book for me to read?
Bana okumam için iyi bir kitap önerebilir misin? - suggestion (noun) : öneri, tavsiye
Her suggestion helped improve the project significantly.
Onun önerisi projeyi önemli ölçüde geliştirdi. - suit (noun) : takım elbise, kostüm
That suit fits you perfectly; you should buy it.
O takım elbise sana mükemmel oldu; almalısın. - support (noun) :
- support (verb) : desteklemek, destek
We need to support each other during difficult times.
Zor zamanlarda birbirimize destek olmamız gerekiyor. - suppose (verb) : varsaymak, sanmak, zannetmek
I suppose you are right about the changes.
Değişiklikler konusunda haklı olduğunu sanıyorum. - sure (adverb) : kesinlikle, elbette, mutlaka
Are you sure you locked the door before leaving?
Çıkmadan önce kapıyı kilitlediğinden emin misin? - surprise (noun) :
- surprise (verb) : sürpriz, şaşırtmak, hayrete düşmek
The party was a wonderful surprise for her birthday.
Parti, onun doğum günü için harika bir sürprizdi. - surprised (adjective) : şaşkın, şaşırmış
He looked surprised when he heard the announcement.
İlanı duyduğunda şaşkın görünüyordu. - surprising (adjective) : şaşırtıcı
It is surprising how quickly she learned a new language.
Onun yeni bir dili bu kadar çabuk öğrenmesi şaşırtıcı. - survey (noun) : anket
The survey results will help us understand customer preferences.
Anket sonuçları müşteri tercihlerini anlamamıza yardımcı olacak. - sweet (adjective) :
- sweet (noun) : tatlı, şirin
She baked some sweet cookies for the kids.
Çocuklar için tatlı kurabiyeler yaptı. - symbol (noun) : sembol, simge
The heart is a universal symbol of love.
Kalp, aşkın evrensel bir sembolüdür. - system (noun) : sistem, vücut, bünye
The computer system needs to be updated.
Bilgisayar sistemi güncellenmeli. - tablet (noun) : yazıt, tablet
He prefers reading e-books on his tablet.
E-kitapları tabletinde okumayı tercih ediyor. - talk (noun) : sohbet, konuşma
We had a long talk about their future plans.
Gelecek planları hakkında uzun bir sohbet ettik - target (noun) : hedef, amaç
Our target is to increase sales by 20% this year.
Bu yıl hedefimiz satışları %20 artırmak. - task (noun) : görev, vazife, iş
She completed the task quickly and efficiently.
Görevi hızlı ve etkili bir şekilde tamamladı. - taste (noun) :
- taste (verb) : tat, tadı olmak
This soup has a rich and delicious taste.
Bu çorbanın zengin ve lezzetli bir tadı var. - teaching (noun) : öğretme
He enjoys teaching students of all ages.
Her yaştan öğrencilere öğretmekten hoşlanıyor. - technology (noun) : teknoloji
Artificial intelligence is a cutting-edge technology.
Yapay zeka, son teknoloji ürünüdür. - teenage (adjective) : ergen
My teenage daughter spends hours on her phone.
Ergen kızım telefonunda saatler geçiriyor. - temperature (noun) : sıcaklık
What is the average temperature in your city during winter?
Kış aylarında şehrinizdeki ortalama sıcaklık nedir? - term (noun) : terim, dönem
The professor explained the term in simple language.
Profesör, terimi basit bir dille açıkladı. - text (verb) : mesaj göndermek
I will text you the details later.
Detayları sana daha sonra mesaj göndereceğim. - themselves (pronoun) : kendileri
The children made costumes for themselves.
Çocuklar kendilerine kostümler yaptılar. - thick (adjective) : kalın, ağır
The walls of the house are very thick.
Evin duvarları çok kalın. - thief (noun) : hırsız
The thief stole my wallet while I was walking in the park.
Hırsız, parkta yürürken cüzdanımı çaldı. - thin (adjective) : zayıf, ince
She has thin hair that gets tangled easily.
O, kolayca karışan ince saçlara sahip. - thinking (noun) : düşünme, düşünce
His thinking process is always clear and logical.
Onun düşünme süreci her zaman açık ve mantıklıdır. - third (noun) : üçüncü
This is the third of the three books.
Bu, üç kitaptan üçüncüsüdür. - thought (noun) : düşünce, fikir
That was an interesting thought you shared.
Paylaştığın ilginç bir fikirdi. - throw (verb) : fırlatmak, atmak
He threw the ball to his dog, and it ran to catch it.
Topu köpeğine fırlattı, ve köpek onu yakalamak için koştu. - tidy (adjective) :
- tidy (verb) : düzenli, düzenlemek, toparlamak
Please keep your room tidy.
Lütfen odanı düzenli tut. - tie (noun) :
- tie (verb) : bağlamak, kravat
He wore a black tie to the meeting.
Toplantıya siyah bir kravat taktı. - tip (noun) : bahşiş, ipucu
Can you give me a tip on how to solve this puzzle?
Bu bulmacayı nasıl çözeceğime dair bir ipucu verebilir misin? - tool (noun) : araç, alet
I need a tool to fix this broken chair.
Kırık sandalyeyi tamir etmek için bir araca ihtiyacım var. - top (adjective) :
- top (noun) : üst, zirve
She reached the top of the mountain after hours of climbing.
Saatlerce tırmandıktan sonra dağının zirvesine ulaştı. - touch (verb) : dokunmak, değmek
Please don’t touch the paintings at the museum.
Lütfen müzedeki resimlere dokunmayın. - tour (noun) : tur, gezi
We went on a city tour to explore all the attractions.
Tüm turistik yerleri keşfetmek için bir şehir turuna çıktık. - tourism (noun) : turizm
Tourism is an important industry for the economy of the region.
Turizm, bölgenin ekonomisi için önemli bir sektördür. - towards (preposition) : -e doğru
She walked towards the door when she heard the knock.
Kapı sesi duyduğunda kapıya doğru yürüdü. - towel (noun) : havlu
I need a towel to dry my hair.
Saçımı kurutmak için bir havluya ihtiyacım var. - tower (noun) : kale
The tower offers a beautiful view of the entire city.
Kale, tüm şehri güzel bir şekilde gösteren bir manzara sunuyor. - toy (adjective) :
- toy (noun) : oyuncak, biblo, ufacık
She gave her little brother a toy car for his birthday.
Küçük kardeşine doğum günü için bir oyuncak araba verdi. - track (noun) : yol, parkur
She loves running on the track every morning.
Her sabah parkurda koşmayı çok seviyor. - tradition (noun) : gelenek
It is a tradition to eat turkey on Thanksgiving in the United States.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Şükran Günü’nde hindi yemek bir gelenektir. - traditional (adjective) : geleneksel
We enjoyed a traditional dinner with local dishes.
Yerel yemeklerle geleneksel bir akşam yemeği ziyafeti çektik. - train (verb) : eğitmek, eğitim almak
The dog is trained to follow commands.
Köpek, komutlara uyması için eğitilmiştir. - trainer (noun) : antrenör
The trainer guided the team through a tough workout.
Antrenör, takımı zorlu bir egzersizden geçirdi. - training (noun) : eğitim, antrenman
She received special training to become a pilot.
Pilot olmak için özel bir eğitim aldı. - transport (noun) : taşıma, ulaşım
Public transport is very convenient in large cities.
Kamu taşıması büyük şehirlerde çok uygundur. - traveller (noun) : yolcu, seyahat eden kişi
The traveller shared his experiences from different countries.
Seyahat eden kişi, farklı ülkelerden olan deneyimlerini paylaştı. - trouble (noun) : sorun, zorluk
She ran into trouble during her road trip.
Yolculuk sırasında sorunla karşılaştı. - truck (noun) : kamyon
The truck delivered the goods to the warehouse.
Kamyon, ürünleri depoya teslim etti. - twin (adjective) :
- twin (noun) : ikiz, çift
She has a twin brother who looks exactly like her.
Tıpkı ona benzeyen bir ikiz kardeşi var. - typical (adjective) : tipik
It’s typical for the weather to be cold in winter here.
Burada kışın hava soğuk olması tipiktir. - underground (adjective) :
- underground (adverb) : yeraltı, metro, yer altı tüneli
The underground station was very crowded during rush hour.
Yeraltı istasyonu, yoğun saatlerde çok kalabalıktı. - understanding (noun) : anlayış, kavrama
She has a great understanding of the subject.
Konuya dair çok iyi bir anlayışa sahip. - unfortunately (adverb) : maalesef, ne yazık ki
Unfortunately, the event was canceled due to bad weather.
Maalesef, etkinlik kötü hava koşulları nedeniyle iptal edildi. - unhappy (adjective) : mutsuz, üzgün
He felt unhappy after hearing the news.
Haberleri duyduktan sonra mutsuz oldu. - uniform (noun) : üniforma
The soldiers wore a uniform to distinguish themselves from others.
Askerler, diğerlerinden ayıran bir üniforma giydiler. - unit (noun) : birim, bir, ünite
The hospital has a specialized unit for treating heart disease.
Hastanede kalp hastalıklarını tedavi etmek için özel bir birim var. - united (adjective) : birlikte, birleşik
They are a united team that works well together.
Birlikte iyi çalışan birleşik bir takımlar. - unusual (adjective) : olağandışı
It was unusual for her to miss the meeting.
Toplantıyı kaçırması onun için alışılmadıktı. - upstairs (adjective) : üst kattaki
She lives in the upstairs apartment.
O, üst kattaki dairede yaşıyor. - use (noun) : kullanış, kullanım
This tool has many different uses.
Bu aracın birçok farklı kullanımı vardır. - used to modal (verb) : alışık olmak, eskiden -erdi
I used to live in a small apartment before moving here.
Buraya taşınmadan önce küçük bir apartmanda yaşardım. - user (noun) : kullanıcı, kullanan
The app was designed to be easy for the user to navigate.
Uygulama, kullanıcı için kolayca gezilebilir şekilde tasarlanmıştı. - usual (adjective) : her zamanki, alışıldık
He arrived at his usual time for the meeting.
Toplantıya her zamanki saatiyle geldi. - valley (noun) : vadi, çukur
The village is located in a beautiful valley surrounded by mountains.
Köy, dağlarla çevrili güzel bir vadide yer alıyor. - van (noun) : kamyonet, karavan
They packed all their belongings into the van for the move.
Taşınmak için tüm eşyalarını kamyonete yüklediler. - variety (noun) : çeşitlilik, çeşit çeşit
The store offers a variety of fruits and vegetables.
Mağaza, çeşit çeşit meyve ve sebze sunuyor. - variety (adjective) :
- vehicle (noun) : araç
He drove his new vehicle to work today.
Bugün işe yeni aracını sürdü. - view (noun) : görüş, manzara
The view from the top of the hill was breathtaking.
Tepeye çıktığınızda manzara nefes kesiciydi. - virus (noun) : virüs
The computer virus damaged several files on my system.
Bilgisayar virüsü, sistemimdeki birkaç dosyaya zarar verdi. - voice (noun) : ses, ses tonu, ifade
He has a beautiful voice and sings in the choir.
Güzel bir sesi var ve koroda şarkı söylüyor. - wait (noun) : bekleyiş
The wait for the concert tickets was long, but worth it.
Konser biletleri için bekleyiş uzun sürdü ama buna değdi. - war (noun) : savaş, harp
The war caused widespread destruction across the country.
Savaş, ülke genelinde geniş çapta yıkıma neden oldu. - wash (noun) : yıkama, temizlik
She gave her car a wash before the road trip.
Yolculuk öncesinde arabasını yıkadı. - washing (noun) : yıkama
I usually spend an hour washing my car every weekend.
Genelde her hafta sonu arabamı yıkamak için bir saat harcarım. - wave (noun) : dalga
The waves were huge at the beach today.
Bugün plajda dalgalar çok büyüktü. - weak (adjective) : zayıf, çelimsiz, güçsüz
After the long race, I felt weak and tired.
Uzun yarışı bitirdikten sonra zayıf ve yorgun hissettim. - web (noun) : ağ, örümcek ağı, internet
I found a lot of useful information on the web.
İnternette çok faydalı bilgiler buldum. - wedding (noun) : düğün
They had a beautiful wedding by the beach.
Sahilde güzel bir düğünleri oldu. - weight (noun) : ağırlık, yük
She lost some weight after starting a healthy diet.
Sağlıklı bir diyete başlamadan sonra biraz kilo verdi. - welcome (noun) : hoş geldiniz
They gave me a warm welcome when I arrived.
Geldiğimde bana sıcak bir şekilde hoş geldiniz dediler. - wet (adjective) : ıslak
My shoes are wet because I walked in the rain. ?
Ayakkabılarım ıslak çünkü yağmurda yürüdüm. - wheel (noun) : tekerlek
The bicycle’s wheel was damaged, so it couldn’t be used.
Bisikletin tekerleği zarar gördü, bu yüzden kullanılamıyordu. - while (conjunction) : -iken, süresince, -e rağmen
I listened to music while studying for the exam.
Sınav için çalışırken müzik dinledim. - whole (adjective) : bütün, tüm
We ate the whole meal in one sitting.
Tüm yemeği bir oturuşta yedik. - whose (determiner) :
- whose (pronoun) : -nın, kimin
I wonder whose car is parked outside.
Dışarına park halindeki arabanun kimin olduğunu merak ediyorum. - wide (adjective) : geniş, uzak, açık. büyük
The street is too wide for cars to park easily.
Cadde, arabaların kolayca park edebilmesi için çok geniş. - wild (adjective) : vahşi
They saw wild animals while hiking in the forest.
Ormanda yürüyüş yaparken vahşi hayvanlar gördüler. - wind (noun) : rüzgar
The wind was strong enough to blow away the papers.
Rüzgar, kağıtları savuracak kadar güçlüydü. - winner (noun) : kazanan, galip
The winner of the race received a gold medal.
Yarışın kazananı bir altın madalya aldı. - wish (noun) : dilek
I made a wish when I blew out the birthday candles.
Doğum günü mumlarını üflerken bir dilek tuttum. - wish (verb) : dilemek
She closed her eyes and wished for her father to get better.
Gözlerini kapadı ve babasının iyileşmesini diledi. - wood (noun) : odun, ağaç
The table is made of solid wood, so it’s very heavy.
Masa, sağlam ahşaptan yapılmış, bu yüzden çok ağır. - wooden (adjective) : ahşap, tahta
The children were playing with wooden toys.
Çocuklar ahşap oyuncaklarla oynuyorlardı. - work (verb) : çalışmak, iş yapmak
She was working late to finish the report.
Raporu bitirmek için geç saatlere kadar çalışıyordu. - working (adjective) : çalışan
I am a full time working mother.
Tam zamanlı çalışan bir anneyim. - worried (adjective) : endişeli, gergin
He was worried about the upcoming exam.
Yaklaşan sınav hakkında endişeliydi. - worry (verb) : endişe etmek
Don’t worry, everything will be fine in the end.
Endişelenme, sonunda her şey yoluna girecek. - worse (adjective) : daha kötü
His situation became worse after the accident.
Durumu kaza sonrası daha da kötüleşti. - worst (adjective) : en kötü
The movie we watched last night was the worst I’ve ever seen.
Dün gece izlediğimiz film, şimdiye kadar izlediğim en kötü filmdi. - wow (exclamation) : vay
Wow, I can’t believe how beautiful this place is!
Vay, buranın ne kadar güzel olduğunu inanamıyorum! - yet (adverb) : henüz
I haven’t received the email yet, but I’m waiting.
Henüz e-postayı almadım ama bekliyorum. - yours (pronoun) : seninki
This book is yours, right?
Bu kitap seninki, değil mi? - zero (number) : sıfır
The temperature dropped to zero last night.
Sıcaklık geçen gece sıfıra düştü.